Afrika’daki Fransız sömürge imparatorluğu sancaklarını katlamaya başladı

Fransa'nın Afrika'daki çıkarlarını koruma zorluğu ile karşı karşıya kalan Macron, başlarda çoğu Fransız akademik çevresi ve sivil toplum kuruluşu tarafından sıcak bakılmayan ‘post-kolonyal’ tezini doğrulamaya çalışacak

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Genelkurmay Başkanı Thierry Burkhard, yıllık askeri geçit töreni sırasında Şanzelize Caddesi’ne gelirken (EPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Genelkurmay Başkanı Thierry Burkhard, yıllık askeri geçit töreni sırasında Şanzelize Caddesi’ne gelirken (EPA)
TT

Afrika’daki Fransız sömürge imparatorluğu sancaklarını katlamaya başladı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Genelkurmay Başkanı Thierry Burkhard, yıllık askeri geçit töreni sırasında Şanzelize Caddesi’ne gelirken (EPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Genelkurmay Başkanı Thierry Burkhard, yıllık askeri geçit töreni sırasında Şanzelize Caddesi’ne gelirken (EPA)

Abdurrahim et-Turani

Japon asıllı ABD'li siyaset bilimci Yoshihiro Francis Fukuyama, ‘tarihin sonu’ teorisini ortaya attığında, özellikle Fransızca konuşan Sahra altı Afrika ülkelerinin 1960'lı yılların başlarında bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından Fransa’nın Afrika kıtasındaki sömürgelerinin yıkıntıları üzerine inşa ettiği kolonyal yapının sonuna işaret ediyordu.

Bu bağlamda, Fransa'nın Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron döneminde Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında yaşadığı büyük stratejik başarısızlıktan söz edebiliriz. Sağ ve solun enkazından doğan siyasi bir hareket olarak ‘Macronizm’in çöktüğü bir dönemde Macron, temel ideolojik ilkelerini güvenlik, meritokratik ve umut kavramları üzerine şekillendirdi.

Fransa Başbakanı Michel Barnier 4 Aralık’ta parlamentoya sunulan gensoru önergesini destekleyen ezici çoğunluğun kendisini güvensizlik oylamasıyla düşürmelerinin ardından görevden alındı. Barnier’in başlıca görevi, Fransız devletinin mali durumuna ilişkin artan endişeler karşısında Cumhurbaşkanı’nın gelecek yıl ile ilgili gündemini koruyacak bir bütçeyi güvence altına almaktı.

“Macron'un yakıtı tükendi”. Fransız muhalefet kanadından bir milletvekilinin kısa blog yazısı, kamuoyu kuruluşlarının değerlendirmelerine göre Cumhurbaşkanı Macron'un Fransız halkı arasında popülaritesinin düştüğüne işaret etti.

Macron'a yakın isimlerden Fransız basınına sızdırılan bilgilere göre Cumhurbaşkanı çalkantılı bir siyasi dönemden geçiyor. Özellikle de sol kesim tarafından kamuoyu önünde istifaya zorlanmakla tehdit edildikten sonra kendisini yalnız ve hüsrana uğramış hissediyor. Şu anda 2027'de sona ermesi beklenen ikinci dönemini tamamlamak için mücadele ediyor. Bununla birlikte Macron, üçüncü bir dönem için aday olamıyor.

Fukuyama, ‘tarihin sonu’ teorisini ortaya attığında, özellikle Fransa’nın Afrika kıtasındaki sömürgelerinin yıkıntıları üzerine inşa ettiği kolonyal yapının sonuna işaret ediyordu.

Fransa'nın hızla büyüyen ve yeni pazarlara ihtiyaç duyan Fransız ekonomisine lazım olan enerji, petrol, fosfat, demir ve diğer doğal ve mineral kaynaklar açısından zengin bir bölge olduğundan eski sömürgelerini terk etmek gibi bir niyeti hiç olmadı. Bu yüzden Fransa, bu sömürgeleri kanatları altında tutmanın uluslararası arenadaki büyük stratejisini sürdürmek için son derece önemli olduğunu düşünüyordu.

Fransa'nın kapıdan çıkıp bacadan geri dönmesi ve ‘post-kolonyal’ olarak adlandırılan, denizaşırı ülkelere kadar uzanan geniş bir imparatorluk dönemini başlatması bu şekilde oldu.

Fransa, geçtiğimiz altmış yılda 14 Afrika ülkesini yeni bir sömürge imparatorluğuna, ‘Françafrique’ adı verilen, Afrika'nın dörtte birini kapsayan ve Atlantik kıyısındaki Senegal'den kıtanın merkezindeki Çad'a kadar yaklaşık 3 bin mil uzanan geniş bir alanda, özel bir Fransız bölgesine dahil etmek için açık ve gizli, yasal ve yasadışı, mümkün olan tüm diplomatik yollara başvurdu.

Fransa, bu büyük imparatorluk altında eski sömürgelerindeki halkların kendi liderlerini özgürce seçmelerine asla izin vermedi. Hatta söz gelimi bağımsız olmalarına rağmen bu ülkelerdeki otoriter rejimleri destekledi. Uzun soluklu Fransız emperyalizminin sonuçları, Sahra altı Afrika’daki eski sömürgelerinde yaygın yolsuzluk vakaları, yerleşik otoriter yönetimler ve derin ekonomik sömürünün mutlak hakimiyeti altında ezilen kronik az gelişmişlik oldu.

dcefvgrb
Mali'deki askeri üslerinden ABD Hava Kuvvetleri'ne ait nakliye uçağıyla ayrılan Fransız askerleri, 9 Haziran 2021 (AP)

Senegalli ekonomist Ndongo Samba Sylla, yaptığı değerlendirmede, Fransa’nın eski sömürgelerinin demokratik anlamda bağımsız kurumsal gelişimine izin vermediğini ve daha da kötüsü söz konusu Afrika ülkelerinin etnik ve sosyal kimliklerini manipüle ettiğini söyledi.

