İsrail ve Hizbullah arasındaki savaşın uzun süreceğine dair işaretler ve göstergeler

İran-İsrail çatışması artık vekillerle değil, doğrudan ve başta Lübnan arenası olmak üzere çeşitli arenalarda yaşanıyor

İsrail, şimdiye kadar yüksek puanlar edindiyse de zafer kazanamadı. Hizbullah ise puan kaybetti ve ağır yara aldı ama yenilmedi (AFP)
İsrail, şimdiye kadar yüksek puanlar edindiyse de zafer kazanamadı. Hizbullah ise puan kaybetti ve ağır yara aldı ama yenilmedi (AFP)
TT

İsrail ve Hizbullah arasındaki savaşın uzun süreceğine dair işaretler ve göstergeler

İsrail, şimdiye kadar yüksek puanlar edindiyse de zafer kazanamadı. Hizbullah ise puan kaybetti ve ağır yara aldı ama yenilmedi (AFP)
İsrail, şimdiye kadar yüksek puanlar edindiyse de zafer kazanamadı. Hizbullah ise puan kaybetti ve ağır yara aldı ama yenilmedi (AFP)

Denise Rahme Fahri

Ortadoğu’daki en karmaşık çatışmalardan biri İsrail ile Hizbullah arasında yaşanan çatışmadır. Kurulduğu 1985 yılından bu yana İsrail'in Lübnan topraklarını güç kullanarak işgal etmesine direnmek için devlet dışı aktör olarak çalışan Hizbullah, İran bağlantılı Direniş Ekseni’nin bir parçası. Öte yandan gergin bölgesel ilişkilerin yanında dış müdahaleler, çatışmayı daha da karmaşık hale getiriyor.

Hizbullah ve İsrail arasındaki son savaş 2006 yılında gerçekleşti. Hamas Hareketi tarafından İsrail’e karşı 7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleştirilen Aksa Tufanı Operasyonu, Hizbullah'ı önceleri angajman kuralları çerçevesinde olmak üzere İsrail ile yeniden karşı karşıya getirdi. Ancak Hizbullah'ın 8 Ekim 2023 tarihinde başlattığı Gazze Şeridi’ne destek savaşı, İsrail'in 17 Eylül'de Hizbullah saflarına büyük zarar veren çağrı cihazlarının patlatılmasıyla gerçekleştirilen saldırısı ve ardından başta Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah olmak üzere doğrudan hedefli hava saldırılarıyla Hizbullah’ın üst düzey liderlerini öldürmesi sonucu daha da yoğunlaştı.

Ardından Lübnan'ın güneyinde ‘sınırlı ve lokal’ kara operasyonları düzenlediğini duyuran İsrail, Hizbullah'ın siyasi ve askeri liderlerini hedef almaya devam etti. Beyrut'un güney banliyöleri ile Bekaa Vadisi'ne ağır bombardımanlar düzenledi ve düzenlemeye devam ediyor. Buna karşın Hizbullah, İsrail’e roketler atmayı ve güneyde İsrail askerleriyle çatışmayı sürdürüyor. Hizbullah’ın yeni Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, Hizbullah’ın savaşmaya devam edeceğini, İsrail'in daha önce benzeri görülmemiş bir bedel ödeyeceğini ve 2006 yılında nasıl zafer kazandıysa şimdi de zafer kazanacağını ilan etti.

Çok sayıda askeri uzman, iki taraf arasındaki imkân eşitsizliğini ve İsrail'in hava kuvvetleriyle Hizbullah'a üstünlük sağladığını kabul etse de çoğu eylül ayında başlayan savaşın devam edeceğini ve uzun süreceğini düşünüyor. Peki, ama neden?

