Türkiye'nin Ortadoğu'daki bölgesel nüfuzunun yeniden şekillenmesinin boyutları

Türkiye’nin Ortadoğu’daki ve Afrika Boynuzu'ndaki nüfuzunun uzun ve köklü bir geçmişi var

Suriye'nin Afrin ilçesinin dış mahallelerinde bir TSK tankı, 19 Ekim 2022 (AFP)
Suriye'nin Afrin ilçesinin dış mahallelerinde bir TSK tankı, 19 Ekim 2022 (AFP)
TT

Türkiye'nin Ortadoğu'daki bölgesel nüfuzunun yeniden şekillenmesinin boyutları

Suriye'nin Afrin ilçesinin dış mahallelerinde bir TSK tankı, 19 Ekim 2022 (AFP)
Suriye'nin Afrin ilçesinin dış mahallelerinde bir TSK tankı, 19 Ekim 2022 (AFP)

Emced Ferid et-Tayyib

Geçtiğimiz haftalarda Arap bölgesi, Ortadoğu ve Doğu Afrika tüm düzeylerde büyük dönüşümlere tanık oldu. Bu dönüşümlerin belki de en dikkat çekici olanı Suriye'de meydana gelen büyük değişimdi. Suriye'de Beşşar Esed rejimi düşerken 1963 yılından bu yana iktidarda olan Baas yönetimi sona erdi.

Türkiye bu değişimin arkasında sadece Suriye muhalefetini doğrudan destekleyerek önemli bir rol oynamakla kalmadı, uluslararası ve bölgesel ittifaklardan ve pozisyonlardan oluşan karmaşık bir ağın yönetimini de üstlendi. Bu değişimin önünü açmak ve sorunsuz bir şekilde kabul edilmesini sağlamak için İran ve Rusya’nın Suriye'deki nüfuzunu sınırlandırmaya çalıştı.

Türkiye, Suriye savaşı trajedisini sona erdirmedeki bu başarısının ardından kendisini sadece Ortadoğu'da değil, Kızıldeniz bölgesinde ve Afrika Boynuzu'nda da önemli ve etkili bir aktör ve bölgesel istikrar sağlayıcı bir güç olarak sunmaya hazırlandığı açıkça görülüyor. Türkiye aynı zamanda Somali ve Etiyopya arasında limanların kullanımı konusunda yaşanan ve neredeyse Afrika Boynuzu'nda yeni bir bölgesel savaşın fitilini ateşlemesine ramak kalan gerginliği ve anlaşmazlıkları da başarıyla dizginledi.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Türkiye, 12 Aralık 2024 tarihinde imzalanan ve Etiyopya'nın Somali’nin egemen otoritesi altında Kızıldeniz'in uluslararası sularına güvenilir ve sürdürülebilir bir şekilde erişimini garanti eden Ankara Anlaşması'nı imzalamak üzere iki ülkeyi bir araya getirmeyi başardı ve Eritre'nin Etiyopya'dan bağımsızlığını kazanmasının ardından 1991 yılından bu yana deniz erişimi olmayan dünyanın en kalabalık ülkesi Etiyopya'nın en büyük endişelerinden ve taleplerinden birini ele aldı.

Ardından 13 Aralık'ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Sudan'da şiddetlenen savaşı durdurmaya yönelik doğrudan bir faktör olarak Sudan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında doğrudan müzakere kanalları açmak ve iki ülke arasındaki durumu yatıştırmak için cesur bir girişimde bulunduklarını açıkladı.

Kızıldeniz'in stratejik önemi

Tüm bu gelişmelerle arasında Kızıldeniz, sadece Türkiye'nin hamlelerini okurken, analiz ederken ve değerlendirirken değil, aynı zamanda çatışmalarla dolu bir bölgedeki siyasi ve ekonomik önemi açısından da dikkate alınması gereken merkezi bir konuma sahip.