Suçlamalar ve geç farkına varma

Emmanuel Macron'un 2017 yılında Fransa Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte, Fransa ve Afrika hakkındaki tartışmalar, Fransa’nın Afrika’dan kovulması çağrısında bulunan seslerle yeni bir boyuta girdi. ‘Afrika'daki istikrarsızlık Fransa tarafından yaratıldı ve desteklendi’ gibi fikirler yaygınlaşmaya başladı. Batı Afrikalı sosyal medya kullanıcıları, isyankâr ve alaycı ifadelerle “Fransa, geri çekil. Fransa! Git!” sloganları attılar.

2022-2023 yılları arasında Fransa karşıtı darbelerin gerçekleştiği Mali, Burkina Faso ve Nijer’deki darbe liderleri daha da ileriye giderek Paris'i açıkça radikal İslamcıları desteklemekle suçladı. Nijer'de darbeye liderlik eden General Abdourahmane Tchiani’ye göre Fransa, radikal İslamcı Boko Haram örgütü ile gizli iş birliği yapıyordu ve Fransızlar bu teröristleri Nijer'deki yeni devlete karşı savaş açmaya çağırdı. Tchiani, geçtiğimiz ocak ayında da Paris'i Boko Haram'a askeri teçhizat sağlamakla suçladı.

Macron, sömürgecilik sonrası geçiş süreçlerinin dolambaçlı siyasetine uygun olarak, Batı Afrika'nın bu stratejik köşesindeki genç nesillerin ve siyasetçilerin değişim talep ettiğinin ve Fransa'nın yeni sömürgecilik mirasını sorgulayarak yeni bir sayfa açtıklarının farkında.

Bu yüzden Macron, daha önce Fransız ve Afrikalı siyasi elitler arasındaki ‘yakın bağların’ konu edildiği her yıl düzenlenen Fransa-Afrika zirvelerini iptal etme girişiminde bulundu ve bunun yerine 2021 yılında önde gelen Kamerun asıllı Frankofon tarihçi ve düşünür Achille Mbembe tarafından yönetilen raporlama-diyalog şeklinde yeni bir Afrika-Fransa toplantısı düzenledi.

Burada çalışmaları çağdaş dünyadaki tahakküm mekanizmalarını yapıbozuma uğratmayı amaçlayan Achille Mbembe’nin ‘post-kolonyal’ tezin teorisyenlerinden biri olarak kabul edildiğini hatırlatmakta fayda var. “Critique of Black Reason” (Zenci Aklının Eleştirisi) adlı kitabın yazarı olan Mbembe’nin bu alandaki en önemli çalışması ise “On the Postcolony” (Postkoloni Üzerine). Mbembe, bu kitapta, sömürgecilik dönemini takip eden ‘geç modernizm’ olarak adlandırdığı dönemdeki siyasi, sosyal ve antropolojik algıları inceleyerek sömürgeleştirilen ile eski sömürgeci arasındaki yeni ilişki kalıplarını belirlemeye çalışıyor.

Bu entelektüel toplantının ardından Macron, Afrika ve Fransa arasında yeni bir ortaklığı duyurdu. Bu ortaklığın temel özelliği kıtayı yeniden canlandıracağı varsayılan Afrikalı dijital girişimciliğe odaklanmaktı. Fransa Cumhurbaşkanı'na göre bu yeni ortaklık Fransa'yı Afrika ile yeni bir tarih evresine taşıyacak.

İmparatorluk tarihini yeniden yazmak

Macron, bu yılın şubat ayı sonları ile mart ayı başlarında, dört Afrika ülkesine yapacağı ziyaret öncesi Gabon'dan, ‘Fransız Afrikası (Afrika'da Fransız sömürgeciliği) döneminin sonsuza kadar sona erdiğini’ açıkladı. Ancak Macron, Batı Afrika ve Sahel bölgesinde Fransa karşıtı duyguların bu kadar yükseldiğini hiç tahmin etmemişti. Bu, Fransa'nın Afrika anlatısının ‘son bölümüydü’ ve çok üzücü bir mürekkeple yazılmıştı. Bir hicivcinin dediği gibi, Fransa'nın galya horozunun (Fransa'nın ulusal bir sembolü) kafası Afrika'nın giyotini tarafından kesilme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Macron tartışmalı bir hamleyle Fransa'nın emperyal tarihini yeniden yazma görevini üstlendi. Tarihi bazı özürler diledi. Bu özürlerin en önemlilerindan biri olarak Cezayir'deki dekolonizasyon savaşlarının ‘insanlığa karşı işlenmiş bir suç’ olduğunu söyledi.