Emekli bir tuğgeneral, savaşın artan şiddet, yıkım ve yerinden edilen insan sayısıyla birlikte uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüşebileceğini söyledi (AFP)Emekli bir tuğgeneral, savaşın artan şiddet, yıkım ve yerinden edilen insan sayısıyla birlikte uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüşebileceğini söyledi (AFP)

Uzayan savaş

Birçok kişi bir ordu ile silahlı grup arasındaki uzun süre devam eden bu savaşın nedenlerinin karmaşık olduğuna ve siyasi, askeri ve sosyal faktörler barındırdığına inanıyor. Bu nedenlerin başında iki tarafın stratejik hedeflerinin farklı olması geliyor. Hizbullah'ın amacı toprak kazanmak ve işgal altındaki bölgeleri kurtarmak iken İsrail, ulusal güvenliğini korumaya ve silahlı gruplardan gelen tehditleri bertaraf etmeye çalışıyor. Hizbullah'ın İran tarafından desteklenmesinin ve İran'ın bölgedeki en önemli kollarından biri olarak görülmesinin yanı sıra birçok ülkeyle de bağları olması, çatışmanın kapsamını genişletip daha karmaşık hale getiriyor. Öte yandan İsrail ABD, Avrupa ve Batı ülkeleri tarafından güçlü bir şekilde destekleniyor. Hizbullah'ın İsrail ordusuna karşı gerilla savaşı taktiklerine başvurması, durumu daha da karmaşıklaştırıyor ve tüm bunlar, savaşın kesin zafer elde edilmeden uzun süre devam edeceği yönündeki tahminleri güçlendiriyor. Çatışmaların sivil bölgelere kayması, can ve mal kayıplarının yüksek olması, barışçıl bir çözüme ulaşılmasını zorlaştırırken, uluslararası toplumun çatışmayı sona erdirmek ya da barışçıl çözümlere ulaşmak için bugüne kadar etkili bir müdahalede bulunamaması da savaşın uzamasına neden oluyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu savaşın hedeflerini ülkesinin güvenliğini sağlamak, Hizbullah'ın askeri cephaneliğini yok etmek ve silahlanmasına karşı çalışmak olarak tanımlarken, Hizbullah tüm insani ve maddi kayıpları bir kenara bırakıp, sınıra ve ön hatlara odaklanıyor. Hizbullah aynı zamanda İsrail'in başlattığı kara harekatının başarısız olması, ağır kayıplar vermesi, İsraillilerin kuzeydeki evlerine geri dönmelerinin engellenmesi ve İsrail’in kendisini sınırdan uzak tutamaması halinde koyduğu hedeflere ulaşamamış olacağını ve bunun da zaferini ilan etmeye yeteceğini düşünüyor. Hizbullah’ın yeni Genel Sekreteri Şeyh Kasım’a göre şimdi söz sahada. İsrail, şimdiye kadar yüksek puanlar edindiyse de zafer kazanamadı. Hizbullah ise puan kaybetti ve ağır yara aldı ama yenilmedi. Dolayısıyla savaşın sonundan bahsetmek için henüz çok erken.

Askeri bakış açısıyla

Lübnan ordusundan emekli Tuğgeneral Ziyad el-Haşim hem İsrail’in hem de Hizbullah’ın askeri yöntemlerle ve güç kullanarak hedeflerine ulaşabileceklerine inandıklarını söyledi. İsrail’in savaştaki amacının İsrailli yerleşimcilerin kuzey bölgelerine geri dönmelerini sağlamak olduğunu belirten Haşim, “Ancak İsrail Başbakanı’nın, İsrail'in taleplerinden biri olarak eylül ayından önce ABD Başkanı'nın Özel Temsilcisi (Amos Hochstein) tarafından yürütülen ve İsrailli yerleşimcilerin kuzeydeki evlerine geri dönmelerini sağlamayı amaçlayan müzakereler sırasında, Lübnan'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 1701 sayılı kararının uygulanması şartıyla resmen kabul ettiği ateşkesi henüz kabul etmemiş olmasının da gösterdiği üzere açıklamadığı hedefleri var” değerlendirmesinde bulundu. Emekli Tuğgeneral, İsrail’in ‘kenar köyler’ olarak bilinen sınırdaki köyleri füzelerle ve topçularla bombalayarak kapsamlı bir yıkım gerçekleştirdiğini belirtti.