Afrika ve Asya kıtaları arasında yer alan Kızıldeniz, bölgedeki siyasi çalkantıların ve rekabetlerin merkezi oldu. Bir deniz yolu olarak Kızıldeniz, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık yüzde 30'una ev sahipli yapıyor. Küresel ticaretin yıllık yaklaşık yaklaşık 65,1 trilyon dolarlık kısmı Kızıldeniz üzerinden sağlanıyor. Bu hacim, günlük yaklaşık 2,6 milyon varil ham petrol ve rafine petrol ürününün Kızıldeniz'in en güneyindeki Bab’ul-Mendeb Boğazı, Suveyş Kanalı ve Mısır'da bulunan ve Kızıldeniz'i Akdeniz'e bağlayan günlük 5,2 milyon varil kapasiteli Sumed Boru Hattı üzerinden taşındığı küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12 ila yüzde 15'ini de kapsıyor. Bahsi geçen güzergâhlar üzerinden yapılan doğalgaz ihracatı küresel sıvı doğalgaz (LNG) ticaretinin yaklaşık yüzde 8'ini oluşturuyor. Avrupa doğalgaz ithalat kaynaklarını çeşitlendirmeye, Rus boru hatlarına bağımlılığını azaltmaya ve Körfez ve Kuzey Afrika'dan sıvı doğalgaz ithalatını arttırmaya çalıştığından, Kızıldeniz ve Sumed Boru Hattı üzerinden ihraç edilen doğalgazın önemi Ukrayna savaşından sonra daha da arttı. Çünkü Avrupa doğalgaz ithalat kaynaklarını çeşitlendirmeye, Rusya’nın enerji kaynaklarına bağımlılığını azaltmaya ve Körfez ülkelerinden ve Kuzey Afrika'dan LNG ithalatını arttırmaya çalışıyor.

Kızıldeniz'de son dönemde yaşanan çatışmalar küresel seyrüsefer trafiğinde ve ticarette aksamalara yol açtı. Husilerin Kızıldeniz'deki saldırıları nakliyeleri geciktirirken sigorta ve nakliye maliyetlerini yükseltti. Bazı gemilerin Ümit Burnu'nun etrafından dolaşmak zorunda kalmasıyla nakliye süreleri ve masrafları önemli ölçüde arttı.

Bu rekabet, Sudan’daki mevcut savaşın patlak vermesine önemli ölçüde katkıda bulundu. Suriye'de Beşşar Esed rejiminin devrilmesiyle sonuçlanan son gelişmelerden sonra Rusya, Tartus'ta bulunan ve kendi sınırları dışında olan tek deniz üssünü kaybetti. Bu durumun Rusya'yı ya Sudan'ın Kızıldeniz kıyısında ya da Afrika kıyısındaki askeri varlığına ikmal hatları sağlamak için Libya'nın Akdeniz kıyısında bir askeri üs kurarak Ortadoğu'da bir deniz varlığı edinme çabalarını yoğunlaştırmaya itmesi bekleniyor. Tüm bu karmaşık dinamikler deniz ticaretindeki düşüşe katkıda bulunarak Süveyş Kanalı'nın gelirlerini olumsuz etkiliyor ve Mısır ekonomisine ciddi zarar veriyor.

Türkiye'nin bölgedeki hamlelerinin bu dinamiklerden bağımsız olmadığı bir gerçek. Avrupa ve genel olarak Batı ile huzursuz bir ilişkiye sahip olan Türkiye, 1952 yılından bu yana NATO üyesi. NATO bünyesinde en fazla askere sahip  ikinci ülke konumumda olan Türkiye’nin topraklarında NATO Müttefik Kara Komutanlığı yer alıyor.

Türkiye'nin İncirlik’teki ve Konya’daki hava üsleri Balkanlar, Sırbistan ve Kosova'dan Irak ve Afganistan'a kadar NATO'nun askeri operasyonlarının çoğunda ana askeri üsler olarak kullanıldı. Türkiye ayrıca 2012 yılından bu yana İran'a yaklaşık 500 km uzaklıkta bulunan ve NATO'nun füze savunma sisteminin önemli bir parçası olarak hizmet veren Kürecik radar istasyonuna da ev sahipliği yapıyor. Ancak, 1949 yılında Avrupa Konseyi'nin on kurucu üyesinden biri olan Türkiye, Avrupa Birliği’ne (AB) tam üye olmayı başaramadı. AB Genel İşler Konseyi'nin 2018 haziranındaki bir açıklamasına göre Türkiye’nin çetrefilli bir müzakere konusu olan AB'ye tam üyeliği 2005 yılında çıkmaza girdi.

cvdfgrt
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya'da 2019 yılında düzenlenen Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı'nın açılış töreninde dondurma yerken (AFP)

Türkiye’nin Ortadoğu’daki ve Afrika Boynuzu'ndaki nüfuzunun uzun ve köklü bir geçmişi var. Osmanlı İmparatorluğu'na kadar uzanan bu nüfuz, İkinci Dünya Savaşı, milli kurtuluş mücadeleleri ve dünyanın dört bir yanındaki geçiş güzergahlarının ve stratejik bölgelerin kontrolü için yaşanan rekabet sonucu zayıflamış olsa da her zaman dini ve kültürel faktörlerce desteklendi.

