Afrika’daki Fransız sömürge imparatorluğu sancaklarını katlamaya başladı

Fransa'nın Afrika'daki çıkarlarını koruma zorluğu ile karşı karşıya kalan Macron, başlarda çoğu Fransız akademik çevresi ve sivil toplum kuruluşu tarafından sıcak bakılmayan ‘post-kolonyal’ tezini doğrulamaya çalışacak

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Genelkurmay Başkanı Thierry Burkhard, yıllık askeri geçit töreni sırasında Şanzelize Caddesi’ne gelirken (EPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Genelkurmay Başkanı Thierry Burkhard, yıllık askeri geçit töreni sırasında Şanzelize Caddesi’ne gelirken (EPA)
TT

Afrika’daki Fransız sömürge imparatorluğu sancaklarını katlamaya başladı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Genelkurmay Başkanı Thierry Burkhard, yıllık askeri geçit töreni sırasında Şanzelize Caddesi’ne gelirken (EPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Genelkurmay Başkanı Thierry Burkhard, yıllık askeri geçit töreni sırasında Şanzelize Caddesi’ne gelirken (EPA)

Abdurrahim et-Turani

Japon asıllı ABD'li siyaset bilimci Yoshihiro Francis Fukuyama, ‘tarihin sonu’ teorisini ortaya attığında, özellikle Fransızca konuşan Sahra altı Afrika ülkelerinin 1960'lı yılların başlarında bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından Fransa’nın Afrika kıtasındaki sömürgelerinin yıkıntıları üzerine inşa ettiği kolonyal yapının sonuna işaret ediyordu.

Bu bağlamda, Fransa'nın Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron döneminde Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında yaşadığı büyük stratejik başarısızlıktan söz edebiliriz. Sağ ve solun enkazından doğan siyasi bir hareket olarak ‘Macronizm’in çöktüğü bir dönemde Macron, temel ideolojik ilkelerini güvenlik, meritokratik ve umut kavramları üzerine şekillendirdi.

Fransa Başbakanı Michel Barnier 4 Aralık’ta parlamentoya sunulan gensoru önergesini destekleyen ezici çoğunluğun kendisini güvensizlik oylamasıyla düşürmelerinin ardından görevden alındı. Barnier’in başlıca görevi, Fransız devletinin mali durumuna ilişkin artan endişeler karşısında Cumhurbaşkanı’nın gelecek yıl ile ilgili gündemini koruyacak bir bütçeyi güvence altına almaktı.

“Macron'un yakıtı tükendi”. Fransız muhalefet kanadından bir milletvekilinin kısa blog yazısı, kamuoyu kuruluşlarının değerlendirmelerine göre Cumhurbaşkanı Macron'un Fransız halkı arasında popülaritesinin düştüğüne işaret etti.

Macron'a yakın isimlerden Fransız basınına sızdırılan bilgilere göre Cumhurbaşkanı çalkantılı bir siyasi dönemden geçiyor. Özellikle de sol kesim tarafından kamuoyu önünde istifaya zorlanmakla tehdit edildikten sonra kendisini yalnız ve hüsrana uğramış hissediyor. Şu anda 2027'de sona ermesi beklenen ikinci dönemini tamamlamak için mücadele ediyor. Bununla birlikte Macron, üçüncü bir dönem için aday olamıyor.

Fukuyama, ‘tarihin sonu’ teorisini ortaya attığında, özellikle Fransa’nın Afrika kıtasındaki sömürgelerinin yıkıntıları üzerine inşa ettiği kolonyal yapının sonuna işaret ediyordu.

Fransa'nın hızla büyüyen ve yeni pazarlara ihtiyaç duyan Fransız ekonomisine lazım olan enerji, petrol, fosfat, demir ve diğer doğal ve mineral kaynaklar açısından zengin bir bölge olduğundan eski sömürgelerini terk etmek gibi bir niyeti hiç olmadı. Bu yüzden Fransa, bu sömürgeleri kanatları altında tutmanın uluslararası arenadaki büyük stratejisini sürdürmek için son derece önemli olduğunu düşünüyordu.

Fransa'nın kapıdan çıkıp bacadan geri dönmesi ve ‘post-kolonyal’ olarak adlandırılan, denizaşırı ülkelere kadar uzanan geniş bir imparatorluk dönemini başlatması bu şekilde oldu.

