Trump'ın Suriye’den ve Irak'tan çekilme planı

Trump'ın geçmişteki tecrübeleri açısından iki ülkedeki askeri stratejisi nasıl olacak?

Görsel: Eduardo Ramon / Al Majalla
Görsel: Eduardo Ramon / Al Majalla
TT

Trump'ın Suriye’den ve Irak'tan çekilme planı

Görsel: Eduardo Ramon / Al Majalla
Görsel: Eduardo Ramon / Al Majalla

Caroline Rose

Donald Trump, ABD’de yapılan son başkanlık seçimlerinde elde ettiği ezici zaferle ikinci kez ABD'nin seçilmiş başkanı oldu. Trump'ın iktidara gelişi doğal olarak başkanlığının şekli ve dış politikası hakkında birçok soru işaretini de beraberinde getirdi.

Yeni Trump yönetiminin ABD'nin Ortadoğu'daki askeri varlığını, özellikle Uluslararası Koalisyonun Irak’ta ve Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ’a karşı yürüttüğü Doğal Kararlılık Harekâtı (OIR) kapsamındaki görevleri çerçevesinde nasıl sürdüreceği meselesi, henüz netliğe kavuşmamış olan dış politika konularından biri. Mevcut ABD Bakanı Joe Biden yönetimi, geçtiğimiz ağustos ayında Doğal Kararlılık Harekâtı’nı aşamalı olarak sona erdireceğini ve ABD güçlerinin 2026 yılı sonlarına kadar kısmen geri çekilmesine ilişkin bir takvim açıkladı.

Trump'ın ilk başkanlık dönemi, ABD'nin Irak’taki ve Suriye'deki askeri stratejisine nasıl yaklaşacağına dair -sınırlı da olsa- bir fikir veriyor. Önceki yönetimi sırasında ABD güçleri Doğal Kararlılık Harekâtı kapsamında konuşlandırılmaya devam etti, ancak Trump'ın nasıl bir yaklaşım sergileyeceği bilinmezliğini koruyordu. Trump, 2018 yılı aralığında ABD’nin Suriye'den tamamen çekileceğini açıkladı, fakat daha sonra bu kararından kısmen geri adım attı. Ardından Suriye'deki asker sayısını 2 binden 900'e düşüren Trump yönetimi, Irak'taki asker sayısının yüzde 50 oranında azaltılarak 5 binden 2 bin 500'e indirilmesine ve bölgedeki sekiz askeri üssün kontrolünün devredilmesine karar verdi.

Suriye’nin kuzeydoğusundaki Türkiye destekli grupların saldırılarının etkisi durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Bu durum ABD’nin pozisyonu üzerinde ek baskı yaratarak Trump’ı çekilmeyi düşünmeye itebilir. Ancak Trump'ın yeni danışman ekibinin nüfuzu, ABD'nin bölgedeki askeri varlığını devam ettirecek belirleyici bir faktör olabilir. Trump yönetiminin yanı sıra kurumların başlarına ve diplomatik görevlere atamaları yapılanlar arasında Irak ve Suriye'deki DEAŞ’la mücadele misyonuna şüpheyle yaklaşan ya da açıkça eleştiren isimler de yer alıyor.

Çekilmenin tarihçesi

ABD askerlerinin Ortadoğu'dan çekilmesi, Trump için yeni bir konu değil. Trump, ilk başkanlığı döneminde İran'a uyguladığı ‘azami baskı’ politikasına rağmen birkaç kez kısmi ya da tam geri çekilme için harekete geçti. Oysa ABD’nin Irak’taki ve Suriye'deki askeri varlığı İran'ın vekillerine karşı önemli bir denge unsuruydu.

Trump yönetimi, büyük tartışmaların ardından çekilme kararından geri adım attı ve Irak'taki ABD güçleri Suriye'nin kuzeydoğusuna yeniden konuşlandırıldı.

Trump, 2019 yılının ekim ayında geriye kalan 900 askerin tamamının Suriye'nin kuzeydoğusundan derhal çekileceği açıklamasında bulundu. Bu karar ABD’nin dışişleri ve savunma bakanlıklarındaki üst düzey danışmanlar arasında tepkiye yol açtı. Dönemin Savunma Bakanı James Mattis ve DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) Başkanı Brett McGurk gibi bazı üst düzey yetkililer istifalarını sundular. Sonuç olarak, ABD güçlerinin Ayn el-Arab (Kobani), Sirin, Tel Beydar ve Halep ile Rakka çevresindeki stratejik mevzilerden hızla çekilmesi, kendi başlarının çaresine bakmak zorunda bırakılan Doğal Kararlılık Harekâtı’ndaki ortaklarına Türkiye’nin saldırabileceği bir alan yarattı. Askerlerin çekildiğinin açıklanmasından sadece üç gün sonra Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Türkiye'nin terör örgütü olarak sınıflandırdığı Halk Savunma Birlikleri’nin (YPG) omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) havadan ve karadan saldırılar başlattı. ABD'nin çekilmesi ve bunun sonucunda Türkiye'nin başlattığı saldırının başka olumsuz etkileri de oldu. Bu durum, Suriye rejimi ve İran'ın müttefiki milislerin tartışmalı bölgelere ilerlemek için faydalandığı bir kontrol boşluğu yaratırken, aynı zamanda DEAŞ’ın küçük çaplı bir yeniden toparlanmasına tanıklık ettik.