Dolayısıyla Türkiye'nin bölgedeki son hamlelerinin, Donald Trump'ın ABD başkanlık görevini devralacağı tarih yaklaşırken özellikle Batı’nın ve Avrupa'nın desteğiyle durumu yeniden düzenleme çabasına girmesi ihtimal dışı değil. Trump'ın Rusya ile yakınlaştığı biliniyor. Batı dünyası adına dünya polisi -jandarması- rolünü oynamak yerine küresel politikaları bölgesel oyunculara devretme niyetinde olduğu düşünülüyor.

Trump ve Putin arasındaki yakınlaşma çerçevesinde bu anlaşmalardan bazıları Ortadoğu, Doğu Afrika ve Kızıldeniz'de artan kaos nedeniyle büyük bir ekonomik sarsıntı yaşayan Avrupa'nın işine gelmeyebilir. Belki de Avrupa'yı, Eski Dünya kıtalarının bu çalkantılı bölgesinde önemli bir aktör olarak konumunu sağlamlaştırması için Türkiye'nin müttefikliğine destek vermeye iten de budur.

Türkiye'nin Sudan'a yönelmesi

Türkiye ilk kez Sudan örneğinde diplomatik inceliklerden ziyade çıkarlar temelinde müzakere için tüm kartları açıkça masaya koyduğu bir inisiyatif aldı. Türkiye bunu sadece siyasi konumunu sağlamlaştırmak için değil, aynı zamanda Sudan meselesi Kızıldeniz'deki eski emellerini canlandırdığı için de yapıyor. Sudan’ın eski Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir döneminde Rusya’nın yanı sıra Türkiye de Sudan’ın Kızıldeniz kıyılarında bir liman ya da deniz üssü edinmeye çalışmıştı.

Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’den ilk kez cumhurbaşkanlığı düzeyinde Sudan'a yapılan bir ziyaret gerçekleştirdi. Türkiye'nin Sevakin Limanı’nın bir bölümünü geçici olarak kullanma hakkını elde ettiğini, böylece bölgeyi bir turizm beldesi ve Kızıldeniz üzerinden Mekke'ye giden hacılar için bir geçiş noktası olarak yeniden inşa edebileceğini açıkladı. Dönemin Sudan Dışişleri Bakanı İbrahim Gandur, Türkiye'nin Sudan'ın Kızıldeniz kıyısında (Sudan'ın Kızıldeniz bölgesinin başkenti ve ülkenin ana limanı olan Port Sudan'ın yaklaşık 60 kilometre güneyinde yer alan bir yarımada olan Sevakin’de) Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalma harap haldeki bir limanı yeniden inşa edeceğini ve burada sivil ve askeri gemilerin bakımı için bir donanma tersanesi kuracağını duyurdu.

Türkiye'nin bu girişimi, Sudan’daki barış sürecini ileriye taşıyacak bir ivme noktası olabilir, ancak bunun için başta Cidde Müzakere Platformu olmak üzere diğer müzakere girişimleriyle bütünleşmesi gerekiyor. Sudan'daki barış için yürütülen çabaları ilerletmek amacıyla Manama'dan Cenevre'ye, Cibuti’den Moritanya'ya kadar birçok bölgesel girişim oldu. Fakat bu girişimler, uygulanması Sudan hükümetinin herhangi bir müzakereye girmesinin koşullarından biri haline gelen ön anlaşmalara varmayı başaran Cidde Müzakere Platformu’nun ne ötesine geçebildi ne de yerini alabildi. Uluslararası ve bölgesel tarafların bu girişimleri arasında tamamlayıcı roller aramak üzere koordinasyon sağlamaları -ki böyle bir koordinasyon şu an yok- Sudan'da uzayıp giden savaşın kısır döngüsünü kırmada başarının anahtarı olacağına şüphe yok.



