Trump ve Ortadoğu'nun ABD dış politikasındaki yeri

“Proje 2025”, ABD'nin bölgedeki müttefiklerinin İran'ı caydırmada daha büyük bir rol oynaması gerektiğini belirtiyor

Görsel: Nigel Buchanan
Görsel: Nigel Buchanan
TT

Trump ve Ortadoğu'nun ABD dış politikasındaki yeri

Görsel: Nigel Buchanan
Görsel: Nigel Buchanan

Robert Ford

‘Trumpizm’in tek bir tanımı bulunmuyor. Donald Trump'ın kendisi de bir entelektüelden ziyade, kişisel yargılarına dayanarak doğaçlama kararlar almayı ve eylemlerde bulunmayı seven bir adam. Bununla birlikte Trumpizm bir harekettir. Öyle ki artık kendi içinde bir siyasi partiye dönüşmüş durumda. Şiddetle Trump’ı destekleyen bu hareket, başkanlık seçimlerini kazanması halinde Trump'ın kendilerine vereceği fırsatı kullanarak ABD’yi elli yıl önceki toplum haline getirmeyi amaçlayan entelektüelleri de barındırıyor.

Anne, baba ve çocuklardan oluşan geleneksel aile kavramını yeniden vurgulamayı istiyorlar. Evanjelik Hıristiyanlar tarafından desteklenen bu geleneksel aile anlayışının yanı sıra Trumpist entellektüeller, özel imalat ve endüstriyel süreçlerin yurtdışından, özellikle de Çin'den yeniden ABD'ye getirilmesini sanayileşmiş Amerikan ekonomisini canlandırmayı hedefliyorlar. Bunun istihdam sayısını ve maaşları arttıracağına inanıyorlar. Aynı zamanda Trump ve Cumhuriyetçi Parti, küçülen Amerikan orta sınıfının korkularını yansıtarak göçü önemli ölçüde yavaşlatmayı planlıyor. Göçmen işçileri ekonomiden kısmen çıkarmak istiyorlar. Çünkü bu işçilerin oranını azaltmanın ABD vatandaşlarının maaşlarını yükselteceğine inanıyorlar.

xcdfgthy
Çin savaş gemisi Luoyang 3, Tayvan Boğazı'nda ABD destroyeri USS Chung Hoon'a yakın seyrediyor, 3 Haziran 2023 (Reuters)

Bu stratejistler dış politikada barışı ‘güç yoluyla’ sağlamanın ve potansiyel düşmanları caydırabilecek önemli bir askeri ve ekonomik güce sahip olmanın önemini vurguluyorlar. Trump’ın önceki yönetiminde Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi olan Richard Goldberg, geçtiğimiz temmuz ayında Fox News'e verdiği demeçte, gözlemcilerin Donald Trump'ın popülist söylemini izolasyonizm ya da güç kullanma isteksizliği ile karıştırmamaları gerektiğini söyledi. Goldberg, İran Trump'ı test etmek istediğinde General Kasım Süleymani'nin başına gelenleri hatırlattı.

Trump'ın dış politikasının temelleri

Trump ve uzun süredir birlikte çalıştığı danışmanları, seçim kampanyalarında Çin'i her zaman ABD'nin ulusal güvenliğine yönelik en büyük tehdit olarak gördüler. Trump'ın bir önceki yönetimde Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini üstlenen son isim olan Robert O'Brien, geçtiğimiz haziran ayında CBS News'e yaptığı açıklamada, Çin'in ABD'nin en büyük ulusal güvenlik önceliği olduğunu söyledi. O'Brien, ABD’nin en önemli ulusal güvenlik önceliğinin Çin'in Tayvan'ı işgal etmesini önlemek olduğunu vurguladı. Fox News'e konuşan Goldberg de bunu vurgulamış ve Trump yönetiminin, ‘ABD’nin Çin Komünist Partisini yenebilmesini sağlamak’ ve Çin'in küresel nüfuzunu sınırlamak için yapay zeka ve uzay silahları gibi ileri teknolojileri de dahil ederek ABD ordusunu güçlendireceğini ve modernize edeceğini söylemişti.

Trump'ın danışmanları ve Kongre'deki Cumhuriyetçiler, Çin'le mücadeleye öncelik vermelerine rağmen İran'ı büyük bir sorun olarak görüyorlar.

O dönem Trump da sık sık ABD’nin müttefiklerinin ortak savunma için askeri güçlerine daha fazla harcama yapmaları gerektiğini savundu. O'Brien CBS'e konuşurken “Amerikan vergi mükellefleri tek başına Çin'i caydıramaz” dedi. ABD’nin büyük bir bütçe açığı ve başka sorunları olduğunu ifade eden O'Brien, bundan dolayı Japonya, Güney Kore ve Filipinler gibi ülkelerin Çin'i caydırmak için daha fazlasını yapmaları gerektiğini, Avrupa ülkelerinin de aynı şeyi Rusya’ya karşı yapmaları gerektiğini vurguladı. Buna Ukrayna'ya yönelik askeri yardımların arttırılmasının da dahil olduğunu ifade eden O'Brien, “Çünkü Rusya Avrupa'nın arka bahçesinde Ukrayna ile savaşıyor” diye vurguladı.

Ortadoğu'ya yansımaları

Aynı mantık Ortadoğu için de geçerli. Trump’ın yeni yönetimi için büyük ölçüde Trump’ın eski yönetimde yer alan yetkililer tarafından hazırlanan ve 2022 yılında Trump tarafından övülen kapsamlı bir plan olan Proje 2025, ABD’nin bölgesel ortaklarının İran'ı caydırmada daha büyük bir rol üstlenmesini öngörüyor. Proje 2025'in savunma stratejisinin büyük bölümünü yazan ve Trump'ın 2020 yılında sona eren yönetiminin son savunma bakanı olarak görev yapan Chris Miller, Körfez ülkelerinin bireysel ve toplu olarak ‘kıyı, hava ve füze savunmasında liderliği ele almaları’ tavsiyesinde bulundu. Bu sayede Çin'e karşı Asya'ya konuşlandırılacak yeterli sayıda ABD askerinin mevcut olacağını belirten Miller, Washington’ın aynı zamanda, savunmalarını güçlendirmek için bölgesel müttefiklerine daha gelişmiş askeri ekipman satması gerektiğini, bunun ABD sanayisine fayda sağlayacağını kaydetti.

