Yeni bir Ortadoğu için yeni planlar

ABD ve diğer güçler bölgeyi nasıl yeniden şekillendirmeye çalışıyor?

ichelle Thompson/Al Majalla
ichelle Thompson/Al Majalla
TT

Yeni bir Ortadoğu için yeni planlar

ichelle Thompson/Al Majalla
ichelle Thompson/Al Majalla

Washington: Paul Salem

Bundan tam 18 yıl önce, Lübnan'da İsrail ve Hizbullah arasındaki savaş devam ederken, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, ateşkes çağrılarını reddetmiş ve savaşı ‘yeni Ortadoğu'nun doğum sancılarının’ bir parçası olarak nitelendirmişti. Bugün ABD bir kez daha kendisini İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeyi amaçladığı yayılmacı politikanın içinde buldu.

Dış güçlerin Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmeye yönelik devam eden girişimleri, temel bir gerçeklik olarak bölgenin (Arap ülkeleri, Türkiye, İsrail ve İran gibi) büyük güçlerini birleştiren kapsamlı bir siyasi ya da güvenlik çerçevesi geliştirilemediğini ortaya koyuyor. İstikrarlı bir bölgesel yapı olmadan, siyasi sistemler birbirinden farklı kalmaya ve devletler arası çoklu çatışmalara girmeye devam ederse, Ortadoğu dış müdahalelere ve hırslı planlara karşı savunmasız kalmaya devam edecek.

Bir önceki dönüşüm dalgası radikal İslamcıların 11 Eylül 2001 saldırısı ile başladı. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush yönetimini bölgede geniş çaplı bir askeri operasyon başlatmaya itti. Amaç sadece Taliban ve Saddam Hüseyin rejimlerini devirmek değil, aynı zamanda İran ve Suriye'yi de dramatik bir şekilde dönüştürmek ve böylece ABD ile müttefik olan ve muhtemelen demokratikleşen bir Ortadoğu yaratmaktı.

Şu an süregelen çatışma, bu kez Hamas Hareketi tarafından İsrail'e yapılan radikal İslamcı bir saldırı sonucunda patlak verdi. Bunun üzerine İsrail hükümeti, sadece Hamas'ı yenilgiye uğratmak ve Gazze Şeridi üzerindeki kontrolü yeniden sağlamak için değil, aynı zamanda önce İran'ın bölgedeki vekilleriyle sonra da İran'ın kendisiyle yüzleşerek Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmek için askeri güç kullanmaya yönelik geniş ve agresif bir strateji geliştirdi. ABD yönetimi, bu kez çatışmayı kontrol altına almaya ve ateşkes anlaşması için girişimlerde bulunmaya çalışarak işe başladı. Ancak bu girişimlerin hepsinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından ABD kendisini, İsrail'in daha iddialı ve tehlikeli dönüştürücü stratejisinin yanında buldu.

ABD, Ortadoğu’yu etkilemeye ve yeniden şekillendirmeye çalıştığı uzun bir geçmişe sahip. Bu girişimler kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz, kimi zaman başarılı kimi zaman da başarısız sonuçlar verdi. ABD, bir asrı aşkın bir süre önce Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasından sonra Arap topraklarını kontrol etmeye çalışan Avrupa'nın sömürgeci hırslarının aksine, halkların kendi kaderini tayin etme hakkını savunan dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından ortaya koyulan ve ‘Wilson İlkeleri’ diye adlandırılan on dört madde çerçevesinde kendisini Avrupalı güçlerden ayırdı. ABD, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından bölgedeki İngiliz ve Fransız sömürge yönetiminin sona erdirilmesinde de kilit bir rol oynadı. Bu rol, dönemin ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower'ın 1956 yılında İngiltere, Fransa ve İsrail'in Süveyş Kanalı ve Sina Yarımadası’ndan çekilmesi konusundaki ısrarıyla doruğa ulaştı.

Bush yönetiminin Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmeye çalışırken Afganistan, Irak, Suriye ve İran'da uğradığı korkunç başarısızlık, Eski ABD Başkanı Barack Obama'dan yine eski ABD Başkanı Donald Trump ve mevcut Başkan Joe Biden'a kadar peş peşe Beyaz Saray’a gelen tüm yönetimlerin bölgeyle ilgili büyük hedeflerden vazgeçmesine neden oldu.

Ancak ABD ve Sovyetler Birliği'nin Ortadoğu'yu rakip kamplar temelinde yeniden şekillendirdiği Soğuk Savaş dinamikleri bu sömürgecilik karşıtı ve bağımsızlık yanlısı duruşu baltaladı. ABD, düşman olarak gördüğü hükümetleri peş peşe devirdi ve yerlerine kendisine sadık yöneticiler getirdi. Bunun en önemli örneklerinden biri 1953 yılında İran'da Başbakan Muhammed Musaddık'ın devrilmesine verdiği destektir. Bu olayın yankıları, ABD-İran ilişkilerinde halen etkili olmaya devam ediyor. ABD aynı zamanda Suriye ve diğer Arap ülkelerindeki darbeleri de destekledi. Sovyetler Birliği de müttefiki olan ülkelerde benzer bir yaklaşım benimsedi. Bu, her iki durumda da otoriter rejimleri, polis teşkilatlarını ve istihbaratın Ortadoğu'daki rolünü güçlendiren bir dış müdahale modeli yarattı.