Onlarca yıl süren örtbasların ardından Macron'un talimatıyla başlatılan bir soruşturma, sosyalist bir isim olan Lionel Jospin'in başbakanlığı döneminde, Fransa’nın Ruanda soykırımından en azından kısmen sorumlu olduğunu ortaya koydu. Jospin'in, Fransız ordusunun 1994 yılında Ruanda’da yaşanan soykırımındaki suç ortaklığının örtbas edilmesi çabalarını denetlediği anlaşıldı.

uköılço
Nijer’in başkenti Niamey'de düzenlenen bir miting sırasında Mali, Burkina Faso, Cezayir, Nijer ve Rusya bayrakları taşıyan Ulusal Kurtuluş Konseyi destekçileri, 26 Ağustos 2023 (AFP)

Bu tıpkı İngiltere’nin eski başbakanlarından Tony Blair'in 2000’li yılların başlarında, transatlantik köle ticareti için özür dileyerek ve Afrika'daki yoksulluğun ‘dünyanın vicdanında bir yara’ olduğunu söyleyerek dikkate değer olan sembolik jestine benziyordu. Blair, görevden ayrıldıktan sonra kendi adıyla bir Küresel Değişim Enstitüsü (Tony Blair Institute for Global Change/TBI) kurdu ve ‘küreselleşmenin azınlık için değil, çokluk için olması’ hedefiyle Afrika'da çalışmalar yaptı.

Macron, geçtiğimiz 27 Şubat'ta, Fransa ile Afrika arasında yeni bir askeri ortaklık öngören Fransa'nın yeni Afrika stratejisinden bahsetti. Buna göre Afrika'daki askeri varlığını önemli ölçüde azaltmayı planlayan Fransa, bu kapsamda bazı askeri üsleri yerel silahlı güçlerin eğitimine dönüştürecek ve ‘askeri akademilerin’ yönetimini Fransa ve Afrika arasında ‘ortak kontrole’ devredebilecek.

Macron'un ‘bu, askerlerin geri çekilmesi ve taahhütlerin yerine getirilmemesi değil, Fransa'nın askeri olarak yeniden yapılanmasıdır’ iddiasına rağmen ‘Fransız karşıtı’ duyguların yükselişi ve Fransa'nın Afrika'da ‘yoksulluk ve kaos kaynağı’ olarak algılanması, Fransa'nın kıtadaki etkisini giderek azalttı.

Fransa'nın post-kolonyal politikası başarısızlığa mahkumdur ve Françafrique, yeni sömürgeciliğin İngiliz ve Portekiz biçimleriyle karşılaştırıldığında bir istisna olarak kabul edilemez.

Ölmek istemeyen bir imparatorluk

Fransa'nın Afrika'daki çıkarlarını koruma zorluğuyla karşı karşıya kalan Macron, başlarda çoğu Fransız akademik çevresi ve sivil toplum kuruluşu tarafından sıcak bakılmayan, hatta yok olma ve ölüm tehdidiyle burun buruna gelen büyük Fransız imparatorluğunun dağılmasını önleme çabaları anlaşılamadığı için basında ve medyada ağır bir şekilde eleştirildiği post-kolonyal tezini doğrulamaya çalışacak. Öyle ki bu durum, çok sayıda yazarın makalelerini ve çalışmalarını bir araya getiren “Ölmek İstemeyen İmparatorluk” başlıklı geniş hacimli bir kitabın başlığına da yansımıştır.

Çıkarlar da tıpkı insanlar gibi refahtan sonra bir çöküş, gerileme ve çürüme aşamasına gelir. 1990 yılından bu yana Fransız siyasi elitlerinden birçok politikacı Françafrique’nin sonunu ve ölümünü dile getiriyor. Bu durum, geleneksel sömürgecilik aşamasından sonra ‘yeni sömürgecilik’ kisvesi ve maskesi altında devam eden ve yeni Fransız sömürgeciliğini destekleyen ekonomik ve siyasi yapıların iflas etmesinin ardından bugün sona ermenin ve çöküşün eşiğinde olan Fransız sömürge imparatorluğuna dikkat edilmesini gerektiriyor.

Paris'teki çoğu kişinin Fransa-Afrika ilişkilerini yeni yollarla yeniden şekillendirme girişimlerinin devam etmesine, yeni sömürgeciliğin sürdürülebilirliğinin vurgulanmasına, ‘son sömürgeci para birimi’ olarak tanımlanan Afrika Kalkınma Fonu (African Development Fund/ADF) ve öncüllerinin Afrika'da faaliyet göstermesini sağlamak için yenilikçi çözümler aranmasına rağmen, Fransa'nın yeni sömürgecilik politikasının başarısızlığa mahkum olduğu konusunda artık şüphe yok. Françafrique, yeni sömürgeciliğin İngiliz ve Portekiz biçimleriyle kıyaslandığında bir istisna olarak kabul edilemez.

On dokuzuncu yüzyıl, Batı'nın halkları sömürgeleştirerek, özgürlüklerini ve zenginliklerini ellerinden alarak elde ettiği hegemonyasına ve gücüne tanık oldu. Fransa, Afrika'da geniş bir imparatorluk kurmayı başardı. Ancak işgal edilen ülkelerdeki bağımsızlık hareketlerinin mücadelesi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bu imparatorluğun parçalanmasına yol açtı. Ancak Fransa, özellikle Sahel bölgesindeki eski sömürgeleri üzerindeki büyük nüfuzunu sürdürmeyi ve Afrika kıtasında ekonomi ve güvenlikten yatırım ve siyasete kadar uzanan başlıca çıkarlarını korumayı başardı.

Ancak Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ve yeni dünya güçlerinin yükselişinin ardından küresel tablo değişecek ve Fransa kendisini Batı Afrika ülkeleri; Moritanya, Mali, Gambiya, Senegal, Nijer, Burkina Faso, Gine, Nijerya, Kamerun ve Çad’da yerel direnişle karşı karşıya bulacaktı.