Bu yaklaşım, örneğin Trump'ın 2019 yılında, Suudi Arabistan'a Yemen'deki askeri harekatı sırasında ABD’den askeri destek verilmesini engelleyecek yasayı veto etme kararını haklı çıkarıyor. (Kamala Harris, ABD Senatosu’nda Suudi Arabistan'a silah satışlarını engelleyen yasa lehinde oy kullanmıştı)

İran ile çatışma

Ancak Trump'ın danışmanları ve Senato’daki Cumhuriyetçiler, Çin'le mücadeleye öncelik vermelerine rağmen İran'ı büyük bir sorun olarak görüyorlar. Trump, geçtiğimiz temmuz ayında Cumhuriyetçi Parti Ulusal Kongresi’nde yaptığı konuşmada, İran'ın nükleer silah üretmeye yaklaştığını, geçtiğimiz nisan ayı itibariyle 230 milyar dolardan fazla nakit rezervi olduğunu ve İran'ın arka bahçesi haline gelen Irak'ın da 300 milyar doları kontrol ettiğini iddia etti.

Trump’ın ekibi, ilk yönetim döneminde bürokrasinin, projelerinin çoğunu engellediğine inanıyor. Seçimleri kazandıklarında, ‘derin devlet’ olarak adlandırdıkları yapıyla mücadele etmek için çalışacaklarına şüphe yok.

Cumhuriyetçiler, İran'a daha güçlü yaptırımlar uygulanması çağrısında bulunurken, Proje 2025'in diplomatik stratejisi ülkede özgürlüğün yeniden tesis edilmesi için ‘İran halkını’ desteklemeye çağırıyor. Yeni Trump yönetimini Ortadoğu'yu terk etmemeye çağıran proje, ABD'nin liderlik rolünü terk etmesi halinde bölgenin ‘daha fazla kaosa sürüklenebileceği ya da ABD’nin düşmanlarının kurbanı olabileceği’ uyarısında bulunuyor. Proje, İran'ı caydırmak için Çin'in saldırganlığına karşı koymayı amaçlayan ABD, Japonya, Güney Kore ve Hindistan arasında yapılan ittifaka benzer yeni bir dörtlü ittifak kurulmasını öneriyor. Söz konusu öneride dörtlü ittifak İsrail, Mısır, Körfez ülkeleri ve ABD'den oluşuyor.

sadfrgt
Eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo (ortada) Mısır'ın yeni idari başkentinde yeni açılan el-Fettah el-Alim Camii'ni gezerken gazetecilere konuştu, 10 Ocak 2019 (AFP)

Burada Mike Pompeo yönetimindeki Dışişleri Bakanlığı'nın 2018-2019 yıllarında bölge ülkelerinden oluşan böyle bir ittifak kurmaya çalıştığını, ancak kamusal bir koalisyon oluşturma konusunda çok az ilerleme kaydettiğini hatırlamak faydalı olabilir.

İsrail'e daha güçlü destek

Trump'a geçtiğimiz nisan ayında Time dergisine verdiği bir röportaj sırasında, İsrail'i korumak için savaşa girip girmeyeceği soruldu. Trump’ın yanıtı “İsrail'e her zaman çok sadık oldum. İsrail'i koruyacağım” oldu. Mart ayında İsrail hükümetini Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaşta azami güç kullanmadığı için eleştiren ve itidalli olmaktan vazgeçmesini isteyen Trump, İsrail'in halkla ilişkiler savaşını kaybettiğini ve askeri çabalarını artırması gerektiğini de sözlerine ekledi. Senato'daki Cumhuriyetçiler ve Evanjelik Hıristiyanlar, İsrail'in Hamas'ı ortadan kaldırma hedefini güçlü bir şekilde destekliyor ve İsrail'e daha fazla siyasi ve askeri destek verilmesini istiyorlar. Proje 2025'in diplomatik stratejisine göre Washington, İsrail'i İran'ın yanı sıra Hamas, Hizbullah ve İslami Cihad Hareketi gibi vekillerine karşı kendini savunabilmesini desteklemeli.

Bu arada, Biden yönetiminin İsrail ve Filistinliler arasında iki devletli bir çözüme verdiği sözlü desteğin aksine Trump, Time dergisine verdiği röportajda iki devletli çözüm olasılığına şüpheyle yaklaştığını belirtti. Şu an bu fikri beğenenlerin sayısı dört yıl öncesine göre daha az olduğunu söyleyen Trump, şüphecilerin kimler olduğuna değinmezken çözüme giden alternatif bir yol önerisinde de bulunmadı. (Trump’ın Damadı Jared Kushner, mart ayında İsrail'in Gazzelileri Necef Negev Çölü’ne yerleştirmesi gerektiği ve Gazze sahilindeki mülklerin son derece değerli olabileceği yönündeki görüşünü paylaşmıştı.)

Öte yandan Trump'ı ilk tebrik eden İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu oldu. Netanyahu, dün sabaha karşı X platformundaki hesabından şunları yazdı:

“Sevgili Donald ve Melania Trump, tarihin en büyük geri dönüşünü kutluyoruz. Beyaz Saray'a tarihi dönüşünüz, ABD için yeni bir başlangıç ve İsrail ile ABD arasındaki büyük ittifaka güçlü bir yeniden bağlılık sunuyor. Bu çok büyük bir zafer.”

Türkiye ve Suriye

Burada Proje 2025’in diplomatik stratejisinin, Filistin Yönetimi ile ilişkilerin azaltılmasını önerdiğini, ancak Türkiye ile ilişkilerin güçlendirilmesini teşvik ettiğini belirtmekte fayda var. ABD, Rusya ve Çin arasındaki küresel rekabette ABD'nin Türkiye'nin Batı kampında kalmasını sağlaması gerektiği vurgulanan planda bunun için Ankara’nın ‘bekasına yönelik tehdit oluşturduğuna inandığı’ YPG/PKK'ya desteğini keseceğine dair Washington ile bir anlaşmaya varması gerekebileceği kabul ediliyor.

Trump, 2018 yılında DEAŞ’ın son kalesinin de ele geçirilmesinin ardından Suriye'nin doğusunda konuşlu tüm ABD birliklerini geri çekmek istedi. Ancak Dışişleri Bakanlığı ve savunma yetkilileri, bugün hala orada bulunan ABD askerlerinin sayısını azaltmanın yol açacağı zorluklar konusunda onu ikna etti.

Trump ekibini kimlerden oluşturacak?