ABD, 1970'li yılların sonlarında Sovyetler Birliği’nin nüfuzuna karşı stratejisini değiştirerek 1979 yılında Sovyetler Birliği’nin işgaline karşı Afganistan'daki radikal İslamcı grupları destekledi. Geçmişten beri ABD ile müttefik olan İran Şahı'nın 1979 yılında devrilmesinin ardından, Şah sonrası İran'ın Moskova ile yakın müttefik olacağından endişe eden ABD, İran’daki solcu ve komünist devrimci partiler yerine, Ayetullah Humeyni tarafından temsil edilen İslamcı alternatifi tercih etti.

Michelle Thompson/Al MajallaMichelle Thompson/Al Majalla

Sovyetler Birliği'nin 1990'lı yılların başlarında çöküşü ABD'ye Ortadoğu'nun geleceğine yön vermesi için eşsiz bir fırsat sundu. ABD, Irak'ın Kuveyt'i işgalinden sonra Körfez'de istikrarı sağlamak için uluslararası bir koalisyona öncülük etti. Dönemin ABD Başkanı George H.W. Bush yönetimi bu başarıyı İsrail-Filistin ve daha geniş anlamda İsrail-Arap çatışmalarında bir atılım sağlamak amacıyla Madrid Barış Konferansı ile taçlandırmaya çalıştı. Ancak Dışişleri Bakanı James Baker'ın çabalarına rağmen bu girişim arzu edilen barışı sağlamada başarılı olamadı.

ABD'nin geçmişten beri İsrail'e verdiği destek, Arap ülkelerindeki nüfuzunu sürdürme çabalarıyla çatıştı. Washington, 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra ‘barış sürecini’ başlatarak bu çabaları diri tutmaya çalıştı. Ancak aradan neredeyse altmış yıl geçmesine rağmen çözüm hala çok uzakta. ABD'nin Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmeye yönelik son girişimi, bu makalenin başında da belirttiğimiz üzere George W. Bush yönetiminin 11 Eylül saldırılarına karşılık vermesi ve bunu Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra ABD'nin Ortadoğu'daki sözde ezici askeri üstünlüğünü bölgeyi kendi lehine yeniden düzenlemek için bir fırsat olarak kullanmasıydı. Washington, ABD öncülüğünde Nazi Almanyası ve İmparatorluk Japonya'sına karşı kazanılan askeri zaferlerin Batı yanlısı, kapitalist ve demokratik iki savaş sonrası devlet olan Batı Almanya ve Japonya'nın kurulmasına yol açtığı İkinci Dünya Savaşı senaryosunun tekrarlanmasını umuyordu.

Bush yönetiminin Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmeye çalışırken Afganistan, Irak, Suriye ve İran'da uğradığı korkunç başarısızlık, Eski ABD Başkanı Barack Obama'dan yine eski ABD Başkanı Donald Trump ve mevcut Başkan Joe Biden'a kadar peş peşe Beyaz Saray’a gelen tüm yönetimlerin bölgeyle ilgili büyük hedeflerden vazgeçmesine ve bunun yerine diplomatik, ekonomik ve askeri varlığını sürdürürken, uzun süreli çatışmaları sona erdirmeye odaklanmasına neden oldu.

İsrail'in herhangi bir büyük eylem için ABD'nin askeri desteğine ihtiyaç duyduğu göz önüne alındığında, ABD'nin, İsrail'in İran konusundaki kararını etkileyen bir rol üstlendiği aşikâr.

Bugün ABD’de başkanlık için yarışan adaylar Donald Trump ve Kamala Harris de bu eğilimi yansıtıyor. Trump, eğer başkan olarak kalsaydı, Hamas'ın İsrail'e yönelik saldırısının gerçekleşmeyeceğini savunurken Harris, mevcut çatışmaların sona erdirilmesi için ateşkes çabalarına odaklanıyor. Öte yandan her ikisi de İsrail'e yönelik güçlü desteklerini açıklamaya devam ediyorlar. Bu da İsrail'in geçtiğimiz yıl ve önümüzdeki aylarda ABD'nin Ortadoğu politikasına etkin bir şekilde hâkim olmasını sağladı.

İsrail Başbakanı Netanyahu hükümeti, son ABD yönetimlerinin uyguladığı stratejinin aksine, aktif olarak dönüştürücü bir bölgesel strateji izliyor. Yeni Ortadoğu'yu radikal bir şekilde şekillendirmek amacıyla İran ve vekilleriyle yüzleşmeye, onları yenmeye ve Filistin toprakları üzerindeki Filistin egemenliği umutlarını tamamen sona erdirmeye odaklanıyor.