Bunun yanında özellikle Sahel bölgesinin çeşitli savaşlara ve huzursuzluklara sahne olması ve Fransız ordusunun bölgedeki radikal İslamcı hareketlerin istilasını durdurmak için askeri operasyonlara dahil olmasıyla birlikte uluslararası rekabet daha da güçleşti.

Fransız sömürge imparatorluğunun prestiji yavaş yavaş azalmaya başlarken, Fransa'nın uluslararası imajı zedelendi. Fransa’daki Beşinci Cumhuriyeti düzenine karşı isyan süreci, Fransa'nın neredeyse kendi mülkü olarak gördüğü Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti, Burkina Faso, Nijer ve Çad'dan başladı. İsyan ve ayaklanma, Fildişi Sahili ve Senegal gibi Fransa'ya komşu diğer Sahelya ülkelerine yayılana kadar genişlemeye devam etti.

Bu temelde, 1960 yılında Fransa'dan bağımsızlığını kazanmasından bu yana geçen onlarca yıllık ağır sömürge mirasının ardından herkes Fransa'nın Afrika'daki eski sömürgelerini bu kez kalıcı olarak kaybetmek üzere olduğu gerçeğini kabul etti. Afrika ülkeleri gerileme, az gelişmişlik, iç savaşlar, darbeler, iktidarın zorla el değiştirmesi, otoriter rejimler ve Fransız yetkililerin Afrika ülkelerindeki hükümet yetkililerine rüşvet vermek de dahil olmak üzere, ‘kirli’ olarak tanımlanan yöntemlere karışması gibi deneyimler yaşadı.

Bu, Fransız siyasi ve akademik çevrelerinde zaman zaman tartışma konusu olan sansasyonel bir müdahaleydi. Son yıllarda, özellikle de Cumhurbaşkanı Macron döneminde, Fransız karşıtlığı sonucu Cezayir, Fas ve Tunus'la gerilimler yaşandı.

Tam bir kopuş sayılmaz

Paris, Fransız askerlerinin Mali, Nijer ve Burkina Faso'dan çekilmesiyle sonuçlanan, Fransız şirketleriyle ilişkilerini keserek ve Fransa ile savunma anlaşmalarını feshederek, Fransa’nın hegemonyasından kurtulma ve gerçek bağımsızlığa doğru ilerleme yolunda adımlar atan Afrika'dan gelen iç açıcı olamayan haberler almaya devam etti. Dünya, Fransa’nın Afrika'daki eski sömürgelerini kasıp kavuran askeri darbeler dalgasına tanık oldu. Her darbe kendine özgü olsa da Çad'ın Fransa ile yaptığı savunma anlaşmasını aniden iptal etmesi gibi, çoğu Fransa’nın hegemonyasına karşı olduklarını az ya da çok ilan etti. Eski bir Fransız sömürgesi olan Çad, geleneksel olarak Paris yanlısı olan Fransız askerlerini artık topraklarında görmek istemediğini bildirdi.

Senegal Cumhurbaşkanı Baciro Diomaye Faye, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Paris'in ülkedeki askeri üslerini orta vadede kapatmak zorunda kalacağını ifade etti. Senegal’in bağımsız bir ülke olduğunu vurgulayan Faye, “Egemenlik, ülkedeki yabancı askeri üslerin varlığıyla bağdaşmaz” ifadelerini kullandı. Senegal Cumhurbaşkanı, ülkedeki Fransız askerlerin geri çekilmesi için ucu açık bir tarih bıraktı. Resmi olarak Fransa'nın Batı Afrika’nın kıyı ülkelerinden Senegal’de halen yaklaşık 350 askeri bulunuyor.

xcsvfgbh
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Nijer’in devrik Cumhurbaşkanı Mohamed Bazoum'u başkent Paris'teki Elysee Sarayı'nda karşılarken, 23 Haziran 2023 (AFP)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla'den aktardığına göre Çad ve Senegal ile güvenlik ve savunma iş birliği anlaşmalarının iptal edilmesi, Nijer'de ya da başka yerlerde olduğu gibi Fransa'dan kopuş anlamına gelmese de tarihi bir dönüm noktası.

Senegal Cumhurbaşkanı Faye ayrıca Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un Fransız ordusunun 1944 aralığında Senegalli silahlı unsurlara yönelik ‘katliamını’ kabul eden mektubundan duyduğu memnuniyeti ifade etti. Çad ve Senegal Batı ile ilişkilerini dengelemek istediklerini açıkladılar.

Sonuç olarak, şu an yaşanan hızlı gelişmeler, Fransa'nın Orta ve Batı Afrika'da kalan lojistik ve askeri varlığını sona erdirecek.

Bir imparatorluğun parçalanması ve çöküşü

Burada Afrika kıtasında Fransa'ya karşı neo-emperyalist kızgınlığın körüklenmesinden faydalanan yeni aktörlerin ortaya çıktığı da belirtilmeli. Özellikle Çin ve Rusya, Afrika kıtasındaki nüfuzlarını artırmaya, askeri yardım sağlarken savunma, enerji, altyapı ve tarım alanlarında Afrikalılarla iş birliğini büyütmeye çalışıyorlar.

Rusya, uluslararası terörizmle mücadele çabalarında Burkina Faso ve Nijer'e önemli yardımlarda bulunuyor. Bu koşullar altında Rusya, Afrika ülkelerinin güvenliği için Fransa'dan daha güvenilir bir ortak ve garantör olarak görülüyor.