Trump’ın ekibi, ilk yönetim döneminde projelerinin bazılarının bürokrasisi tarafından engellediğine inanıyor. Bu yüzden yeni dönemde Trump'a ‘sadık olmayan’ ve Trump'ın planlarını hızla uygulamayı reddeden binlerce hükümet çalışanını işten çıkararak ‘derin devlet’ dedikleri yapıyla mücadele etmeye çalışacaklarına şüphe yok. İşçi sendikalarının kamu çalışanlarını işten çıkarma hamlelerine karşı mahkemelerde dava açması normal olsa da Trump’ın ekibi stratejilerinin mahkemeleri kazanmalarını sağlayacağından emin.

Mike Pompeo, Trump'ın kabinesine girmeyi başarırsa, karakterinin ve deneyiminin onu etkili bir isim haline getireceği kesin. Pompeo, Çin'le yüzleşmek bir yana, İran'a karşı özellikle katı bir yaklaşımı savunabilir.

Sadakat takıntısıyla bilinen Trump'ın kabinesinde kimlerin yer alacağı konusunda şimdiden spekülasyonlar yapılmaya başladı. Trump’ın bir adayın sadakatine ilişkin algısının, kararlarında birincil faktör olacağı kesin. Trump aynı zamanda ani kararlar vermesiyle de tanınıyor, bu yüzden kabinesine kimleri seçeceğini kestirmek zor. Basında yer alan haberlere göre Trump'ın sevdiği ve güvendiği pek çok isim var. Dışişleri Bakanı olarak atanmadan önce 2017-2018 yıllarında Trump döneminde Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) direktörlüğünü yapan Mike Pompeo, Trump yönetiminin Savunma Bakanlığına aday olabilecek bir isim olarak değerlendiriliyor. Eğer Pompeo, Trump'ın kabinesine girmeyi başarırsa, karakterinin ve deneyiminin onu etkili bir isim haline getireceği kesin. Pompeo, Çin'le yüzleşmek bir yana, İran'a karşı özellikle katı bir yaklaşımı savunabilir. Pompeo'nun pratik bir yönü de var.

ABD'nin Afganistan'dan çekilmesi konusunda Trump'ın talimatıyla Taliban'la müzakereleri yürüten de Pompeo’ydu.

Basında yer alan haberlere göre Trump yönetiminde Savunma Bakanlığı görevini üstlenen son isim olan Chris Miller da bu görev için potansiyel bir aday olabilir. Burada Miller'ın Proje 2025'teki savunma stratejisini yazan kişi olduğu belirtilmeli. Dışişleri Bakanlığı konusunda ise adaylardan biri önceki Trump yönetiminin Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’nı yapan son isim olan Robert O'Brien. Politico dergisinde ocak ayında yayınlanan bir makalede O'Brien'ın Dışişleri Bakanı olmayı çok istediği belirtildi.

O'Brien, Trump’ın önceki yönetiminde Cumhuriyetçi Partili politikacılara danışmanlık yapmış ve Ulusal Güvenlik Konseyi'ne geçmeden önce Türkiye’de tutuklu bulunan ve Yemen'de alıkoyulan Amerikalıların serbest bırakılmasında müzakereci olarak başarılı işler çıkarmıştı.  O'Brien, basına verdiği demeçlerde Çin'in yarattığı tehdidin altını çizmişti.

O'Brien, ABD'nin NATO'dan ayrılmayacağını ancak Avrupa ülkelerinin harcamalarını arttırması ve Ukrayna'ya yardımda daha büyük bir rol oynaması gerektiğini vurgulamasıyla biliniyor. Yine basındaki haberlere göre Dışişleri Bakanı ya da Hazine Bakanı olmak isteyen bir diğer isim ise Trump döneminde ABD’nin Tokyo Büyükelçiliğini yapan Senatör Bill Hagerty. Trump, 2020 ABD Senato Seçimleri esnasında Hagerty'ye seçim kampanyasında yardımcı olmuştu.

Kesin olan bir şey varsa o da bu adamların, Trump'ın Çin’e ve İran'a karşı katı bir tutum sergilenmesi ve İsrail'in güçlü bir şekilde desteklenmesi yönündeki direktiflerini takip etmekte hiç tereddüt etmeyecekleri. Müttefikleri, dostları ve ortaklarıyla ticari faaliyetlerin yanı sıra ABD'nin Avrupa, Asya ve Ortadoğu'daki askeri konuşlanmalarının maliyetleri konusunda zorlu pazarlıklar yapacaklar. Hiçbiri ciddi bir meydan okumayla karşılaştıklarında düşmanlarına karşı hızla karşılık vermekten kaçınmayacak. Çok sayıda Amerikan askerinin geniş çaplı ve pahalı bir askeri operasyona dahil olabileceği büyük bir savaşa girme konusunda daha temkinli davranacaklar.

Bu görüş, Proje 2025’in beyni Heritage Vakfı Başkanı Kevin Roberts tarafından da dile getirilmişti. Roberts, Trump’ın yeni yönetiminin ‘ABD’nin hazinesinde büyük açıkların olmasını ya da Amerikan kanının dökülmesini haklı çıkarmayacak savaşların içine çekilmeme konusunda dikkatli olması gerektiği’ uyarısında bulundu.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD Devrim Muhafızları'nı hedef alırken İran da Kuveyt ve Bahreyn'e saldırdılar düzenledi

ABD Devrim Muhafızları'nı hedef alırken İran da Kuveyt ve Bahreyn'e saldırdılar düzenledi
TT

ABD Devrim Muhafızları'nı hedef alırken İran da Kuveyt ve Bahreyn'e saldırdılar düzenledi

ABD Devrim Muhafızları'nı hedef alırken İran da Kuveyt ve Bahreyn'e saldırdılar düzenledi

ABD ordusu, bugün (Pazar) erken saatlerde, Ürdün'de Amerikan güçlerine yönelik ve iki ABD askerinin ölümüne yol açan saldırıları nedeniyle İran'ı yeni hava saldırıları düzenlediğini açıkladı. Bu, Tahran'la çatışmaların yeniden başlamasından bu yana gerçekleştirilen ilk saldırı oldu.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yapılan açıklamada, hava saldırılarının İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki ticari deniz ulaşımını tehdit etme kapasitesini zayıflatmayı ve Devrim Muhafızları güçlerini, dün gece Ürdün'de Amerikan askerlerine yönelik düzenlediği saldırılar nedeniyle derhal cezalandırmayı amaçladığı belirtildi.