Netanyahu hükümeti, 7 Ekim'den önce hem Hamas hem de Hizbullah ile sürdürülebilir anlaşmalara sahip olduğuna ve bu güçlerin İsrail'e düşmanca davranmaya devam edeceğine, ancak büyük bir tehdit oluşturmayacağına inanıyordu. Hem İsrail sağı hem de İslamcı hareketler iki devletli çözüme karşıydılar ve kendi çıkarları doğrultusunda hareket ediyorlardı. Şarku’l Avsat’ın Majalla'dan aktardığı analize göre İsrail’in İran'ın nükleer silah elde etmeye doğru ilerlemesinden derin endişe duyduğu doğru olsa da bunun sınırlarında acil bir kriz yaratacağını asla hayal etmemişti ve şu anda sahip olduğu aciliyet duygusuna da sahip değildi.

O tarihten sonra İsrail'in stratejisi kökten değişti. Hamas’a ve Hizbullah'a karşı düzenlediği yıkıcı operasyonların ardından İsrail, İran-Irak Savaşı'ndan bu yana ilk kez İran içinde kayda değer bir hava saldırısı gerçekleştirdi. Bu tırmanışın boyutu belirsizliğini koruyor ama İsrail’in herhangi bir büyük eylem için ABD'nin askeri desteğine ihtiyaç duyduğu göz önüne alındığında, ABD'nin, İsrail'in İran konusundaki kararını etkileyen bir rol üstlendiği de aşikâr.

ABD'de 5 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimlerini kim kazanırsa kazansın, yeni başkan önümüzdeki yılın ocak ayında göreve başlayacak ve daha çok İsrail Başbakanı Netanyahu ile İran’ın Dini Lider Ali Hamaney tarafından yeniden şekillendirilen bir Ortadoğu ile karşı karşıya kalacak.

İsrail ve İran'ın topyekûn bir çatışmaya girmeden karşılıklı saldırılarda bulunmaları ve böylece aralarında bir tür karşılıklı caydırıcılık tesis etmeleri, söz konusu senaryolar arasında en olası olanı. Bu durumda ABD’nin yeni yönetimi Gazze Şeridi’ndeki ve Lübnan'daki çatışma sonrası müzakerelere ve İran'ı müzakere masasına geri döndürmek için yaptırımlar ile diplomasi arasında bir denge kurmaya çalışacaktır. İkinci bir senaryo ise İsrail’in, İran'a karşı birçok saldırı düzenleyerek İran'ı, Netanyahu'nun saldırılarını frenlemesi için derhal diplomasiye başvurmaya, nükleer programı ve diğer konularda ABD'ye tavizler vermeye itmesi. Böyle bir durumda yeni seçilecek ABD başkanı, İran'ın nükleer programına ilişkin planlarını ele almak ve onu bölgedeki vekillerini silahlandırdığı ileri savunma stratejisinden vazgeçirmek için bu diplomatik açılımlardan faydalanabilir.

Üçüncü senaryoya göre İran, İsrail’in saldırılarına sadece İsrail'e misilleme yaparak değil, aynı zamanda Körfez bölgesi ve Hürmüz Boğazı'ndaki enerji nakil yollarını kesintiye uğratarak da misillemede bulunabilir. Bu, İran'ın küresel bir enerji krizinin fitilini ateşlemek için yapacağı hesaplı bir hamle olacağından herhangi bir ABD başkanını derhal duruma odaklanmaya ve gerilimi düşürmek için İsrail üzerinde ciddi bir baskı kurmaya zorlayacaktır.

Başkanlık seçimlerini hangi aday kazanırsa kazansın ABD, Suudi Arabistan ve İsrail ile üçlü bir anlaşma arayışına girecektir. Ancak bunun için İsrail’de iki devletli bir çözümü tartışmayı kabul edebilecek bir hükümetin olması gerekiyor

Eğer başkanlık seçimlerini Trump kazanırsa, Netanyahu'nun aşırı sağcı hükümetine ve daha güçlü bir ABD-İsrail ilişkisine karşı olumlu bir tutumla göreve başlayabilir ve geleneksel ABD politikalarından ayrılma ve kendi deyimiyle ‘dönüştürücü anlaşmalar’ yapma becerisinden duyduğu gurura güvenebilir. Trump ve ekibi, yukarıdaki bu üç senaryodan herhangi biri karşısında Netanyahu ya da sonraki bir İsrail yönetimiyle daha yakın ilişki arayışına girebilir. Ancak Trump'ın ABD’nin çatışmalara uzun süreli müdahil olmasına karşı çıkmasıyla tanındığı da unutulmamalı. Dolayısıyla Netanyahu önümüzdeki haftalarda hangi savaşa hazırlanırsa hazırlansın, Trump muhtemelen Beyaz Saray'a girer girmez ‘anlaşma yapma’ aşamasına geçmek isteyecek. Kendisini baskın bir karakter olarak gören Trump, Netanyahu'nun tıpkı Biden ve Harris'e yaptığı gibi kendisine de baskı altına alma ya da zayıflatma girişimlerini muhtemelen reddedecektir. Netanyahu'nun Trump'ın yeni yönetimiyle ilişkilerde bu durumu göz önünde bulundurması gerekecek.

