Suriye Erdoğan'a Akdeniz’deki doğalgaz ittifaklarını yeniden şekillendirebileceği yeni bir kart verdi

Türkiye'nin Şam'daki enerji hedefleri, İsrail'in Avrupa ve Körfez ülkeleri arasındaki ekonomik koridorun bir parçası olma hedeflerinden bazılarına çomak sokacak

Türkiye’nin 2020 yılında Oruç Reis Sismik Araştırma Gemisi’ni Güney Kıbrıs deniz yetki alanına göndermesi uluslararası taraflarca kınandı (Reuters)
Türkiye’nin 2020 yılında Oruç Reis Sismik Araştırma Gemisi’ni Güney Kıbrıs deniz yetki alanına göndermesi uluslararası taraflarca kınandı (Reuters)
TT

Suriye Erdoğan'a Akdeniz’deki doğalgaz ittifaklarını yeniden şekillendirebileceği yeni bir kart verdi

Türkiye’nin 2020 yılında Oruç Reis Sismik Araştırma Gemisi’ni Güney Kıbrıs deniz yetki alanına göndermesi uluslararası taraflarca kınandı (Reuters)
Türkiye’nin 2020 yılında Oruç Reis Sismik Araştırma Gemisi’ni Güney Kıbrıs deniz yetki alanına göndermesi uluslararası taraflarca kınandı (Reuters)

İnci Mecdi

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdülkadir Uraloğlu, Suriye’de Beşşar Esed rejiminin düşmesinden günler sonra Ankara'da gazetecilere yaptığı açıklamada, Şam ile enerji kaynaklarının keşfedilmesi amacıyla Akdeniz'de deniz sınırlarının belirlenmesi için müzakerelere başlanacağını söyledi.

Bakan Uraloğlu, uluslararası hukuka bağlı olduklarını bir kez daha vurguladı. Bu açıklama akıllara, Türkiye'nin 2019 yılında Libya'nın batısında Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yaptığı ve Avrupa Birliği (AB) ile Doğu Akdeniz ülkelerinin yasadışı olarak nitelendirdiği anlaşmayı getirdi.

Türkiye ile Suriye arasında imzalanması muhtemel bir anlaşmaya karşı çıkan Güney Kıbrıs ve Yunanistan, anlaşmanın ülkelerinin egemenlik haklarına zarar verebileceği, Girit ve Kıbrıs gibi adaların denizcilik haklarına meydan okuyacak bir emsal oluşturabileceği uyarısında bulundu.

Rum Hükümet Sözcüsü Konstantinos Letimbiotis yaptığı açıklamada, Türkiye ve Suriye gibi iki komşu kıyıya sahip ülke arasında yapılacak herhangi bir anlaşmanın ‘uluslararası hukuk temelinde’ olması gerektiğini söyledi.

Letimbiotis, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Uluslararası hukuka, özellikle de (Ankara’nın taraf olmadığı) Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde yansıtıldığı şekliyle uluslararası deniz teamül hukukuna dayanmalı ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bölgedeki haklarını dikkate almalı.”

Türkiye Akdeniz'de nüfuz elde ediniyor

Avrupa, Doğu Akdeniz'i Rus doğalgazına önemli bir alternatif olarak görüyor. İsrail ve Mısır'ın bölgedeki enerji merkezi olacağı bölgesel bir doğalgaz pazarı kurmak amacıyla 2019 yılında oluşturulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EastMed) üyeleri arasında Avrupa’dan da dört ülke yer alıyor. Mısır, İsrail ve Avrupa Komisyonu, 2022 nisanında, doğal gaz endüstrisinde güçlü bir altyapıya sahip olan Mısır'ın Idku ve Dimyat'taki sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tesisleri aracılığıyla Avrupa kıtasına doğalgaz tedarik etmek üzere bir mutabakat zaptı imzaladı. Avrupa, Rusya’dan yapılan doğalgaz ithalatına alternatif olarak doğalgaz ihtiyacının bir kısmını Doğu Akdeniz'den karşılamaya çalışıyor. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, EastMed üyesi ülkeler arasındaki iş birliği çerçevesinde bir elektrik enterkoneksiyon projesi için anlaşma imzaladı.

Yunanistan açıklarında devriye gezen bir Yunan savaş gemisi (AFP)Yunanistan açıklarında devriye gezen bir Yunan savaş gemisi (AFP)

Ancak Ankara, Türkiye'nin EastMed’in dışında tutulması karşısında 2019 yılından bu yana Libya ile deniz sınırlarını belirleme anlaşması imzalamak başta olmak üzere komşularına karşı hamlelere girişti. Bu durum üzerine Fransa, 2021 kasımında Doğu Akdeniz'de güvenlik ve istikrarı sağlamak üzere bölgeye FS AUVERGNE fırkateynini gönderdi. Ankara, Güney Kıbrıs'ın münhasır ekonomik bölgesi (MEB) içindeki alanlarda enerji kaynakları arama çalışmaları yürütmekle tehdit eden sismik araştırma gemilerini defalarca kez bölgeye gönderdi. Bu sular üzerinde hak iddia eden Türkiye, bir ada devleti olarak Güney Kıbrıs'ın 12 deniz milinin ötesinde bir MEB’e sahip olma hakkını tanımıyor.

