Hüda Rauf
Washington ve Tahran'ın tehlikeli bir askeri çatışmayı sona erdirebilecek ve nükleer program ve bölgesel güvenliğin geleceği konusunda daha kapsamlı müzakere sürecinin önünü açabilecek bir ön mutabakata yaklaştığına dair artan işaretler var. Batılı çevrelerden sızan bilgilere göre, Donald Trump yönetimi, nihai bir anlaşmadan ziyade çatışmayı sona erdirmek için “bir ön çerçeve” olarak tanımlanan mutabakat zaptına ulaşmaya yakın.
Bu belge, imzalanıp kesinleşirse, ABD-İran çatışmasını sona erdirmeye yönelik bir adım sayılmıyor. Bunun yerine, Tahran'ı kısıtlamaktan ziyade önünü açan çok sayıda belirsiz nokta içeriyor. Önerilen düzenleme, “dondurma karşılığında hafifletme” denklemine dayanıyor; yani İran, 12 yıl boyunca uranyum zenginleştirmeyi askıya alacak, ardından uranyumu yüzde 3,76 oranında zenginleştirmeye başlayacak. Savaştan önce de İran'ın, yüzde 3,67'den daha düşük bir seviyede bile olsa uranyum zenginleştirme hakkını korumayı talep ettiğini belirtmekte fayda var.
Belge ayrıca, Washington'un yaptırımları hafifletmesini ve dondurulmuş milyarlarca dolarlık İran varlığını serbest bırakmasını, İran'ın da deniz ablukasının kaldırılması karşılığında Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer üzerindeki karşılıklı kısıtlamaları hafifletmesini öngörüyor. Ancak bu uzlaşı, daha sonraki bir nihai anlaşmaya bağlı olmayı sürdürüyor ve bu da onu barış ve gerilimi tırmandırma arasında gri bir alana yerleştiriyor. Müzakerelerin tamamlanamaması, basitçe başa dönmek veya daha yoğun bir çatışma anlamına gelecektir.
ABD Başkanı Donald Trump ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'ten gelen olumlu sinyallere rağmen, İranlı yetkililer beklenen İran yanıtına ilişkin olumlu veya olumsuz işaretler taşıyan herhangi bir açıklama yapmadılar. Ancak, önerilen anlaşma bazı konularda belirsizliklerle dolu ve ertelenmiş anlaşmazlıklar barındırıyor. Dahası, nihai hale gelirse, birçok konuda İran için bir kısıtlamadan ziyade bir kazanç olacaktır. İçerdiği en önemli belirsizlik Hürmüz Boğazı'nın kaderiyle ilgili. Savaş bittikten hemen sonra boğazda seyrüsefer özgürlüğünden ne kastedildiği belirsiz. Savaş öncesindeki durumuna geri dönüş mü kastediliyor? Yoksa İranlı yetkililerin savaş sonrasında da devam edeceğini defalarca belirttiği, “boğazda yeni yönetim ve oluşan denklem” olarak tanımlanan yeni bir durumla mı karşı karşıyayız?
Daha önce bu köşede “Washington-Tahran Görüşmeleri Monroe Doktrini'ni Hürmüz'e Taşıyacak mı?” başlığı altında bundan ve Trump'ın boğazda İran ile ortak yönetim istediğine dair imaları göz önüne alındığında, Monroe Doktrini'ni Batı Yarımküre'de Körfez bölgesine de uygulama olasılığından bahsetmiştim. İran'dan gelen bazı haberler, Trump'ın gerçekten de bunu talep ettiğini, ancak İran'ın bunu reddederek Washington ile değil, Çin ile ortak yönetim önerdiğini doğruluyor. Haberler ayrıca, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin Çin ziyaretinin, bölgesel ve uluslararası iş birliği öneren bir İran girişimini koordine etmek amacıyla yapıldığına işaret ediyor. Bu girişim, Çin'in Hürmüz Boğazı'nın yönetimi için bölgesel bir plan geliştirme girişiminde bulunmasını içeriyor; bu plan Amerika Birleşik Devletleri ile sınırlı olmayan daha geniş bir bölgesel çerçeveye giriyor. Dahası, İran, Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasından en olumsuz etkilenen tarafın Çin olduğu kozundan yararlanmaya çalışarak Çin'in uluslararası garantör olmasını istiyor.