Fransa, geçtiğimiz altmış yılda 14 Afrika ülkesini yeni bir sömürge imparatorluğuna, ‘Françafrique’ adı verilen, Afrika'nın dörtte birini kapsayan ve Atlantik kıyısındaki Senegal'den kıtanın merkezindeki Çad'a kadar yaklaşık 3 bin mil uzanan geniş bir alanda, özel bir Fransız bölgesine dahil etmek için açık ve gizli, yasal ve yasadışı, mümkün olan tüm diplomatik yollara başvurdu.

Fransa, bu büyük imparatorluk altında eski sömürgelerindeki halkların kendi liderlerini özgürce seçmelerine asla izin vermedi. Hatta söz gelimi bağımsız olmalarına rağmen bu ülkelerdeki otoriter rejimleri destekledi. Uzun soluklu Fransız emperyalizminin sonuçları, Sahra altı Afrika’daki eski sömürgelerinde yaygın yolsuzluk vakaları, yerleşik otoriter yönetimler ve derin ekonomik sömürünün mutlak hakimiyeti altında ezilen kronik az gelişmişlik oldu.

dcefvgrb
Mali'deki askeri üslerinden ABD Hava Kuvvetleri'ne ait nakliye uçağıyla ayrılan Fransız askerleri, 9 Haziran 2021 (AP)

Senegalli ekonomist Ndongo Samba Sylla, yaptığı değerlendirmede, Fransa’nın eski sömürgelerinin demokratik anlamda bağımsız kurumsal gelişimine izin vermediğini ve daha da kötüsü söz konusu Afrika ülkelerinin etnik ve sosyal kimliklerini manipüle ettiğini söyledi.

Suçlamalar ve geç farkına varma

Emmanuel Macron'un 2017 yılında Fransa Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte, Fransa ve Afrika hakkındaki tartışmalar, Fransa’nın Afrika’dan kovulması çağrısında bulunan seslerle yeni bir boyuta girdi. ‘Afrika'daki istikrarsızlık Fransa tarafından yaratıldı ve desteklendi’ gibi fikirler yaygınlaşmaya başladı. Batı Afrikalı sosyal medya kullanıcıları, isyankâr ve alaycı ifadelerle “Fransa, geri çekil. Fransa! Git!” sloganları attılar.

2022-2023 yılları arasında Fransa karşıtı darbelerin gerçekleştiği Mali, Burkina Faso ve Nijer’deki darbe liderleri daha da ileriye giderek Paris'i açıkça radikal İslamcıları desteklemekle suçladı. Nijer'de darbeye liderlik eden General Abdourahmane Tchiani’ye göre Fransa, radikal İslamcı Boko Haram örgütü ile gizli iş birliği yapıyordu ve Fransızlar bu teröristleri Nijer'deki yeni devlete karşı savaş açmaya çağırdı. Tchiani, geçtiğimiz ocak ayında da Paris'i Boko Haram'a askeri teçhizat sağlamakla suçladı.

Macron, sömürgecilik sonrası geçiş süreçlerinin dolambaçlı siyasetine uygun olarak, Batı Afrika'nın bu stratejik köşesindeki genç nesillerin ve siyasetçilerin değişim talep ettiğinin ve Fransa'nın yeni sömürgecilik mirasını sorgulayarak yeni bir sayfa açtıklarının farkında.

Bu yüzden Macron, daha önce Fransız ve Afrikalı siyasi elitler arasındaki ‘yakın bağların’ konu edildiği her yıl düzenlenen Fransa-Afrika zirvelerini iptal etme girişiminde bulundu ve bunun yerine 2021 yılında önde gelen Kamerun asıllı Frankofon tarihçi ve düşünür Achille Mbembe tarafından yönetilen raporlama-diyalog şeklinde yeni bir Afrika-Fransa toplantısı düzenledi.

Burada çalışmaları çağdaş dünyadaki tahakküm mekanizmalarını yapıbozuma uğratmayı amaçlayan Achille Mbembe’nin ‘post-kolonyal’ tezin teorisyenlerinden biri olarak kabul edildiğini hatırlatmakta fayda var. “Critique of Black Reason” (Zenci Aklının Eleştirisi) adlı kitabın yazarı olan Mbembe’nin bu alandaki en önemli çalışması ise “On the Postcolony” (Postkoloni Üzerine). Mbembe, bu kitapta, sömürgecilik dönemini takip eden ‘geç modernizm’ olarak adlandırdığı dönemdeki siyasi, sosyal ve antropolojik algıları inceleyerek sömürgeleştirilen ile eski sömürgeci arasındaki yeni ilişki kalıplarını belirlemeye çalışıyor.