cdvfgbrtyh
ABD'nin seçilmiş Başkanı Donald Trump, Kuzey Carolina'daki Gastonia Municipal Havaalanı'nda düzenlenen seçim mitinginde, 2 Kasım 2024 (AFP)

Trump yönetimi büyük tartışmaların ardından çekilme kararından geri adım atarak Irak'taki ABD güçlerini Suriye'nin kuzeydoğusuna kaydırmış olsa da yönetimin çekilme kararını bırakacağı boşluğu bilerek bu kararı aldığı belirtilmeli. Dönemin Savunma Bakanı Mark Esper 15 Ekim'de Savunma Bakanlığı’nda (Pentagon) verdiği brifingde ABD güçlerinin Doğal Kararlılık Harekatı’ndaki Kürt ortaklarını savunmayacağını, hatta ABD'nin Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda toprak ilhak edeceğine ve SDG'nin hasımlarıyla (Suriye rejimi ve Rusya) bir anlaşma arayışına gireceğine dair inandırıcı beklentileri olduğunu ifade etmişti. Trump da o sıra Twitter (yeni adıyla X) üzerinden yaptığı açıklamada, çekilmenin ve tarafsız bir duruş sergileme fırsatını değerlendirmenin ‘çok akıllıca’ olacağını vurguladı. Trump, söz konusu tweetinde “Bizi Ortadoğu’da 'yanlışlıkla' savaşa sürükleyenler, hala savaşmamız için baskı yapıyor. Onların, ne kadar kötü bir karar verdiklerine dair hiçbir fikri yok. Neden savaş ilanı için talepte bulunmuyorlar?” ifadelerini kullandı.

Trump’ın ikinci dönemindeki yönetimi şekillenirken, Trump'ın seçtiği isimlerin ve siyasi müttefiklerinin yorumları, 2025 yılından itibaren konuya nasıl yaklaşılacağına ışık tutuyor.

Trump, 2020 yılının başlarında İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) yurt dışı kolu Kudüs Gücü’nün komutanı Kasım Süleymani ve Irak’taki İran destekli Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis’i öldürene kadar Irak'ta ABD askerlerini tutmaya devam etti. İran ve vekillerinin ABD'ye misillemede bulunması, Amerikan askerleriyle büyük bir askeri çatışmaya yol açtı. Ayn Esad Hava Üssü’ne yapılan bir saldırıda ABD’li 109 askeri beyin sarsıntısı geçirdi. Bu olayı takip eden haftalarda Trump yönetimi ABD’nin Irak'taki askeri varlığını sessizce ve kademeli olarak azalttı. DMUK güçleri, bazıları Suriye-Irak sınırındaki el-Kaim gibi stratejik yerlerde bulunan sekizden fazla üssü Iraklı ve Kürt güvenlik güçlerine devretti. Irak'ta konuşlu asker sayısı da 5 binden 2 bin 500'e düşürüldü.

Trump'ın Irak'taki çekilme süreci her ne kadar Suriye'deki çekilme sürecinden daha kademeli olarak gerçekleşse de bu durum Trump'ın ABD'nin Ortadoğu'dan çekilmesini - yansımaları ve sonuçları ne olursa olsun – net bir ihtiyaç olarak gördüğünü gösterdi. Bunun yanında Trump’ın ilk yönetiminde bölgeden tamamen çekilmeye karşı olan ve bunu başaran birçok aktör vardı.

Brett McGurk, General Joseph Votel, John Kelly, Herbert McMaster, General Mark Milley ve diğerleri gibi başlıca aktörler, Irak’tan ve Suriye'den istikrarı bozacak şekilde aniden geri çekilmeye karşı tavsiyelerde bulunmak için çeşitli anlarda önemli roller oynadılar. Ayrıca ABD Kongresi’nden ve özellikle de Trump'ın Twitter hesabından yaptığı ve ABD askerlerinin 30 gün içinde Suriye'den çekilmesi talimatı verdiğini açıklamasının ardından Cumhuriyetçilerin liderliğindeki Senato'dan da tepkiler geldi.

Yönetimin tercihleri

Trump’ın ikinci dönemindeki yönetimi şekillenirken, Trump'ın seçtiği isimlerin ve siyasi müttefiklerinin yorumları, 2025 yılından itibaren konuya nasıl yaklaşılacağına ışık tutuyor. Robert F. Kennedy Jr, Tucker Carlson'a verdiği bir röportaj sırasında Trump'ın Suriye'deki ABD askerlerini geri çekmek istediğini ima eden yorumlarda bulundu. Trump'ın Ortadoğu'nun kesin bir haritasını çizdiği ve her ülkedeki asker gücünü belirlediğini söyledi.