Michelle Thompson/Al MajallaMichelle Thompson/Al Majalla

 

Öte yandan kazanması halinde Harris'in yönetimi, geçtiğimiz yıl boyunca büyük ölçüde Netanyahu'nun etkisi altında kalan Biden yönetimi tarafından benimsenen ABD yaklaşımını sürdürebilir. Bu yaklaşım, İsrail'in bazı eylemlerine karşı olduğunu ifade etmek ve gerçek bir stratejik etki yaratmadan, bunların sonuçlarını kontrol altına almaya çalışmaktan ibaretti. Harris, muhtemelen yukarıdaki ilk iki senaryodan rahatsız olmayacak. Ancak, çatışmanın Körfez'in enerji akışına yayılmasıyla bölgesel ve küresel bir krize neden olacak üçüncü senaryoyla başa çıkmakta büyük zorluk yaşayacağı kesin.

Başkanlık seçimlerini hangi aday kazanırsa kazansın ABD, Suudi Arabistan ve İsrail ile üçlü bir anlaşma arayışına girecektir. Ancak bunun için İsrail’de iki devletli çözümü tartışmayı kabul edebilecek bir hükümetin olması gerekiyor. Ancak her halükârda bir sonraki ABD başkanının önümüzdeki yıl ocak ayında yönetimini devralacağı ABD'nin Ortadoğu politikası, Washington'da alınan kararlardan çok İsrail ve İran'da alınan kararlar tarafından belirlenecek.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Trump'ın gözü İran'ın zenginliklerinde: Barış karşılığında petrol mü?

Fotoğraf: Majalla/Reuters
Fotoğraf: Majalla/Reuters
TT

Trump'ın gözü İran'ın zenginliklerinde: Barış karşılığında petrol mü?

Fotoğraf: Majalla/Reuters
Fotoğraf: Majalla/Reuters

Süreyya Şahin

İki taraf arasında devam eden müzakereler göz önüne alındığında, İran meselesine dair Amerikan yaklaşımında ekonomik boyutlar siyasi ve güvenlik boyutlarından ayrılamaz. Amerikalıların enerji kaynaklarını güvence altına alma odağı, müzakerelerin siyasi seyrinin hemen arkasında duruyor.

İki heyet arasındaki ikinci tur görüşmelerin başlamasından günler önce, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı (Ekonomik İşlerden Sorumlu) Hamid Kanbari'nin Tahran'ın her iki taraf için de ekonomik faydalar sağlayacak bir nükleer anlaşmaya varmayı hedeflediğini açıklaması dikkat çekiciydi. Cenevre müzakerelerinin arifesinde yapılan ve önemli bir değişime işaret eden bu açıklamasında, anlaşmanın sürdürülebilirliğini sağlamak için ABD'nin de yüksek ve hızlı ekonomik getiriler sağlayan alanlarda fayda elde etmesinin şart olduğunu belirtti.

Dolayısıyla, müzakereler artık petrol ve doğalgaz sahalarındaki ortak çıkarları, madencilik yatırımlarını ve hatta uçak alımlarını da içeriyor. Bu ekonomik yaklaşım, İran'da benimsenen siyasi ve güvenlik yaklaşım ile birlikte sessizce incelendi. Peki ekonomik çıkarların buluşması siyasi engelleri kaldırabilir ve bunlarla başa çıkmak için umut vadeden bir giriş noktası sunabilir mi?

Jeopolitik bir kaldıraç olarak İran'ın zenginlikleri

İran'ın coğrafi konumunun stratejik olduğu şüphesizdir. Batı Asya'nın kalbinde yer alan ülke, doğuda Afganistan ve Pakistan'ı, batıda ise Irak ve Türkiye'yi birbirine bağlıyor. Kuzeyde Azerbaycan, Ermenistan ve Türkmenistan arasında yer alıyor. Güneyinde ise Arap Körfezi ve Hint Okyanusu'na açılan kapı olan Umman Denizi bulunuyor. Başka bir deyişle, İran, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya arasında bir bağlantı noktasıdır. Dahası, İran coğrafi olarak Hürmüz Boğazı'nın kuzey kıyısını kontrol ediyor ve bu boğazdan küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sini temsil eden günlük yaklaşık 20 milyon varil ham petrol ve doğal gaz kondensatı geçiyor.

Nükleer mesele artık müzakerelerin tek önceliği değil; ekonomi ve petrol, müzakerelerin, nüfuz denkleminin ve uluslararası çatışmanın temel bileşenleri haline geldi

ABD yönetimi tüm bunların tamamen farkında. İran ekonomisine olan Amerikan ilgisi, en başından itibaren devam eden müzakerelerin biçiminde, heyette Amerikan nükleer uzmanlarının bulunmaması, buna karşılık Steve Witkoff ve Jared Kushner gibi danışmanların bulunmasıyla açıkça görülüyordu. İran Maden ve Maden Sanayileri Geliştirme ve Yenileme Örgütü'ne göre, İran, 60 milyar ton olarak tahmin edilen maden rezervleri açısından dünyada 15’inci sırada yer alıyor. Ülke, on binden fazla aktif madene ve demir cevheri, bakır, çinko ve diğer nadir elementler de dahil olmak üzere 68'den fazla maden türüne sahip.