Bu entelektüel toplantının ardından Macron, Afrika ve Fransa arasında yeni bir ortaklığı duyurdu. Bu ortaklığın temel özelliği kıtayı yeniden canlandıracağı varsayılan Afrikalı dijital girişimciliğe odaklanmaktı. Fransa Cumhurbaşkanı'na göre bu yeni ortaklık Fransa'yı Afrika ile yeni bir tarih evresine taşıyacak.

İmparatorluk tarihini yeniden yazmak

Macron, bu yılın şubat ayı sonları ile mart ayı başlarında, dört Afrika ülkesine yapacağı ziyaret öncesi Gabon'dan, ‘Fransız Afrikası (Afrika'da Fransız sömürgeciliği) döneminin sonsuza kadar sona erdiğini’ açıkladı. Ancak Macron, Batı Afrika ve Sahel bölgesinde Fransa karşıtı duyguların bu kadar yükseldiğini hiç tahmin etmemişti. Bu, Fransa'nın Afrika anlatısının ‘son bölümüydü’ ve çok üzücü bir mürekkeple yazılmıştı. Bir hicivcinin dediği gibi, Fransa'nın galya horozunun (Fransa'nın ulusal bir sembolü) kafası Afrika'nın giyotini tarafından kesilme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Macron tartışmalı bir hamleyle Fransa'nın emperyal tarihini yeniden yazma görevini üstlendi. Tarihi bazı özürler diledi. Bu özürlerin en önemlilerindan biri olarak Cezayir'deki dekolonizasyon savaşlarının ‘insanlığa karşı işlenmiş bir suç’ olduğunu söyledi.

Onlarca yıl süren örtbasların ardından Macron'un talimatıyla başlatılan bir soruşturma, sosyalist bir isim olan Lionel Jospin'in başbakanlığı döneminde, Fransa’nın Ruanda soykırımından en azından kısmen sorumlu olduğunu ortaya koydu. Jospin'in, Fransız ordusunun 1994 yılında Ruanda’da yaşanan soykırımındaki suç ortaklığının örtbas edilmesi çabalarını denetlediği anlaşıldı.

uköılço
Nijer’in başkenti Niamey'de düzenlenen bir miting sırasında Mali, Burkina Faso, Cezayir, Nijer ve Rusya bayrakları taşıyan Ulusal Kurtuluş Konseyi destekçileri, 26 Ağustos 2023 (AFP)

Bu tıpkı İngiltere’nin eski başbakanlarından Tony Blair'in 2000’li yılların başlarında, transatlantik köle ticareti için özür dileyerek ve Afrika'daki yoksulluğun ‘dünyanın vicdanında bir yara’ olduğunu söyleyerek dikkate değer olan sembolik jestine benziyordu. Blair, görevden ayrıldıktan sonra kendi adıyla bir Küresel Değişim Enstitüsü (Tony Blair Institute for Global Change/TBI) kurdu ve ‘küreselleşmenin azınlık için değil, çokluk için olması’ hedefiyle Afrika'da çalışmalar yaptı.

Macron, geçtiğimiz 27 Şubat'ta, Fransa ile Afrika arasında yeni bir askeri ortaklık öngören Fransa'nın yeni Afrika stratejisinden bahsetti. Buna göre Afrika'daki askeri varlığını önemli ölçüde azaltmayı planlayan Fransa, bu kapsamda bazı askeri üsleri yerel silahlı güçlerin eğitimine dönüştürecek ve ‘askeri akademilerin’ yönetimini Fransa ve Afrika arasında ‘ortak kontrole’ devredebilecek.

Macron'un ‘bu, askerlerin geri çekilmesi ve taahhütlerin yerine getirilmemesi değil, Fransa'nın askeri olarak yeniden yapılanmasıdır’ iddiasına rağmen ‘Fransız karşıtı’ duyguların yükselişi ve Fransa'nın Afrika'da ‘yoksulluk ve kaos kaynağı’ olarak algılanması, Fransa'nın kıtadaki etkisini giderek azalttı.

Fransa'nın post-kolonyal politikası başarısızlığa mahkumdur ve Françafrique, yeni sömürgeciliğin İngiliz ve Portekiz biçimleriyle karşılaştırıldığında bir istisna olarak kabul edilemez.

Ölmek istemeyen bir imparatorluk

Fransa'nın Afrika'daki çıkarlarını koruma zorluğuyla karşı karşıya kalan Macron, başlarda çoğu Fransız akademik çevresi ve sivil toplum kuruluşu tarafından sıcak bakılmayan, hatta yok olma ve ölüm tehdidiyle burun buruna gelen büyük Fransız imparatorluğunun dağılmasını önleme çabaları anlaşılamadığı için basında ve medyada ağır bir şekilde eleştirildiği post-kolonyal tezini doğrulamaya çalışacak. Öyle ki bu durum, çok sayıda yazarın makalelerini ve çalışmalarını bir araya getiren “Ölmek İstemeyen İmparatorluk” başlıklı geniş hacimli bir kitabın başlığına da yansımıştır.

Çıkarlar da tıpkı insanlar gibi refahtan sonra bir çöküş, gerileme ve çürüme aşamasına gelir. 1990 yılından bu yana Fransız siyasi elitlerinden birçok politikacı Françafrique’nin sonunu ve ölümünü dile getiriyor. Bu durum, geleneksel sömürgecilik aşamasından sonra ‘yeni sömürgecilik’ kisvesi ve maskesi altında devam eden ve yeni Fransız sömürgeciliğini destekleyen ekonomik ve siyasi yapıların iflas etmesinin ardından bugün sona ermenin ve çöküşün eşiğinde olan Fransız sömürge imparatorluğuna dikkat edilmesini gerektiriyor.

Paris'teki çoğu kişinin Fransa-Afrika ilişkilerini yeni yollarla yeniden şekillendirme girişimlerinin devam etmesine, yeni sömürgeciliğin sürdürülebilirliğinin vurgulanmasına, ‘son sömürgeci para birimi’ olarak tanımlanan Afrika Kalkınma Fonu (African Development Fund/ADF) ve öncüllerinin Afrika'da faaliyet göstermesini sağlamak için yenilikçi çözümler aranmasına rağmen, Fransa'nın yeni sömürgecilik politikasının başarısızlığa mahkum olduğu konusunda artık şüphe yok. Françafrique, yeni sömürgeciliğin İngiliz ve Portekiz biçimleriyle kıyaslandığında bir istisna olarak kabul edilemez.

On dokuzuncu yüzyıl, Batı'nın halkları sömürgeleştirerek, özgürlüklerini ve zenginliklerini ellerinden alarak elde ettiği hegemonyasına ve gücüne tanık oldu. Fransa, Afrika'da geniş bir imparatorluk kurmayı başardı. Ancak işgal edilen ülkelerdeki bağımsızlık hareketlerinin mücadelesi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bu imparatorluğun parçalanmasına yol açtı. Ancak Fransa, özellikle Sahel bölgesindeki eski sömürgeleri üzerindeki büyük nüfuzunu sürdürmeyi ve Afrika kıtasında ekonomi ve güvenlikten yatırım ve siyasete kadar uzanan başlıca çıkarlarını korumayı başardı.

Ancak Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ve yeni dünya güçlerinin yükselişinin ardından küresel tablo değişecek ve Fransa kendisini Batı Afrika ülkeleri; Moritanya, Mali, Gambiya, Senegal, Nijer, Burkina Faso, Gine, Nijerya, Kamerun ve Çad’da yerel direnişle karşı karşıya bulacaktı.

Bunun yanında özellikle Sahel bölgesinin çeşitli savaşlara ve huzursuzluklara sahne olması ve Fransız ordusunun bölgedeki radikal İslamcı hareketlerin istilasını durdurmak için askeri operasyonlara dahil olmasıyla birlikte uluslararası rekabet daha da güçleşti.