Emekli Tuğgeneral Haşim, Hizbullah’la ilgili değerlendirmesinde ise şunları söyledi:

“Çağrı cihazları ve telsizlere yerleştirilen patlayıcıların infilak ettirilmesiyle gerçekleştirilen saldırı ve Genel Sekreteri ile diğer üst düzey liderlerine düzenlenen suikastlardan, destekleyici çevreyi oluşturan çok sayıda yerinden edilmiş insana ve 2006 savaşını üçe katlayan korkunç yıkıma kadar uğradığı büyük kayıplardan sonra, stratejisi, Gazze'yi desteklemekten önce ateşkes sağlamaya kaymış ve 1701 sayılı BMGK kararını üstü kapalı bir şekilde kabul etmiştir.”

Hizbullah'ın İsrail’e roket ve İHA’larla düzenlediği saldırıları iki hafta öncesine kıyasla iki katına çıkardığına dikkat çeken Haşim, Netanyahu'nun Hizbullah’ın roketlerini kuzeyden uzak tutma stratejisinin sonuç vermediğini söyledi. Haşim, Hizbullah’ın bunu yaparken düşman ordusunu ya doğrudan birebir çarpışmaya ve 2006 savaşına kıyasla kendi lehine sonuçlanacağına inandığı bir 'vuruşmaya' ya da İsrail'in ateşkesi kabul edip 1701 sayılı kararın uygulanmasıyla yetineceği bir siyasi düzeye itmeye çalıştığını vurguladı. Şimdiye kadar böyle bir durumun olmadığına işaret eden Haşim, dolayısıyla savaşın uzayıp şiddetin, yıkımın ve yerinden edilenlerin sayısının artacağı uzun soluklu bir yıpratma savaşına dönüşebileceğinin altını çizdi.

İsrail'in savaş çabalarının ağırlık merkezinin güneyden, yani Gazze'den kuzeye, yani Lübnan'a kaydığını belirten emekli Tuğgeneral Haşim, İsrail’in bu sayede özellikle Gazze'deki savaş, büyük bir kara harekâtı ve Gazze'nin çoğunun yeniden işgali ile birlikte azami güç ve şiddet kullanımıyla net bir ana çaba olmaksızın münferit muharebe operasyonlarına dönüştüğünden ve bu yüzden güç ve çaba yoğunlaşması gerektirmediğinden Hizbullah’la olan savaşa odaklanabileceğini vurguladı.

Netanyahu'nun, Hizbullah'ın kuzey sınırında konuşlanmayacağına dair açıklamalarının, nispeten büyük kayıplara rağmen çatışmaların devam edeceğine işaret ettiğini düşünen Haşim, özellikle de düşman Lübnan'a karşı şimdiye kadar dört tümeni seferber etmişken, bu tümenlerin tam potansiyelleriyle kullanılmadığını, müfreze ve bölük seviyesinden bazen bir tabur seviyesine kadar küçük birliklerin kullanıldığının gözlemlendiğini, yani bu tümenlerin katıldığı büyük bir kara harekâtına tanık olmadığımızı kaydetti.

Haşim’e göre İsrail'in İran'a yönelik ‘M’ tepkisi olarak tanımlanabilecek, yani askeri hedeflerin bilinçli olarak seçildiği, ABD ile koordine edildiği, boyutunun sınırlı olduğu ve bölgesel bir savaşın fitilini ateşlemeyecek şekilde tasarlandığı misillemesi, onun Lübnan cephesine odaklamasına olanak sağladı. ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin İsrail yanlısı lobilerin oylarını almak için İsrail’i desteklemesi ve Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı Donald Trump’ın İsrail’in işini tamamlamasını ve yapılması gerekeni yapmasını istemesi nedeniyle İsrail’in başkanlık seçimleri dönemindeki ABD'nin iç siyasetinden faydalandığını düşünen Haşim, İsrail’in böylece savaşın büyük bir bölgesel savaşa dönüşmesini engellemek isteyen ABD'nin baskısından kurtulmuş olduğuna dikkati çekti.

Haşim, eğer ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris, seçimleri kazanır ve selefinin davranışlarından uzaklaşan politikalar izlemek isterse ve İsrail'e güvenlik garantileri, ekonomik teşvikler ve (Hindistan ile ticaret hattı gibi) özendirmeler ile hatta normalleşme süreçlerinin tamamlanması karşılığında savaşı sona erdirecek anlaşmaları kabul etmesi için baskı yaparsa savaşın sona ermesi şansı olabileceğini düşünüyor.