İran Jeoloji ve Maden Araştırmaları Kurumu Başkanı Daryuş İsmaili, İran'ın doğal kaynaklar ve maden rezervleri açısından dünyada beşinci sırada yer aldığını, ancak bu potansiyelinin yalnızca yaklaşık yüzde 2'sini keşfetmiş olduğunu belirtti. Ülkenin doğal kaynakları ile maden rezervlerinin değerinin yaklaşık 27,3 trilyon dolar olarak tahmin edildiğini, bunun yaklaşık 1,4 trilyon dolarının madencilik sektörüne ait olduğunu, fiilen keşfedilen rezervlerin değerinin ise 29 milyar doları aşmadığını açıkladı.

cdfv cf
İran petrolü nükleer müzakerelerin temel taşı (Reuters)

ABD Jeolojik Araştırma Kurumu tahminlerine göre İran, dünya rezervlerinin yüzde 1,9'una denk gelen 3,8 milyar metrik ton demir cevherine sahip. İran Maden Örgütü'ne göre İran, dünya bakır rezervlerinin yüzde 5'ine denk gelen 2,6 milyar metrik ton bakıra sahip. İran ayrıca, yaklaşık 15 milyon ton olarak tahmin edilen önemli çinko rezervlerine sahip olup, küresel çinko pazarında önemli bir oyuncu. Ülkenin en büyük madenindeki boksit rezervlerinin ise 10,6 milyon metrik ton olduğu tahmin ediliyor.

Altına gelince, 24 madende yaklaşık 340 milyon ton kanıtlanmış altın yatağı bulunuyor. İran, son olarak Horasan’da ülkenin en büyük madenlerinden biri olan Şadan madeninde altın yatakları keşfetti. Son yıllarda İran, 125 milyon ton potansiyel yatak ve 85 milyon ton kanıtlanmış kaynak tespit etti; bunların bazılarında lantan ve seryum gibi nadir toprak elementleri bulunabilir. İran'ın kurşun rezervlerinin de milyonlarca ton olduğu tahmin ediliyor.

Gaz İhraç Eden Ülkeler Forumu'na (GECF) göre, 2023 yılında doğal gaz rezervleri 33,9 milyar metreküptü. Doğal gaz ihracatının ise 16 milyar metreküp olduğu tahmin ediliyor.

Yaptırımlar hiçbir zaman kendi başlarına bir amaç olmamış, aksine İran'ı boyun eğdirmek ve kaynaklarını devrimini ihraç etmek için kullanmasını engellemek için bir araç olmuştur

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran, Hamedan şehrinde ilk lityum rezervlerinin (yaklaşık 8,5 milyon ton lityum cevheri) keşfedildiğini duyurdu. Zencan ve Kerman bölgelerinde kobalt ve nikelin varlığı doğrulandı. Bu madenler, uçak, silah, elektronik çipler, otomobil aküleri, inşaat ve tıp endüstrileri gibi teknolojik ve askeri endüstrilerde kullanılıyor. Madenler arasında ayrıca kömür, metalik madenler, Horasan'daki kum, çakıl, metalik olmayan madenler ve tuzun yanı sıra, bir kısmını yüzde 60'ın üzerinde zenginleştirmiş olduğu uranyum da bulunuyor; bu seviye, teknik olarak nükleer silah üretimi için gerekli olan yaklaşık yüzde 90'lık zenginleştirme seviyesine yakın.

Petrol zenginliği açısından İran, Suudi Arabistan ve Irak'tan sonra OPEC içindeki üçüncü büyük petrol üreticisi. OPEC'in son raporuna göre, İran'ın petrol üretimi Aralık 2025'te günlük yaklaşık 19,3 milyon varil seviyesine ulaştı. OPEC istatistiklerine göre İran, 208,6 milyar varil kanıtlanmış petrol rezervine sahip.

Enerji güvenliği ve nüfuz mücadelesi arasında İran’ın zenginlikleri

ABD'nin İran'ın doğal kaynaklarına olan ilgisi iki faktörle bağlantılı. Birinci faktör; Amerikan çıkarlarının dünyadaki üç stratejik dayanak ile bağlantısıdır. Bunlar, küresel enerji güvenliğini korumak, özellikle Körfez ülkeleri ve İsrail olmak üzere Amerikan müttefiklerini korumak, Çin ile Rusya'nın İran'ın geniş petrol, doğal gaz ve maden rezervlerini kullanarak nüfuzlarını genişletmelerini önlemek. Bunlar, İran'a karşı devam eden yaptırım sisteminin yanı sıra, jeopolitik amaçlarla kullanılan askeri ve siyasi baskı araçları aracılığıyla kendini göstermektedir. Bu kaynaklar önemli olmasaydı, İran, Amerikan ve Avrupa yaptırımlarına ve BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla uygulanan yaptırımlara maruz kalmazdı. Devam eden müzakerelerde ekonominin önemine dair ilk gösterge, İranlı yetkililerin ülkelerine uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını talep etmeleridir.

c vcv
Tahran'ın merkezinde Amerikan karşıtı sloganlar yazılı bir reklam panosu, 17 Şubat 2026 (AFP)

İkinci faktör; Washington'un İran'ın zenginliklerini kontrol etme planından açıkça bahsetmemesidir. Buna karşılık, Amerikalı uzmanlar Washington'un yaptırımlar yoluyla baskı uyguladığını, İran'ın kapasitesine daha iyi yatırım yapılmasını engellediğini ve onu boğduğunu söylüyor. Nükleer anlaşma etrafındaki görüşmelere paralel olarak, İran, büyük güçler arasındaki daha geniş bir çatışmanın parçası haline gelen zenginlikleri nedeniyle de görüşmelerde ekonomiyi ele alacaktır. Rusya, İran'ı Batı'ya karşı taktiksel bir ortak olarak görüyor, ancak tamamen açık bir ekonomik ortak olarak görmüyor.

İran enerji denkleminde Çin merkezde

Çin şu anda İran'da bulunan ve ihraç edebileceği enerji kaynaklarından en büyük faydalanıcı konumunda. Çin dosyası, Amerikan yönetimi içinde İran meselesini ele alma konusunda ciddi bir baskı uyguluyor. Trump geçen hafta, “Nisan ayında Çin'e gideceğim ve İran ile bir anlaşmaya varmak istiyoruz. İran ile anlaşma başarısız olursa, başka bir seçeneği değerlendireceğiz” dedi. Bir yıl önce, 5 Şubat 2025'te TruthSocial'da yaptığı bir paylaşımda ise Trump, “İran'ın büyük ve başarılı bir ülke olmasını istiyorum, ancak nükleer silaha sahip olamaz” imasında bulunmuştu. Bu paylaşım, göreve geldiğinden beri uyguladığı İran'a yönelik “azami baskı” politikasını yeniden yürürlüğe koyan bir kararname imzalamasının ardından gelmişti. “Zorlayıcı diplomasi” olarak bilinen bu politikayı, askeri harekâta başvurmadan önce son çare olarak İran'ı müzakere masasına zorlamak için modern ve ağır silahlarla dolu çeşitli savaş gemilerini İran'ın yakınlarına konuşlandırarak sürdürüyor. Trump, “nükleer barış anlaşması sayesinde İran'ın barışçıl bir şekilde büyüyüp gelişebileceğine” inanıyor.

ABD Başkanı Donald Trump, tıpkı Grönland, Venezuela, Kanada ve diğer ülkeler gibi, ister düşman isterse müttefik olsun, İran'ın kaynaklarına göz dikmiş durumda Lübnan’ın eski İran Büyükelçisi Zeyn el-Musevi

ABD'nin İran'ın kaynaklarını ele geçirmesi, ülkeye ilişkin siyasi hedefleriyle karşılaştırılabilir. Zira İran, doğalgaz, petrol ve demir üretimini büyük miktarlarda Çin'e ihraç ediyor. Ancak Lübnan’ın eski İran Büyükelçisi Zeyn el-Musevi'ye göre, “ABD, Çin almadan önce İran'ın doğalgazını, petrolünü ve stratejik madenlerini istiyor.” El-Mecelle'ye verdiği röportajda Musevi, “ABD Başkanı Donald Trump, tıpkı Grönland, Venezuela, Kanada ve diğer ülkeler gibi, ister düşman isterse müttefik olsun, İran'ın kaynaklarına göz dikmiş durumda” dedi.

“Bu konuda yaşananlar uluslararası diplomasi tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir durum. İran, sadece ABD için değil, tüm dünya için stratejik kaynaklara sahip bir ülkedir. İran da bu stratejik ekonomik varlığının önemini anlıyor ve bu nedenle onu kolayca teslim etmeyecektir, kaldı ki halkı da böyle bir şeyi kabul etmeyecektir. Ancak, Washington ve Tahran arasında yapılacak herhangi bir siyasi-güvenlik anlaşması kapsamında yaptırımlar kaldırılacaktır. İki taraf arasındaki değişim sürecinin nasıl gelişeceği şu anda belirsiz” diye de açıkladı.

cdfgt
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve beraberindeki heyet görüşmeler öncesinde Maskat'a vardı, 6 Şubat 2026 (AFP)

Musevi, “Trump, Çin dünyayı kontrol etmeden önce onu domine etmek istediğini dile getirdi. Eğer stratejik madenleri kontrol etmezse, Çin kontrol edecektir. Bu nedenle, dünyanın enerji kaynakları ABD için son derece önemli ve ABD, bunu yapmasına izin verecek siyasi koşulları oluşturmaya çalışıyor. Washington buna önem veriyor çünkü başta Çin olmak üzere rakiplerini kontrol etmek istiyor. Siyasi anlaşmadan sonra İran alanını, Çin-İran ilişkileri göz önüne alındığında, bu hedefe ulaşmanın kesin bir yolu olarak görüyor” dedi.