ABD Merkez Komutanlığı, Cumartesi günü yaptığı açıklamada, Washington ile Tahran arasında karşılıklı saldırıların sürdüğü bir dönemde, İran'ın Ürdün'e yönelik saldırıları sonucunda iki Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini, bir askerin ise kayıp olduğunu duyurmuştu.

Bu gelişmelerin yanı sıra Kuveyt ve Bahreyn, İran tarafından füze ve insansız hava araçlarıyla düzenlenen saldırıların önlendiğini açıkladı.

İran, ABD'yi inşaat halindeki nükleer tesisi bombalamakla suçladı

İran Atom Enerjisi Kurumu, ABD'yi bugün (Pazar) ülkenin güneybatısında inşaatı devam eden bir nükleer tesise saldırmakla suçladı.

İran resmi televizyonunun aktardığı kurum açıklamasında, ABD güçlerinin uluslararası hukuka aykırı, saldırgan ve vahşi bir eylemle, inşaatı halen devam eden Darkhovin nükleer tesisine Pazar günü çok sayıda mühimmatla saldırdığı belirtildi.


İsrail, Vance ile Rubio arasında Trump’ın halefi için bir mücadele başlatıyor

(foto altı) ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da hazır bulunduğu bir toplantıda konuşma yaptı. (Reuters)
(foto altı) ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da hazır bulunduğu bir toplantıda konuşma yaptı. (Reuters)
TT

İsrail, Vance ile Rubio arasında Trump’ın halefi için bir mücadele başlatıyor

(foto altı) ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da hazır bulunduğu bir toplantıda konuşma yaptı. (Reuters)
(foto altı) ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da hazır bulunduğu bir toplantıda konuşma yaptı. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump’ın yönetiminde Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasındaki İsrail ve İran politikalarına yönelik yaklaşım farklılığı, artık yalnızca yönetim içindeki bir görüş ayrılığı olmaktan çıktı. Ara seçimlerin yaklaşması ve 2028 başkanlık seçimlerine yönelik erken siyasi hesapların başlamasıyla birlikte iki isim, Cumhuriyetçi hareketin gelecekteki liderliği için yarışan iki farklı çizginin temsilcisi olarak öne çıkıyor. Vance, ‘Önce Amerika’ anlayışı doğrultusunda dış müdahalelere ve savaşlara mesafeli bir yaklaşımı temsil ederken; Rubio ise İsrail’e güçlü destek veren ve İran’a karşı daha sert bir tutum benimseyen geleneksel muhafazakâr çizginin sözcüsü konumunda bulunuyor.

İsrail’in şahinleri Vance’e karşı

Beyaz Saray, yönetim içinde İsrail’le ilişkiler konusunda herhangi bir görüş ayrılığı bulunduğu yönündeki iddiaları reddetse de Reuters, Vance ile Rubio’nun tutumları arasında belirgin farklılıklar gözlemledi.

Bu ayrışma, özellikle Vance’in İran ile varılan mutabakat zaptının hazırlanmasında üstlendiği rol, anlaşmanın içeriğine itiraz eden İsrailli yetkilileri eleştirmesi ve İsrail’in Lübnan’daki bazı askeri operasyonlarını ABD’nin gerilimi düşürme çabalarının önünde engel olarak değerlendirmesiyle öne çıktı.

Buna karşılık Rubio, İsrail’in Hizbullah saldırılarına karşılık verme hakkını savunurken, Washington’ın Tahran ile bir anlaşmaya varmayı hedeflediğini ancak bunun ‘her ne pahasına olursa olsun’ gerçekleştirilmeyeceğini vurguladı.

Bu görüş ayrılığı, iki hafta önce Washington’da İnanç ve Özgürlük Koalisyonu’nun düzenlediği Çoğunluğa Giden Yol Konferansı’na katılan İsrail yanlısı muhafazakâr kanaat önderlerine, İran ile varılan mutabakatın sorumluluğunu Vance’e yükleme fırsatı verdi. Ben Shapiro ve Mark Levin gibi önde gelen muhafazakâr isimler, Vance’i İran'a taviz vermeye ve İsrail’in askeri hareket serbestisini kısıtlamaya hazır bir siyasetçi olarak resmetti.

Söz konusu kampanya, yalnızca dış politika tartışmasıyla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda açık bir siyasi hedef de taşıyor. Bu hedef, Vance’in başkan yardımcılığı görevini Trump’ın doğal siyasi varisi olmasının garantisine dönüştürmesini engellemek ve Cumhuriyetçi Parti’nin şahin kanadıyla daha uyumlu görülen Rubio ya da Florida Valisi Ron DeSantis ve Teksas Valisi Greg Abbott gibi başka bir adayın önünü açmak.

Böylece İsrail meselesi, Amerikan sağında ayrışmanın temel başlıklarından biri haline gelmiş durumda. Vance’i destekleyenler, İsrail’e destek vermenin ABD’yi açık uçlu savaşlara sürüklemek veya Amerikan çıkarlarını Binyamin Netanyahu hükümetinin hesaplarına tabi kılmak anlamına gelmediğini savunurken; karşıtları ise İran’a yönelik ‘azami baskı’ politikasından geri adım atılmasının hem İsrail’in hem de ABD’nin güvenliğini tehlikeye atacağını öne sürüyor.

Evanjelikler taraf tutmadılar

Washington Post, Çoğunluğa Giden Yol Konferansı’nın, medyadaki sert söylem ile katılımcıların eğilimleri arasında belirgin bir farkı ortaya koyduğunu yazdı.

Konferansta İsrail’e ve İran’a karşı yürütülen savaşa güçlü destek verilmesine rağmen, katılımcıların önemli bir bölümü Vance’in adaylığına açık yaklaşmayı sürdürdü. Katılımcılar, Vance’in etkinliğini, Trump’a bağlılığını ve Deniz Piyadeleri’ndeki geçmiş hizmetini övgüyle değerlendirdi. Bu görüşler bilimsel bir kamuoyu araştırması niteliği taşımasa da, İsrail meselesinin Evanjelik seçmen açısından dini ve siyasi önemine rağmen aday tercihinde tek belirleyici unsur olmadığını gösteriyor. Bu seçmen kitlesi, kürtaj, din özgürlüğü, göç, yargı, eğitim ve Demokratlara karşı mücadele kapasitesi gibi başlıklara da önem veriyor.

csdfvg
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 16 Temmuz 2026’da siyasi şiddet konulu bir bakanlar toplantısında konuştu. (Reuters)

Trump’ın siyasi tecrübesi de Evanjelik seçmenin, adayın kendi öncelikleri doğrultusunda mücadele edeceğine inanması halinde kişisel ya da ideolojik çekincelerini ikinci plana atabildiğini ortaya koydu. Vance, Trump’a yakınlığı, muhafazakâr kültürel söylemi ve inanç ile aile vurgusunu öne çıkaran açıklamaları sayesinde avantaj sağlıyor. Rubio ise kendisini dış politikada daha deneyimli, İsrail’e desteğini daha net ortaya koyan ve Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel kurumsal yapısı ile muhafazakâr bağışçılar açısından daha güven verici bir isim olarak konumlandırıyor. Her iki siyasetçi de Katolik olmasına rağmen, Evanjelik seçmende karşılık bulan dini söylemi etkili biçimde kullanıyor.