Gözlemciler, İsrail tarafının sınır köyleri olarak bilinen sınır boyundaki köyleri yok ettiğini söylüyor (Sosyal medya siteleri)Gözlemciler, İsrail tarafının sınır köyleri olarak bilinen sınır boyundaki köyleri yok ettiğini söylüyor (Sosyal medya siteleri)

İsrail-İran savaşı

Savaşın uzun süreceği hipotezini güçlendiren en önemli nedenler, 2006 savaşı ile bugün arasındaki temel fark olarak, İsrail-İran çatışmasıyla doğrudan bağlantılı ve İran-İsrail çatışmasının artık vekiller aracılığıyla değil doğrudan olmasının yanında, bu savaşın başta Lübnan arenası olmak üzere çeşitli arenalarda yaşanması.

Şarku'l Avsat'ın  Indepenedent Arabia'dan  aktardığı analize göre Ortadoğu Stratejik İlişkiler Enstitüsü Direktörü Dr. Sami Nadir, “Çatışmanın Hamas açısından farklı bir boyut kazandığı doğru ama İran, müttefikinin Gazze'de kendisiyle koordinasyon içinde olmadan yürüttüğü savaşa yatırım yapmak için sıraya girmekte gecikmedi ve bu zaferden pay almak istedi” yorumunda bulundu.

Nadir, İsrail’in bu savaşın ilk stratejik hedefinin, zamanı 7 Ekim öncesine döndürmenin ve özellikle de Arap ülkeleriyle ve İsrail arasındaki normalleşme sürecini canlandırmanın yanında, Netanyahu'nun BM Genel Kurulu'ndaki konuşmasında yanında taşıdığı yeni haritayı çizmek olduğunu söyledi. Nadir’e göre Arap ülkeleriyle ve İsrail arasındaki normalleşme projesinin önündeki başlıca düğüm, 2008 yılında ABD'nin Irak'tan tek taraflı olarak çekilmesiyle başlayan ve İranlıların boşluğu doldurmasına olanak tanıyan İran yayılmacılığı ve Arap-İsrail yakınlaşmasına karşılık, Arapların Tahran'a karşı öfkesinin artmaya başlamasıydı. Projenin önündeki ikinci düğümün ise İran'ın kendisini bölgesel bir güç olarak dayatmasıyla ile ilgili olarak İran’ın nükleer programı meselesi olduğunu belirten Nadir, İran nükleer bir devlet olmaya çalıştığı ve bunu engellemeyi sadece İsrail değil, ABD'nin başını çektiği Batılı ülkelerinin de istemesinden dolayı bugün meselenin bir düğüme dönüştüğünü ifade etti. Ortadoğu Stratejik İlişkiler Enstitüsü Direktörü Dr. Nadir, Gazze Şeridi’ndeki savaş başladığında bile gündeme gelmeyen başlıca meselenin 2005 yılından bu yana askıda olan İran’ın nükleer programı meselesi olduğunun altını çizdi.

Nadir, İran'ın yayılmacı projesine, ancak Direniş Ekseni karşısında Teknolojik Askeri Entegrasyon olarak adlandırılabilecek bir proje ile Arap ülkeleri ve İsrail arasında yeni bir normalleşme alanı oluşturarak karşı koyulabileceğini düşünüyor.

Ortadoğu Stratejik İlişkiler Enstitüsü Direktörü, son olarak şunları söyledi:

“İsrail, İran'ın iç kesimlerinde hava üslerini, petrol, ekonomik, nükleer ve askeri tesislerini rahatça hedef alarak İran rejimini tehdit edebileceğini gösterdi. Dolayısıyla İran’ın rejimini kurtarması için bölgedeki kollarını terk etmekten başka yapabileceği bir şey kalmadı.”

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Indpendent Arabia’dan çevrilmiştir.