Öte yandan, zenginleştirme sorunu anlaşmazlığın özü ve en önemli çıkmaz noktası olmaya devam ediyor. Nükleer zenginleştirmenin askıya alınma süresi hâlâ çözüme kavuşturulmuş değil. İran, dondurulmuş varlıklarını geri alması ve tüm yaptırımların kaldırılması, dahası süre sona erdikten yüzde 3,67 oranında zenginleştirmeye geri dönmesi şartıyla, 12 yıl veya daha kısa bir süre için zenginleştirmeyi askıya almayı kabul edebilir. Ancak, Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre asıl anlaşmazlık noktası, Tahran'ın Washington'a teslim etmeyi reddettiği yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti etrafında dönüyor. Trump'ın İran’ın elindeki yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumu kendisine teslim edeceği konusundaki tekrarlanan ve gösterişli açıklamalarına rağmen, Tahran Washington'a teslim etmeyi reddedebilir. Ama İran’ın uranyumu Rusya'ya veya başka güvenilir bir tarafa teslim etmeye bir itirazı yok. İran, böylelikle Trump'ın herhangi bir şekilde zafer kazanmasını ve Barack Obama'dan daha güçlü bir anlaşma yapmakla övünmesini engellemek istiyor. Ancak kesin olan husus, uranyumun akıbetinin tartışmalı bir konu olmaya devam ettiğidir.
Her iki tarafın da açıklamadığı birçok belirsiz konu var ve görünüşe göre temel endişeleri, savaşı derhal sona erdirmek ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması karşılığında İran'a uygulanan ablukayı kaldırmaktır. İki taraf arasında bir anlaşmaya varılsın ya da varılmasın, Trump'ın başlattığı savaş, bölgedeki çatışmanın dinamiklerini temelden şu şekilde değiştirdi:
Askerî harekâtın açıklanan hedefleri İran'da rejim değişikliği ve nükleer programının ortadan kaldırılması iken, müzakerelerin asıl odağı artık Hürmüz Boğazı'nın savaştan önce olduğu gibi seyrüsefere açılması haline geldi.
İran, çatışmayı yeniden tanımlamaya çalışıyor. Askeri olan çatışmayı jeopolitik ve ekonomik bir mücadeleye dönüştürdü. Bu konudaki en önemli kozları Hürmüz Boğazı, enerji ve uluslararası su yolları üzerindeki etkisiydi. Böylece anlaşmayı nükleer müzakerelerden çatışmanın doğasını yeniden şekillendirmeye kaydırdı. Dolayısıyla bir anlaşmaya varılırsa, bu sadece nükleer bir çözüm değil, çatışmanın kendisinin temelden yeniden yapılandırılması olacaktır. Doğrudan askeri çatışma yerine rekabet ekonomi, jeopolitik ve bölgesel etkiyle ilgili diğer alanlara kayabilir.
Enerji bu çatışmada belirleyici faktör olduğundan, Arap Körfezi'nden petrol ve doğalgaz akışında herhangi bir aksama küresel ekonomiyi anında etkilemektedir. Bu nedenle, bölgesel istikrar sadece siyasi hedef değil, küresel bir ekonomik zorunluluk ve aynı zamanda İran'ın gelecekte herhangi bir gerilim karşısında oynayabileceği bir koz.
İran, deniz ablukasını kırmak veya deniz yollarına olan yoğun bağımlılığını azaltarak etkilerini hafifletmek istiyor. Bu durum baskıyı daha da artırabilir ve İran'ı sadece ablukayla doğrudan yüzleşmeye değil, aynı zamanda Kuzey-Güney Koridoru ile Kuşak ve Yol Girişimi gibi kara koridorları geliştirerek oyunun kurallarını değiştirmeye de zorlayabilir. Ayrıca, deniz taşımacılığına bağımlılığı azaltacak, ticaret yollarını çeşitlendirecek ve baskıya karşı kendisini daha dirençli hale getirecek yeni kara yolları ve güzergahlar aramaya itebilir. Bu nedenle, İran Dışişleri Bakanlığı komşu ülkelerle istişareleri yoğunlaştırmaya başladı.
Tahran, çatışma ve anlaşma yoluyla Ortadoğu'yu tek bir gücün egemen olduğu bölgesel bir sistemden çok taraflı bir düzene dönüştürmeye çalışıyor. Bugün yaşananlar sadece nükleer program üzerine müzakereler değil, aynı zamanda İran'ın kendisini çok taraflı uluslararası sisteme katkıda bulunan bir ülke olarak yeniden konumlandırma çabasının bir parçası. Dahası, İran, güvenlik tehditlerini stratejik fırsatlara dönüştürme fırsatını değerlendirerek, Körfez’in güvenliğine dair vizyonunu dayatma ve yeni pazarlık kozları elde etme olanağı bulurken, savunma stratejisinin en önemli sütunları olan milis güçlerini ve balistik füze programını da tehlikeye atmıyor. Soru, anlaşmanın imzalanıp imzalanmayacağı değil, çatışmanın bu aşaması sona erdikten sonra İran'ın Ortadoğu'daki stratejisinin nasıl olacağıdır.
*Bu analiz Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevrilmiştir.