Trump ve Ortadoğu'nun ABD dış politikasındaki yeri

“Proje 2025”, ABD'nin bölgedeki müttefiklerinin İran'ı caydırmada daha büyük bir rol oynaması gerektiğini belirtiyor

Görsel: Nigel Buchanan
Görsel: Nigel Buchanan
TT

Trump ve Ortadoğu'nun ABD dış politikasındaki yeri

Görsel: Nigel Buchanan
Görsel: Nigel Buchanan

Robert Ford

‘Trumpizm’in tek bir tanımı bulunmuyor. Donald Trump'ın kendisi de bir entelektüelden ziyade, kişisel yargılarına dayanarak doğaçlama kararlar almayı ve eylemlerde bulunmayı seven bir adam. Bununla birlikte Trumpizm bir harekettir. Öyle ki artık kendi içinde bir siyasi partiye dönüşmüş durumda. Şiddetle Trump’ı destekleyen bu hareket, başkanlık seçimlerini kazanması halinde Trump'ın kendilerine vereceği fırsatı kullanarak ABD’yi elli yıl önceki toplum haline getirmeyi amaçlayan entelektüelleri de barındırıyor.

Anne, baba ve çocuklardan oluşan geleneksel aile kavramını yeniden vurgulamayı istiyorlar. Evanjelik Hıristiyanlar tarafından desteklenen bu geleneksel aile anlayışının yanı sıra Trumpist entellektüeller, özel imalat ve endüstriyel süreçlerin yurtdışından, özellikle de Çin'den yeniden ABD'ye getirilmesini sanayileşmiş Amerikan ekonomisini canlandırmayı hedefliyorlar. Bunun istihdam sayısını ve maaşları arttıracağına inanıyorlar. Aynı zamanda Trump ve Cumhuriyetçi Parti, küçülen Amerikan orta sınıfının korkularını yansıtarak göçü önemli ölçüde yavaşlatmayı planlıyor. Göçmen işçileri ekonomiden kısmen çıkarmak istiyorlar. Çünkü bu işçilerin oranını azaltmanın ABD vatandaşlarının maaşlarını yükselteceğine inanıyorlar.

xcdfgthy
Çin savaş gemisi Luoyang 3, Tayvan Boğazı'nda ABD destroyeri USS Chung Hoon'a yakın seyrediyor, 3 Haziran 2023 (Reuters)

Bu stratejistler dış politikada barışı ‘güç yoluyla’ sağlamanın ve potansiyel düşmanları caydırabilecek önemli bir askeri ve ekonomik güce sahip olmanın önemini vurguluyorlar. Trump’ın önceki yönetiminde Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi olan Richard Goldberg, geçtiğimiz temmuz ayında Fox News'e verdiği demeçte, gözlemcilerin Donald Trump'ın popülist söylemini izolasyonizm ya da güç kullanma isteksizliği ile karıştırmamaları gerektiğini söyledi. Goldberg, İran Trump'ı test etmek istediğinde General Kasım Süleymani'nin başına gelenleri hatırlattı.

Trump'ın dış politikasının temelleri

Trump ve uzun süredir birlikte çalıştığı danışmanları, seçim kampanyalarında Çin'i her zaman ABD'nin ulusal güvenliğine yönelik en büyük tehdit olarak gördüler. Trump'ın bir önceki yönetimde Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini üstlenen son isim olan Robert O'Brien, geçtiğimiz haziran ayında CBS News'e yaptığı açıklamada, Çin'in ABD'nin en büyük ulusal güvenlik önceliği olduğunu söyledi. O'Brien, ABD’nin en önemli ulusal güvenlik önceliğinin Çin'in Tayvan'ı işgal etmesini önlemek olduğunu vurguladı. Fox News'e konuşan Goldberg de bunu vurgulamış ve Trump yönetiminin, ‘ABD’nin Çin Komünist Partisini yenebilmesini sağlamak’ ve Çin'in küresel nüfuzunu sınırlamak için yapay zeka ve uzay silahları gibi ileri teknolojileri de dahil ederek ABD ordusunu güçlendireceğini ve modernize edeceğini söylemişti.

Trump'ın danışmanları ve Kongre'deki Cumhuriyetçiler, Çin'le mücadeleye öncelik vermelerine rağmen İran'ı büyük bir sorun olarak görüyorlar.

O dönem Trump da sık sık ABD’nin müttefiklerinin ortak savunma için askeri güçlerine daha fazla harcama yapmaları gerektiğini savundu. O'Brien CBS'e konuşurken “Amerikan vergi mükellefleri tek başına Çin'i caydıramaz” dedi. ABD’nin büyük bir bütçe açığı ve başka sorunları olduğunu ifade eden O'Brien, bundan dolayı Japonya, Güney Kore ve Filipinler gibi ülkelerin Çin'i caydırmak için daha fazlasını yapmaları gerektiğini, Avrupa ülkelerinin de aynı şeyi Rusya’ya karşı yapmaları gerektiğini vurguladı. Buna Ukrayna'ya yönelik askeri yardımların arttırılmasının da dahil olduğunu ifade eden O'Brien, “Çünkü Rusya Avrupa'nın arka bahçesinde Ukrayna ile savaşıyor” diye vurguladı.

Ortadoğu'ya yansımaları

Aynı mantık Ortadoğu için de geçerli. Trump’ın yeni yönetimi için büyük ölçüde Trump’ın eski yönetimde yer alan yetkililer tarafından hazırlanan ve 2022 yılında Trump tarafından övülen kapsamlı bir plan olan Proje 2025, ABD’nin bölgesel ortaklarının İran'ı caydırmada daha büyük bir rol üstlenmesini öngörüyor. Proje 2025'in savunma stratejisinin büyük bölümünü yazan ve Trump'ın 2020 yılında sona eren yönetiminin son savunma bakanı olarak görev yapan Chris Miller, Körfez ülkelerinin bireysel ve toplu olarak ‘kıyı, hava ve füze savunmasında liderliği ele almaları’ tavsiyesinde bulundu. Bu sayede Çin'e karşı Asya'ya konuşlandırılacak yeterli sayıda ABD askerinin mevcut olacağını belirten Miller, Washington’ın aynı zamanda, savunmalarını güçlendirmek için bölgesel müttefiklerine daha gelişmiş askeri ekipman satması gerektiğini, bunun ABD sanayisine fayda sağlayacağını kaydetti.

Bu yaklaşım, örneğin Trump'ın 2019 yılında, Suudi Arabistan'a Yemen'deki askeri harekatı sırasında ABD’den askeri destek verilmesini engelleyecek yasayı veto etme kararını haklı çıkarıyor. (Kamala Harris, ABD Senatosu’nda Suudi Arabistan'a silah satışlarını engelleyen yasa lehinde oy kullanmıştı)

İran ile çatışma

Ancak Trump'ın danışmanları ve Senato’daki Cumhuriyetçiler, Çin'le mücadeleye öncelik vermelerine rağmen İran'ı büyük bir sorun olarak görüyorlar. Trump, geçtiğimiz temmuz ayında Cumhuriyetçi Parti Ulusal Kongresi’nde yaptığı konuşmada, İran'ın nükleer silah üretmeye yaklaştığını, geçtiğimiz nisan ayı itibariyle 230 milyar dolardan fazla nakit rezervi olduğunu ve İran'ın arka bahçesi haline gelen Irak'ın da 300 milyar doları kontrol ettiğini iddia etti.

Trump’ın ekibi, ilk yönetim döneminde bürokrasinin, projelerinin çoğunu engellediğine inanıyor. Seçimleri kazandıklarında, ‘derin devlet’ olarak adlandırdıkları yapıyla mücadele etmek için çalışacaklarına şüphe yok.

Cumhuriyetçiler, İran'a daha güçlü yaptırımlar uygulanması çağrısında bulunurken, Proje 2025'in diplomatik stratejisi ülkede özgürlüğün yeniden tesis edilmesi için ‘İran halkını’ desteklemeye çağırıyor. Yeni Trump yönetimini Ortadoğu'yu terk etmemeye çağıran proje, ABD'nin liderlik rolünü terk etmesi halinde bölgenin ‘daha fazla kaosa sürüklenebileceği ya da ABD’nin düşmanlarının kurbanı olabileceği’ uyarısında bulunuyor. Proje, İran'ı caydırmak için Çin'in saldırganlığına karşı koymayı amaçlayan ABD, Japonya, Güney Kore ve Hindistan arasında yapılan ittifaka benzer yeni bir dörtlü ittifak kurulmasını öneriyor. Söz konusu öneride dörtlü ittifak İsrail, Mısır, Körfez ülkeleri ve ABD'den oluşuyor.

sadfrgt
Eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo (ortada) Mısır'ın yeni idari başkentinde yeni açılan el-Fettah el-Alim Camii'ni gezerken gazetecilere konuştu, 10 Ocak 2019 (AFP)

Burada Mike Pompeo yönetimindeki Dışişleri Bakanlığı'nın 2018-2019 yıllarında bölge ülkelerinden oluşan böyle bir ittifak kurmaya çalıştığını, ancak kamusal bir koalisyon oluşturma konusunda çok az ilerleme kaydettiğini hatırlamak faydalı olabilir.

İsrail'e daha güçlü destek

Trump'a geçtiğimiz nisan ayında Time dergisine verdiği bir röportaj sırasında, İsrail'i korumak için savaşa girip girmeyeceği soruldu. Trump’ın yanıtı “İsrail'e her zaman çok sadık oldum. İsrail'i koruyacağım” oldu. Mart ayında İsrail hükümetini Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaşta azami güç kullanmadığı için eleştiren ve itidalli olmaktan vazgeçmesini isteyen Trump, İsrail'in halkla ilişkiler savaşını kaybettiğini ve askeri çabalarını artırması gerektiğini de sözlerine ekledi. Senato'daki Cumhuriyetçiler ve Evanjelik Hıristiyanlar, İsrail'in Hamas'ı ortadan kaldırma hedefini güçlü bir şekilde destekliyor ve İsrail'e daha fazla siyasi ve askeri destek verilmesini istiyorlar. Proje 2025'in diplomatik stratejisine göre Washington, İsrail'i İran'ın yanı sıra Hamas, Hizbullah ve İslami Cihad Hareketi gibi vekillerine karşı kendini savunabilmesini desteklemeli.

Bu arada, Biden yönetiminin İsrail ve Filistinliler arasında iki devletli bir çözüme verdiği sözlü desteğin aksine Trump, Time dergisine verdiği röportajda iki devletli çözüm olasılığına şüpheyle yaklaştığını belirtti. Şu an bu fikri beğenenlerin sayısı dört yıl öncesine göre daha az olduğunu söyleyen Trump, şüphecilerin kimler olduğuna değinmezken çözüme giden alternatif bir yol önerisinde de bulunmadı. (Trump’ın Damadı Jared Kushner, mart ayında İsrail'in Gazzelileri Necef Negev Çölü’ne yerleştirmesi gerektiği ve Gazze sahilindeki mülklerin son derece değerli olabileceği yönündeki görüşünü paylaşmıştı.)

Öte yandan Trump'ı ilk tebrik eden İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu oldu. Netanyahu, dün sabaha karşı X platformundaki hesabından şunları yazdı:

“Sevgili Donald ve Melania Trump, tarihin en büyük geri dönüşünü kutluyoruz. Beyaz Saray'a tarihi dönüşünüz, ABD için yeni bir başlangıç ve İsrail ile ABD arasındaki büyük ittifaka güçlü bir yeniden bağlılık sunuyor. Bu çok büyük bir zafer.”

Türkiye ve Suriye

Burada Proje 2025’in diplomatik stratejisinin, Filistin Yönetimi ile ilişkilerin azaltılmasını önerdiğini, ancak Türkiye ile ilişkilerin güçlendirilmesini teşvik ettiğini belirtmekte fayda var. ABD, Rusya ve Çin arasındaki küresel rekabette ABD'nin Türkiye'nin Batı kampında kalmasını sağlaması gerektiği vurgulanan planda bunun için Ankara’nın ‘bekasına yönelik tehdit oluşturduğuna inandığı’ YPG/PKK'ya desteğini keseceğine dair Washington ile bir anlaşmaya varması gerekebileceği kabul ediliyor.

Trump, 2018 yılında DEAŞ’ın son kalesinin de ele geçirilmesinin ardından Suriye'nin doğusunda konuşlu tüm ABD birliklerini geri çekmek istedi. Ancak Dışişleri Bakanlığı ve savunma yetkilileri, bugün hala orada bulunan ABD askerlerinin sayısını azaltmanın yol açacağı zorluklar konusunda onu ikna etti.

Trump ekibini kimlerden oluşturacak?

Trump’ın ekibi, ilk yönetim döneminde projelerinin bazılarının bürokrasisi tarafından engellediğine inanıyor. Bu yüzden yeni dönemde Trump'a ‘sadık olmayan’ ve Trump'ın planlarını hızla uygulamayı reddeden binlerce hükümet çalışanını işten çıkararak ‘derin devlet’ dedikleri yapıyla mücadele etmeye çalışacaklarına şüphe yok. İşçi sendikalarının kamu çalışanlarını işten çıkarma hamlelerine karşı mahkemelerde dava açması normal olsa da Trump’ın ekibi stratejilerinin mahkemeleri kazanmalarını sağlayacağından emin.

Mike Pompeo, Trump'ın kabinesine girmeyi başarırsa, karakterinin ve deneyiminin onu etkili bir isim haline getireceği kesin. Pompeo, Çin'le yüzleşmek bir yana, İran'a karşı özellikle katı bir yaklaşımı savunabilir.

Sadakat takıntısıyla bilinen Trump'ın kabinesinde kimlerin yer alacağı konusunda şimdiden spekülasyonlar yapılmaya başladı. Trump’ın bir adayın sadakatine ilişkin algısının, kararlarında birincil faktör olacağı kesin. Trump aynı zamanda ani kararlar vermesiyle de tanınıyor, bu yüzden kabinesine kimleri seçeceğini kestirmek zor. Basında yer alan haberlere göre Trump'ın sevdiği ve güvendiği pek çok isim var. Dışişleri Bakanı olarak atanmadan önce 2017-2018 yıllarında Trump döneminde Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) direktörlüğünü yapan Mike Pompeo, Trump yönetiminin Savunma Bakanlığına aday olabilecek bir isim olarak değerlendiriliyor. Eğer Pompeo, Trump'ın kabinesine girmeyi başarırsa, karakterinin ve deneyiminin onu etkili bir isim haline getireceği kesin. Pompeo, Çin'le yüzleşmek bir yana, İran'a karşı özellikle katı bir yaklaşımı savunabilir. Pompeo'nun pratik bir yönü de var.

ABD'nin Afganistan'dan çekilmesi konusunda Trump'ın talimatıyla Taliban'la müzakereleri yürüten de Pompeo’ydu.

Basında yer alan haberlere göre Trump yönetiminde Savunma Bakanlığı görevini üstlenen son isim olan Chris Miller da bu görev için potansiyel bir aday olabilir. Burada Miller'ın Proje 2025'teki savunma stratejisini yazan kişi olduğu belirtilmeli. Dışişleri Bakanlığı konusunda ise adaylardan biri önceki Trump yönetiminin Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’nı yapan son isim olan Robert O'Brien. Politico dergisinde ocak ayında yayınlanan bir makalede O'Brien'ın Dışişleri Bakanı olmayı çok istediği belirtildi.

O'Brien, Trump’ın önceki yönetiminde Cumhuriyetçi Partili politikacılara danışmanlık yapmış ve Ulusal Güvenlik Konseyi'ne geçmeden önce Türkiye’de tutuklu bulunan ve Yemen'de alıkoyulan Amerikalıların serbest bırakılmasında müzakereci olarak başarılı işler çıkarmıştı.  O'Brien, basına verdiği demeçlerde Çin'in yarattığı tehdidin altını çizmişti.

O'Brien, ABD'nin NATO'dan ayrılmayacağını ancak Avrupa ülkelerinin harcamalarını arttırması ve Ukrayna'ya yardımda daha büyük bir rol oynaması gerektiğini vurgulamasıyla biliniyor. Yine basındaki haberlere göre Dışişleri Bakanı ya da Hazine Bakanı olmak isteyen bir diğer isim ise Trump döneminde ABD’nin Tokyo Büyükelçiliğini yapan Senatör Bill Hagerty. Trump, 2020 ABD Senato Seçimleri esnasında Hagerty'ye seçim kampanyasında yardımcı olmuştu.

Kesin olan bir şey varsa o da bu adamların, Trump'ın Çin’e ve İran'a karşı katı bir tutum sergilenmesi ve İsrail'in güçlü bir şekilde desteklenmesi yönündeki direktiflerini takip etmekte hiç tereddüt etmeyecekleri. Müttefikleri, dostları ve ortaklarıyla ticari faaliyetlerin yanı sıra ABD'nin Avrupa, Asya ve Ortadoğu'daki askeri konuşlanmalarının maliyetleri konusunda zorlu pazarlıklar yapacaklar. Hiçbiri ciddi bir meydan okumayla karşılaştıklarında düşmanlarına karşı hızla karşılık vermekten kaçınmayacak. Çok sayıda Amerikan askerinin geniş çaplı ve pahalı bir askeri operasyona dahil olabileceği büyük bir savaşa girme konusunda daha temkinli davranacaklar.