Suriye ile deniz sınırlarının belirlenmesine yönelik yeni bir anlaşma imzalayacağını duyuran Ankara, bölgesel aktörler arasındaki şiddetli rekabet bağlamında Doğu Akdeniz'de yeni bir nüfuz alanı oluşturmaya çalışıyor. Zira Ankara, Güney Kıbrıs'ın MEB’inin büyük bir kısmının ya kendi kıta sahanlığı ile çakıştığını ya da 1974'ten bu yana Türkiye askerinin bulunduğu ve başka hiçbir ülke tarafından tanınmayan Kıbrıslı Türklerin yoğun yaşadığı Kuzey Kıbrıs’a ait olduğunu savunuyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, şu an Suriye’de iktidarda olan muhaliflerle güçlü bir ilişkiye sahip. Şam, Ankara'nın Doğu Akdeniz'deki MEB iddialarını tanımaya daha istekli olabilir. Bununla birlikte Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile devam eden anlaşmazlıklarda konumunu güçlendirebilir.

Suriye Erdoğan'ın elini güçlendiriyor

Suriye'deki yeni durum, Türkiye'nin bölgede bir enerji merkezi olarak hareket edebilmesi için fırsat sunuyor. Gözlemcilere göre Suriye'nin istikrara kavuşması Katar’daki doğalgaz sahalarını Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye'ye bağlayacak boru hattı projesini yeniden canlandırabilir, ancak böyle bir boru hattı inşa etmenin 25 milyar dolar civarında olacağı tahmin edilen maliyeti, özellikle de LNG sevkiyatının şu anda daha ekonomik bir seçenek olması nedeniyle, projeyi mali açıdan uygulanamaz hale getirebilir. Yunan basınında yer alan haberlere göre Suriye'nin batısını, Suriye'yi Ürdün ve Mısır'a bağlayan ve Mısır ve İsrail doğalgazını Avrupa'ya taşıyabilecek olan mevcut Arap Doğalgaz Boru Hattı'na bağlamak da gündemdeki bir diğer proje.

Londra merkezli Chatham House Enstitüsü tarafından hazırlanan bir rapora göre Türkiye, iç savaşta kazanan tarafı desteklediği için Suriye'nin çatışma sonrası geleceğini şekillendirmede güçlü bir konuma sahip. Yenilenen kârlı inşa ihalelerini almaya hazır olan Türk şirketleri, Suriye ile olası bir deniz sınırı anlaşmasından da faydalanabilir. Bu anlaşma Doğu Akdeniz'i yeniden şekillendirebilir ve Güney Kıbrıs pahasına her iki ülkeye de ekonomik faydalar sağlayabilir.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'da aktardığı analize göre İtalya Siena Üniversitesi'nde araştırmacı olan Ortadoğu ve Kuzey Afrika istihbarat ve güvenlik analisti Roberta La Fortezza, Suriye'deki son gelişmelerin ve Şam'daki yönetim değişikliğinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bölgedeki mevcut enerji haritasını yeniden şekillendirebileceği yeni bir kart verdiğini söyledi. La Fortezza, Türkiye'nin ülkedeki kilit altyapının yeniden inşasını desteklemek için Şam ile anlaşmalar yapabileceğini ve yeni Suriye yönetiminden uzun vadede Türkiye'nin çıkarlarını korumak için kullanabileceği önemli siyasi pozisyonlar elde edebileceğini belirtti.

Akdeniz'deki jeopolitik nüfuzunu arttırmak ve Avrupa'nın enerji merkezi haline gelmek Türkiye'nin stratejisinin başlıca hedeflerinden biri. İtalyan araştırmacı, Suriye ile imzalanacak Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Anlaşması, Kıbrıs adasının kuzeyinin ya da Ankara'nın tanımlamasıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) de dahil edilmesini içerebileceğini, bunun için de Şam'ın uluslararası alanda tanınmayan bu cumhuriyeti tanıması gerektiğini, bunun da Ankara'nın Doğu Akdeniz'deki enerji kaynakları üzerindeki iddialarını güçlendireceğini belirtiyor.

“Mavi Vatan” doktrini

Türkiye’nin Karadeniz, Ege Denizi ve Akdeniz olmak üzere üç denizi kontrol edecek şekilde genişletilmesini öngören ‘Mavi Vatan’ doktrinindeki rolüyle tanınan müstafi Tümamiral Cihat Yaycı daha önceki yorumlarında, “Suriye’nin yeni hükümetinin Türkiye ile bir MEB Antlaşması imzalaması durumunda GKRY’nin Suriye’ye önerdiği deniz alanından yüzde 12 daha fazla deniz yetki alanı kazanacaktır” ifadelerini kullandı. Milliyet gazetesinde yar alan bir haberde, Suriye'deki değişimin Türkiye üzerinden Avrupa'ya uzanan yeni bir enerji koridoru için nasıl fırsat yarattığına dair bir analiz yayınladı.

Bu yenilenen hedefler, geçtiğimiz ay İstanbul'da düzenlenen ve Türk yetkililerin Azerbaycan, Libya ve Özbekistan gibi büyük gaz üreticilerinin yanı sıra, Gürcistan gibi transit ülkelerin ve Doğu Avrupa'daki ithalatçıların temsilcilerini ağırladığı büyük bir enerji zirvesinde açıkça görüldü. Ankara Türkiye'nin, doğudaki ve güneydeki doğalgaz üreticileri ile batıdaki pazarlar arasında önemli bir geçiş noktası olmasını istiyor.

Chatham House'dan Karim Elgendy’ye göre mevcut enerji altyapısı bu hedefler için iyi bir temel oluşturuyor. Azerbaycan doğalgazını Avrupa'ya taşıyan Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı'nın (TANAP) Türkiye'nin transit ülke olarak uygunluğunu şimdiden kanıtladığını belirtiyor. Türkiye’de yedi gaz boru hattı, beş LNG terminali, üç yüzer depolama ünitesi ve iki yeraltı depolama tesisi bulunuyor.