Trump'ın Ulusal İstihbarat Direktörlüğüne seçtiği eski Kongre üyesi Tulsi Gabbard, başka ülkelerin iç işlerine karışılmasına şiddetle karşı çıkmasına rağmen Trump'ın tutumlarını desteklediği için ödüllendirildi.

Trump’ın, Suriye-Türkiye sınırındaki ABD birliklerinin Suriye ile Türkiye arasında bir çatışma çıkması durumunda ‘ortada kalmalarından’ endişelendiğini söyleyen Kennedy, Trump'ın ‘sürekli savaş isteyen’ askeri-endüstriyel komplekse karşı durabildiğini iddia etti.  Trump'ın çevresindeki diğer önemli isimler de benzer tutumlara dair sinyaller verdi. Senato üyesi olan seçilmiş Başkan Yardımcısı James David (JD) Vance Ortadoğu'dan askerlerin çekilmesini destekliyor. Vance’in 2023 yılında Senato’ya sunduğu iki yasama karar taslağı da bunun kanıtı.

Taslaklardan ilki, ABD askerlerinin Suriye'deki yasadışı konuşlanmasına son verilmesi kabul edilen ortak bir karardı. İkincisi ise 2001 tarihli Askeri Güç Kullanma Yetkisini (AUMF) yürürlükten kaldıran Sürekli Savaş Yasasıydı. 'Neo-muhafazakar maceracılık' olarak tanımladığı durumu eleştiren Vance, Trump'ın dış politikasının kilit öneme sahip bir yönünü “Gerçekten mecbur kalmadıkça Amerikan askerlerini gönderemezsiniz” şeklinde özetledi. Konuşlandırmalar gerektiğinde sınırlı müdahaleleri savundu. Patronu gibi İsrail'in güçlü bir destekçisi olan Vance, daha önceki çekilme kararlarından sonra kendisini ‘aldatılmış’ hissetse de Irak'taki savaşa olan karşıtlığını örnek göstererek ABD ve İsrail'in çıkarlarının her zaman örtüşmeyeceğini de belirtti.

scdvfegrb
Suriye'nin Haseke ilindeki Rasulayn beldesinin eteklerinde Türkiye'nin tehditlerine karşı düzenlenen bir protesto gösterisi sırasında ABD zırhlı aracının etrafında toplanan Suriyeli Kürtler, 6 Ekim 2019 (AFP)

Öte yandan Trump'ın yaptığı en tartışmalı atamalardan biri olan ve Savunma Bakanı olarak atanan Pete Hegseth'in dış politika konusundaki vizyonu oldukça sınırlı. Açıkça bir 'sadakat ataması' olan Hegseth'in Trump'ın işine ne kadar yaradığını en iyi 1 Ocak 2019 tarihinde verdiği bir röportaj sırasındaki davranışları gösteriyor. Trump 'genç askerlerimizi eve getirmekten', 'bitmeyen savaşlardan' ve DEAŞ'a karşı nasıl zafer kazandığından bahsederken Hegseth gözlerini kırptı ve başını salladı. Hegseth sadece DEAŞ'ı yenmenin ‘kesinlikle önemli bir başarı olduğunu’ söylemekle yetindi. Hegseth ayrıca 27 Aralık 2018 tarihli bir yayın sırasında ordu komutanlarının ve birliklerin Trump'ın Suriye’de ve Irak'ta aldığı kararları desteklediğine dair asılsız bir iddiada bulundu.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump'ın Ulusal İstihbarat Direktörü olarak seçtiği Tulsi Gabbard, başka ülkelerin iç işlerine karışılmasına şiddetle karşı çıkmasına rağmen, Trump'ın tutumlarını desteklediği için ödüllendirildi. Gabbard’ın adeta Rus propagandasını yansıtan yorumları istihbarat servislerini alarma geçirdi. Öyle ki Gabbard, ABD'nin diplomatik bağlarını kopardığı Beşşar Esed ile tartışmalı bir şekilde bir araya gelmiş ve daha sonra Rusya'nın Esed'in kimyasal silah saldırılarından sorumlu olduğu iddialarını inkar eden açıklamalarını tekrarlamıştı. Ardından Gabbard, ABD'nin Suriye'ye müdahalesine şaşırtıcı olmayan bir şekilde karşı çıkarak Suriyelilerin kendi geleceklerine karar verme hakkına sahip olduğunu savundu. Trump'ın Suriye'den çekilme sürecini ele alışını eleştirirken, 2020 yılındaki başkanlık seçim kampanyası sırasında ABD ordusunun Irak’tan ve Suriye'den çekilmesi talebini yineledi.

Trump'ın ilk başkanlığı sırasında olduğu gibi, Trump'ın seçtiği isimleri analiz etmek ve geçmiş politikalarına göre okuma yapmak, gelecekte ne olacağını başarılı bir şekilde tahmin etmek için yeterli olmayacak.