Trump: İran ile bir anlaşma yapılmasını umuyoruz... Hamaney'in haklı olup olmadığını göreceğiz

Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
TT

Trump: İran ile bir anlaşma yapılmasını umuyoruz... Hamaney'in haklı olup olmadığını göreceğiz

Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında kan lekeli bir müzakere masasını tasvir eden duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’la bir anlaşmaya varmayı umduğunu söyledi. Trump’ın bu açıklaması, İran Dini Lideri Ali Hamaney’in, İslam Cumhuriyeti’ne yönelik herhangi bir saldırının bölgesel bir savaşı tetikleyebileceği yönündeki uyarısının ardından geldi.

Hamaney’in uyarılarını küçümseyen Trump, Florida eyaletinde bulunan Mar-a-Lago’daki malikanesinden gazetecilere yaptığı değerlendirmede, “Elbette bunu söyleyecek” dedi. Trump, “Bir anlaşmaya varmayı umuyoruz. Eğer bu gerçekleşmezse, o zaman haklı olup olmadığını görürüz” ifadelerini kullandı.

Jeopolitik gerilimin arttığı bir dönemde, ABD ile İran arasındaki stratejik çekişme giderek derinleşiyor. Taraflar karşılıklı tehditler ve diplomatik mesajlar verirken, bu durum karmaşık bir ‘psikolojik söz savaşı’ görünümü kazanıyor. Sürecin ya bölgesel bir savaşa ya da tarihi bir müzakere sürecine evrilmesi ihtimali bulunuyor.

Hamaney’in, ABD’nin İran topraklarına yönelik herhangi bir saldırısının bölgesel bir savaşı ateşleyeceği yönündeki uyarısı, Trump’ın Tahran’la ‘ciddi’ bir diyalogdan söz etmeye başlaması ve müzakerelerin İran’ın nükleer silah edinmesini engelleyecek bir anlaşmayla sonuçlanacağına dair umut dile getirmesiyle aynı döneme denk geldi.

Öte yandan, tansiyonun düşürülmesi amacıyla Türkiye’nin olası arabuluculuğu da gündeme geliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde Ankara, İran’la ekonomik ilişkileri ve ABD ile stratejik bağlarını kullanarak kendisini potansiyel bir arabulucu olarak konumlandırıyor.

Axios internet sitesi dün yayımladığı haberinde, Trump yönetiminin İran’a farklı kanallar aracılığıyla bir anlaşma müzakere etmek üzere görüşmeye açık olduğu mesajını ilettiğini aktardı. Aynı zamanda ABD’nin bölgede askeri yığınaklarını sürdürmesi, olası bir askeri saldırı ve daha geniş çaplı bir bölgesel savaşın önlenip önlenemeyeceğine dair beklentileri artırıyor.

Konuya yakın kaynaklar, Türkiye, Mısır ve Katar’ın, gerilimin tırmanmasını önlemeye yönelik diplomatik çabalar kapsamında, önümüzdeki günlerde Ankara’da Beyaz Saray Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile üst düzey İranlı yetkililer arasında olası bir toplantı düzenlenmesi için temaslarını sürdürdüğünü bildirdi.

Beyaz Saray yetkilileri ise Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik bir saldırı konusunda henüz nihai bir karar almadığını ve diplomatik seçeneğe açık olmaya devam ettiğini vurguladı. Yetkililer, Trump’ın müzakere söyleminin ‘bir manevra olmadığının’ altını çizdi.

Türkiye ve diğer bölgesel aktörler, olası bir ABD saldırısının bölgesel istikrar üzerindeki risklerine dikkat çekmeye çalışırken, İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in Washington’da ABD Savunma Bakanlığı yetkilileriyle gerçekleştirdiği temaslar öne çıkıyor. Bu görüşmelerde, İran içindeki muhtemel hedeflere ilişkin hassas istihbarat bilgileri paylaşılırken, operasyonel senaryolar ve ortak savunma mekanizmaları ele alındı. Söz konusu temaslar, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Oramiral Brad Cooper’ın geçen hafta Tel Aviv’de yaptığı görüşmelerin devamı niteliğinde olup, İsrail’in İran’a karşı belirleyici bir ABD saldırısı yönünde güçlü bir baskı yürüttüğüne işaret ediyor.