Devrim Muhafızları Ordusu savaş yetkisini ele geçiriyor ve Dini Lider’in rolünü zayıflatıyor

(foto altı) Dini Lider Mücteba Hamaney’in posterinin önünden geçen İranlılar, Tahran, 28 Nisan 2026 (EPA)
(foto altı) Dini Lider Mücteba Hamaney’in posterinin önünden geçen İranlılar, Tahran, 28 Nisan 2026 (EPA)
TT

Devrim Muhafızları Ordusu savaş yetkisini ele geçiriyor ve Dini Lider’in rolünü zayıflatıyor

(foto altı) Dini Lider Mücteba Hamaney’in posterinin önünden geçen İranlılar, Tahran, 28 Nisan 2026 (EPA)
(foto altı) Dini Lider Mücteba Hamaney’in posterinin önünden geçen İranlılar, Tahran, 28 Nisan 2026 (EPA)

İran, ABD-İsrail ile iki ay süren savaşın ardından, artık yönetimin zirvesinde tartışmasız tek bir lider figürüne sahip değil. Geçmişteki yönetim geleneğinden ani bir kopuşa işaret eden bu durumun, Tahran’ın daha sert bir tutum benimsemesine yol açabileceği değerlendiriliyor. Buna karşın ülkenin, Washington ile müzakereleri yeniden başlatma ihtimalini de ele aldığı belirtiliyor.

1979’daki kuruluşundan bu yana İran’da yönetim, devletin temel meselelerinde nihai yetkiye sahip bir ‘Dini Lider’ etrafında şekilleniyordu. Ancak savaşın ilk gününde Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesi ve yaralı oğlu Mücteba Hamaney’in yükselişi, ülkeyi farklı bir yönetime taşıdı. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığı analize göre bu yeni yapı; Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanlarının ağırlık kazandığı, karar alma süreçlerinde belirleyici ve mutlak bir otoritenin bulunmadığı bir sistem olarak öne çıkıyor.

Mücteba Hamaney’in sistemin tepesindeki konumunu koruduğu, ancak iç görüşmelere aşina üç kaynağa göre rolünün büyük ölçüde generallerin aldığı kararları meşrulaştırmakla sınırlı kaldığı, doğrudan talimat vermediği ifade ediliyor.

İranlı yetkililer ve analistler, savaşın yarattığı baskının, gücün daha dar bir çekirdek içinde toplanmasına yol açtığını belirtiyor. Bu çekirdeğin; Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi, liderlik ofisi ve DMO etrafında şekillendiği, özellikle DMO’nun askeri strateji ve temel siyasi kararlarda belirleyici hale geldiği kaydediliyor.

Pakistan’ın arabuluculuk yaptığı İran-ABD barış görüşmeleri hakkında bilgi sahibi üst düzey bir Pakistanlı yetkili, “İranlılar yanıt vermekte son derece yavaş davranıyor… Karar alacak tek bir liderlik yapısı yok gibi görünüyor. Bazen yanıt vermeleri iki ya da üç gün sürebiliyor” ifadelerini kullandı.

DVFDV
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçtiğimiz hafta Tahran’da Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir’i ağırladı.

Analistler, bir anlaşmaya varılmasının önündeki temel engelin Tahran’daki iç çekişmeler değil, Washington’un sunmaya hazır olduğu şartlarla, DMO içindeki sertlik yanlısı kanadın kabul edebilecekleri arasındaki fark olduğunu belirtiyor.

İran’ın ABD ile yürüttüğü görüşmelerde diplomatik yüz olarak Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi öne çıkarken, son dönemde kendisine Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf eşlik etti. DMO kökenli olan Kalibaf’ın, savaş sırasında İran’daki siyasi, güvenlik ve dini elitler arasında önemli bir iletişim kanalı olarak öne çıktığı ifade ediliyor.

Sahadaki asıl muhatabın ise DMO Komutanı Ahmed Vahidi olduğu belirtiliyor. Vahidi’nin, ateşkesin ilan edildiği gece de dahil olmak üzere, ülkedeki kilit figürlerden biri olduğu kaydediliyor.