Zorlu bir rakip olarak İsrail

Ancak gözlemciler İsrail'in Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki nüfuzunu kabul etmeyeceğini, özellikle de EastMed’e Avrupa'ya ihraç edilen enerji için bölgesel bir merkez olmak üzere katıldığını söylüyor. Bu dosya, Avrupa'ya enerji ihraç etmek için Güney Kıbrıs ve Yunanistan ile kapsamlı projelere sahip olan Tel Aviv için önemli bir jeopolitik silah olma özelliği taşıyor. Bu projelerden en önemlisi, dünyanın en uzun ve en derin yüksek voltajlı doğru akım hattı olması planlanan Büyük Deniz Enterkonnektörü’nün inşası. AB, 2030 yılına kadar tamamlanması öngörülen projeyi finanse etmekle ilgilendiğini daha önce açıklamıştı.

Üç ülke ayrıca İsrail açıklarındaki doğalgaz sahasını Güney Kıbrıs ve Yunanistan'dan geçecek bir boru hattıyla İtalya'ya bağlayacak ve yıllık 10 milyar metreküp doğalgaz kapasitesiyle Avrupa için Rusya’nın doğalgazına alternatif olacak bir projeye de sahip. Ancak proje bazı teknik ve jeopolitik engellerle karşı karşıya. Bunlardan biri olarak ABD iki yıl önce projeye verdiği desteği geri çekti. Buna karşın EastMed projesinin Güney Kıbrıs ve Yunanistan yerine kendi topraklarından geçmesini isteyen Türkiye, Suriye'nin batısına bir boru hattı inşa ederek ve (Suriye, Ürdün ve Mısır'ı birbirine bağlayan) mevcut Arap Doğalgaz Boru Hattı’na bağlanarak, İsrail ve Mısır gibi bölgesel doğalgaz üreticilerine Avrupa pazarlarına giden bir rota sunabilir ve potansiyel olarak EastMed projesini engelleyebilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrailli mevkidaşı Herzog'u 2022 yılında Ankara'ya yaptığı ziyaret sırasında resmî törenle karşıladı (Reuters)Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrailli mevkidaşı Herzog'u 2022 yılında Ankara'ya yaptığı ziyaret sırasında resmî törenle karşıladı (Reuters)

İsrail merkezli düşünce kuruluşu Begin-Sadat Stratejik Araştırmalar Merkezi (BESA) tarafından yayınlanan bir makalede siyaset bilimci Elai Rettig, Türkiye'nin Suriye'deki enerji hedeflerinin İsrail'in Avrupa ve Körfez ülkeleri arasında Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridorunun bir parçası olma hedeflerinin bazılarını baltalayacağını savundu. Katar ve Türkiye arasında yeni bir doğalgaz boru hattının inşa edilmesi, bu güzergâhın karayolları, demiryolları ve elektrik kabloları gibi ek altyapılarla tamamlanmasını kolaylaştıracak ve böylece Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğer Körfez ülkelerinin Doğu Akdeniz'e ulaşmak için Ürdün ve İsrail üzerinden tamamen yeni bir koridor inşa etmek yerine bu hatta bağlanarak Türkiye üzerinden Avrupa'ya doğalgaz ve diğer ürünleri ihraç etmeleri daha kolay olacak.

BAE'nin Katar ve Türkiye ile transit ortak olmak istemeyeceği aşikâr. İsrail’in de özellikle Avrupa ve ABD'deki potansiyel yatırımcılara, bölgesel ekonomik planların önemli bir bileşeni olarak Güney Kıbrıs ve Yunanistan ile bir Doğu Akdeniz ekonomik koridoru kurulması fikrini sunmaya devam etmesi gerekiyor.

Endişe kaynağı olarak Türkiye

İsrail'in bakış açısına göre Türkiye'nin mevcut bölgesel stratejisi sadece enerji meselesi açısından değil, her şeyden önce Ankara'nın Suriye'deki konumu açısından da endişe kaynağı olmaya devam ediyor. İsrail, enerji konusunda Doğu Akdeniz'de Türkiye karşıtı bir eksende, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile ilişkilerini kademeli olarak güçlendirebilir. Yunanistan ve İsrail arasında 23 Aralık 2024 tarihinde imzalanan ve İsrail'den Yunanistan üzerinden AB ülkelerine yeşil enerji koridoru oluşturmayı ve Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail arasında yapılan ve Büyük Deniz Enterkonnektörü’nün inşasını hızlandırmayı amaçlayan enerji anlaşması bunun bir örneğidir. Ankara'nın bu anlaşmaya hemen karşı çıkması tesadüf değildir.

İsrail'in şu anki en büyük endişesi Türkiye'nin Suriye'deki konumu. İsrail için Şam'daki durumun getirdiği birinci avantajın, İran ve Hizbullah'ın kuzey sınırında zayıflaması olduğuna şüphe yok. Ancak Ankara tarafından desteklenen Sünni radikal grupların yükselişi ve İsrail sınırındaki varlıkları, Şiilerin varlığı ve Hizbullah üyelerinin Suriye'ye sızma ihtimalinden daha az olmayan uzun soluklu bir tehlike yaratıyor. İsrail, Suriye’deki yeni yönetimin kötüleşmesinden ve ülkeyi iç savaş uçurumuna geri döndürmesinden korkabilir. Şam'da Türkiye yanlısı Sünni İslamcı bir hükümetin kurulması ve yeni Suriye'nin Türkiye'nin çıkarlarını savunma eğiliminde olması, İsrail'in bölgedeki çıkarlarına ve özellikle de bölgesel güvenlik fikrine ters düşer.