Bu gelişmeler, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin İsrail’in Kanal 12 televizyonuna yaptığı açıklamalarla eş zamanlı olarak yaşandı. Huckabee, Trump’ın ‘vaatlerini yerine getiren ve boş tehditlerde bulunmayan bir başkan’ olduğunu söyledi. Olası bir saldırı kararının henüz netleşmediğini belirten Huckabee, ABD Başkanı’nın ‘her zaman en iyi sonucu umduğunu’ vurguladı. Huckabee, Trump’ın The Art of the Deal (Anlaşma Sanatı) kitabının yazarı olduğuna dikkat çekerek, bir anlaşmaya varılması durumunda bunun ‘ideal bir sonuç’ olacağını ifade etti.

ABD Başkanı Donald Trump, 13 Ocak'ta Michigan'daki Ford üretim merkezini ziyaret etti. (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump, 13 Ocak'ta Michigan'daki Ford üretim merkezini ziyaret etti. (Reuters)

Amerikan basınında yer alan haberlere göre Trump yönetimi, yürütülen görüşmelerin ve arabuluculuk girişimlerinin başarısız olması ihtimaline karşı, Ortadoğu genelinde hava savunma kapasitesini artırmaya yönelik adımlarını hızlandırdı. Bu hazırlıklar, olası bir ABD saldırısının İran’dan geniş çaplı bir misilleme ve daha büyük bir bölgesel çatışmayı tetikleyebileceği endişesine dayanıyor. Bu kapsamda Pentagon, CENTCOM sorumluluk sahasında ilave Patriot ve THAAD füze savunma sistemleri konuşlandırarak savunma ağını güçlendirmeyi hedefliyor. Ayrıca bölgede, füze ve insansız hava araçlarını (İHA) engelleme kapasitesine sahip 8 ABD donanma muhribinin görev yaptığı bildiriliyor. Uzmanlara göre bu yoğun askeri konuşlanma, doğrudan bir çatışmaya sürüklenmeden caydırıcılık sağlamayı amaçlayan, hesaplı bir stratejiyi yansıtıyor.

ABD'nin ikili yaklaşımı

Askerî baskının sürdürülmesi ve savunma sistemlerinin güçlendirilmesiyle birlikte diplomasi ve müzakere kapısının eş zamanlı olarak açık tutulduğu bu iki yönlü yaklaşım çerçevesinde, ABD’deki siyasi ve diplomatik çevrelerde Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik bir askerî saldırıdan, en azından kısa vadede, vazgeçebileceği ihtimali dile getirilmeye başlandı.

Boeing EA-18G Growler elektronik savaş uçağı, 23 Ocak 2026'da Hint Okyanusu'ndaki Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln'ün güvertesine iniş yapıyor. (AP)Boeing EA-18G Growler elektronik savaş uçağı, 23 Ocak 2026'da Hint Okyanusu'ndaki Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln'ün güvertesine iniş yapıyor. (AP)

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’dan aktardığı bir rapora göre, ABD’nin hava savunma sistemlerini kapsamlı biçimde güçlendirmesini tamamlamadan herhangi bir askerî saldırı başlatması beklenmiyor. Bu durum, Başkan Donald Trump’ın İran’a tanımak istediği süreyi ve bir anlaşmaya varmayı hedefleyen arabuluculuk çabalarını yeniden gündeme taşıyor.

Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu hafta içinde Türkiye’de nükleer müzakerelere ev sahipliği yapılmasını önererek, krizlerin aşamalı yaklaşımlarla ele alınmasına vurgu yaptı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da İran’ın ‘nükleer dosya konusunda müzakereye hazır olduğunu’ belirtti; ancak olası bir ABD saldırısının ‘yanlış olacağını ve kaçınılması gerektiğini’ ifade etti.

Buna karşın Washington’un gündeme getirdiği ABD şartları önemli zorluklar barındırıyor. Bu talepler arasında İran’ın hassas nükleer materyalleri teslim etmesi, ülke içinde uranyum zenginleştirmeyi sona erdirmesi, balistik füze programına katı kısıtlamalar getirilmesi ve bölgedeki vekil unsurlara verilen desteğin durdurulması yer alıyor.

Tahran cephesinde ise bu talepler, savunma doktrininin ve bölgesel nüfuzun özüne yönelik bir müdahale olarak değerlendiriliyor. Bazı raporlar, İran Dini Lideri Ali Hamaney’in herhangi bir tavize karşı çıktığını, buna karşılık İran yönetimindeki bazı üst düzey isimlerin daha esnek bir müzakere yaklaşımını savunduğunu ortaya koyuyor.