Fransa, Afrika'da kötü bir hafızaya sahip olan Fransa gibi sömürgeci bir geçmişe sahip olmayan iki ülke olan Rusya ve Çin'deki rakiplerinin daha esnek yöntemleri karşısında, kibri ve sömürgeci tarzıyla savaşı bu şekilde kaybetti. Bu da kıtadaki konumunun kötüleşmesine neden oldu.

Macron, 14 Ocak 2020 tarihinde Sahel bölgesinden beş ülkenin devlet başkanlarıyla bir araya geldi. Moritanya Devlet Başkanı Muhammed Veled Gazvani dışında diğer dördü darbelerle iktidardan uzaklaştırıldı.

Bir zamanlar gezegenin en büyük ikinci kıtasının dörtte birini kaplayan bir imparatorluğa sahip olan Fransa, eski sömürgeci güç olarak kıtadaki nüfuzunu yavaş yavaş kaybetmeye ve sancaklarını katlamaya başladı.

Bu jeopolitik kargaşanın ortasında, Afrika'daki güçlü Fransız sömürge imparatorluğunun modern versiyonunun yıkılmasına ve parçalanmasına yardımcı olan ve geçtiğimiz yıl bir uçak kazasında ölen Rus paralı asker grubu Wagner'in lideri Yevgeni Prigojin ortaya çıktı.

Burada Afrika kıtasında Fransa'ya karşı neo-emperyalist kızgınlığın körüklenmesinden faydalanan başta Çin ve Rusya olmak üzere yeni aktörlerin ortaya çıktığı belirtilmeli.

Prigojin sıra dışı bir isim. Beklenmedik bir kurgusal maceracı ya da paralı asker grubuyla Afrika'daki küresel düzeni sarsan ‘Moskova'nın Afrika'daki adamı’ idi. Afrika’daki en az yedi ülkede bir Rus varlığı ve hükümetlerle bağlantılar kurdu. Yöntemleri, Fransız sömürge imparatorluğunun mimarlarından Paris’in Afrika’daki adamı efsanevi Jacques Foucart'ın yöntemlerine benzer şekilde kurnazlık, yolsuzluk ve aldatmacayla doluydu.

Gözlemciler, Suriye'de Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ve Rusya'nın Suriye’ye vurduğu damganın etkisini kaybetmesinin ardından, Afrika'daki operasyonlarını baltalayacak lojistik zorluklarla karşılaşacağını öngörüyor. Bu durum uluslararası arenada Rusya'nın etkili bir ortak ve koruyucu olduğu algısına zarar verecek ve Rusya'nın Afrikalı otokratlarla olan ortaklıklarını tehdit ederek Afrika'daki ekonomik, askeri ve siyasi nüfuzuna ket vuracak.

Bu değişimin stratejik sonuçlarının oldukça derin olacağına şüphe yok. Afrika kıtasının balta girmemiş ormanlarında küresel çatışmanın yeni bölümlerine tanık olmayı bekleyebiliriz.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
TT

Körfez yetkilileri: "ABD, İran'a saldırı tarihini verdi"

Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)
Pentagon, USS Theodore Roosevelt uçak gemisiyle 9 bin askeri daha Basra Körfezi'ne göndermişti (AP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın, ara seçimlerden bir gün sonra İran'a saldırı düzenlenebileceği konusunda Körfez'deki müttefiklerini uyardığı öne sürülüyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla ABD'li medya kuruluşu MSNOW'a konuşan Körfez ülkelerinden üç üst düzey yetkili, Washington'ın 4 Kasım'da İran'a askeri harekat düzenlenebileceği yönünde uyarıda bulunduğunu iddia ediyor.

Yetkililere göre olası askeri operasyonun "kısa ve yoğun bir saldırı dalgası" halinde düzenlenebileceği söylenmiş.

Diğer yandan kaynaklardan biri, bazı Körfez devletlerinin ABD'nin kendi ülkelerindeki üslerden saldırı düzenlemesine karşı çıkabileceğini söylüyor. İran ordusu ve desteklediği Şii milisler, ABD'nin saldırılarına misilleme olarak Körfez ülkelerindeki stratejik hedefleri vurmuştu.

Beyaz Saray'dan medya kuruluşuna gönderilen açıklamada "hassas askeri planlar hakkında yorum yapılamayacağı" belirtilirken, Trump'ın "İran'ın asla nükleer silaha sahip olmamasını sağlamak için tüm seçenekleri masada tuttuğu" ifade edildi.

ABD Başkanı, 3 Kasım'da yapılacak ara seçimler öncesinde İran'a saldırı düzenlenmeyeceğini söylemişti. 30 Ekim'deki açıklamasında da İran'la savaşın "çok kısa süre içinde biteceğini" belirtmişti.

İsrail ve ABD'nin 28 Şubat'ta başlattığı savaşta Amerikan ordusu İran'a yönelik son askeri harekatı 1 Eylül'de düzenlemişti.

Wall Street Journal'ın 28 Ekim'deki haberinde de Körfez ülkelerinin, ABD'deki ara seçimler sonrasında İran'a saldırı düzenleyebileceği hakkında uyarıldığı aktarılmıştı. Muhtemel hedefler arasında İran'daki altyapı ve nükleer tesislerin yer aldığı yazılmıştı.

Washington, İran'ın nükleer programıyla ilgili müzakerelerin yeniden başlaması için Tahran'a baskıyı artırıyor.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, müzakerelerin yeniden başlatılması için İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'ye mektup göndermişti. Tahran yönetimiyse mektuba henüz yanıt vermedi.