Muhtemel ittifaklar

Ancak Ankara, Doğu Akdeniz'de doğalgaz arama çalışmalarında İsrail ile iş birliği yapmak istiyor. Gazze Şeridi’ndeki savaştan önce iki ülke Türkiye'den İsrail'in en büyük açık deniz doğal gaz sahası ve güney Avrupa ülkelerine doğalgaz taşıyacak olan Leviathan doğalgaz sahasına sualtı boru hattı inşa etmek için bir proje başlatmaya hazırlanıyordu. Gazze Şeridi’ndeki savaştan sonra Avrupa başkentlerindeki gözlemciler, bölgedeki yeni gelişmelerin Doğu Akdeniz ülkeleri ile Türkiye arasında çatışma yerine daha fazla iş birliğine yol açabileceğini düşünüyorlar.

Öte yandan bu gelişmeler Mısır, Yunanistan, İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan, Türkiye, Suriye, Mısır ve Suudi Arabistan'ı birbirine bağlayan çok yönlü enerji projeleri aracılığıyla daha geniş bir bölgesel iş birliğine yol açabilir. Bu projeler toplu olarak, bölgesel enerji güvenliğini destekleyecek, ekonomik iş birliğini teşvik edecek ve bölge ülkeleri arasındaki karşılıklı bağımlılığı arttırarak, jeopolitik gerginliklerin azaltılmasına yardımcı olacak yeni bir enerji altyapısına dönüşebilir.

Arap Doğalgaz Boru Hattı

Türkiye’nin Katar ile bir boru hattı inşa etme planları İsrail'in çıkarlarına zarar verebilirken, Elai Rettig, Türkiye’nin bir başka planının İsrail'in doğal gaz ihracatı için yeni pazarlar açmasına yardımcı olabileceğini söylüyor. Geçtiğimiz ay boyunca Türkiye, Suriye üzerinden Arap Doğalgaz Boru Hattı'na bağlanma olasılığını yeniden değerlendirdi. 2003 yılında açılan Arap Doğalgaz Boru Hattı, başlangıçta Mısır'ın Ürdün ve Suriye'nin kuzeyine doğalgaz ihraç edebilmesi için inşa edilmişti. 2006 ve 2008 yıllarında boru hattını Türkiye'ye uzatma projesi için imzalar atıldıysa da 2009'da özellikle mali anlaşmazlıklar ve Mısır'ın ihraç edilebilir doğal gaz stoklarının azalması nedeniyle bundan vazgeçildi. Bugün boru hattı temelde İsrail'e hizmet ediyor. İsrail doğalgazını Ürdün ve Mısır'a taşıyan boru hattının Suriye bölümü kullanılmıyor. Boru hattı yılda yaklaşık 10 milyar metreküp doğal gaz taşıyabilecek kapasiteye sahip. Bu miktar boru hattının ilave kompresör istasyonlarıyla donatılması halinde 15 milyar metreküpe çıkarılabilir.

Karim Elgendy’ye göre yeni ve istikrarlı bir Suriye devletinin kurulması ihtimali, Türkiye'nin bu potansiyelden faydalanması için bir fırsat yaratıyor. Türkiye, Suriye'nin batısına bir gaz boru hattı inşa ederek ve (Suriye, Ürdün ve Mısır'ı birbirine bağlayan) mevcut Arap Doğalgaz Boru Hattı’na bağlanarak, İsrail ve Mısır gibi bölgesel doğalgaz üreticilerine Avrupa pazarlarına mevcut LNG alternatiflerinden ticari olarak daha uygun bir rota sunabilir.

Eğer Türkiye, Arap Doğalgaz Boru Hattı'nın Suriye bölümünün yeniden kullanıma geçmesini sağlamayı başarırsa, İsrail teorik olarak doğalgazı Ürdün üzerinden kuzeye, Türkiye'ye ve oradan da Avrupa'ya taşıyabilir. Böyle bir planın, İsrail ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerde önemli bir iyileşme olmadan ve İsrail ile Suriye'deki yeni yönetim arasında normalleşme sağlanmadan gerçekleşmesi pek olası değil. Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmese bile Ürdün ya da Mısır'ın İsrail doğalgazının ‘son kullanıcısı’ olarak kalması ve Türkiye'ye satılması halinde İsrail doğalgazı yine de Türkiye'ye ulaşabilir. Benzer bir düzenleme son iki yıldır yürürlükte. İsrail doğalgazı Mısır'a ihraç ediliyor, Mısır da bu doğalgazı sıvılaştırarak Türkiye'ye ve başka yerlere ihraç ediyor.

Sınırlı iş birliği

Ancak bu senaryo Mısır, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Filistin, Ürdün, İtalya ve Fransa'yı kapsayan EastMed için gerçek bir zorluk teşkil edebilir. Elgendy ayrıca İsrail'in doğalgaz boru hattıyla Türkiye'ye dolaylı da olsa doğalgaz satmak için yapacağı herhangi bir anlaşmanın Güney Kıbrıs ve Yunanistan tarafından İsrail'le olan çıkarlarını zedeleyici olarak görülebileceğine dikkati çekti.