Mücteba Hamaney ise şu ana kadar kamuoyu önüne çıkmadı. Kendisine yakın iki kaynak, güvenlik kısıtlamaları nedeniyle DMO içindeki yardımcıları aracılığıyla ya da sınırlı sesli iletişimle temas kurduğunu aktardı. Mücteba’nın, İsrail-ABD tarafından düzenlenen ilk hava saldırıları dalgasında bacağından ağır yaralandığı, bu saldırılarda babası Ali Hamaney ile bazı akrabalarının hayatını kaybettiği ifade edildi.

Öte yandan İran Dışişleri Bakanlığı, söz konusu iddialara ilişkin yorum talebine henüz yanıt vermedi. İranlı yetkililer daha önce, ABD ile yürütülen müzakerelerde herhangi bir görüş ayrılığı bulunduğu yönündeki iddiaları reddetmişti.

Askeri liderlerin kontrolü altında

İran, pazartesi günü Washington’a yeni bir öneri sundu. Üst düzey İranlı yetkililere göre, öneri, müzakerelerin aşamalı bir şekilde yapılmasını öngörüyor. İlk aşamada, nükleer mesele bir kenara bırakılacak ve savaş sona erene kadar, Hürmüz Boğazı’ndaki denizcilik sorunları gibi diğer anlaşmazlıklar çözüme kavuşturulmaya çalışılacak. Ancak, Washington nükleer dosyanın ilk aşamada ele alınmasını ısrarla talep ediyor.

İran konularında uzman olan eski ABD diplomatlarından Alan Eyre, “Hiçbir taraf müzakere yapmak istemiyor” diyerek, her iki tarafın da zamanın karşı tarafı zayıflatacağına inandığını belirtti. Eyre, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki stratejik baskı kartını, Washington’un ise ekonomik baskı ve ablukayı kullanarak karşı tarafı zayıflatmayı umduğunu ifade etti.

Eyre’ye göre şu anda hiçbir tarafın esneklik göstermesi mümkün değil. DMO, Washington karşısında zayıf bir izlenim yaratmaktan kaçınırken, Başkan Donald Trump ise ara seçim baskılarıyla karşı karşıya ve büyük bir esneklik yapma lüksüne sahip değil, çünkü bu siyasi bir maliyet getirebilir.

Obama yönetimi döneminde nükleer müzakerelere katılan Eyre, “Her iki taraf için de esneklik, zayıflık olarak algılanacaktır” dedi.

HGYG
Tahran’da yeni Dini Lider Mücteba Hamaney ve askeri komutanların resmedildiği bir propaganda afişinin önünde duran İranlı bir asker (EPA)

Bu temkinli yaklaşım, sadece mevcut durumun baskılarını yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda şu anki İran yönetimindeki güç dinamiklerini de gözler önüne seriyor. Resmî olarak İran’ın son söz hakkına sahip olan Mücteba Hamaney, daha çok bir uzlaşmacı figür olarak öne çıkıyor ve liderlikten çok, kurumsal mutabakatlarla şekillenen kararların sonuçlarını onaylıyor; kendi otoritesini dayatmıyor. Gözlemcilere göre, gerçek güç, güvenlik politikalarına dair kararların alındığı, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi etrafında toplanan birleşik bir savaş liderliğine geçmiş durumda.

Eski nükleer müzakereci Said Celili ve radikal milletvekilleri gibi sertlik yanlısı figürler, savaş sırasında sert söylemleriyle daha fazla görünürlük kazandılar, ancak kararları engelleyecek veya sonuçları şekillendirecek kurumsal güçten yoksunlar.

Mücteba, yükselişini, pragmatistleri dışlayan ve onun sertlik yanlısı ajandasının güvenilir koruyucusu olarak destek veren DMO’ya borçlu. İçeriden karar alma süreçlerine vakıf kaynaklar, savaşın etkisiyle daha da güçlenen DMO’nun, daha agresif bir dış politika ve içe dönük daha sert bir baskı politikası izlemeye işaret ettiğini belirtiyor.

DMO, ideolojik devrimci bir yönelim ve birincil olarak güvenlik vizyonu ile hareket ediyor; bu vizyon, içerde İslam Cumhuriyeti’ni koruma ve dışarıda caydırıcılık gösterme misyonunu benimsiyor.