Erken sıralama

2028 başkanlık seçimlerine yönelik siyasi hazırlıklar erken başlamış olsa da yarış hâlâ şekillenme aşamasında ve tüm ihtimallere açık görünüyor. Mayıs ayında Emerson tarafından yapılan bir ankete göre, Cumhuriyetçi Parti’nin ön seçim seçmenleri arasında Vance yüzde 36, Rubio ise yüzde 35 destek alarak başa baş bir tablo ortaya koydu.

Ankete göre Rubio, 50 yaş ve üzerindeki seçmenler arasında daha güçlü destek görürken, Vance genç Cumhuriyetçi seçmenler arasında öne çıktı. Buna karşılık Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nın (CPAC) anketi, Vance’in daha belirgin bir üstünlüğe sahip olduğunu ortaya koyarak, onun MAGA hareketinin çekirdek tabanındaki güçlü konumuna işaret etti.

dfvgbhyj
 Vance ve Rubio, Başkan Trump’ın ulusa sesleniş konuşmasını izlemek üzere 16 Temmuz akşamı Beyaz Saray’a geldi. (Reuters)

Yaş grupları arasındaki farklılıklar, bu siyasi mücadelenin önemli bir boyutunu açıklıyor. Daha yaşlı Cumhuriyetçiler ve geleneksel Evanjelikler, İsrail’e ve müdahaleci dış politika anlayışına daha güçlü biçimde bağlılık gösterirken, genç muhafazakâr kuşak savaşlara ve maliyetli ittifaklara karşı daha kuşkucu bir yaklaşım sergiliyor. Pew Araştırma Merkezi’nin verilerine göre, 50 yaş altındaki Cumhuriyetçilerin çoğu artık İsrail’e olumsuz bakarken, daha yaşlı Cumhuriyetçiler ve beyaz Evanjelikler arasında İsrail’e destek güçlü şekilde devam ediyor.

Bu nedenle yarış henüz ‘İsrail yanlısı’ bir aday ile ‘İsrail karşıtı’ bir aday arasındaki basit bir tercihe dönüşmüş değil. Muhtemelen Rubio, İran’a karşı sert tutumu ve İsrail’e bağlılığını ülkenin en üst makamına hazır olduğunun göstergesi olarak öne çıkaracak. Vance ise kendisini ‘sonsuz savaşlar’ istemeyen ‘Trump çizgisinin’ savunucusu olarak sunacak. Belirleyici unsur ise Trump’ın tutumu ve İran ile yapılan anlaşmanın sonucu olacak. Anlaşmanın başarılı olması, Vance’e ‘barış sağlayıcı’ rolü üzerinden siyasi kazanım sağlayabilir. Ancak anlaşmanın çökmesi ve savaşın yeniden başlaması -ki bugün en olası senaryo olarak görülüyor- Rubio’nun ve Cumhuriyetçi Parti içindeki şahin kanadın tezlerini güçlendirecek.


Füze savaşından gelir mücadelesine Hürmüz Boğazı

Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)
Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)
TT

Füze savaşından gelir mücadelesine Hürmüz Boğazı

Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)
Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)

Cemal Ubeydi

Modern savaşlar artık kaçınılmaz olarak kentlerin kontrolü veya orduların imhası yoluyla değil, giderek artan bir şekilde ekonominin kontrolü, tedarik zincirlerinin aksatılması ve çatışmanın maliyetinin rakip ve müttefiklerine yeniden dağıtılması yoluyla yürütülüyor. Bu bağlamda, son aylarda Hürmüz Boğazı'nda yaşanan çatışma, günümüz çatışmalarının niteliğindeki dönüşümün açık bir örneğini teşkil ediyor. Çünkü çatışma, İran'ın askeri kapasitelerini hedef alan askeri bir mücadeleden, gelir, enerji, küresel ticaret hareketliliği ve çatışan tarafların askeri veya siyasi kazanımlar elde etmeden önce diğerini ekonomik olarak tüketme kapasitesi etrafında dönen bir mücadeleye dönüştü.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre savaşın ilk aşamalarında ABD ve İsrail'in askeri operasyonları, İran'ın çatışmayı sürdürme kapasitesini kısaltmak ve kısa sürede yeni bir siyasi denklem dayatmak umuduyla füze sistemlerini, askeri altyapıyı ve komuta-kontrol merkezlerini hedef almaya odaklandı. Ancak çatışmanın sürmesi ve buna eşlik eden, birçok Körfez Arap ülkesindeki enerji altyapısı ve ekonomik tesislerin hedef alınması, ayrıca İran devlet kurumlarının çökmemesi, çatışmayı farklı bir aşamaya taşıdı. Bu aşamada artık yalnızca askeri güç belirleyici faktör olmaktan çıktı, küresel ekonomi de çatışma sahnesinin bir parçası haline geldi.

“Son on yılların deneyimleri, büyük savaşların nadiren yalnızca askeri güçle sonuçlandığını ortaya koyuyor. Çatışmanın süresini uzatma, ekonomik maliyetini artırma ve rakibi hesaplarını gözden geçirmeye zorlama kapasitesi, artık savaş alanındaki üstünlükten aşağı kalmayan önemde faktörler haline geldi. Bu bakış açısıyla İran, ilk saldırıları atlattıktan sonra, görece üstünlüğe sahip olduğu unsuru, yani dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz deniz taşımacılığı geçitlerinden biri olan Hürmüz Boğazı'na kıyısı bulunan coğrafi konumunu devreye sokmaya yöneldi.