İran yönetimi görüşmeler için ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ablukasını kaldırmasını, yaptırımları hafifletmesini ve dondurulmuş varlıkları serbest bırakmasını şart koşuyor.

Pew Araştırma Merkezi'nin 8 Ekim'de yayımladığı ankete göre Amerikalıların yaklaşık üçte ikisi (yüzde 65) Trump'ın İran savaşını yönetme biçimini onaylamıyor. Cumhuriyetçiler de petrol fiyatlarının fırlamasına yol açan savaşa karşı giderek daha olumsuz bir tutum sergiliyor.

Independent Türkçe, MSNOW, Wall Street Journal


Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
TT

Trump, ABD'ye kaçan Bolsonaro'yu destekleyecek mi?

Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)
Flavio Bolsonaro seçimlerde hile yapıldığını öne sürmüştü (Reuters)

ABD yönetimi Flavio Bolsonaro'yu ülkeye kabul etse de radikal sağcı siyasetçinin "meşru liderlik" iddiasını desteklemeyebilir.

Flavio Bolsonaro, Brezilya'da 25 Ekim'de düzenlenen devlet başkanlığını seçimini rakibi Luiz Inácio Lula da Silva karşısında kaybetmişti. Bunun ardından hakkındaki kara para aklama soruşturması kapsamında Bolsonaro'dan pasaportlarını teslim etmesi istenmişti. Radikal sağcı siyasetçi, soruşturma ve seyahat yasağına rağmen gizlice ABD'ye kaçmış, X'te paylaştığı mektupta kendisini "Brezilya'nın lideri" ilan etmişti.

Adlarının gizli tutulması şartıyla Reuters'a konuşan ABD'li yetkililer, Trump yönetiminin, Bolsonaro'nun "Brezilya'nın meşru lideri olduğu" iddiasını desteklemeyi planlamadığını söylüyor.

Trump, Brezilya'daki seçimde taraf tutmadığını ancak sandıkta "hile yapılmış olabileceğini" öne sürmüş, Bolsonaro'yla ailesinin ABD'ye girişine izin verdiğini açıklamıştı.

Kaynaklar, Trump'ın Bolsonaro ve ailesinin ülkeye girişine izin verse de Lula yönetimiyle ikili ilişkileri iyi tutmak adına kendisine siyasi destek sağlamaya yanaşmayabileceğini söylüyor. Ancak Cumhuriyetçi liderin ileride fikrini değiştirebileceği aktarılıyor.

Bolsonaro'nun ülkeyi terk etmesiyle Brezilya'daki "siyasi itibarının zedelendiği" belirtiliyor. Kimliklerinin paylaşılmamasını isteyen bazı Brezilyalı yetkililer de Bolsonaro'nun ülkeden ayrılmasının Kongre'de muhalefetteki muhafazakarları zayıflatarak Lula'nın elini güçlendirdiğini ifade ediyor.

Arjantinli yetkililer, Flavio Bolsonaro, eşi ve iki kızının 27 Ekim'de ülkenin kuzeyine geçtiğini, ardından aynı gün özel bir uçakla Ekvador'a gittiğini aktarıyor. Bolsonaro ve ailesi daha sonra Ekvador üzerinden Miami'ye uçtu.

Kaynaklara göre Trump'ın danışmanlarından Jason Miller, yakın ilişkilere sahip olduğu Bolsonaro ailesinin Arjantin'den Ekvador'a geçişine yardımcı olmuş. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Bolsonaro'yu ülkeye kabul etmeyi önerdiği, Trump'ın da bunu onayladığı aktarılıyor.

Trump, Senatör Flavio Bolsonaro'ya kampanyasında açıkça destek vermese bile babası Jair Bolsonaro'yla yakın ilişkilere sahipti. Brezilya Yüksek Mahkemesi'nin Eylül 2025'te verdiği kararla Jair Bolsonaro, 2022 seçimlerini kaybettikten sonra "demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelik darbe planı kurmak suçundan" 27 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Trump ise süreci "cadı avı" diye nitelemişti.

Ayrıca Jair'in diğer oğlu Eduardo Bolsonaro da babasıyla ilgili hapis kararı açıklanmadan birkaç ay önce ABD'ye gitmişti. Daha sonra Eduardo, geçen yıl babası hakkında yürütülen darbe komplosu davasında Trump yönetiminin sürece müdahalesini istediği gerekçesiyle 4 yıl 2 ay hapis cezası almıştı. Cezası bu yıl haziranda açıklandıktan sonra kendisi bir daha Brezilya'ya dönmedi.

Diğer yandan Jair Bolsonaro da 2022 seçimlerini kaybettikten sonra, Lula'nın göreve başlamasından iki gün önce ABD'ye gitmiş ve yaklaşık üç ay sonra ülkesine dönmüştü.