Bu yüzden İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan'ın endişelerini giderecek adımlar atmak zorunda. İsrail, Türkiye üzerinden doğalgaz ihraç etme fırsatının Doğu Akdeniz'de ortak altyapıyı geliştirme planlarına engel olmayacağını açıkça belirtmeli. Arap Doğalgaz Boru Hattı'nın Suriye bölümünün yeniden kullanıma geçmesi planları gerçekleşse bile, İsrailli enerji şirketleri, doğalgaz için Suriye ve Türkiye'ye ana transit ülkeler olarak güvenmek istemeyecek ve bunu sadece ihtiyatlı bir şekilde ve sınırlı miktarlarda kullanacaklar. Dahası, İsrailli enerji şirketleri, kısmen borç geri ödeme sorunları nedeniyle, İsrail doğalgazını Türkiye'ye satmak için son kullanıcı olarak sadece Mısır ve Ürdün ile yetinmeyi istemiyorlar. Portföylerini çeşitlendirmek için Güney Kıbrıs ile LNG ortak girişimi gibi yeni pazarlara daha doğrudan bir yol tercih ediyorlar.



Çin, "ayrılıkçı faaliyetler" gerekçesiyle iki Tayvanlı bakanın ülkeye girişini yasakladı

Ziyaretçiler, Çin'in doğusundaki Fujian eyaletinde, Tayvan'a en yakın nokta olan Pingtan Adası'nda bir kamera gözetleme noktasının (ortada) ve bir Çin bayrağının (sağda) önünden geçiyor (AFP)
Ziyaretçiler, Çin'in doğusundaki Fujian eyaletinde, Tayvan'a en yakın nokta olan Pingtan Adası'nda bir kamera gözetleme noktasının (ortada) ve bir Çin bayrağının (sağda) önünden geçiyor (AFP)
TT

Çin, "ayrılıkçı faaliyetler" gerekçesiyle iki Tayvanlı bakanın ülkeye girişini yasakladı

Ziyaretçiler, Çin'in doğusundaki Fujian eyaletinde, Tayvan'a en yakın nokta olan Pingtan Adası'nda bir kamera gözetleme noktasının (ortada) ve bir Çin bayrağının (sağda) önünden geçiyor (AFP)
Ziyaretçiler, Çin'in doğusundaki Fujian eyaletinde, Tayvan'a en yakın nokta olan Pingtan Adası'nda bir kamera gözetleme noktasının (ortada) ve bir Çin bayrağının (sağda) önünden geçiyor (AFP)

Çin, bugün iki Tayvanlı bakanın ayrılıkçı faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle Çin'e girişlerini yasakladı. Bu karar, Taipei'den öfkeli bir tepkiyle karşılandı ve Taipei, “tehdit ve sindirme”ye boyun eğmeyeceğini açıkladı.

Pekin'de düzenlenen basın toplantısında, Devlet Konseyi Tayvan İşleri Ofisi, Tayvan İçişleri Bakanı Liu Shih-fang ve Eğitim Bakanı Cheng Ying-yao'yu “sözde Tayvan bağımsızlığını destekleyen sert çizgideki ayrılıkçılar” olarak nitelendirdi ve kendileri ile akrabalarının Çin'e girişlerinin yasaklanacağını duyurdu. İki bakana getirilen yasak, Hong Kong ve Makao'ya giriş yasağını da içeriyor.

Pekin, Tayvan'ın kendi toprakları olduğunu ve adayı kontrol altına almak için güç kullanmayı göz ardı etmediğini söylüyor. Demokratik bir hükümet tarafından yönetilen Tayvan, Pekin'in egemenlik iddialarını şiddetle reddediyor ve adanın geleceğine sadece ada halkının karar verebileceğini söylüyor. Tayvan'ın Anakara İşleri Konseyi, bu hareketin iki ülke arasındaki ilişkileri ciddi şekilde zedelediğini ve halkın öfkesini kışkırtmaktan başka bir işe yaramayacağını belirten sert bir protesto yayınladı. Konsey, “Tehditler ve sindirme girişimleri, Tayvan halkının demokrasi ve özgürlüğü savunma kararlılığını asla sarsamayacaktır” ifadelerini kullandı.

Pekin'de, Tayvan İşleri Ofisi sözcüsü Chen Bin Hua, haftalık basın toplantısında gazetecilere, Çin'in şu anda 14 kişiyi “ayrılıkçı” olarak listelediğini söyledi. Bu açıklama, Çin ordusunun ada çevresinde şimdiye kadarki en büyük askeri tatbikatını gerçekleştirmesinden bir hafta sonra geldi.


Venezuela'dan sonra Ortadoğu: Trump'ın bir sonraki hedefi İran mı?

Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)
Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)
TT

Venezuela'dan sonra Ortadoğu: Trump'ın bir sonraki hedefi İran mı?

Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)
Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)

Elie el-Kuseyfi

Venezuela'daki olaylar, Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve Cilia Flores'in ABD özel kuvvetleri tarafından kaçırılması ve ‘ABD mahkemesi kararı’ uyarınca yargılanmak üzere ABD'ye nakledilmesiyle başladı. Tüm dünya, yeni sorular ve endişelerle karşı karşıya kaldı. Dünyanın diğer yerlerinde yaşanan olaylar, tüm olasılıklara açık olan Venezuela'daki olaydan daha az önemli ve daha az soru ve endişe uyandırıcı görünüyordu.