Fransız sömürge imparatorluğunun prestiji yavaş yavaş azalmaya başlarken, Fransa'nın uluslararası imajı zedelendi. Fransa’daki Beşinci Cumhuriyeti düzenine karşı isyan süreci, Fransa'nın neredeyse kendi mülkü olarak gördüğü Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti, Burkina Faso, Nijer ve Çad'dan başladı. İsyan ve ayaklanma, Fildişi Sahili ve Senegal gibi Fransa'ya komşu diğer Sahelya ülkelerine yayılana kadar genişlemeye devam etti.

Bu temelde, 1960 yılında Fransa'dan bağımsızlığını kazanmasından bu yana geçen onlarca yıllık ağır sömürge mirasının ardından herkes Fransa'nın Afrika'daki eski sömürgelerini bu kez kalıcı olarak kaybetmek üzere olduğu gerçeğini kabul etti. Afrika ülkeleri gerileme, az gelişmişlik, iç savaşlar, darbeler, iktidarın zorla el değiştirmesi, otoriter rejimler ve Fransız yetkililerin Afrika ülkelerindeki hükümet yetkililerine rüşvet vermek de dahil olmak üzere, ‘kirli’ olarak tanımlanan yöntemlere karışması gibi deneyimler yaşadı.

Bu, Fransız siyasi ve akademik çevrelerinde zaman zaman tartışma konusu olan sansasyonel bir müdahaleydi. Son yıllarda, özellikle de Cumhurbaşkanı Macron döneminde, Fransız karşıtlığı sonucu Cezayir, Fas ve Tunus'la gerilimler yaşandı.

Tam bir kopuş sayılmaz

Paris, Fransız askerlerinin Mali, Nijer ve Burkina Faso'dan çekilmesiyle sonuçlanan, Fransız şirketleriyle ilişkilerini keserek ve Fransa ile savunma anlaşmalarını feshederek, Fransa’nın hegemonyasından kurtulma ve gerçek bağımsızlığa doğru ilerleme yolunda adımlar atan Afrika'dan gelen iç açıcı olamayan haberler almaya devam etti. Dünya, Fransa’nın Afrika'daki eski sömürgelerini kasıp kavuran askeri darbeler dalgasına tanık oldu. Her darbe kendine özgü olsa da Çad'ın Fransa ile yaptığı savunma anlaşmasını aniden iptal etmesi gibi, çoğu Fransa’nın hegemonyasına karşı olduklarını az ya da çok ilan etti. Eski bir Fransız sömürgesi olan Çad, geleneksel olarak Paris yanlısı olan Fransız askerlerini artık topraklarında görmek istemediğini bildirdi.

Senegal Cumhurbaşkanı Baciro Diomaye Faye, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Paris'in ülkedeki askeri üslerini orta vadede kapatmak zorunda kalacağını ifade etti. Senegal’in bağımsız bir ülke olduğunu vurgulayan Faye, “Egemenlik, ülkedeki yabancı askeri üslerin varlığıyla bağdaşmaz” ifadelerini kullandı. Senegal Cumhurbaşkanı, ülkedeki Fransız askerlerin geri çekilmesi için ucu açık bir tarih bıraktı. Resmi olarak Fransa'nın Batı Afrika’nın kıyı ülkelerinden Senegal’de halen yaklaşık 350 askeri bulunuyor.

xcsvfgbh
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Nijer’in devrik Cumhurbaşkanı Mohamed Bazoum'u başkent Paris'teki Elysee Sarayı'nda karşılarken, 23 Haziran 2023 (AFP)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla'den aktardığına göre Çad ve Senegal ile güvenlik ve savunma iş birliği anlaşmalarının iptal edilmesi, Nijer'de ya da başka yerlerde olduğu gibi Fransa'dan kopuş anlamına gelmese de tarihi bir dönüm noktası.

Senegal Cumhurbaşkanı Faye ayrıca Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un Fransız ordusunun 1944 aralığında Senegalli silahlı unsurlara yönelik ‘katliamını’ kabul eden mektubundan duyduğu memnuniyeti ifade etti. Çad ve Senegal Batı ile ilişkilerini dengelemek istediklerini açıkladılar.

Sonuç olarak, şu an yaşanan hızlı gelişmeler, Fransa'nın Orta ve Batı Afrika'da kalan lojistik ve askeri varlığını sona erdirecek.