Independent Türkçe, Reuters, Telegraph


Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
TT

Sırbistan’da öğrenci hareketi Vucic dönemini sona erdirdi… En büyük kaybeden Rusya oldu

Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)
Eski Cumhurbaşkanı ve Sırp İlerleme Partisi lideri Aleksandar Vucic, parlamento seçimlerinde yenilgiyi kabul ettikten sonra parti genel merkezinde, 25 Ekim 2026 (AP)

Antoine el-Hac 

Sırbistan’da öğrenci hareketinin ezici seçim zaferinin ardından düzenlenen kutlamalar, yalnızca muhalefetin iktidar karşısındaki zaferinin ifadesi değildi. Bu kutlamalar, muhaliflere göre yetkilerin tek kişinin elinde toplandığı, kurumların rolünün gerilediği, medya özgürlüklerinin daraldığı, yolsuzluk ve kayırmacılığın yaygınlaştığı 14 yıllık yönetim döneminden kurtuluş anı olarak da görüldü. Aleksandar Vucic’in 25 Ekim’de gerçekleştirilen erken seçimlerde yenilgiyi kabul etmesiyle birlikte Sırbistan’ın yeni bir siyasi döneme girdiği izlenimi oluştu. Bu dönemin en belirgin mesajı ise köklü görünen yönetimlerin, toplumdaki hoşnutsuzluk tahammül sınırını aştığında yıkılabileceği oldu.

Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)
Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinden bir gün sonra, zaferlerini kutlamak üzere Belgrad’daki Slavija Meydanı’nda toplanan Öğrenci Listesi destekçilerinin havadan çekilmiş fotoğrafı (AFP)

Ancak iktidarın devrilmesi, mutlaka alternatif bir demokratik sistemin inşa edileceği anlamına gelmiyor. Bu zaferi elde eden öğrenci hareketi, şimdi seçimlerin kendisinden daha zorlu bir sınavla karşı karşıya. Hareket, halk desteğini bağımsız kurumlara dönüştürebilecek, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edebilecek ve kendisinden önceki siyasi güçlerin hatalarına düşmeden yolsuzlukla mücadele edebilecek mi?

Novi Sad trajedisinden ulusal ayaklanmaya

Hikâye, iki yıl önce, 1 Kasım 2024’te Novi Sad kentindeki tren istasyonunda beton bir sundurmanın çökmesi ve 16 kişinin hayatını kaybetmesiyle başladı. Öğrenciler ve protestocular açısından bu trajedi, sıradan bir kaza değildi; yolsuzluk, denetim eksikliği ve hesap verebilirlik sorunlarının daha derin bir boyutunu ortaya koyuyordu.

Protestocular, ilk günden itibaren istasyonun yenileme çalışmalarına ilişkin belgelerin açıklanmasını, sorumluların belirlenmesini ve olaya karışanların hesap vermesini talep etti. Ancak bu taleplere yeterli karşılık verilmediği gibi felaketten sorumlu kişiler hakkında da herhangi bir mahkûmiyet kararı çıkmadı.

Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)
Belgrad’da Öğrenci Listesi koalisyonu tarafından düzenlenen zafer yürüyüşünden (EPA)

Zamanla protestolar, belirli bir olayda adaletin sağlanması talebinin ötesine geçerek halk desteğini kaybeden siyasi sisteme karşı geniş kapsamlı bir harekete dönüştü. Farklı toplumsal kesimlerden ve bölgelerden vatandaşlar da harekete katıldı. Seferberlik, başkent Belgrad’da zaman zaman yaklaşık 200 bin kişinin katıldığı mitinglere kadar ulaştı ve Vucic yönetimine karşı gelişen en dikkat çekici halk hareketlerinden biri haline geldi.

Korku engelini aşmak

Bu dönüşümün en önemli yansımalarından biri, toplumun itirazlarını dile getirme kapasitesini yeniden kazanması oldu. Protestocuların anlatımına göre, vatandaşların yolsuzluk ve kayırmacılıkla günlük hayatın hemen her alanında, kamu hizmetlerinden iş fırsatlarına kadar karşılaştığı bir ülkede hareket, korkunun aşılması ve kamusal yaşama katılım açısından farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren ortak bir platforma dönüştü.

Eylemler başkentle veya büyük şehirlerle sınırlı kalmadı, ülkenin dört bir yanına yayıldı. Öğrenciler, Avrupa ile bağlarını ve farklı bir siyasi gelecek tasavvurlarını simgeleyen dikkat çekici girişimlere imza attı. Bu kapsamda bisikletlerle Strazburg’a gittiler ve Brüksel’e doğru bir bayrak yarışı düzenlediler.

Bununla birlikte hareket, düzenlediği mitinglerde Avrupa bayraklarına yer vermedi. Bu durum, öğrencilerin Avrupa Birliği’ne (AB) katılım konusundaki tutumlarına ilişkin soru işaretlerine yol açtı. Analizlerden birinde bu tutum, Sırbistan’ı ziyaret eden ve hükümete desteklerini dile getiren Avrupalı liderlerin yaklaşımlarının protestocular arasında yarattığı hayal kırıklığıyla açıklanıyor.Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu nedenle öğrenciler, dışarıdan müdahale beklemek yerine devlet kurumlarını yeniden inşa etmeye ve yolsuzlukla mücadeleye odaklanarak önceliği iç meselelere vermeyi tercih etti.

Avrupa’dan öğrencilerin taleplerini destekleyen ilk açıklama ise ancak 2025 baharında geldi. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos, AB’nin öğrencilerin taleplerini paylaştığını duyurdu.

Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)
Seçim zaferini kutlayanlar (AFP)

Tabandan tepeye demokrasi

Hareketin başarısı, geleneksel bir liderliğin ya da dikey bir yönetim hiyerarşisine ve seçim teşkilatına sahip siyasi partinin çalışmasının sonucu değildi. Öğrenciler, farklı görüşlerden kişilerin katıldığı uzun genel toplantılar ve müzakereler aracılığıyla yatay bir örgütlenme modeli benimsedi. Kapsamlı bir eleme sürecinin ardından hareket, parlamento seçimleri için 250 adaydan oluşan bir liste sundu.