Bu görüş, Proje 2025’in beyni Heritage Vakfı Başkanı Kevin Roberts tarafından da dile getirilmişti. Roberts, Trump’ın yeni yönetiminin ‘ABD’nin hazinesinde büyük açıkların olmasını ya da Amerikan kanının dökülmesini haklı çıkarmayacak savaşların içine çekilmeme konusunda dikkatli olması gerektiği’ uyarısında bulundu.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (2)

İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
TT

Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (2)

İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)

Nebil Fehmi

Bu yazı dizisinin ilk makalesinde, askeri gücün muazzam insani, askeri ve ekonomik maliyetlere rağmen net bir siyasi çözüm üretemediği bir savaş modeli olarak Ukrayna'daki savaşa odaklanılmıştı.

İran ile olan savaş farklı jeopolitik ve askeri doğasına rağmen, aynı ikilemi yansıtıyor: Açıklanan hedefler ile gerçek sonuçlar arasında genişleyen uçurum ile “zafer ve sonuca varma” fikrinin, çatışmayı yönetme ve tehlikelerini kontrol altına alma lehine kademeli olarak gerilemesi.

Mayıs 2026'ya kadar, gerek nükleer ve askeri altyapıyı hedef alma, gerekse vekalet savaşları veya karşılıklı füze ve insansız hava araçları saldırıları olsun, İran ile bağlantılı askeri çatışmalar İran'ın bazı kabiliyetlerini zayıflattı, ancak Tahran'ın oluşturduğu stratejik meydan okumayı ortadan kaldırmadı. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran'ın nükleer silah gücü kazanmasını engellemeyi, bölgesel etkisini geriletmeyi ve gelecekteki bir yüksek gerilimi önlemek için daha yüksek bir caydırıcılık düzeyi oluşturmayı amaçladı. Buna karşılık, İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar verdi, bölgesel ağları zayıfladı, askeri ve nükleer altyapısının bazı bölümleri hasar gördü. Dolayısıyla, herkes için büyük bir maliyet var, ancak bu savaştan kimse galip çıkmadı.

İran yenilmedi veya siyasi olarak boyun eğdirilmedi, ancak umduğu gibi istikrarlı bir caydırıcılık denklemi kurmayı veya bölgesel nüfuzunu genişletmeyi başaramadı. Belki de en önemli siyasi kaybı, daha önce bazı Körfez Arap devletleri ile başlayan yakınlaşma sürecinin tersine dönmesi, stratejik davranışına ilişkin bölgesel şüphelerin yeniden ortaya çıkması ve bölgesel konumunun gerilemesi oldu.

Burada Ukrayna'da ortaya çıkan aynı paradoks öne çıkıyor; taktiksel başarılar mutlaka sürdürülebilir siyasi sonuçlara dönüşmez. Askeri saldırılar bir nükleer programı geciktirebilir, altyapıyı yok edebilir veya güçlü caydırıcılık mesajları gönderebilir, ancak otomatik olarak istikrarlı bir bölgesel düzen oluşturmazlar. Zayıflamış olsa bile, İran hâlâ etki araçlarına, yaptırımlar ve baskı ile birlikte yaşama yeteneğine sahip. Bu nedenle, “İran sorununun” askeri güç ve rejim değişikliği yoluyla çözülebileceği inancı, gerçekçi bir stratejiden ziyade bir yanılsama gibi görünüyor.

Dolayısıyla en uygulanabilir ve gerçekçi yol, kapsamlı bir anlaşma peşinde koşmak değil, daha geniş bir bölgesel savaşa kaymayı önlemek için kademeli bir gerilim azaltma ve risk yönetimi süreci oluşturmaktır.

İran'ın uranyum zenginleştirme seviyelerine net sınırlar koymanın yanı sıra, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (UAEK) rolünü güçlendirmek, denetim ve doğrulama mekanizmalarını genişletmek bunun ilk adımı olabilir. Bu süreç ayrıca, İran'ın sorumsuz ve uluslararası alanda kınanan nükleer ve sivil tesisleri hedef alma eylemlerinden tamamen ve kararlı bir şekilde vazgeçmesinin yanı sıra, sivil gemi taşımacılığı veya petrol tesislerinin korunması da dahil olmak üzere karşılıklı saldırılarda bulunmama uzlaşılarını da içermelidir. Buna ilave olarak, krizler sırasında yanlış anlamaları önlemek için doğrudan veya dolaylı iletişim kanalları kurulması da çok önemlidir.

Yaptırımların kademeli ve geri döndürülebilir şekilde hafifletilmesi, açık uyum mekanizmalarına bağlanması, siyasi ufuktan yoksun, ucu açık baskı politikalarından daha pratik bir teşvik sağlayabilir. Bu tür gergin ortamlarda, insani önlemler ve rehine takasları, krizin kök nedenlerini ele aldıkları için değil, iletişim kanallarının tamamen kopmasını önlemeye yardımcı oldukları için önemli siyasi araçlar haline gelir.