Bir imparatorluğun parçalanması ve çöküşü

Burada Afrika kıtasında Fransa'ya karşı neo-emperyalist kızgınlığın körüklenmesinden faydalanan yeni aktörlerin ortaya çıktığı da belirtilmeli. Özellikle Çin ve Rusya, Afrika kıtasındaki nüfuzlarını artırmaya, askeri yardım sağlarken savunma, enerji, altyapı ve tarım alanlarında Afrikalılarla iş birliğini büyütmeye çalışıyorlar.

Rusya, uluslararası terörizmle mücadele çabalarında Burkina Faso ve Nijer'e önemli yardımlarda bulunuyor. Bu koşullar altında Rusya, Afrika ülkelerinin güvenliği için Fransa'dan daha güvenilir bir ortak ve garantör olarak görülüyor.

Fransa, Afrika'da kötü bir hafızaya sahip olan Fransa gibi sömürgeci bir geçmişe sahip olmayan iki ülke olan Rusya ve Çin'deki rakiplerinin daha esnek yöntemleri karşısında, kibri ve sömürgeci tarzıyla savaşı bu şekilde kaybetti. Bu da kıtadaki konumunun kötüleşmesine neden oldu.

Macron, 14 Ocak 2020 tarihinde Sahel bölgesinden beş ülkenin devlet başkanlarıyla bir araya geldi. Moritanya Devlet Başkanı Muhammed Veled Gazvani dışında diğer dördü darbelerle iktidardan uzaklaştırıldı.

Bir zamanlar gezegenin en büyük ikinci kıtasının dörtte birini kaplayan bir imparatorluğa sahip olan Fransa, eski sömürgeci güç olarak kıtadaki nüfuzunu yavaş yavaş kaybetmeye ve sancaklarını katlamaya başladı.

Bu jeopolitik kargaşanın ortasında, Afrika'daki güçlü Fransız sömürge imparatorluğunun modern versiyonunun yıkılmasına ve parçalanmasına yardımcı olan ve geçtiğimiz yıl bir uçak kazasında ölen Rus paralı asker grubu Wagner'in lideri Yevgeni Prigojin ortaya çıktı.

Burada Afrika kıtasında Fransa'ya karşı neo-emperyalist kızgınlığın körüklenmesinden faydalanan başta Çin ve Rusya olmak üzere yeni aktörlerin ortaya çıktığı belirtilmeli.

Prigojin sıra dışı bir isim. Beklenmedik bir kurgusal maceracı ya da paralı asker grubuyla Afrika'daki küresel düzeni sarsan ‘Moskova'nın Afrika'daki adamı’ idi. Afrika’daki en az yedi ülkede bir Rus varlığı ve hükümetlerle bağlantılar kurdu. Yöntemleri, Fransız sömürge imparatorluğunun mimarlarından Paris’in Afrika’daki adamı efsanevi Jacques Foucart'ın yöntemlerine benzer şekilde kurnazlık, yolsuzluk ve aldatmacayla doluydu.

Gözlemciler, Suriye'de Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ve Rusya'nın Suriye’ye vurduğu damganın etkisini kaybetmesinin ardından, Afrika'daki operasyonlarını baltalayacak lojistik zorluklarla karşılaşacağını öngörüyor. Bu durum uluslararası arenada Rusya'nın etkili bir ortak ve koruyucu olduğu algısına zarar verecek ve Rusya'nın Afrikalı otokratlarla olan ortaklıklarını tehdit ederek Afrika'daki ekonomik, askeri ve siyasi nüfuzuna ket vuracak.

Bu değişimin stratejik sonuçlarının oldukça derin olacağına şüphe yok. Afrika kıtasının balta girmemiş ormanlarında küresel çatışmanın yeni bölümlerine tanık olmayı bekleyebiliriz.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.


Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
TT

Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’a sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi. Pentagon ise İran’a yönelik haftalar sürebilecek bir operasyon için hazırlıklarını sürdürüyor; operasyonun güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da hedef alabileceği belirtiliyor.

Reuters’ın analizine göre, olası saldırı haberleri, Trump’ın danışmanlarının ekonomik kaygılara odaklanması için baskı yaptığı bir döneme denk geliyor. Bu durum, bu yıl yapılacak ara seçimler öncesinde herhangi bir askeri tırmanışın siyasi risklerini öne çıkarıyor.