Tahran, Washington'un kâr mantığına bahis oynuyor

Kuzey Carolina Eyalet Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü olan Profesör Khodr Zaarour, Mecelle'ye verdiği demeçte, İran'ın “Cumhuriyetçi Parti'nin tüm önde gelen, özellikle de şu anda iktidarda olan yüzlerinin, dünyanın her yerinde yatırım ve kâr peşinde olduğunu anladığını” söyledi.

Şunu da ekledi: “Bu açıdan bakıldığında, İranlılar Amerikan Başkanı’nın duymak istediği müzakere mantığından bahsettiler. İran, bu yolla kendisine karşı bir savaş olasılığını azaltmanın veya en kötü ihtimalle herhangi bir saldırının zararlarını hafifletmenin yollarından birini sunduğuna inanıyor.” İran, ekonomi ve yatırım müzakereleri önererek, Amerikalıları ekonomi ve yatırım konusunda karşılıklı uzlaşı yoluyla kâr elde edebileceklerine ve savaşın bunu başarmanın yolu olmadığına ikna etmeye çalışıyor. Trump, ekonomik görüşmelerin müzakerelerin vitrinine yerleşmesini kabul edebilir, ancak yalnızca İran’ın nükleer programını durdurması ve bölgedeki vekil güçleri ile müttefiklerinden uzaklaşması karşılığında. İran için en önemli olansa, Trump'ın kendisiyle ticaret yapma ve yatırım arzusunu kullanarak bir saldırıyı önleyip rejimini korumaktır. Zaarour'a göre, bu durumda bir anlaşmaya varılırsa, İran füzelerini kullanmayacaktır.

Büyük güç rekabetinde İran artık sadece siyasi bir mesele değil; stratejik bir petrol, doğal gaz, madenler ve doğal zenginlikler deposudur

Zaarour, “İran, Trump'ın görev süresinin geri kalanını atlatıp sistemini yeniden inşa etmeye geri dönmek istiyor. Burada Trump için de bir yarış söz konusu; Trump, gelecek kasım ayındaki ara seçimlerden önce İran ile bir anlaşma yapmak istiyor” diye açıkladı. Yine Zaarour, “İran'ın Avrupa yerine ABD ile ticarete odaklanmasının Trump'ın hoşuna gidebileceğine, bu durumda kendi çıkarlarını İsrail'in çıkarlarının önüne koyacağına” inanıyor.

Yaptırımların kaldırılması, Amerikan şirketlerinin geri dönüşü için bir kapıdır

Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde Ekonomi Profesörü Dr. Basem Bavvab, Mecelle'ye verdiği röportajda İran ekonomisinin son yıllarda biriken uluslararası yaptırımlar nedeniyle önemli ölçüde gerilediğini ve acil bir kalkınmaya ihtiyaç duyduğunu vurguladı. Bu bağlamda, ABD'nin ağır ekipman, otomotiv ve uçak imalatı sektörleri ile yapay zeka gibi büyük sektörlerde veya nadir toprak madenciliği ve enerji alanlarında yatırım arenasına güçlü bir şekilde girebileceğine inanıyor. İran'da üretim maliyetlerinin, ham petrol ve madenlerin bolluğu, düşük işçilik maliyetleri ve kalabalık bir nüfustan kaynaklanan büyük tüketici pazarı göz önüne alındığında, diğer ülkelere kıyasla düşük olduğunun altını çizdi. Daha önce Avrupalı şirketlerin İran pazarına hakim olduğunu belirtti.

sd
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Rafael Grossi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile tokalaşıyor, İsviçre'nin Cenevre şehri, 16 Şubat 2026 (Reuters)

Bavvab, eğer ABD yaptırım kararından vazgeçerse bu durumun Amerikan şirketlerinin de bu pazardan faydalanmasının önünü açabileceğini, uluslararası çatışmaların temel itici gücünün siyaset ve ekonomi olduğunu, bunların aynı madalyonun iki yüzü olduğunu belirtti. Özünde ise doğal kaynakları ve zenginlikleri kontrol etme çabası ve böylece hızla artan nüfusa sahip bir dünyada ekonomik güvenliği güvence altına almak yatmaktadır.

Bavvab, ABD ve İran arasındaki ekonomik ve yatırım görüşmelerinin henüz başlangıç ​​aşamasında olduğunu, ancak daha uzun bir sürece giriş ​​noktası oluşturduğunu ifade etti. Ona göre, Washington stratejik ekonomik çıkarlarına dayanarak hareket ediyor; bunların başında da Çin'i kontrol altına alma ve hızlı ekonomik genişlemesini dizginleme çabası geliyor. Bu açıdan bakıldığında, ABD, özellikle Çin'in petrolünün yaklaşık yüzde 80'ini İran'dan ithal etmesi nedeniyle, İran'ı Çin ve Rusya'dan ayırmaya çalışıyor. Ancak temel soru, bu çözümün askeri bir saldırıdan sonra mı yoksa saldırıdan kaçınarak mı sağlanacağıdır. Savaşlardan sonraki çözümlerin maliyetinin, savaşsız çözümlerin maliyetinden her zaman çok daha yüksek olduğunu da dikkat çekti.