Ancak Trump yönetiminin kilit isimlerinden Marco Rubio, ABD'nin Ortadoğu'dan çekilmesini hararetle destekleyen birçok isme karşı bir denge unsuru olarak ortaya çıkıyor. 2019 ekiminde Trump'ın ABD askerlerini geri çekme planını eleştiren bir grup Cumhuriyetçi ve Demokrat senatör arasında yer alan Rubio, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, bu adımı ‘Suriye'nin ötesinde yansımaları olacak büyük bir hata’ olarak nitelendirdi. Rubio ayrıca Tahran'a karşı bir denge unsuru olarak bölgede ABD askeri varlığını sürdürerek İran'a ve Esed rejimi gibi ortaklarına karşı 'azami baskı' kampanyasını destekledi. Bu stratejinin arka planında ne kadar küçük olursa olsun, Washington için bir baskı aracı olarak Irak’ta ve Suriye'de konuşlu bir ABD askeri birliğinin bulundurulması fikri yer alıyor. Rubio, askerlerin aniden ve tamamen geri çekilmesine karşı çıkabilir. Fakat Trump’ın özelde yakın ekibinde ve genel olarak yönetiminde Ortadoğu'da askeri angajmanın devam etmesini eleştiren sesler tarafından sesi bastırıldığı için dışarıda kalan tek adam olması da muhtemel.

Ülkenin ana muharebe hatlarını birkaç gün içinde yeniden çizen ani saldırının ardından Suriye'de yeni bir dönemin başlaması ve ABD'nin koalisyon ortakları olan Kürt ağırlıklı SDG'ye karşı Türkiye destekli daha büyük bir saldırı ihtimali Washington'ın içinde bulunduğu durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Biden yönetimi Suriye'nin kuzeydoğusunda yaklaşık 900 ABD askerinden oluşan gücünü muhafaza ederken, Trump yönetimi radikal bir şekilde yeniden değerlendirmeye gidebilir. Bunun nedeni sadece Trump'ın askeri çekilmeden yana olması değil, aynı zamanda ABD'nin hem Suriye’den hem de tüm Ortadoğu'dan çekilmesini isteyen isimlerin sayısının da artması.

Trump'ın ilk başkanlığı sırasında olduğu gibi, Trump'ın seçtiği isimleri analiz etmek ve geçmiş politikalarına göre okuma yapmak, bölgeyle ilgili dış politikası bir yana, Irak ve Suriye'de konuşlu ABD güçleri için bir sonraki adımın ne olacağını başarılı bir şekilde tahmin etmek için bile yeterli olmayacak. Ancak, Trump'ın danışmanları arasındaki bazı ideolojik farklılıklara rağmen, ABD'nin hem Irak hem de Suriye'de hızlı ve tam bir çekilmeye doğru ilerlediği de ortada. Bu durum DMUK’un görevlerine son verirken İran, Rusya ve Suriye rejimi gibi yerel aktörlere de çekilme sonrasında faydalanabilecekleri yeni bir alan açıyor.



Hamaney suikastından Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına… Trump’ın İran’a savaş açmadan önce görmezden geldiği uyarılar

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)
TT

Hamaney suikastından Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına… Trump’ın İran’a savaş açmadan önce görmezden geldiği uyarılar

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

İran’a savaş ilan edilmesinden birkaç gün önce, şubat ayında ABD Başkanı Donald Trump, Ulusal İstihbarat Direktörü’nü Oval Ofis’e çağırarak kapsamlı bir saldırı düzenlemenin doğru bir fikir olup olmadığını sordu.

O dönemde üst düzey danışmanları ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’ın son yılların en zayıf döneminde olduğunu ve bunun Trump’a İran’ın nükleer programını dağıtmak için nadir bir fırsat sunduğunu söyledi.

The Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan habere göre Trump, dönemin Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’a geniş çaplı bir saldırının başarılı olup olmayacağını ve hatta İran rejimini devirebileceğini sordu.

Toplantı hakkında bilgi sahibi kişilere göre Gabbard, Trump’ı İran’ın Dini Lideri’nin öldürülmesinin büyük olasılıkla daha sert ve nükleer silahlara sahip olmaya daha açık yeni bir rejimin kurulmasına yol açacağı konusunda uyardı.

Gabbard ayrıca Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği, bunun küresel enerji piyasasını tehdit edeceği ve bölgedeki ABD güçleri ile müttefiklerini hedef alabileceği uyarısında bulundu.

Üst düzey askeri komutanlardan uyarılar

Uyarılar istihbaratla sınırlı kalmadı; üst düzey askeri komutanlar da Trump’a savaşın can kayıplarına yol açacağını, ayrıca halihazırda ciddi baskı altında bulunan ABD güçlerinin silah stokları ve savaşa hazırlık düzeyi konusunda endişeler bulunduğunu bildirdi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, temkinli olunması çağrısında bulunan önde gelen yetkililer arasında yer aldı. Vance, İran’ın müzakereler yoluyla nükleer programını tasfiye etmeyi kabul edebileceğini ve bir anlaşmaya varmanın, sonuçlarının kontrol edilmesi güç bir savaşa girmekten daha az maliyetli olacağını savundu.