Trump, Ortadoğu’daki Amerikan birliklerinin yoğun şekilde takviye edilmesini ve İran’a olası bir hava saldırısına hazırlanılmasını emretti; operasyonun haftalar sürebileceği belirtilse de detay verilmedi.

Uzmanlar, Trump’ın İran’a odaklanmasını, ikinci döneminin ilk 13 ayında dış politikanın -özellikle askeri gücün geniş kullanımının- iç politika konularının önüne geçtiğinin en somut göstergesi olarak değerlendiriyor. Bu dönemde ABD halkının çoğunluğunun önceliği olan yaşam maliyeti gibi iç meseleler büyük ölçüde gölgede kaldı.

Trump’ın danışmanları, seçim öncesinde ekonomiye odaklanılması çağrısında bulundu

Beyaz Saray’dan üst düzey bir yetkili, Trump’ın agresif söylemine rağmen yönetim içinde İran’a saldırı konusunda henüz ‘destek’ bulunmadığını açıkladı. Kimliği açıklanmayan yetkili, Trump’ın danışmanlarının, kararsız seçmenlere ‘karışık mesajlar’ vermekten kaçınmanın ve ekonomiye öncelik vermenin önemini de fark ettiklerini belirtti.

Beyaz Saray danışmanları ve Cumhuriyetçi Parti kampanya yetkilileri, Trump’ın ekonomik konulara odaklanmasını istiyor. Geçen hafta bazı kabine üyeleriyle yapılan özel bir brifingde de bu konunun kampanyanın en önemli meselesi olduğu vurgulandı; toplantıya Trump katılmadı, ancak kaynak toplantıya katılanlardan biri olarak bilgi verdi.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre başka bir Beyaz Saray yetkilisi yaptığı açıklamada, Trump’ın dış politika gündeminin ‘doğrudan Amerikan halkı için kazançlar’ sağladığını söyledi. Yetkili, “Başkanın tüm adımları (ister dünyayı daha güvenli hale getirmek, ister ülkemiz için ekonomik kazanımlar sağlamak olsun) ABD’yi önceliklendiriyor” dedi.

Kasım ayında yapılacak seçimler, Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’nin her iki kanadındaki kontrolünü koruyup koruyamayacağını belirleyecek. Demokratların bir veya her iki meclisi kazanması, Trump için kalan başkanlık döneminde ciddi bir siyasi engel oluşturabilir.

Cumhuriyetçi stratejist Rob Godfrey, İran ile uzun süreli bir çatışmanın Trump ve Cumhuriyetçiler için büyük bir siyasi tehdit oluşturacağını söyledi. Godfrey, “Başkan, üç kez art arda Cumhuriyetçi Parti’den aday olmasını sağlayan siyasi tabanı göz önünde bulundurmalı; bu taban dış politikaya şüpheyle bakıyor ve dış çatışmalara karışılmasına karşı; çünkü ‘sonsuz savaşları bitirme’ vaat edilmiş açık bir seçim taahhüdüydü” dedi.

Cumhuriyetçiler, seçim kampanyasında geçen yıl Kongre tarafından onaylanan vergi indirimleri ile konut maliyetlerini ve reçeteli bazı ilaçları düşürmeye yönelik programları öne çıkarmayı planlıyor.

Venezuela’dan daha güçlü bir düşman

Bazı muhalif seslere rağmen, Trump’ın izoleci yaklaşımını savunan MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) hareketinin destekçileri, geçen ay Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu görevden alan ani müdahaleyi destekledi. Ancak ABD, İran ile bir savaşa girerse Trump daha güçlü bir direnişle karşılaşabilir.

Trump, İran’ın nükleer programıyla ilgili bir anlaşmaya varılmaması durumunda ülkeyi bombalamakla defalarca tehdit etti. Dün de uyarısını tekrarlayarak, “Onlar için adil bir anlaşma yapmaları en iyisi” dedi.

İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)

ABD, geçtiğimiz haziran ayında İran’daki nükleer tesisleri hedef aldı ve Tahran’ı, tekrar bir saldırıya uğraması durumunda sert bir yanıt vermekle tehdit etti.

Trump destekçileri ‘kararlı ve sınırlı önlemleri’ destekliyor

Trump, 2024 yılında ikinci başkanlık dönemini kazanırken büyük ölçüde ‘Önce Amerika’ yaklaşımına dayandı; bu yaklaşım yüksek enflasyonu düşürme ve maliyetli dış çatışmalardan kaçınma taahhütlerini içeriyordu. Ancak anketler, yüksek fiyatları düşürme konusunda Amerikan halkını ikna etmekte zorlandığını gösteriyor.