O andan itibaren temel soru, artık kaç füzenin imha edildiği veya hangi askeri noktaların devre dışı bırakıldığı değil, çok daha etkili olan ‘hangi taraf ekonomik olarak daha uzun süre dayanma kapasitesine sahip? ABD ve müttefikleri, dünyanın en önemli enerji geçitlerinden birinde yaşanan kesintinin sonuçlarına katlanabilir mi? Yoksa deniz ablukası, ekonomik yaptırımlar ve lojistik altyapısı ile gelir kaynaklarının hedef alınmasının sürmesi karşısında en fazla etkilenen taraf İran mı olacak?’ soruları etrafında dönmeye başladı.

Askeri savaştan ekonomik savaşa

Son on yılların deneyimleri, büyük savaşların nadiren yalnızca askeri güçle sonuçlandığını ortaya koyuyor. Çatışmanın süresini uzatma, ekonomik maliyetini artırma ve düşmanı hesaplarını gözden geçirmeye zorlama yeteneği, artık savaş alanındaki üstünlükten aşağı kalmayan önemde faktörler haline geldi. Bu bakımdan İran, ilk saldırıları atlattıktan sonra, görece üstünlüğe sahip olduğu unsuru, yani dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz deniz taşımacılığı geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı'na kıyısı bulunan coğrafi konumunu devreye sokmaya yöneldi.

Hürmüz Boğazı, İran açısından yalnızca petrol ihracatı için bir deniz çıkış noktası değil, aynı zamanda küresel enerji hareketliliğini etkileme kapasitesi kazandıran stratejik bir koz niteliği taşıyor. Küresel petrol ve doğalgaz ticaretinin yüzde 20 ila 25'inin geçtiği bu boğaz, enerji piyasalarını etkilemeye veya rakiplerine yönelik çatışmanın maliyetini artırmaya çalışan herhangi bir devlet için olağanüstü bir önem taşıyor.

Öte yandan Tahran, boğazın tamamen ve uzun süreliğine kapatılmasının, ABD'nin deniz üstünlüğü karşısında pratik bir seçenek olmadığının farkında. Çünkü böyle bir adım, geniş çaplı siyasi, askeri ve ekonomik sonuçlar doğurabilir. İran genel bütçesi, gelirlerinin yaklaşık yüzde 80'ini oluşturan petrol, doğalgaz ve türevlerinin gelirlerine büyük ölçüde bağımlı. Vergiler ve diğer gelirler ise yaklaşık yüzde 20'lik bir pay oluşturuyor. Dolayısıyla bahsin farklı bir denklem olarak boğaz çevresinde yüksek düzeyde güvenlik riskini sürdürmeye doğru kaydığı görülüyor. Bu yaklaşımda, deniz taşımacılığının aksama ihtimalinin sadece varlığı bile petrol fiyatlarını yükseltmeye, deniz sigortası primlerini artırmaya ve nakliye maliyetlerini yükseltmeye yetiyor. Bu da doğrudan küresel ekonomiye yansıyor.

Böylece hedef, artık yalnızca deniz taşımacılığını aksatmakla sınırlı kalmayıp, belirsizlik durumunun kendisini stratejik bir baskı aracına dönüştürmeyi de kapsayacak şekilde genişledi. Birbirine bağlı tedarik zincirlerine dayanan küresel bir ekonomide, risk düzeyinin yükselmesi, sevkiyatların gecikmesi veya sigorta maliyetlerinin artması, bazen doğrudan askeri güç kullanımının sonuçlarını aşan ekonomik etkiler doğurmaya yetiyor.

Karşılıklı acı denklemi

Bu dönüşüm, iki tarafı bir tür ‘karşılıklı acı’ denklemine soktu. Artık her iki taraf da geleneksel bir askeri zafer elde etmeye çalışmaktan ziyade, rakibine savaşın maliyetini yükseltmeye ve rakibinin çatışmayı sürdürme kapasitesini sınamaya odaklandı.

İran, Hürmüz Boğazı'nın coğrafi konumunu küresel enerji piyasalarını etkileyen bir baskı kozu olarak kullanmak suretiyle, savaşın maliyetinin bir bölümünü sınırlarının dışına taşımaya çalıştı. Çünkü petrol fiyatlarındaki her artış, nakliye ve sigorta maliyetlerindeki her yükseliş ve tedarik zincirlerindeki her aksama, enerji ithal eden ekonomilere ek yükler getiriyor ve hükümetler, şirketler ve uluslararası piyasalar üzerinde giderek artan baskılar yaratıyor.

Buna karşın ABD, tam tersi bir strateji benimseyerek maliyeti İran'ın kendi içinde yoğunlaştırmaya odaklandı. Washington, deniz ablukasını sıkılaştırarak, limanları hedef alarak, lojistik altyapıyı aksatarak ve petrol ihracat hareketliliğini engelleyerek, İran ekonomisinin dayandığı mali kaynakları azaltmaya ve devletin askeri operasyonlarını finanse etme kapasitesini zayıflatmaya çalıştı; bu da Tahran açısından savaşın sürmesinin maliyetini artırıyor.

Böylece ekonomi, artık savaşın sadece bir sonucu olmaktan çıkıp ana sahnesi haline geldi. İran, maliyeti küresel ekonomiye yaymaya çalışırken, ABD ise maliyeti İran içinde en üst düzeye çıkarmaya odaklandı. Böylece gelirler, enerji, tedarik zincirleri ve ticaret hareketliliği, çatışmanın seyrini belirlemede füze ve uçaklardan aşağı kalmayan önemde unsurlar haline geldi.

Bu noktadan hareketle, savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, en azından öngörülebilir vadede ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor. Tam bu noktada, Hürmüz Boğazı'ndaki çatışma geleneksel askeri çerçevesinden çıkarak, gelir mücadelesine ve karşılıklı ekonomik tükenmeye dönüşmeye başladı. Bu durumun savaşın seyrine ve sonrasında şekillenebilecek bölgesel dengelerin niteliğine doğrudan etkisi olacak.

Liman savaşı: Küresel ekonominin ipleri kimin elinde?

İran, Hürmüz Boğazı'nı ekonomik bir baskı kozu olarak devreye sokmaya çalışırken, ABD bu meydan okumaya sadece bir deniz taşımacılığı krizi olarak değil, Tahran'ın coğrafi konumunu yeni siyasi ve ekonomik denklemler dayatmak için kullanma yeteneğini kısıtlamayı hedefleyen bir mücadele olarak yaklaştı. Bu bakış açısından hareketle, ABD buna gemileri korumak veya askeri olarak eşlik etmekle yetinmek yerine, İran'a bu kozu yönetme kapasitesi kazandıran araçları hedef alarak yanıt verdi.