Bu bakış açısı, genellikle yargı ve hükümet içindeki sertlik yanlılarıyla paylaşılıyor ve merkeziyetçi bir kontrol ile Batı’nın, özellikle de nükleer politika ve bölgesel etki alanındaki baskılarına karşı direnç gösterme önceliğini veriyor.

Güç, güvenlik güçlerinin elinde

Kaynaklar, DMO’nun ideolojisinin aslında İran’ın ana stratejisini şekillendirdiğini belirtiyor. Karar alma süreci, halen DMO’nun elinde sağlam bir şekilde duruyor. Kaynaklar, İran’ın savaş haline girmesi ve Ali Hamaney’in ölümünün ardından, rejim içinde hiçbir tarafın, DMO’nun gördüğü yolu engelleyecek güce veya etkiye sahip olmadığını, hatta böyle bir istek olsa bile buna karşı çıkamayacaklarını ifade ediyor.

İran liderliği için artık seçenek, ılımlı bir politika ile sert bir politika arasında değil; daha sert bir politika ile daha da sert bir politika arasında bir tercih yapmak. Güç çevrelerine yakın iki İranlı kaynak, küçük bir grubun daha radikal bir yönelim peşinde olduğunu, ancak DMO’nun bunu şu ana kadar kontrol altında tuttuğunu aktardı.

Bu dönüşüm, gücün yeniden yapılandırılmasında önemli bir aşamaya işaret ediyor; din adamlarının önceliğinden, güvenlik sektörünün egemenliğine geçişi temsil ediyor. Eski ABD müzakerecisi Aaron David Miller, “Din adamlarının egemenliğinden askeri egemenliğe, yani DMO’nun nüfuzuna geçtik. İran böyle yönetiliyor” şeklinde bir değerlendirmede bulundu.

   VERFRE
Hayber Şekan balistik füzesinin maketinin yanından geçen İranlı bir kadın, Tahran, 27 Nisan 2026 (Reuters)

Ortadoğu Enstitüsü’nden kıdemli araştırmacı Alex Vatanka, İran’da görüş ayrılıklarının mevcut olduğunu, ancak karar alma sürecinin güvenlik kurumları etrafında yoğunlaştığını belirtti. Mücteba Hamaney’in, tek başına karar verici değil, merkezi bir birleştirici figür olarak rol oynadığını vurguladı.

ABD ve İsrail’den gelen sürekli askeri ve ekonomik baskılara rağmen, İran’ın yaklaşık 9 haftalık savaş süresince herhangi bir çözülme veya teslim olma belirtisi göstermediği gözlemleniyor.

Miller da, rejim içinde derin bir bölünme veya sokaklarda anlamlı bir muhalefet olmadığını ifade etti.

Bu tutarlılık, İran yönetiminin artık tamamen DMO ve güvenlik organlarının elinde olduğunu, bu organların savaşın yöneticisi olarak sadece askeri operasyonları gerçekleştirmekle kalmayıp, savaş stratejisinin liderliğini üstlendiğini gösteriyor. Miller, sistem içinde stratejik bir mutabakatın şekillendiğini belirtiyor: Kapsamlı bir savaşa geri dönmekten kaçınmak, özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki baskı kartlarını elinde tutmak ve bu çatışmadan daha güçlü bir şekilde, hem politik, ekonomik hem de askerî açıdan çıkmak.


Rusya, 9 Mayıs'taki geçit törenine askeri teçhizat göndermeyecek

Moskova sokaklarında "Zafer Günü"nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninden- 9 Mayıs (Arşiv-Reuters)
Moskova sokaklarında "Zafer Günü"nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninden- 9 Mayıs (Arşiv-Reuters)
TT

Rusya, 9 Mayıs'taki geçit törenine askeri teçhizat göndermeyecek

Moskova sokaklarında "Zafer Günü"nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninden- 9 Mayıs (Arşiv-Reuters)
Moskova sokaklarında "Zafer Günü"nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninden- 9 Mayıs (Arşiv-Reuters)

Rusya Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada, Rusya’nın bu yılki askerî geçit töreninde askerî teçhizat sergilemeyeceğini bildirdi. Söz konusu tören, Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin 81. yıl dönümünü anıyor.