Buna karşın Cumhuriyetçi stratejist Lauren Kole, Trump’ın destekçilerinin, eylem belirleyici ve sınırlı olduğu takdirde İran’a karşı askeri adımları destekleyebileceğini söyledi. Kole, “Beyaz Saray, atılacak her adımı Amerikan güvenliği ve iç ekonomik istikrarla açık şekilde ilişkilendirmeli” dedi.

Ancak anketler, halkın başka bir dış savaşa girme konusunda isteksiz olduğunu gösteriyor. Trump’ın seçmenlerin ekonomik kaygılarını tamamen çözme vaadini yerine getirmedeki zorlukları göz önüne alındığında, İran ile olası bir tırmanış, başkan için ciddi riskler taşıyor. Trump, Reuters ile yaptığı son röportajda, partisinin ara seçimlerde zorluklarla karşılaşabileceğini kabul etmişti.

Savaşın çeşitli nedenleri

Tarih boyunca dış politika nadiren ara seçimlerde seçmenler için belirleyici bir konu olmuştur. Ancak Trump, Ortadoğu’ya iki uçak gemisi, savaş gemileri ve savaş uçaklarını içeren büyük bir güç sevk edince, İran önemli tavizler vermediği sürece askeri bir harekât gerçekleştirmekten başka seçeneği kalmamış olabilir. Aksi takdirde uluslararası alanda zayıf görünme riskiyle karşı karşıya.

Trump’ın olası bir saldırı için sunduğu gerekçeler ise belirsiz ve çeşitli. Ocak ayında, İran hükümetinin ülke genelindeki halk protestolarını bastırma kampanyasına yanıt olarak saldırı tehdidinde bulundu, ancak daha sonra geri adım attı.

"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)

Son dönemde ise askeri tehditlerini İran’ın nükleer programını sona erdirme talepleriyle ilişkilendirdi ve ‘rejim değişikliği’ fikrini gündeme getirdi. Ancak kendisi ve yardımcıları, hava saldırılarının bunu nasıl gerçekleştireceğini açıklamadı.

Beyaz Saray’daki ikinci yetkili, Trump’ın ‘her zaman diplomasiyi tercih ettiğinin ve İran’ın geç olmadan anlaşmaya varması gerektiğinin’ açık olduğunu söyledi. Yetkili, başkanın ayrıca İran’ın ‘nükleer silaha sahip olamayacağını, üretim kapasitesi bulunamayacağını ve uranyum zenginleştiremeyeceğini’ vurguladığını bildirdi.

Birçok gözlemci, Trump’ın bu belirsizliğini, Başkan George W. Bush’ın 2003’te Irak’ı işgal etme gerekçesiyle ortaya koyduğu net hedeflerle karşılaştırıyor.

Bush, ülkenin kitle imha silahlarını yok etmeyi amaçladığını açıkça belirtmişti; ancak bu hedeflerin daha sonra yanlış istihbarat ve asılsız iddialara dayandığı ortaya çıkmıştı.

Godfrey, ara seçimlerde belirleyici rol oynayan bağımsız seçmenlerin, Trump’ın İran ile nasıl başa çıktığını yakından izleyeceğini söyledi. Godfrey, “Seçmenler ve başkanın tabanı, Trump’ın argümanlarını sunmasını bekleyecek” dedi.


Doğu Pasifik Okyanusu'nda bir tekneye düzenlenen ABD bombardımanında üç kişi hayatını kaybetti

Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
TT

Doğu Pasifik Okyanusu'nda bir tekneye düzenlenen ABD bombardımanında üç kişi hayatını kaybetti

Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)

ABD ordusu, son aylarda yaşanan benzer olayların sonuncusu olarak, Doğu Pasifik'te bir tekneyi bombaladığını ve üç mürettebatın öldüğünü açıkladı.

Trump yönetimi, bölgede uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle imha edilen gemilerin başarısını övüyor. ABD ordusu, X platformunda yaptığı bir paylaşımda, teknenin "uyuşturucu kaçakçılığı operasyonlarına karıştığını" belirtti.