Ancak ABD’li yetkililere göre Trump, sonunda Pentagon’un sunduğu planlara ikna oldu. Söz konusu planlar, İsrail’in İran yönetimini hedef aldığı süreçle eş zamanlı olarak İran’daki askeri tesislere ağır darbeler indirmeyi ve ülkenin askeri kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan kararlı seçenekler olarak nitelendirildi.

Kayıpların farkına varmadan zaferi kutlamak

Savaşın 28 Şubat’ta başlamasının hemen ardından, CIA Direktörü John Ratcliffe ile ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff, Mar-a-Lago’da düzenlenen bir bağış toplama etkinliğine katıldı ve Trump’a İsrail’in İran Dini Lideri Ali Hamaney’i öldürdüğünü bildirdi. Trump haberi duyunca o kadar memnun oldu ki ikiliden haberi salondakilere duyurmalarını istedi. Salon alkışlarla inledi.

frbgfrb
İran Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreninde bir kadın ABD Başkanı Donald Trump’a karşı bir pankart taşıyor, 9 Temmuz 2026. (Reuters)

Ancak bu zafer duygusu uzun sürmedi; zira askeri kayıplar ile ABD üsleri ve ekipmanlarında meydana gelen hasarlar, Washington’ın savaştan elde ettiği kazanımlara ilişkin soru işaretlerini beraberinde getirmeye başladı.

Bu sırada İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, küresel petrol ve gaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin sekteye uğramasına yol açtı. Bu durum akaryakıt fiyatlarını yükseltirken, ABD yönetimi üzerindeki ekonomik ve siyasi baskıyı da artırdı.

Çatışmalar sonucunda yaklaşık 3 bin İranlı ve 18 ABD askeri hayatını kaybederken, ABD Savunma Bakanlığı 756 Amerikalı askerin daha yaralandığını açıkladı.

ABD üsleri de zarar gördü, petrol rezervleri tüketildi ve mühimmat stokları azaldı. Savaş, ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin şansını da olumsuz etkilemeye başlarken, Trump’ın kamuoyu desteği başkanlığı döneminin en düşük seviyesine geriledi.

Demokrat ve Cumhuriyetçi yönetimlerde görev yapmış, Nükleer Tehdit Girişimi (NTI) uzmanı Eric Brewer, yaşananların öngörülebilir olduğunu belirterek, “Bunların hepsi bekleniyordu ve bu konuda uyarılar yapılmıştı” dedi.

Trump, 28 Şubat’ta başlayan saldırının düzenlenmesi emrini verdi ve İranlıları hükümetlerini devirmeye çağırdı. Aradan yaklaşık altı ay geçmesine rağmen, başkanın altı hafta içinde sona erdireceğini vadettiği çatışma, ufukta belirgin bir son görünmeksizin devam ediyor.

17 Haziran’da Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve 60 gün sürecek nükleer müzakerelerin başlatılması için geçici bir barış anlaşmasına varıldı.

Ancak anlaşma uzun sürmedi; Tahran’ın boğazdaki gemilere yönelik saldırılarına yeniden başlaması üzerine Trump bunu anlaşmaya ihanet olarak değerlendirdi.

O tarihten bu yana tehdit ve müzakere döngüsü tekrarlandı. Trump anlaşmalara varıldığını duyurdu, ardından bu anlaşmalar çöktü; daha sonra İran’ı teslim olmaya zorlamak amacıyla güç kullanma tehdidinde bulundu ve yeni bir anlaşmaya varılabileceğine ilişkin işaretler ortaya çıktığında ise zaman zaman geri adım attı.

Savaştan ekonomik baskıya

Nükleer müzakereler için tanınan sürenin 17 Ağustos’ta sona ermesiyle Trump yönetimi, yeni ve geniş çaplı bir askeri saldırı düzenlemek yerine ekonomik baskıya yöneldi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Trump’ın ‘rejimi devirmek’ amacıyla ekonomik baskı kampanyasına yöneldiğini söyledi.

Savaşın başlamasından altı ay sonra ‘rejim değişikliği’ yeniden ABD’nin İran politikasının merkezine otururken, çatışmanın hâlâ net bir sonu görünmüyor. Trump’ın ne istediği nükleer anlaşmayı elde edebildiği ne de Amerikalılara vaat ettiği hızlı sonuca ulaşabildiği görülüyor.

Beyaz Saray Sözcüsü Olivia Wells, Trump’ın ‘İran’ın askeri kapasitesini ve nükleer tesislerini yok ettiğini’ ve şimdi deniz ablukası ile yaptırımlar aracılığıyla İran ekonomisini boğmaya hazırlandığını söyledi. Wells, “İran’ın nükleer silaha sahip olmasına asla izin vermeyecek” ifadesini kullanırken, Tahran’a da “İran’ın bir anlaşmaya varması akıllıca olur, aksi takdirde ne olabileceğini biliyor” mesajını verdi.

Rapora göre böylece Trump yönetimi, savaşın başlamasından altı ay sonra karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulunuyor: İran’ın nükleer programının sona ermesini garanti altına alacak bir anlaşmaya varmak ya da teslim olmaya hazır görünmeyen bir rejime karşı ekonomik ve askeri baskıyı sürdürmek. Savaşın ne zaman ve nasıl sona ereceği ile nihai sonuçları ise hâlâ farklı ihtimallere açık.