Her yıl genellikle büyük bir askerî güç gösterisine sahne olan etkinlik, 9 Mayıs’ta Moskova’daki Kızıl Meydan’da düzenlenecek.

Bakanlık, Telegram üzerinden dün yaptığı açıklamada, “mevcut operasyonel durum” nedeniyle birçok askerî okul ve öğrenci birliğinin yanı sıra zırhlı araçların da bu yılki geçit törenine katılmayacağını belirtti.

Açıklamada, geçit töreninde Silahlı Kuvvetlerin tüm kollarından temsilcilerin yer almasının beklendiği, ayrıca “özel askerî operasyonlar” kapsamında görev yapan askerlerin görüntülerinin de olacağı ifade edildi. Bu ifade, Ukrayna’daki savaşa gönderme olarak değerlendirildi.

Törende ayrıca hava gösterilerinin de yer alacağı belirtildi.

Bakanlık, “Geçit töreninin hava bölümünde Rus hava akrobasi ekiplerine ait uçaklar Kızıl Meydan üzerinde uçacak. Gösterinin sonunda ise Su-25 pilotları Moskova semalarını Rusya Federasyonu bayrağının renkleriyle boyayacak” açıklamasını yaptı.


İsrail Cumhurbaşkanı, Netanyahu'nun davasında mahkeme salonu dışında uzlaşma çağrısında bulundu

Netanyahu ve İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog 7 Ekim saldırısının kurbanlarından biri için düzenlenen anma töreninde (Arşiv-Reuters)
Netanyahu ve İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog 7 Ekim saldırısının kurbanlarından biri için düzenlenen anma töreninde (Arşiv-Reuters)
TT

İsrail Cumhurbaşkanı, Netanyahu'nun davasında mahkeme salonu dışında uzlaşma çağrısında bulundu

Netanyahu ve İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog 7 Ekim saldırısının kurbanlarından biri için düzenlenen anma töreninde (Arşiv-Reuters)
Netanyahu ve İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog 7 Ekim saldırısının kurbanlarından biri için düzenlenen anma töreninde (Arşiv-Reuters)

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, Başbakan Binyamin Netanyahu hakkında açılan yolsuzluk davasına taraf olan kişi ve kurumlara, mahkeme dışında bir uzlaşıya varılması çağrısında bulundu.

Herzog’un ofisinden dün geç saatlerde yapılan açıklamada, bu adımın “Cumhurbaşkanı’nın af yetkisini kullanmayı değerlendirmesinden önce atılmış bir başlangıç” niteliği taşıdığı belirtildi.

DFRGT
 İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Ekim 2025'te ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog arasında (AP)

Açıklamada, girişime davet edilen isimler arasında hükümetin baş hukuk danışmanı Gali Baharav-Miara, Başsavcı Amit Aisman ve Netanyahu’nun avukatı Amit Hadad’ın yer aldığı ifade edildi.

Herzog’un sözcüsü kısa süre önce yaptığı açıklamada, İsrail Cumhurbaşkanı’nın şu aşamada Netanyahu’ya af vermeme kararı aldığını, bunun yerine davaya taraf olanlar arasında mahkeme dışı bir anlaşmayı teşvik etmeyi tercih ettiğini bildirmişti.

Açıklamada ayrıca Cumhurbaşkanı’nın, “af talebini fiilen değerlendirmeden önce tüm imkanları tüketmek” istediği vurgulandı.

Öte yandan Netanyahu, daha önce benzer uzlaşı önerilerini defalarca reddederek masum olduğunu savundu.

İsrail Başbakanı, kasım ayında yaptığı af başvurusunda, hakkında yürütülen yolsuzluk davası nedeniyle ülkede yaşanan derin iç bölünmeleri başlıca gerekçe olarak göstermişti. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre yaklaşık altı yıldır devam eden davada Netanyahu; dolandırıcılık, görevi kötüye kullanma ve rüşvet suçlamalarıyla karşı karşıya bulunuyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın daha önce birçok kez Herzog’a Netanyahu’yu affetmesi yönünde çağrıda bulundu, zaman zaman da bu konuda kişisel eleştiriler yöneltti.