Karakas'taki Amerikan saldırısını, sınırlı bir coğrafi alanda gerçekleşmiş olsa da bölgesel bir olay olarak değil, tam anlamıyla uluslararası bir olay olarak değerlendiriyoruz. Belki de bunu böyle tanımlamamızın ana nedeni, ABD'nin neredeyse tek başına doğrudan müdahil olmasıdır. ABD'nin müdahalesinin büyük ölçüde dolaylı olduğu veya ABD'nin tarihi müttefiki İsrail'in, Washington’ın politikalarını uygulasa da bölgedeki olayların ön saflarında yer aldığı ve özellikle Donald Trump'ın ikinci başkanlığı döneminde gündemlerinin ABD'nin gündemiyle kesiştiği Ortadoğu'daki açık çatışmadan farklı olarak, bu olay iki tarafın yakınlaşmalarının özünü etkilemeyen belirli konulardaki ‘durumsal’ farklılıklarla çelişmez.

Bu çerçevede Binyamin Netanyahu'nun, İsrail çevrelerinde ‘ABD dünyanın polisiyse, İsrail de bölgenin polisi’ konuşmalarının yapıldığı bir ortamda, Karakas'a yapılan saldırının ardından Trump'ı tebrik eden dünyadaki tek lider olması da yabana atılamaz.

Bu, İsrail ve Amerika'nın stratejik hedeflerine ulaşmak için askeri güç kullanmaya istekli olmaları bakımından benzerliklerini ortaya koymaktadır. Bu, uluslararası hukukun ihlali pahasına olsa bile geçerlidir. Uluslararası hukuk, aşırı ihlalleri ve tüm büyük ülkelerin birbirlerini ihlallerde bulunmakla suçlamaları nedeniyle artık uluslararası ilişkilerde etkili bir faktör olarak kabul edilemez. Tüm bunlar, daha fazla ihlale yönelik ‘uluslararası’ bir siyasi kisve haline geldi. Dolayısıyla, dünyadaki olaylara yasal ve etik yaklaşımlar, bu olayları anlamak yahut uluslararası eğilimler ya da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra aldığı şekliyle çökmekte olduğu söylenen uluslararası sistemin geleceği hakkında bir algı ya da değerlendirme oluşturmak için artık yeterli değil. Ancak bu sistemin yıkıntıları üzerine inşa edilecek yeni sistemin özelliklerini ve temellerini öngörme yeteneği de yok. Kısacası, ‘dünya nereye gidiyor?’ sorusu her zaman sorulmaya devam ediyor.

Çin, Brezilya, Peru, Arjantin ve Şili dahil olmak üzere birçok Latin Amerika ülkesinin başlıca ticaret ortağı haline geldi. Bu ülkeler ile Pekin arasındaki ticaret hacmi, 2000 yılında 10 milyar dolar iken, 2024 yılında 518 milyar dolara ulaştı.

Ancak, İsrail'in eylemini ABD’nin eylemiyle veya bölgedeki olayları Venezuela'daki olaylarla ya da Latin Amerika yahut diğer adıyla Batı Yarımküre’de beklenen olaylarla karşılaştırmak, -ki bunlar şu anda Trump yönetiminin ulusal güvenlik stratejisinin merkezinde yer alıyor- Venezuela'daki olayların ölçeği hakkında bir tür yanlış değerlendirme yaratabilir. Bu, Washington'ın gerekli gördüğü durumlarda, Birleşmiş Milletler (BM), uluslararası veya hatta ABD yasal korumasından bağımsız olarak güç kullanmaya ve tek taraflı saldırılar başlatmaya istekli olduğunun açık işareti olarak görülebilir. Diğer bir deyişle, Batı'nın en büyük askeri ve ekonomik gücü, uluslararası hukuka uymak kendi çıkarlarına zarar verdiğinde veya bunları gerçekleştirmek için gerekli gördüğü adımları engellediğinde, uluslararası hukuku asla dikkate almıyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uluslararası düzeni ve uluslararası hukuku yeniden şekillendiren ‘Batı’nın değerler sistemine’ ait olmayan, aksine bu sistemi reddeden ve onu zayıflatmaya çalışan Çin ve Rusya gibi öteki ülkelerle ABD arasındaki fark da bu. Mevcut uluslararası düzenin ikilemi tam da burada yatıyor; bu düzeni yaratan Batı sisteminin en büyük ülkeleri artık bu sisteme bağlı kalmıyor.

Artık dünya genelinde daha geniş yer kaplayan bu tartışma, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesiyle ciddi bir şekilde başladı, çünkü ABD ordusunun Saddam Hüseyin rejimini devirmesi, 1945 yılından bu yana görülmemiş bir meşruiyet ihlali örneği oluşturdu. Ancak Bağdat ve Karakas'taki saldırılar arasındaki farklardan biri, Fransa gibi bir Batı ülkesinin ABD'nin Irak işgalini kategorik olarak reddetmiş, buna karşın ABD'nin Venezuela'daki operasyonundan sonra hiçbir Batı ülkesinin benzer tutum sergilememiş olması. Bu da Atlantik'in iki yakasında bölünmüş olan Batı kampı içindeki güç dengesini ve Batı ülkelerinde uluslararası hukuk ile siyasi uygulamalar arasındaki bağın zayıfladığını gösteriyor.

asdcfrgthy
Venezuela ile sınır kapısını izlemek için Kolombiya'nın Cúcuta kentinde nöbet tutan Kolombiyalı askerler, 4 Ocak 2026 (AFP)

Ancak, 200 Amerikan askerinin katıldığı Karakas Operasyonu, Trump yönetimi içindeki iki eğilimi ortaya koyduğundan bu konuda tamamen Amerikan bir boyut da var. ABD Başkanı Trump, bir yandan dünyanın dört bir yanında sekiz savaşı durdurduğunu ve bu yüzden Nobel Barış Ödülü'nü hak ettiğini övünerek söylerken, diğer yandan kendi ülkesindeki meşruiyeti ve iktidarı kullanma yöntemleri ne olursa olsun, başka bir devletin başkanını kaçırmaktan ve ABD’nin arka bahçesi olan Güney Amerika’daki diğer ülkeleri ‘durumlarını iyileştirmezlerse’ tehdit etmekten çekinmiyor.