Bu, çok sayıda gözlemcinin açık ve merkezi bir liderliği bulunmayan hareketin etkili bir seçim gücüne dönüşüp dönüşemeyeceğini sorguladığı bir dönemde, doğrudan ve katılımcı demokrasi açısından alışılmadık bir sınavdı. Ancak sonuç belirleyici oldu: Öğrenci hareketinin listesi oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alırken Vucic’in siyasi cephesi yüzde 39’da kaldı. Otuz yılı aşkın süredir en yüksek katılım oranının görüldüğü seçimlerde öğrenci hareketi, parlamentoda fiilî çoğunluğu elde etti.

Vucic’in iktidardan düşmesi, Macaristan’da Peter Magyar’ın Viktor Orban karşısında kazandığı zaferin ardından geldi. Bu sonuç, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının mümkün olduğunu ortaya koydu. Vucic’in geniş çaplı bir çatışmaya yönelmek veya yenilgiyi reddetmek yerine seçim sonuçlarını kabul etmesi de iktidarın daha sorunsuz devredilmesine imkân sağladı.

Bununla birlikte Sırbistan deneyimi, Slobodan Milosevic’in devrildiği 2000 yılından çıkarılması gereken dersleri de yeniden gündeme getiriyor. O dönemde değişimden yararlanan siyasi güçlerin tamamı yolsuzluktan arınmış bir sistem kurmayı başaramamış, bunlardan bazıları skandallara ve iktidarı tekelleştirme girişimlerine sürüklenmişti.

En zorlu mücadele şimdi başlıyor

Yeni hükümet, Vucic’e bağlı nüfuz ağlarının resmi ve gayriresmi kurumlarda varlığını sürdürdüğü bir devleti devralacak. Sırp İlerleme Partisi, seçimleri kaybetmesine rağmen 250 sandalyeli parlamentoda 105 sandalye elde etti. Yargı ve medyanın reforme edilmesi, organize suçla mücadele edilmesi ve kökleşmiş çıkar ağlarının dağıtılması ise yalnızca hızlı kararlar alınmasıyla mümkün olmayacak.

Novi Sad faciasına ilişkin kapsamlı soruşturma, yeni hükümetin muhtemelen ilk siyasi ve ahlaki sınavı olacak. Bu davada hesap verebilirlik, yalnızca sorumluların cezalandırılmasını değil, hukukun herkes için geçerli olduğunun ve seçim vaatlerinin somut sonuçlara dönüştürülebileceğinin gösterilmesini de gerektiriyor.

Yugoslavya’nın dağılmasından bu yana büyük ölçüde yabancı yatırımlara bağımlı olan ekonomi de önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. İktidarın, aralarında Rio Tinto şirketinin gerçekleştirmeyi planladığı lityum madenciliği projesinin de bulunduğu ve tartışmalara yol açan projeleri yürüten yabancı şirketlerle ilişkileri bulunuyor. Öğrenci hareketi, ekonomik çıkarlarla siyasi nüfuzun iç içe geçmesine imkân tanıyan yapının ele alınabilmesi için siyasi sistemin değiştirilmesini şart görüyor.

Dış politikada ise dönüşüm kolay olmayacak. Zira hareketin tabanında AB yanlılarının yanı sıra Rusya’ya sempati duyanlar ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) karşı çıkanlar da bulunuyor. Bu nedenle uzun süredir büyük güçler arasında denge kurmaya dayanan Sırp dış politikasında hızlı bir değişim beklenmiyor. Sırbistan’dan ayrılarak 2008 yılında tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Kosova meselesi kırmızı çizgi olmayı sürdürürken askerî tarafsızlık politikası da NATO ile yakınlaşmanın önünde engel teşkil etmeye devam edecek.

AB ile yakınlaşma ise ilerleme kaydedilmesi en muhtemel alan olabilir. Özellikle hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele gibi konuların, Brüksel’in üyelik sürecine ilişkin şartlarıyla örtüşmesi bu ihtimali güçlendiriyor.

Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)
Öğrenci Listesi destekçileri Belgrad’da kutlama yapıyor. (Reuters)

Bir dönemin sonu mu yoksa yeni bir sınavın başlangıcı mı?

Sırbistan deneyimi, seçim koşullarının eşit olmadığı durumlarda bile tabandan tavana doğru bir değişimin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Ancak bu deneyim, otoriter bir liderin seçim yoluyla yenilgiye uğratılmasının, yıllar boyunca iktidarın merkezileştirilmesinin ve kurumların zayıflatılmasının etkilerini kendiliğinden ortadan kaldırmadığını da gösteriyor.

Kurtuluş coşkusu ile yönetmenin zorlukları arasında, Sırbistan’ın geleceğine ilişkin asıl mücadele şimdi başlıyor: Bu seçimler yeni bir otoriter yönetim döneminin sonu mu olacak, yoksa hâlâ istikrarlı bir demokrasi arayışındaki ülkenin tarihinde yalnızca yeni bir bölüm mü açacak?

Hassas Balkanlar bölgesinde yer alan bu ülkenin uzun süredir Rusya’yı desteklediğini ve Rusya’nın önce Macaristan’da, şimdi de Sırbistan’da bir müttefikini kaybettiğini belirtmek gerekiyor. Kremlin çevrelerinin, Vucic’i devirmek amacıyla protesto hareketini destekleyen dış güçleri suçladığını yakında görürsek bu şaşırtıcı olmayacaktır.