Bu nedenle, Bender Abbas (Gemron), Buşehr, Hark ve Cask limanlarının hedef alınması veya ikmal ve iletişim tesisleri ile yol ve köprü ağlarının vurulması, birbirinden bağımsız askeri operasyonlar değil, İran'ın deniz operasyonlarını yönetme kapasitesini sınırlamayı ve limanlarını işletmede, ihracatını güvence altına almada ve Körfez'deki deniz taşımacılığı hareketliliğini izlemede dayandığı lojistik altyapıyı zayıflatmayı hedefleyen bir strateji çerçevesinde gerçekleşti.

Modern savaşlarda limanlar artık sadece ticari tesisler olmaktan çıkarak gelir yönetimi, tedarik zincirlerinin güvence altına alınması ve deniz operasyonlarının koordinasyonu için merkezler haline geldi. Bunun yanı sıra sürat tekneleri, insansız hava araçları (İHA) ve kıyı gözetim ile keşif sistemlerinin yönetim üslerine dönüştü. Dolayısıyla bu tesislerin hedef alınması, ticari faaliyetin aksatılmasıyla sınırlı kalmayıp devletin hem askeri hem de ekonomik kapasitesini aynı anda etkileyecek şekilde genişliyor.

Bu bakış açısıyla ABD saldırıları, DMO’ya bağlı komuta-kontrol, deniz gözetim sistemleri ve hızlı tekneler üzerinde yoğunlaştı; bu unsurlar, geleneksel bir deniz çatışmasına girmek yerine hızlı ve dağınık deniz operasyonları yoluyla düşmanı tüketmeye dayanan asimetrik savaş temelli İran deniz doktrininin en önemli unsurlarından birini teşkil ediyor.

Buna karşılık Tahran, direnme kapasitesinin yalnızca sahip olduğu askeri araçlara değil, aynı zamanda Hürmüz Boğazı'nı stratejik bir baskı kartı olarak elde tutmaya da bağlı olduğunun farkına vardı; bu durum, çatışmanın son haftalarında İran'ın siyasi ve askeri söylemine açıkça yansıdı.

Geçici yatışma anlaşmasının çökmesi ve askeri operasyonların tırmanmasıyla birlikte, İran'ın resmi açıklamaları, Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ihtimalinden söz etmekten, boğazdaki deniz taşımacılığının geleceğinin artık savaşın seyrine ve ABD'nin bölgedeki politikalarına bağlı hale geldiğini vurgulamaya doğru evrildi.

DMO Deniz Kuvvetleri, 15 Temmuz’da askeri operasyonların ve deniz ablukasının sürmesinin, ‘bölgede petrol ve gaz ihracatının ya herkes için mümkün olacağı ya da hiç kimse için mümkün olmayacağı’ anlamına geldiğini açıkladı ve herhangi bir tırmanışın, Hint Okyanusu ve Babu’l-Mendeb'e bağlı diğer enerji ihracat rotalarına da sıçrayabileceğini ekledi. Ertesi gün İran Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü yaptığı açıklamada, ‘Hürmüz Boğazı'ndaki durumun savaş öncesi haline dönmeyeceğini’ belirterek, İran’ın altyapısının hedef alınmasının, bölgedeki enerji altyapılarının hedef alınmasıyla karşılık bulacağı uyarısında bulundu.

Aynı bağlamda, İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in Uluslararası İlişkiler Danışmanı Ali Ekber Velayeti, Hürmüz Boğazı'nı İran egemenliğinin bir parçası olarak nitelendirerek, Tahran'ın bu deniz geçidindeki rolüne bağlı olduğunu vurguladı. Hamaney’in Askeri Danışmanı ve DMO eski komutanı Muhsin Rızai ise, ‘Hürmüz Boğazı'nın kontrolünün onlarca nükleer bombadan daha önemli olduğunu’ değerlendirdı. Rızai’nin bu sözleri, boğazın İran'ın en önemli caydırıcılık ve baskı araçlarından biri olarak stratejik düşüncedeki konumunu yansıttı.

DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Ali Azmayi, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz operasyonlarının sürdüğünü açıklarken, DMO Ortak Askeri Operasyon Merkezi (Hatemu'l-Enbiya Karargâhı) boğazdan gemi geçişinin sahadaki gelişmelere bağlı kalmaya devam edeceğini vurguladı. İran Ordusu Sözcüsü Muhammed Ekreminiya ise, boğazın yeniden açılmasını krizin nedenlerinin sona ermesine bağlayarak, deniz geçidinin artık çatışma yönetiminde baskı ve müzakere araçlarının bir parçası haline geldiğine işaret etti.

Bu açıklamaların tümü, Hürmüz Boğazı'nın İran'ın stratejik düşüncesinde merkezi bir konuma sahip olduğunu yansıtıyor. Boğaz yalnızca bir deniz geçidi olarak değil, küresel enerji piyasalarını etkilemek, nakliye ve sigorta maliyetlerini yükseltmek ve savaşın maliyetinin bir bölümünü sürece dahil olan veya bundan etkilenen taraflara yeniden dağıtmak için kullanılabilecek en önemli kozlardan biri olarak değerlendiriliyor.

Alternatifler mücadelesi: Hürmüz aşılabilir mi?

Öte yandan bu gelişmeler, Körfez Arap ülkelerini Hürmüz Boğazı'na bağımlılığı azaltmaya yönelik çabalarını hızlandırmaya itti. Bu kapsamda Basra (Arap) Denizi'ne açılan Abu Dabi'deki Habşan petrol sahalarını Umman Körfezi kıyısındaki Fucayra Limanı'na bağlayan Habşan-Fucayra Petrol Boru Hattı (Batı-Doğu Boru Hattı) ile Kızıldeniz'e uzanan Suudi Arabistan'ın Doğu-Batı Ham Petrol Boru Hattı (Petroline) başta olmak üzere karadaki boru hatlarının kullanımı güçlendirildi. Bu sayede acil durumlarda petrolün bir kısmının boğazdan uzak şekilde ihraç edilmesi mümkün hale geliyor.