ABD'nin Batı Yarımküre’ye yönelik stratejisinin, resmi ABD söylemlerinde iddia edildiği gibi uyuşturucu ve yasadışı göçle mücadeleye değil, Çin’in buradaki genişlemesini durdurmak için ‘Donroe Doktrini’ olarak bilinen stratejiyi uygulamaya dayandığı aşikar. Diğer bir deyişle, Güney Amerika'da, bu kez ABD ile Brezilya, Peru, Arjantin ve Şili dahil birçok Latin Amerika ülkesinin başlıca ticaret ortağı haline gelen Çin arasında yeni bir Soğuk Savaş biçimiyle karşı karşıyayız. Peru, Arjantin ve Şili'nin Pekin ile ticareti 2000 yılında 10 milyar dolarken, 2024 yılında 518 milyar dolara ulaştı. Bu da Çin'in bu ülkelerdeki siyasi ve istihbarat etkisinin genişlemesi anlamına gelmekte ve bu ülkeleri öncelikle Çin'in etki alanı haline getirmektedir.

Karakas'taki ABD operasyonunun ardından bölgeyle ilgili en acil soru İran'la ilgili, özellikle de Washington’ın mevcut rejimi devirmek için bir tür güvenlik veya askeri operasyonla Tahran'da da aynı şeyi yapmaya hazır olup olmadığıyla ilgili.

Bu da Venezuela’daki olayı, ABD’nin dünya genelindeki varlığı ve nüfuzu göz önüne alındığında, doğrudan ABD’yi ve dolaylı olarak uluslararası toplumu ilgilendiren bir olay haline getiriyor. Başka bir deyişle, Trump yönetiminin tutumundaki herhangi bir değişiklik, ABD’nin varlığı, nüfuzu ve gücünün olduğu tüm dünyada, özellikle çatışmaların niteliği, kriz yönetimi ve ittifakların ve rekabetlerin oluşumu açısından bazı yansımalar bulabilir. Aynı durum, ABD’nin 7 Ekim 2023'ten sonra İsrail'i desteklemek ve savunmak için katılımını yeniden tanımladığı Ortadoğu için de geçerli. Oysa o dönemde, özellikle 2022 yılında Afganistan'dan çekilmesinden sonra, Washington’ın ‘Çin tehdidini’ kontrol altına almak için odak noktasını Pasifik bölgesine kaydırdığı ve bölgeden çekilme sürecinde olduğu yaygın olarak kabul ediliyordu.

Bu durum, 7 Ekim 2023'ten bu yana Ortadoğu’da yaşanan olayların, özellikle Çin ve ABD arasında uluslararası nüfuz mücadelesinin bir parçası mı, yoksa yansıması mı olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Burada Ortadoğu'nun iki taraf arasında askeri ve güvenlik rekabetinin yaşandığı bir arena olmadığına dikkat çekilmesi gerekiyor. Ancak Pekin, fırsatı değerlendirmeye ve bölgedeki Amerikan boşluğunu doldurmaya hazır olduğunu erken bir aşamada belirtmişti. Bu, güvenlik veya askeri varlık açısından değil, daha çok ekonomik açıdan geçerliydi. Son birkaç yılda bölge, Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleri bir yana, İsrail'den İran'a kadar Çin'in ekonomik varlığının yoğunlaştığına tanık oldu.

Ancak, ABD’nin Karakas'taki operasyonundan sonra bölgeyle ilgili en acil soru İran'la ilgili. Özellikle Washington'ın, Karakas'taki ‘ertesi günün’ belirsizliği nedeniyle ayrıntıları henüz kesinleşmemiş olsa da İran’daki mevcut rejimi devirmek ya da Venezuela'daki darbeye benzer bir darbe gerçekleştirmek için bir tür güvenlik yahut askeri operasyon yoluyla Tahran'da da aynı tecrübeyi tekrarlamaya hazır olup olmadığı sorusu gündemde. Bu soru, özellikle de ABD Başkanı, Venezuela'ya yapılan saldırıdan bu yana, Tahran ve diğer İran şehirlerinde protestolara tanık olan çok sayıda protestocunun öldürülmesi durumunda İran'ı iki kez tehdit ettiğinden şu anda Trump'ın kendisi ve yakın çevresi dışında kimsenin cevaplayamayacağı açık bir soru. Trump, şimdiye kadar bu tehdidini gerçekleştirmedi. Ancak bu tehdit, önceki protestolardan niteliksel bir fark yaratıyor.

Burada, ABD'nin İran'a yönelik gelecekteki yaklaşımını değerlendirirken dikkate alınması gereken çeşitli ve bazen çelişkili faktörler bulunuyor. Bir yandan Karakas’taki Amerikan saldırısı, Trump'ın, iki on yıl süren maliyetli Amerikan askeri müdahalelerinin ardından ‘Önce Amerika’ sloganıyla cezbedilen Trump'ın destekçileri içinde ortaya çıkardığı tüm bölünmelere rağmen, topyekûn bir savaş riski düşük olan belirli saldırılar gerçekleştirmeye hazır olduğunu ortaya koydu.