Suriye ve İsrail ilişkilerdeki kopukluğu onarıyor: Ürdün toplantısında neler yaşandı?

Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
TT

Suriye ve İsrail ilişkilerdeki kopukluğu onarıyor: Ürdün toplantısında neler yaşandı?

Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)
Fotoğraf: İsrail'in geçen hafta Ebu Zuhur Havaalanına düzenlediği saldırı, gerginliği azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünüyor (AFP)

Mustafa Rüstem

 Alışılmış diplomatik protokollerden ve normlardan çok uzak olan üst düzey Suriye ve İsrail heyetleri arasındaki görüşme, ilişkilerde on yıllarca süren kopmanın ve iki ülke arasında düşmanlıkla dolu tarihin ardından atılan ilk köprü gibi görünüyor. ABD arabuluculuğuyla Ürdün'de Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile Mossad Başkanı Roman Gofman arasında gerçekleşen görüşme, tüm buzdan kalıpları kırdı ve kapalı kapılar ardında müzakere edilen bir anlaşmanın başlangıcına dair spekülasyonlara geniş bir kapı açtı.

Gözlerden uzak bir buluşma

İsrail'in geçen hafta Suriye'nin kuzeyindeki İdlib kırsalında bulunan Ebu Zuhur Havaalanı'na (bir hava üssü) düzenlediği saldırı, gerilimi azaltmaya odaklanan bir toplantının başlıca katalizörü gibi görünse de Ürdün toplantısının iki ülke arasında güvenlik anlaşması görüşmelerini başlatmaya yönelik ilk ön adım olmasına dair beklentiler yüksek.

Ürdün Haber Ajansı, resmi bir kaynağa atıfta bulunarak, İsrail'in Suriye topraklarına hava saldırıları düzenlemesinin ardından, Suriye'nin talebi üzerine iki heyet arasında gerilimi azaltma ve sükuneti sağlama konularını görüşmek üzere bir toplantı yapıldığını doğruladı. Kaynak, “Ürdün Krallığı, İsrail saldırganlığının durdurulması ve geri çekilme anlaşmasına saygı gösterilmesi gerekliliğini vurgularken, Suriye hükümetinin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü koruma çabalarına mutlak desteğini teyit etmektedir” dedi.

Stratejik ve güvenlik araştırmacısı ve eski Ürdün İstihbarat Genel Müdürlüğü Başkanı Ömer el-Radad, özel bir röportajda, bu son toplantının ABD arabuluculuğuyla yapılan ilk toplantı olmadığını, özellikle Suveyda ve Güney Suriye'de çeşitli toplantılar yapıldığını açıkladı. “Ürdün'ün İsrail ile ilişkileri sıcak değil, ancak Türkiye ve Suriye ile sıcak” diye belirtti.

Şöyle devam etti: “Toplantıda, Suriye içindeki güvenlik ve askeri operasyonları koordine etmekle görevli, Amerikan gözetiminde Ürdün'de ortak bir operasyon odasının kurulması görüşüldü. Bu, bilhassa Ebu Zuhur Havaalanının bombalanması ve taşıdığı iki mesajdan sonra, Suriye'nin bölgesel çatışmalar, özellikle de Türkiye-İsrail anlaşmazlığı için önemli bir arena haline gelmesini önleyecektir. Söz konusu mesajlardan biri Şam'a idi ve Ankara, Türkiye ile ilişkilerini genişletmemesi gerektiği anlamını taşıyordu.” Radad, en kötü senaryoda bile, Tel Aviv ve Ankara arasındaki çatışmanın tırmanmasını beklemediğini, bunun yerine yeni askeri üslerin kurulması veya eski rejime ait üslerin yeniden inşasıyla ilgili olarak Suriye içinde bazı bölgelere yönelik saldırılarla sınırlı kalacağını belirtti.

Suriye ve egemenliğe saygı

Bu arada, Şam bir İsrail heyetiyle görüşme yaptığını doğruladı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan diplomatik bir kaynak, Dışişleri Bakanı’nın başkanlık ettiği ve genel ile askeri istihbarat başkanlarını da içeren üst düzey bir Suriye heyetinin, pazar günü Amerikan arabuluculuğunda ve Ürdün’ün ev sahipliğinde bir İsrail heyetiyle görüştüğünü açıkladı.

Diplomatik kaynak, resmi Suriye Arap Haber Ajansı'na (SANA) verdiği demeçte, İsrail saldırılarını, tutuklamalarını ve hedefli saldırılarını durdurmak, gelecekte daha kapsamlı bir anlaşmanın temelini oluşturabilecek bir güvenlik anlaşmasına varmak amacıyla müzakere sürecini yeniden canlandırmak için, pratik mekanizmalar belirleme konusunda görüşmelerin devam ettiğini söyledi. Kaynak ayrıca, müzakere sürecine geri dönmenin yollarını araştırırken gerilimi azaltmak için pratik adımlar atıldığını da belirtti.