Bu nedenle çatışma, artık Hürmüz Boğazı'nın kapatılması veya açık tutulması etrafında değil, her iki tarafın da rakibinin elindeki kozun etkinliğini azaltma kapasitesi etrafında dönüyor. ABD, limanları, sahil altyapısını ve İran'ın askeri kapasiteleriyle bağlantılı ikmal yollarını hedef alarak, İran'ın boğazın askeri ve ekonomik önemini bir baskı kozu olarak kullanma kapasitesini kısıtlamaya çalıştı. Buna karşılık Tahran, boğazın hem mevcut çatışmada hem de gelecekteki herhangi bir çatışmada kullanılabilir bir baskı kozu olarak değerini korumak amacıyla, deniz taşımacılığında bir belirsizlik durumunu sürdürmeye çalıştı.

Füzeler kadar tehlikeli bir silah olarak zaman

Ekonomi ve enerjinin yanı sıra, çatışmanın yönetiminde bir diğer önemli faktör daha öne çıktı. O da zaman faktörü. Çatışma ne kadar uzarsa, tüm taraflar için maliyeti o kadar artıyor ve etkileri savaş alanlarının ötesine geçerek finans ve enerji piyasalarına, nakliye ve sigorta şirketlerine ve küresel tedarik zincirlerine yayılıyor.

ABD açısından, savaşın uzun süre devam etmesi, enerji piyasalarındaki aksama veya bölgesel müttefikler üzerindeki artan baskılar nedeniyle ekonomik ve siyasi maliyetin yükselmesi anlamına geliyor. Bunun yanı sıra Körfez'de deniz taşımacılığı güvenliğini sağlamak ve enerji altyapısını korumak için gereken askeri yüklerin de artması söz konusu.

Buna karşılık İran, çatışmanın uzamasının, yaptırımlar ve hayati tesislerinin hedef alınmasının sürmesi altında ekonomik ve askeri kaynaklarını tükettiğinin farkında. Ancak İran, zaman faktörünün rakiplerine giderek artan baskılar uygulayabileceği ve onları çatışmanın sürmesinin maliyetini beklenen getirilerle karşılaştırarak yeniden gözden geçirmeye zorlayabileceği ihtimaline bel bağlıyor.

Bu bakış açısıyla zaman, artık savaşın sadece eşlik eden bir unsuru olmaktan çıkıp, her tarafın kendi hedeflerine hizmet edecek şekilde kullanmaya çalıştığı stratejik bir araca dönüştü. Washington, askeri ve ekonomik baskıların sürmesinin nihayetinde Tahran'ın çatışmayı sürdürme kapasitesini zayıflatacağına bel bağlarken, İran ise bölgesel ve uluslararası maliyetin artmasının, rakipleri açısından krizi kontrol altına almayı tırmanışın sürmesinden daha faydalı hale getireceğine bel bağlıyor.

Bu hassas denge içinde, İran'ın ekonomik dayanıklılığı, kaynaklarını yönetme kapasitesi ve devlet kurumlarının sürekliliğini koruması, ABD'nin sahip olduğu askeri üstünlük kadar savaşın seyrini ve sonucunu belirlemede önemli faktörler olarak öne çıkıyor.

Son aylarda Hürmüz Boğazı'nda yaşanan çatışma, Ortadoğu'daki savaşların niteliğinin hızlanan bir dönüşüm yaşadığını ortaya koyuyor. Artık toprak üzerinde egemenlik kurmak veya askeri üstünlüğe sahip olmak çatışmaları sonuçlandırmaya yetmiyor. Ekonomi, enerji, limanlar ve tedarik zincirleri, çatışmaları yönetmede, rakipleri tüketmede ve güç dengelerini yeniden şekillendirmede başlıca araçlar haline geldi.

Bu savaş, Hürmüz Boğazı'nın yalnızca petrol ve gaz taşımacılığı için bir geçit olmadığını, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası güçlerin ekonomik ve güvenlik çıkarlarının kesiştiği bir eksen niteliği taşıdığını ortaya koydu. İran, bu boğaz aracılığıyla savaşın maliyetinin bir bölümünü küresel ekonomiye taşımaya çalışırken, ABD, bu kozun pratik değerini oluşturan limanları, lojistik altyapıyı ve ulaşım ile ikmal ağlarını hedef alarak Tahran'ın coğrafi konumunu kullanma yeteneğini baltalamaya odaklandı.

Dolayısıyla mücadele, artık yalnızca boğazın açılması veya kapatılması etrafında değil, deniz taşımacılığının sürmesinin maliyetini ve buna eşlik eden risk düzeyini kontrol etme kapasitesine kimin sahip olduğu ve bunun küresel enerji ve ticaret piyasalarına nasıl yansıdığı etrafında dönüyor. Petrol fiyatlarındaki her artış, deniz sigortası primlerindeki her yükseliş veya nakliye hareketliliğindeki her aksama, karşılıklı caydırıcılık ve baskı denkleminde yeni bir unsura dönüşüyor.

Savaş ayrıca, limanların, köprülerin, ulaşım ağlarının ve enerji tesislerinin artık modern çatışmalarda ikincil hedefler olmadığını, aksine devletlerin ekonomik gücünün temel dayanaklarını oluşturduğunu ve dolayısıyla öncelikli askeri hedefler haline geldiğini ortaya koydu; zira bunların aksatılması doğrudan gelirlere, lojistik kapasiteye ve askeri operasyonların sürekliliğine yansıyor.

Sonuç olarak, Hürmüz Boğazı etrafındaki çatışmanın yalnızca askeri gücün bir sınavı olmadığı, aynı zamanda çatışan tarafların ekonomik tükenmeyi yönetme, savaşın maliyetini dağıtma ve güç unsurlarını koruma kapasitesinin de bir sınavı olduğu görülüyor. Bu çatışmanın etkilerinin Körfez Arap bölgesinin sınırlarını aşarak tüm küresel ekonomiyi etkileyebileceği bir mücadeleden söz ediliyor.

Durum böyle devam eder ve İran rejimi, küresel ekonominin temel dayanaklarından biri olan Körfez Arap bölgesinin güvenliğini ve istikrarını sarsan tutumunu sürdürmeye devam ederse, bu ihtimal daha da güçlenebilir. Bu çatışmanın ortaya çıkardığı derslerin, gelecekteki çatışmaların yönetim biçimi üzerinde derin bir etki bırakması bekleniyor. Zira kaynaklar, deniz geçitleri ve hayati altyapı üzerindeki kontrol, bölgesel ve uluslararası güç dengelerini şekillendirmede orduların ve silahların sahipliğinden aşağı kalmayan bir öneme sahip olacak.