Bölgesel boyut, gerçekçi yaklaşımda hayati bir unsur olmaya devam ediyor. Arap Körfez ülkeleri İran’ın saldırılarına maruz kaldılar ve iç güvenliklerini veya enerji piyasalarının istikrarını korumak, ekonomik kalkınma süreçlerini sürdürmek için gerilimin tırmanmasını önlemek onların doğrudan çıkarınadır. Başkan Trump yakın zamanda, birkaç Arap ve Körfez ülkesinin talebi üzerine İran'a karşı yeni bir saldırıyı ertelediğini vurguladı. Ayrıca, ABD Başkanı ile İsrail Başbakanı arasında, ikincisinin askeri tırmandırmayı sürdürme konusundaki ısrarı sebebiyle sert bir telefon görüşmesi yapıldığına dair haberler de yayınlandı.

Türkiye ve Irak’a gelince hem İran hem de Batı ile karmaşık dengeleri yönetiyorlar ve bu da onları gelecekteki herhangi bir bölgesel denklemin parçası haline getiriyor. Bu nedenle, ciddi bir gerilimi azaltma süreci yalnızca ABD-İran kanalıyla sınırlı kalamaz; daha geniş bir bölgesel çerçeve gerektiriyor.

Bu bağlamda, Arap ve Körfez ülkelerinin rolü, herhangi bir tarafın açıkça büyük bir siyasi taviz vermesini gerektirmeden gerilimlerin azaltılmasına olanak tanıyan sınırlı teknik anlaşmaları kolaylaştırabileceği için göründüğünden daha önemli hale gelmiştir. Benzer şekilde, Yemen, Lübnan ve Irak gibi arenalarda deniz güvenliği veya angajman kurallarıyla ilgili kısmi anlaşmalar somut pratik sonuçlar doğurabilir ve daha geniş bir çatışmaya kaymayı önleyebilir.

Ancak, en kesin teknik düzenlemeler bile genellikle göz ardı edilen bir faktöre, iç politikaya bağlı kalacaktır. İran liderlerinin herhangi bir anlaşmayı baskıya boyun eğme olarak değil, ulusal onurun ve stratejik direncin korunması olarak sunmaları gerekir. Karşı tarafta, ABD yönetimi de zayıf görünmeyi göze alamaz. Arap devletlerine gelince, İran'a ilave nüfuz sağlamadan güvenliklerini artıracak düzenlemelere ihtiyaçları var.

İşte tam da bu noktada, bütün taraflara iç manevralar için siyasi alan tanıyan sınırlı, kademeli anlaşmaların önemi ortaya çıkıyor. Diplomasi, rekabet eden ulusal anlatıları göz ardı edemeyen devletler arasındaki bir müzakeredir. Son saatlerde, İran ve Amerika Birleşik Devletleri'nin savaşı sona erdirmek ve aynı zamanda kapsamlı, ayrıntılı bir anlaşmaya varmak için ek süre sunacak bir plan üzerinde uzlaşıya varabileceğine dair haberler gelmeye başladı.

Ukrayna ile benzerlik açıkça ortada. Her iki durumda da askeri güce aşırı güvenmek, nihai çözümler dayatmak yerine siyasi kimlikleri derinleştirdi ve pozisyonları sertleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre iki kriz de savaş alanındaki kazanımları uzun vadeli siyasi kabule dönüştürmede askeri gücün sınırlılıklarını ortaya çıkardı.

İran örneğinde bu, stratejik rekabet devam ederken, acil riskleri azaltan sınırlı nükleer ve bölgesel uzlaşılar anlamına gelebilir. Her iki durumda da çatışmaların tekrarını önlemek ve sorunlara kapsamlı çözümler bulma yolunda ilerlemeye devam etmek için zaman alsa bile, bu adımları bölgesel ve uluslararası düzeyde birbirine bağlamak ve geliştirmek çok önemli.

Bu gerçeklik, aşırı görüşlere sahip olanları veya tam zafer savunucularını tatmin etmeyebilir, ancak alternatiflerin çok daha tehlikeli olması nedeniyle çoğu zaman eksik uzlaşılarla sonuçlanan modern savaşın doğasıyla örtüşüyor. Ateşkes barış değildir ve sınırlı bir anlaşma uzlaşma değildir, ancak daha geniş kaosa sürüklenmeyi önlemenin tek yolu olabilirler.

Sonuç olarak, Ukrayna ve İran'daki savaşlar, çağdaş uluslararası sistem hakkında temel bir gerçeği ortaya koyuyor: Savaşları sona erdirmek artık dramatik, belirleyici bir an değil, aksine savaşı devam ettirmenin maliyetini artırmaya, kendine hâkim olmak ve anlaşmazlıklarla birlikte yaşamak için kademeli süreçler inşa etmeye dayalı uzun bir yoldur. Yavaş ve çok da ideal olmayan bu yaklaşım, bu çalkantılı dönemde dünyanın sahip olduğu tek gerçekçi seçenek olabilir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


KİK Müzakere Heyeti Başkanı: KİK-Birleşik Krallık Anlaşması, çalkantılı bir dünyada stratejik bir adım

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
TT

KİK Müzakere Heyeti Başkanı: KİK-Birleşik Krallık Anlaşması, çalkantılı bir dünyada stratejik bir adım

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri ile Birleşik Krallık, Londra’da iki taraf arasında serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin resmen tamamlandığının duyurulmasının ardından kapsamlı stratejik iş birliğinde yeni bir döneme girdi. Anlaşma, yatırım akışlarını güçlendiren ve yedi pazardaki iş dünyası için geniş fırsatlar sunan yapısal bir dönüşüm niteliği taşıyor. Ayrıca bu anlaşma, Körfez ülkelerinin G7 üyesi bir devletle imzaladığı ilk serbest ticaret anlaşması olma özelliğini taşıyor.

KİK Müzakere Heyeti Başkanı Dr. Reca el-Merzuki, anlaşmayı ortak ticaret ve yatırım hareketlerini yeniden yönlendirecek kaçınılmaz stratejik bir adım olarak nitelendirdi. El-Merzuki, küresel ekonominin yüksek belirsizlik ve korumacı dalgalanmaların baskısı altında bulunduğu bir dönemde anlaşmanın önemine dikkat çekti.