Resmi Suriye pozisyonu, herhangi bir güvenlik düzenlemesinde Suriye'nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve egemen haklarına saygı gösterilmesinin gerekliliğini vurguladı. Kaynak, acil önceliğin İsrail güçlerinin 8 Aralık 2024'ten önceki hatlara çekilmesi ve 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması'nın tam olarak yeniden etkinleştirilmesi ve uygulanması olduğunu vurguladı.

Anlaşmanın kırılganlığı

Bu arada, Washington'daki Reconnaissance Research’in (Keşif ve İstihbarat Araştırmaları) CEO'su Abdulaziz el-Anjeri, toplantının barışın önünü açmasını beklemiyor. Ona göre herhangi bir güvenlik anlaşması, özellikle İsrail'in kendisini taviz vermeye zorlayacak bir Suriye askeri baskısı altında olmaması nedeniyle, kırılgan ve sınırlı kalacaktır. Aksine, İsrail’in hava saldırılarını durdurmasına ve 8 Aralık 2024 öncesi hatlara dönmesine ihtiyacı olan taraf Şam'dır. Bu nedenle, İsrail müzakerelere dengeli bir çözüm arama pozisyonundan ziyade, şartlarını dikte eden güçlü taraf pozisyonu ile yaklaşacaktır.

Anjeri, toplantının sızdırılmasının İsrail tarafından kaynaklandığının kanıtlanması durumunda, bunun Şam'ı içeride zor durumda bırakmak, İsrail ile herhangi bir açık taviz almadan müzakere ettiğini göstermek amacıyla Şam üzerinde ilave bir baskı taktiği olarak yorumlanmasının mantıklı olduğunu belirtti. Ona göre bu durum, özellikle ikili görüşmelerin mevcut Arap çerçevelerinden ve 2002'de Beyrut'taki Arap Zirvesi'nde kabul edilen Arap Barış Girişimi'nden bağımsız olarak ilerlemesi halinde, daha geniş bir Arap hassasiyetine yol açabilir.

Şunları da belirtti: “Şam bugün son derece zayıf bir konumda müzakereleri yürütüyor ve İsrail, gerçek bir askeri tehdit oluşturmayan tarafa adil bir barış teklif etmek için hiçbir neden görmüyor. Bu nedenle, bu aşamada muhtemel olan barış değil, Suriye'ye İsrail'den çok daha fazla kısıtlama getiren güvenlik düzenlemeleridir. Bunun tek istisnası Washington’un, daha büyük bir denge sağlamak için nüfuzunu kullanmasıdır ki, bunun için şu anda siyasi bir garanti de bulunmuyor.”

ABD Başkanı Donald Trump'ın bu tür görüşmeler için baskı yapmasıyla ilgili olarak Anjeri şu yanıtı verdi: “Başkan Trump müdahale ederse, amacı Suriye arenasının patlamasını veya İsrail-Türkiye çatışmasının arenası haline gelmesini önlemek olacaktır, Netanyahu'yu Şam ile kapsamlı bir barışa zorlamak değil. Washington durumu yatıştırmak isterken, İsrail ise Filistin arenasının ötesine, birden fazla bölgesel arenaya uzanan yayılmacı politikası göz önüne alındığında, en düşük siyasi maliyetle mümkün olan en büyük güvenlik garantilerini istiyor.”

İki tarafın sunabileceği tavizlerle ilgili sorularımıza cevaben, “Denklem eşit değil. Şam, güneyin silahlandırılması, Türk askeri varlığı ve Golan Tepeleri yakınlarında güçlerin konuşlandırılması konularında kısıtlamaları kabul etmek, ayrıca İran ve Hizbullah'ın Suriye topraklarına geri dönmeyeceğine dair garantiler de vermek zorunda kalabilir. Karşılığında ise hava saldırılarının durdurulması veya azaltılması, İsrail'in kısmi geri çekilmesi ve 1974'teki Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması düzenlemelerinin yeniden canlandırılması gibi tavizler elde edebilir” dedi.

Anjeri, Ürdün'ün rolünün sadece ev sahibi ülke olmanın ötesine uzandığına ve Suriye'deki durumun kontrolden çıkmasını önlemede doğrudan bir çıkarı olduğuna inanıyor. Zira Ürdün, sınır ötesine uzanan geniş aşiret ve kabile bağları veya olası yeni mülteci akınları nedeniyle ortaya çıkabilecek herhangi bir yeni kaostan hem güvenlik hem de sosyal istikrar açısından ilk etkilenen ülkeler arasında olacaktır. Bu nedenle, birincil siyasi sponsor ABD olsa bile, Ürdün'ün bu süreci kontrol etmeye çalışması doğaldır.

Bir telefon görüşmesi

 Mossad Direktörü Gofman, geçen hafta, özellikle 14 Ağustos'ta, Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur askeri havaalanının bombalanmasından sadece birkaç gün önce, Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile bir telefon görüşmesi yapmıştı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu temas, Tel Aviv ve Şam arasındaki en üst düzey iletişimlerden birini temsil ediyordu ve Türk faaliyetleri ve artan askeri varlığı, silah satışları, insansız hava araçlarının temini ve Suriye ordusuna silah tedariki etrafında dönmüştü.