Türkiye’nin arabuluculuk girişiminin başarı şansına ilişkin değerlendirmeler ise farklılık gösteriyor. Bazı analizler, özellikle diğer bölgesel arabuluculuk çabalarıyla birlikte, krize yönelik aşamalı çözümlerin şekillenebileceğine işaret ediyor. Buna karşılık, İran’ın Trump’ın süresini henüz netleştirmediği bu dönemde temel tavizler vermeyi reddetmesi nedeniyle girişimlerin başarısız olacağını öngören görüşler de bulunuyor. ABD’li yetkililer ise diplomatik çözüm ihtimalini düşük görerek, İran’ın şu ana kadar sunulan şartları kabul etmeye yönelik gerçek bir irade ortaya koymadığını savunuyor.

Trump geri adım atabilir mi?

Başkan Donald Trump’ın açıklamaları, bir anlaşmaya varmayı tercih ettiğine işaret ederken, diplomatik çabaların başarıya ulaşması halinde askerî saldırıdan vazgeçme ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Özellikle olası bir savaşın küresel petrol fiyatları üzerindeki ağır maliyeti, bu ihtimali güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor. Trump’ın askerî seçeneği geri plana itmesi durumunda ise bunun, aynı anda hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar doğurabilecek çeşitli yansımaları olabileceği değerlendiriliyor.

8 Ocak'ta Hint ve Pasifik okyanuslarında Yedinci Filo'nun rutin operasyonları sırasında USS Abraham Lincoln uçak gemisinin yanında uçan bir Sikorsky SH-60C Seahawk helikopteri (ABD ordusu)8 Ocak'ta Hint ve Pasifik okyanuslarında Yedinci Filo'nun rutin operasyonları sırasında USS Abraham Lincoln uçak gemisinin yanında uçan bir Sikorsky SH-60C Seahawk helikopteri (ABD ordusu)

Olumlu açıdan bakıldığında, bu seçenek doğrudan bir çatışmaya sürüklenmeden ‘maksimum baskı’ politikasının sürdürülmesine imkân tanıyor. Atlantic dergisinin bir raporuna göre, mevcut ABD deniz varlığı Hürmüz Boğazı üzerinde daha sıkı bir kontrol sağlanmasına, petrol tankerlerine el konulmasına ve özellikle protestoların yeniden alevlenmesi ihtimaliyle İran üzerinde iç baskının artırılmasına olanak verebilir. Ayrıca hava savunma sistemlerinin güçlendirilmesi, müttefiklerin korunmasına ve İran’ın doğrudan askerî tırmanışa başvurmadan caydırılmasına katkı sağlıyor.

Öte yandan, bu yaklaşımın olası olumsuz yönleri de bulunuyor. Bunların başında, Tahran’ın müzakere pozisyonunun güçlenmesi geliyor; zira İran tarafı zamanın kendi lehine işlediği kanaatine varabilir. ABD’nin askerî saldırıdan kaçınması, İran’ın dolaylı yollarla gerilimi artırmasına da yol açabilir. Bu kapsamda Irak veya Suriye’deki müttefik gruplar üzerinden saldırılar düzenlenmesi ya da Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin tehdit edilmesi, petrol fiyatlarını yükselterek küresel ekonomiyi olumsuz etkileyebilir. Wall Street Journal’ın da uyardığı üzere, bu sürecin ABD kaynaklarını yıpratma riski bulunuyor. Özellikle sınırlı sayıda bulunan THAAD hava savunma sistemleri (yalnızca 7 batarya) ve önceki çatışmalarda tüketilen mühimmat stokları, bu riskleri artırıyor. İsrail ise ABD’nin olası bir geri adımının zayıflık olarak algılanabileceği ve bunun İran’ı daha sert bir tutum benimsemeye, müzakere şartlarında ısrarcı olmaya teşvik edebileceği uyarısında bulunuyor.