El-Merzuki, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, KİK ülkeleri ile Birleşik Krallık arasındaki ticaret hacminin hâlihazırda yaklaşık 80 milyar dolar seviyesinde olduğunu belirtti. Serbest ticaret anlaşmasının, dünyadaki benzer anlaşmaların sonuçlarına dayanarak ticaret hacmini yüzde 60’tan fazla artırmasının beklendiğini ifade etti.

Olumsuz etkilerin hafifletilmesi

El-Merzuki, anlaşmanın küresel ekonomi açısından kritik bir dönemde imzalandığını belirtti. ABD’nin gümrük vergilerini artırma ve bazı önceki ticaret anlaşmalarını iptal etme yönündeki kararlarının riskleri yükselttiğine dikkat çeken el-Merzuki, bunun uluslararası ekonomik ilişkileri düzenleyecek istikrarlı ve net bir hukuki çerçeveye duyulan ihtiyacı daha da artırdığını söyledi.

sdvdf
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri, Birleşik Krallık ile imzalanan serbest ticaret anlaşmasını ticaret ve yatırım akışını yeniden yönlendirmek için stratejik bir adım olarak görüyor. (KİK)

Anlaşmanın, içerdiği ayrıntılı ve karşılıklı hukuki yükümlülükler sayesinde bu değişimlerin olumsuz etkilerini hafifletmeye katkı sağlayacağını ifade eden el-Merzuki, serbest ticaret çerçevesinin riskleri azaltarak taraflara geleceğe yönelik daha net bir perspektif sunduğunu kaydetti. El-Merzuki ayrıca, anlaşmanın kapsamlı yapısına dikkat çekerek, düzenlemenin yalnızca geleneksel mal ticaretiyle sınırlı kalmadığını; yatırım, hizmetler ve modern finansal hizmetler sektörleri için de bütüncül çerçeveler oluşturduğunu vurguladı.

Teknoloji ve bilgi transferi ile yatırım çekmeye yönelik bir platform

El-Merzuki, serbest ticaret anlaşmalarının yabancı yatırımları çekme ve teknoloji transferini hızlandırma açısından en önemli araçlardan biri olduğunu belirtti. Benzer anlaşmaları imzalayan birçok ülkenin deneyimlerinin, doğrudan yabancı yatırım akışlarında yüzde 30’un üzerinde artış yaşandığını ortaya koyduğunu ifade etti.

El-Merzuki, KİK- Birleşik Krallık Anlaşması’nın öneminin, Birleşik Krallık’ın teknoloji ve yabancı yatırım ihraç eden başlıca ülkeler arasında yer almasından kaynaklandığını vurguladı. Bu durumun Körfez ekonomilerine nitelikli yatırım tabanını genişletme, bilgi birikimini artırma ve ileri teknolojileri transfer etme konusunda ek fırsatlar sunduğunu söyledi.

dv
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Müzakere Heyeti Başkanı Dr. Reca el-Merzuki, KİK- Birleşik Krallık Anlaşması’nın imzalanması sırasında KİK Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi’nin arkasında duruyor. (DPA)

El-Merzuki, KİK ülkelerinin başta Çin olmak üzere büyük doğu ekonomileriyle imzaladığı diğer ticaret anlaşmalarıyla eş zamanlı atılan bu adımın, bölgenin Doğu ile Batı arasında bir köprü niteliği taşıyan stratejik konumundan azami ölçüde faydalanılmasını güçlendirdiğini belirtti. Bu yaklaşımın aynı zamanda farklı uluslararası ortaklarla dengeli ekonomik ilişkilerin geliştirilmesini desteklediğini ifade etti.

Yeni aşama

HSBC Grubu CEO’su Georges Elhedery ise KİK ülkelerinin, sunduğu uzun vadeli büyüme fırsatları sayesinde stratejik açıdan giderek daha büyük önem kazandığını belirtti. Elhedery, bankacılık grubunun Körfez’deki altı ülkede köklü ve güçlü bir varlığa sahip olduğunu, Birleşik Krallık’ın da bankanın ana pazarlarından biri olduğunu ifade etti.

Elhedery, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, bankanın bölgedeki varlığının yeni anlaşmanın doğuracağı fırsatları doğrudan görmesine imkân sağladığını kaydetti. Bankanın ekonomik bağların derinleştirilmesine katkı sunmaya, şirketler ve kurumlar arasında yeni ortaklıkların kurulmasını desteklemeye, yatırımları güçlendirmeye ve daha fazla büyümenin önünü açmaya hazır olduğunu vurguladı.

Ortak bildirinin imzalanması

KİK Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi ile Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, geçtiğimiz çarşamba günü Londra’da iki taraf arasındaki serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin tamamlandığını ilan eden ortak bildiriyi imzaladı. Anlaşma, yıllar süren müzakere turlarının ardından sonuçlandı.

El-Budeyvi, anlaşmayı KİK- Birleşik Krallık ilişkilerinde ‘niteliksel bir sıçrama’ olarak tanımladı. Anlaşmanın iki bölge arasındaki ekonomik ilişkileri gelecek nesiller boyunca güçlendireceğini belirten el-Budeyvi, düzenlemenin tesadüfi olmadığını, Körfez’deki altı ülke ile Birleşik Krallık arasında ‘yıllar süren çalışma ve ortak siyasi iradenin’ ürünü olduğunu ifade etti.