Buna karşılık, bu ayın 17'sinde Ebu Zuhur hava üssüne yapılan saldırıdan sonra Şeybani, Türk askeri personelinin eğitim ve askeri iş birliği amacıyla üssü ziyaret ettiğini belirtti. Aynı zamanda, şu anda Suriye Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmak üzere rehabilitasyon aşamasında olan havaalanında bir Türk üssü kurma niyetinin olmadığını da vurguladı. Henüz faaliyete geçmemiş olan hava üssünde herhangi bir Türk takviye birliğinin varlığına dair bilgileri yalanladı. Bu arada, Türkiye Savunma Bakanlığı, Suriye'nin askeri yeteneklerini geliştirme çabalarına destek vermeye devam edeceğini taahhüt etti ve İsrail'in saldırısından önce veya saldırı sırasında havaalanında herhangi bir Türk askeri personelinin bulunmadığını belirtti.

Olası senaryolar

Radad, Suriye politikasının “Amerikan koordinasyonu ve Avrupa'daki memnuniyet duygusuna ek olarak, doğasında var olan bilgelik ve pragmatizmine” işaret etti. Ona göre görüşmeler İsrail'in güney Suriye'deki müdahalelerine değindi, fakat varılan herhangi bir mutabakatın sonucu belirsiz ve nihai bir anlaşmaya varılması beklenmiyor. Belki de Suriye'nin nihai hedefi 1974’te belirlenen ateşkes hattına geri dönmektir.

“Her halükârda, sorun ancak Lübnan ve İsrail hükümetleri arasında yaşananlara benzer bir güvenlik ateşkesi ve ardından bir barış anlaşmasıyla çözülecektir. Ancak Suriye'deki durum oldukça farklı, çünkü orada Hizbullah'ın varlığı veya Suriye'den İsrail'e yönelik herhangi bir fraksiyonun oluşturduğu tehdit yok” diye belirtti.

Geleceğe dair senaryolara gelince, Radad, Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur askeri havaalanına yapılan saldırıyla duracağını tahmin ettiği gerilimdeki tırmanmaya değinerek, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu İsrail seçimleriyle ilgili bir başlık arayışında olsa da gerilimin daha fazla artmayacağını belirtti. Netanyahu’nun İsrail'in gücüne ve yedi veya sekiz cephede savaştığına kamuoyunu ikna ederek şansını artırmak istediğini de ifade etti.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu
TT

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD’den İran’a yeni yaptırım dalgası... Pakistan Tahran’da müzakere için umutlu

ABD'nin İran'a yönelik baskısını ekonomik tecrit sürecini başlatarak artırdığı bir dönemde Pakistan, savaşı sona erdirmeyi ve bölgesel yansımalarını kontrol altına almayı amaçlayan bir müzakere süreci başlatmak üzere salı günü Tahran'a yöneldi. Girişimin odağında özellikle Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması yer aldı.

Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi, Tahran ziyaretinin sonunda yaptığı açıklamada, Pakistan ile İran'ın daha fazla tırmanmayı önlemenin yolları ve çatışmaya müzakereler yoluyla çözüm bulunması konularını ele alan görüşmelerde önemli ilerleme kaydettiğini söyledi.

Buna karşılık ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Amerikan saldırılarının İran'ın askeri ve nükleer tesislerinde hasara yol açmasının ardından İran ekonomisine yönelik baskıları daha da artırmaya hazırlanıyor. Wall Street Journal, Beyaz Saray Sözcüsü'nün, İran'ın bir anlaşmaya varmasının akıllıca olacağını, aksi takdirde sonuçların ne olacağının farkında olduğunu söylediğini aktardı.

Bu gelişmeler, Washington'ın İran'a yönelik ikincil yaptırımlarının kapsamını beş yeni sektörü içine alacak şekilde genişletmesiyle eş zamanlı gerçekleşti. Dijital varlıklar, teknoloji, altın, havacılık ve deniz taşımacılığı sektörlerini hedef alan yeni yaptırımlar kapsamında yaklaşık 60 kişi, kuruluş ve gemi de yaptırım listesine alındı. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, söz konusu adımı İran ekonomisinin finansman damarını kesmeyi amaçlayan ekonomik tecrit operasyonunun bir parçası olarak nitelendirdi.

İran Ekonomi Bakanı Ali Medeni Zade ise “ABD yaptırımlarına tamamen hazırız” dedi. Devlet televizyonuna konuşan Zade, “Doğal olarak düşmanlar bize karşı ekonomik terör saldırısı başlatmak istiyor. Ancak bizim de kendi araçlarımız var ve bu oyunu nasıl oynayacağımızı biliyoruz. Yaklaşımımızın savunma amaçlı olduğunu ve sadece savunmayla yetineceğimizi düşünmemeliler. Aksine, bizden bir saldırı beklemeliler” ifadelerini kullandı.