İngiliz Dışişleri Bakanı: Etiyopya ziyareti göç konusuna odaklanacak

İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper, Uluslararası Sınır Güvenliği Zirvesinde konuşma yapıyor (AFP)
İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper, Uluslararası Sınır Güvenliği Zirvesinde konuşma yapıyor (AFP)
TT

İngiliz Dışişleri Bakanı: Etiyopya ziyareti göç konusuna odaklanacak

İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper, Uluslararası Sınır Güvenliği Zirvesinde konuşma yapıyor (AFP)
İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper, Uluslararası Sınır Güvenliği Zirvesinde konuşma yapıyor (AFP)

İngiliz Dışişleri Bakanı, bugün Etiyopya'ya yapacağı ziyarette, Afrika Boynuzu'ndan İngiltere'ye ulaşmaya çalışan göçmen sayısındaki artışı durdurmayı amaçlayan önlemlere odaklanacağını söyledi.

Yvette Cooper, iş yaratacak ortaklıkların insanların Etiyopya'dan ayrılma girişimlerini caydıracağını, ayrıca kolluk kuvvetleri arasındaki iş birliğinin artırılmasının kaçakçılık çeteleriyle mücadele ve İngiltere'de kalma hakkı olmayan göçmenlerin geri dönüşünü hızlandırmak için şart olduğunu söyledi.

Cooper açıklamasında, “Yasadışı göçün ekonomik nedenlerini ve küresel çapta faaliyet gösteren ve insan kaçakçılığından kar elde eden suç çetelerinin varlığını ele almak için birlikte çalışıyoruz” dedi. Sözlerine şöyle devam etti: “Bu, ticareti geliştirmek ve Etiyopya'da binlerce insana yakışır iş yaratmak için yeni ortaklıkları içeriyor; böylece insanlar tehlikeli yolculuklar yapmak yerine anavatanlarında daha iyi bir yaşam bulabilirler.”

Birleşik Krallık'ta ardı ardına gelen hükümetler, yasadışı göç krizini ele almaya çalıştı ve bu da Nigel Farage'ın Reform UK partisini kamuoyu anketlerinde ön sıralara taşıdı. İngiliz Dışişleri Bakanlığı, son iki yılda küçük teknelerle Manş Denizi'ni geçenlerin yaklaşık yüzde 30'unun Etiyopya, Eritre, Somali ve Sudan'dan olduğunu belirtti.

Cooper, Etiyopya'da istihdam yaratımını artırmak amacıyla İngiliz yatırım şirketi Gridorex liderliğindeki iki elektrik iletim projesine devam etmek için ülke ile bir anlaşma imzalamaya hazırlanıyor. Ayrıca, kadın ve kız çocuklarına yönelik şiddetle mücadele, yetersiz beslenen 68 bin çocuğa yardım ve iç göçmenlerle ilgili projeleri desteklemek için 17 milyon sterlinlik bir fon açıklaması da bekleniyor.


ABD ve İsrail genelkurmay başkanları cuma günü Pentagon'da bir araya geldi

ABD Genelkurmay Başkanı Dan Keane, 1 Kasım 2025'te İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ile birlikte İsrail ziyaretinde (İsrail ordu videosundan)
ABD Genelkurmay Başkanı Dan Keane, 1 Kasım 2025'te İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ile birlikte İsrail ziyaretinde (İsrail ordu videosundan)
TT

ABD ve İsrail genelkurmay başkanları cuma günü Pentagon'da bir araya geldi

ABD Genelkurmay Başkanı Dan Keane, 1 Kasım 2025'te İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ile birlikte İsrail ziyaretinde (İsrail ordu videosundan)
ABD Genelkurmay Başkanı Dan Keane, 1 Kasım 2025'te İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ile birlikte İsrail ziyaretinde (İsrail ordu videosundan)

İki ABD'li yetkili, Reuters'e verdiği demeçte, İran'la artan gerilimler arasında ABD ve İsrail'in üst düzey generallerinin cuma günü Pentagon'da görüşmeler yaptığını söyledi.

İsimlerinin açıklanmasını istemeyen yetkililer, ABD Genelkurmay Başkanı General Dan Keane ile İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir arasında yapılan kapalı kapılar ardındaki görüşmelerin ayrıntılarını vermedi. Görüşme daha önce duyurulmamıştı.

ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'ı müzakere masasına oturmaya zorlamak amacıyla defalarca tehdit etmesinin ardından, ABD Ortadoğu'daki deniz gücünü ve hava savunmasını güçlendirdi.

İran yönetimi dün, ABD'nin bir saldırı başlatması durumunda bölgesel bir çatışmanın yaşanabileceği konusunda uyardı.