Londra taahhüdü

Birleşik Krallık Dışişleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Bakanlığı daha önce yaptığı açıklamada, KİK ülkeleriyle imzalanan serbest ticaret anlaşmasının Londra’nın Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Katar, Bahreyn ve Umman ile uzun vadeli ortaklık taahhüdünü yansıttığını belirtti. Bakanlık, bunun KİK’nin bir G7 ülkesiyle yaptığı ilk serbest ticaret anlaşması olduğunu vurguladı.

Açıklamada, anlaşmanın iki taraf arasındaki siyasi ve güvenlik koordinasyonunun giderek arttığı bir dönemde şirketler ve yatırımcılar için hukuki güvence ile istikrar sağlayacak bir çerçeve sunacağı ifade edildi.

İngiliz verilerine göre, Birleşik Krallık ile Körfez ülkeleri arasındaki mevcut ticaret hacmi yaklaşık 52,9 milyar sterlin (72 milyar dolar) seviyesinde bulunuyor. Ticaret hacminin yüzde 20 artarak yıllık yaklaşık 15,5 milyar sterlinlik (21 milyar dolar) ek büyüme sağlaması bekleniyor.

sdvdsfv
HSBC Grubu CEO’su Georges Elhedery

Anlaşmanın ayrıca Körfez ülkelerinin Birleşik Krallık pazarına ihracatını kolaylaştıracağı, hizmet ve meslek sektörlerini destekleyeceği, vize işlemleri ile iş ziyaretlerini basitleştireceği belirtildi.

Birleşik Krallık İş ve Ticaret Bakanı Peter Kyle, anlaşmanın Birleşik Krallık ile Körfez ülkeleri arasındaki ortaklıkta ‘büyük bir adım’ olduğunu belirterek ticaret, yatırım ve inovasyon alanlarında yeni fırsatlar yaratacağını söyledi.

Birleşik Krallık’ın Ortadoğu ve Pakistan Ticaret Komiseri Sarah Mooney ise anlaşmanın gümrük vergilerini düşüreceğini ve iki tarafın ihracatını güçlendireceğini belirtti. Mooney, bunun yatırımcılara uzun vadeli kararlar alma konusunda daha fazla güven sağlayacağını ifade etti.


İsrail, Filistin'in el-Velece köyünü yıkım ve kuşatmayla yok etme tehdidi altında tutuyor

18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)
18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)
TT

İsrail, Filistin'in el-Velece köyünü yıkım ve kuşatmayla yok etme tehdidi altında tutuyor

18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)
18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)

İsrail makamları, Yahudi yerleşim birimlerinin genişletilmesi ve refahı adına, Batı Şeria’da binlerce yıldır varlığını sürdüren Filistin kasabalarını tasfiye etme politikası kapsamında, Kudüs’ün güneybatı mahallelerine komşu olan el-Velece köyündeki evleri yıkmaya başladı.

El-Velece sakinleri, İsrail işgal güçlerinin bin yıllık köylerini parçalamak için sistematik bir şekilde çalıştığını ifade ediyor. Tarihi Osmanlı kayıtlarında 500 yıl öncesine dayanan ismiyle yer alan ve dünyanın en yaşlı ikinci zeytin ağacına ev sahipliği yapan köyde, son birkaç gün içinde yıkım faaliyetleri hız kazandı. İsrail makamları, köydeki 60 evden 38’ine yönelik yıkım operasyonlarını yoğunlaştırdı.

Kalkınmayı engelleme ve boğma politikası

El-Velece köyünü tamamen nefessiz bırakmayı amaçlayan bu adımlar, kasabadaki üçüncü neslin de tıpkı önceki iki nesil gibi yeni evler inşa etmesini engellemeyi hedefliyor. Köy halkı, 1948 yılındaki Nekbe (Büyük Felaket) sırasında, köylerinin karşısındaki dağın yamacına, Beyt Cela şehrinin hemen yakınına zorla göç ettirilmişti.

1948 savaşı sonunda İsrail ile Ürdün Krallığı arasında imzalanan ateşkes anlaşmaları çerçevesinde, el-Velece sakinleri köylerini terk etmek zorunda kaldı. Bölge halkının bir kısmı doğuya göç ederek, Yeşil Hat’tın diğer tarafında kalan ve o dönem 18 bin dönüm olan köy arazisinin yaklaşık 6 bin dönümlük kısmında "Yeni" el-Velece’yi kurdu.

1967 yılında Batı Şeria’yı işgal eden İsrail, yeni köy topraklarının yaklaşık üçte birini Kudüs Belediyesi sınırlarına dahil etti. Ardından köy arazilerini parça parça gasp etmeye başlayan İsrail, 1968 yılında "Har Gilo", 1971 yılında ise "Gilo" yerleşim birimlerini inşa etti. Günümüzde Har Gilo bin 600 Yahudi yerleşimcinin yaşadığı küçük bir kasaba konumundayken, Gilo 33 bin yerleşimcinin barındığı devasa bir şehre dönüştü.

sdvbgth
İsrail'e ait ağır iş makineleri, 18 Mayıs'ta işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velece'de bir binayı yıktı (Reuters)

İsrail makamları, el-Velece'nin büyümesini engellemek için köyü adeta abluka altına aldı. Bugün nüfusu sadece 3 bin olan köyün Kudüs belediye sınırlarına dahil edilen kısmına, onlarca yıldır hiçbir belediye hizmeti sunulmadı.

İsrail’in imar planlarını onaylamayı reddetmesi nedeniyle, bölge halkı yıllar boyunca ruhsatsız evler inşa etmek zorunda kaldı. El-Velece’nin Kudüs sınırlarına katılan ve yaklaşık bin kişinin yaşadığı Ayn el-Cüveyze mahallesindeki 60 evden 38’i hakkında, İsrail Adalet Bakanlığı Arazi Özel İşlemler Birimi tarafından yıkım kararı çıkarıldı. Kalan 22 evin de ruhsatsız olduğu ve benzer bir kaderi paylaşabileceği belirtiliyor. Yıkım kararlarının uygulanması halinde 380 kişi evsiz kalacak.