Ramazan bugün mü yoksa yarın mı başlıyor tartışması Fransız Müslümanlar arasında kafa karışıklığı neden oldu

Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
TT

Ramazan bugün mü yoksa yarın mı başlıyor tartışması Fransız Müslümanlar arasında kafa karışıklığı neden oldu

Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)

Fransa'da Ramazan'ın başlangıç ​​tarihiyle ilgili iki çelişkili açıklama, Müslümanlar arasında kafa karışıklığına neden oldu. Fransız Müslümanlar Konseyi (CFCM), hilalin 18 Şubat akşamına kadar görünmeyeceğini gösteren bilimsel verilere dayanarak, 1447 Hicri yılı için Ramazan'ın ilk gününün 19 Şubat 2026 Perşembe (yarın) olacağını duyurdu. Öte yandan, Paris Ulu Camii, Ramazan'ın ilk günü olarak 18 Şubat Çarşamba (bugün) olarak ilan etti.

CFCM açıklamasında, bazı İslam ülkelerinin kararlarının Fransız Müslümanları için bağlayıcı olmadığını vurgulayarak, ayın başlangıcının ülkede kullanılan astronomik hesaplamalara göre belirlendiğini belirtti. Ayrıca, 20 Mart 2026 Cuma gününü Ramazan Bayramı olarak ilan etti.

Fransa Müslüman İslam Konseyi (CFCM), Fransa'daki Müslümanları temsil eden resmi kuruluştur ve yaklaşık 2 bin 500 cami ve ibadethaneyi temsil etmektedir. Başkanı açık seçimlerle atanır ve konsey, uzmanlaşmış dini ve akademik komitelerin uzmanlığından yararlanır.

Bunun aksine, Paris Ulu Camii'nin dini komitesi, astronomik hesaplamalar ve yasal veriler arasındaki ortak çalışmanın sonuçlarını esas alarak, 18 Şubat Çarşamba gününün Ramazan'ın ilk günü olduğunu açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Paris Camii'nin durumu, resmi konseyden farklıdır; zira başkanı seçilmez, doğrudan Cezayir'den atanır ve Fransa'daki yalnızca bir camiyi temsil eder, kararını vermeden önce genellikle diğer ülkelerden gelecek açıklamaları bekler.

Buna göre, gözlemciler Fransa'daki Müslümanlar için resmi referans noktasının Fransa İslam Dini Konseyi olduğunu ve bu nedenle de Konseyin kararlarına uyulmasının ülke içinde benimsenen yasal ve dini çerçeve olmaya devam ettiğini vurguluyor.


Trump, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne yapacağı ilk yatırım paketini açıkladı

Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
TT

Trump, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne yapacağı ilk yatırım paketini açıkladı

Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, dün Japonya'nın enerji ve temel madenler projelerine yaptığı ilk yatırımları duyurdu. Bu açıklama, Başbakan Sanae Takaichi'nin ABD ziyaretinden önce iki ülke arasında ticaret anlaşmasının ilerletilmesi kapsamında yapıldı.

Trump, Truth Social platformundaki paylaşımında, "Japonya, Amerika Birleşik Devletleri'ne yatırım yapma taahhüdü olan 550 milyar dolarlık yatırımların ilk aşamasına resmi ve mali olarak adım atıyor" dedi. Bu yatırımların üç projeyi kapsadığını açıkladı: biri Teksas'ta petrol ve doğalgaz, diğeri Ohio'da elektrik üretimi ve üçüncüsü Georgia'da nadir toprak mineralleriyle ilgili.

12 Şubat'ta Japon basını, toplamda yaklaşık 40 milyar dolarlık bir yatırım için üç proje hakkında ileri düzeyde görüşmeler yapıldığını bildirmişti.

Trump, projelerin gümrük vergileri olmadan hayata geçmeyeceğini savundu. "Bu, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya için çok heyecan verici ve tarihi bir dönem" ifadesini kullandı.

İki ülke, temmuz ayı sonunda, ABD'nin ithal Japon mallarına %15 gümrük vergisi uygulayacağı ve karşılığında Japon şirketlerinin toplam 550 milyar dolarlık yatırım yapacağı bir ticaret anlaşması imzaladıklarını duyurmuştu.

Protokol, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yatırımlarının nereye yönlendirileceğine ilişkin kararın Washington'a ait olduğunu öngörüyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre ortak bir Japon-Amerikan komitesi önerilen projeleri inceleyecek, ancak nihai karar Trump'a ait olacak.

Projeler seçildikten sonra, Tokyo'dan 45 gün içinde gerekli fonu sağlaması istenecek. Protokole göre, Japonya yatırımının değerini geri kazanana kadar, Japonlar ve Amerikalılar her projenin karını eşit olarak paylaşacaklar.