Yıkımlar, ruhsatsız inşaat yapanlara veya evini kendi yıkmayanlara ağır para cezaları öngören ve "Kaminitz Yasası" olarak bilinen düzenlemeye dayandırılıyor. Köy sakinleri 2018 yılında Yüksek Mahkeme’ye başvurarak yıkımların durdurulmasını ve bir imar planı hazırlanmasını talep etti. Mahkeme önce geçici durdurma kararı vermiş, Mart 2022'deki son duruşmada ise yetkililere imar planı imkanlarını incelemeleri için 6 aylık ilave süre tanımıştı.

axdfrgt
Bu ay Eski Kudüs'teki "Şam Kapısı"nda Yahudi aşırılık yanlıları (EPA)

Bu süreçte köy halkı, mimar Claude Rosenkovitch ve İsrailli insan hakları örgütleri "Bimkom" ile "Ir Amim"in desteğiyle kendi imar planlarını hazırlayıp belediye ve bölge planlama komitelerine sundu. Ancak bu planların tamamı, "doğal manzara ve çevresel değerlerin korunması" gibi gerekçelerle reddedildi.

Yerleşimcilere özel çevre yolu

İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem, "doğal ve çevresel değerler" argümanının, Filistinlilerin imar ve kalkınma haklarını gasp etmek için kullanılan bir bahaneden ibaret olduğunu belirtiyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre örgüt, yerleşim projeleri söz konusu olduğunda bu değerlerin tamamen göz ardı edildiğini vurgulayarak şu örneği veriyor:

"Kudüs sınırlarına dahil edilmeyen köy topraklarında, Gush Etzion yerleşimcilerinin Kudüs’e ulaşımını sağlamak amacıyla 25 yıl önce El-Velece Çevre Yolu inşa edildi. Bu yol, askeri emirlerle kamulaştırılan araziler üzerinde, onaylı bir plan olmadan yapıldı. Gush Etzion Yerel Konseyi, Har Gilo yerleşimini genişletmek ve 560 yeni konut inşa etmek için bu yolun durumunu 'yasallaştırmak' üzere yakın zamanda bir imar planı sundu. Bu yeni konutlar, el-Velece köyünü batıdan tamamen kuşatacak."

dfvrbtyj
Batı Şeria'daki Beytüllahim şehri arka planda görünürken, Gush Etzion yerleşim bloğundaki İsrail'e ait Efrat yerleşimi, (Reuters)

İsrail makamları, bir kısmı Kudüs sınırlarında kalan bu yeni yolu gelecekte her iki nüfusa da hizmet edecek bir ana ulaşım damarı olarak sunsa da Filistinlilerin bu yolu kullanarak Kudüs’e girmesi yasak olduğu için el-Velece halkı yoldan faydalanamıyor.

Ayrım Duvarı tarımı ve hayvancılığı bitirdi

İsrail yetkilileri, 2011 yılında Ayrım Duvarı’nın (Utanç Duvarı) inşasına başladığında, bölgenin tarihi simgesi olan antik taş duvarları (teraslar) korumayı da dikkate almadı. Ayn el-Cüveyze mahallesinin kuzeybatı ve güneyini çevreleyen 9 metre yüksekliğindeki beton duvar, el-Velece’nin 500 dönümlük arazisi üzerine kuruldu.

Duvar yüzünden köy sakinlerinin giriş çıkışları tek bir koridora indirgendi. Köylüler; zeytin ve badem ağaçlarının bulunduğu tarım arazilerinden tamamen yalıtıldı. Artık arazilerine yalnızca hasat döneminde, önceden koordinasyon sağlamak şartıyla ve Beyt Cela’daki tek bir kapıdan girmelerine izin veriliyor. Duvar aynı zamanda köydeki hayvancılığı bitirdi, mera alanlarını yok etti ve su kaynaklarına erişimi engelledi. Ayrıca yağmur suyu drenaj krizine yol açarak tarihi taş teraslara ciddi zararlar verdi.

Üç nesildir ev yapmaları yasak

İsrailli liberal yazar Naomi Susman, 18 Mayıs'ta el-Velece'de gerçekleştirilen yıkımlara tanıklık ettiği haberinde durumu şu sözlerle özetledi:

"Mülkiyet hakkını kimse inkâr edemediği halde, üç nesildir hiç kimsenin kendi ve atalarının toprağı üzerine yasal olarak ev inşa etmesine izin verilmedi. Ruhsatsız ev yapan herkes risk aldığını biliyor, ancak yaşamak için bir eve muhtaç olduklarından başka çareleri de yok."

we4rt
İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'daki el Hali kentinde haftalık denetimleri sırasında yerleşimcileri koruyor (Reuters)

Susman, İsrail Sivil İdaresi sorumluluğundaki "C Bölgesi"nde kalan bir evin yıkımı sırasında yaşanan şiddeti ise şöyle aktardı:

"Yıkım ekipleri geldi. Yollar dar ve dik olduğu için dozerlerin ilerlemesi zordu. Bu zorluğu aşmak için özel bir mülke zorla girip evlerin arasından yeni bir yol açtılar. Bahçesi dozerler tarafından ezilen bir köy sakini nereye gittiklerini sorduğunda, İsrail güçleri ona ses bombalarıyla karşılık verdi. 4 daire olması planlanan iki katlı bir binanın iskeletini, iç duvarlar için hazırlanan keresteler dahil her şeyi ezip yıktılar. O saatlerde evlerinde oturan çocuklar ve yaşlılar büyük bir korku içindeydi. Evleri şimdilik kurtulmuştu ama bir sonraki sefere nereye gideceklerini kimse bilmiyor."