Washington’ın İran’a karşı farklı bir yaklaşım benimsemeyi düşündüğü ihtimalini göz ardı edemeyiz, zira İran'ın zayıflıkları giderek artıyor ve bunun en son örneği, Tahran'ın müttefiki Maduro Venezuela'da iktidardan uzaklaştırıldı.

Bu, Tahran’ın teorik olarak Washington'ın onu hedef alma arzusunu artıran büyük zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemde, içerde kötüleşen ekonomik kriz ve dışarda ‘direniş ekseninin’ zayıflamasından kaynaklanıyor. Geçtiğimiz haziran ayında İsrail ve ABD'nin İran'a karşı 12 gün süren savaşının, İran'a ahlaki ve askerî açıdan izler bırakmış olması da cabası. Tüm bunlar, İran'ın ABD ve İsrail karşısında konumunu zayıflatıyor. ABD ve İsrail şu anda İran'ı hedef almak için siyasi bir zemin oluşturmak amacıyla Tahran'ın nükleer ve balistik füze programlarını yeniden inşa etme girişimlerine odaklanıyor. Ancak Trump, geçtiğimiz hafta Florida'da Netanyahu ile yaptığı son görüşmede, İsrail'in İran'ın füze programına saldırmak için acele etmesine karşı daha temkinli bir tavır sergiledi ve İran'ın nükleer programını yeniden inşa etmeye kalkışması halinde askeri saldırıyı yeniden yönlendirmekte kararlı olduğunu belirtti.

Ancak, medyadaki abartılı haberlere rağmen, İsrail’in İran’a yönelik bir başka saldırıyı öncelikli olarak görmediği anlaşılıyor. Bu durum, İran ile İsrail arasında gerginliğin yeniden tırmanmasını önlemek için Rusya'nın arabuluculuk yaptığına dair İsrail kaynaklarından sızan bilgilerle de doğrulanıyor. İsrail'de, "İran henüz tam füze üretim kapasitesine ulaşmamış, ancak birkaç ay içinde ulaşabilir ve bu noktada saldırı konusu yeniden gündeme gelebilir" şeklinde yan sızıntılar da bulunmaktadır. Ancak bu gerçekler İran'daki gelişmelere bağlı olarak her an değişebilir.

xcdfgrthy
İranlı öğrenciler başkent Tahran’daki Amir Kabir Üniversitesi önünde protesto düzenliyor, 11 Ocak 2020 (AFP)

Ancak Washington’ın hesaplamaları daha karmaşıktır ve İsrail'in durumunda olduğu gibi güvenlik endişeleri ve bölgesel kontrol ile sınırlı değil. İran, özellikle bölgedeki Amerikan üslerini ve çıkarlarını hedef alarak Washington'a zarar verebilecek güce halen sahipken ABD, Afganistan ve Irak'taki askeri müdahalesinin sonuçlarından, özellikle de ölen Amerikan askerlerinin sayısından dolayı hâlâ sarsılırken, İran'da bu deneyimi tekrarlamak istemeyebilir. Bu, İran rejiminin devrilmesinin kara birlikleri olmadan, sadece hava saldırıları ile gerçekleştirilebileceğini varsayıyor. Ancak nihayetinde en acil soru, Washington’ın İran'da kaosu tolere etmeye hazır olup olmadığıdır. Bu kaos, Trump yönetiminin son birkaç aydır durumu istikrara kavuşturmaya çalıştığı bölgenin geri kalanına da sıçrayabilir. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre burada da Washington, Gazze’deki durumun belirsizliğini koruduğu, aynı şekilde Karakas'ta da durumun kesin olarak belirsiz olduğu bir dönemde, ‘ertesi gün’ sorusuyla karşı karşıya!

Ancak, Washington’ın İran’a karşı farklı bir yaklaşım düşünmekte olduğu da göz ardı edilemez. İran'ın zayıflıkları giderek artıyor ve bunların en sonuncusu, Hugo Chávez tarafından kurulan rejimin elitlerinin liderlerinin kaçırılmasından sonra nasıl tepki verecekleri henüz belli değilken, Tahran’ın müttefiki Maduro'nun Venezuela'da iktidardan uzaklaştırılması oldu.

Birçok uzman, Maduro’nun kaçırılmasının rejim içindeki taraflarla koordine edildiğine inanıyor, yani ‘darbe’ rejimin kendi içinden bir ihlal yoluyla gerçekleşti. Ayrıca, ABD'nin Venezuela'ya müdahalesinin, Washington ile iş birliği temelinde Venezuela rejimi içindeki çıkarlar sistemini yeniden tesis etmesi de muhtemel.

Kısa vadede İsrail, ABD’nin yatıştırma stratejisinden uzaklaşarak bazı hedeflerine ulaşabilir, ancak bu strateji de esnektir ve potansiyel olarak tırmanabilir.

Fakat, Karakas’taki operasyona hayranlığını dile getiren Trump, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı ve özellikle de İran'daki durum daha karmaşık olduğundan, iktidar tabanı sağlam kaldığı ve ona karşı yapılacak herhangi bir operasyon, son savaşta olduğu gibi halkı birleştirebileceğinden, Washington içeriden bir ‘darbe’ düzenlemeyi planlamıyorsa, İran'da bu deneyimi tekrarlamak istemeyebilir. Ancak, ABD'nin ‘ertesi günü’ garanti etmeden düşmanca ortamlarda farklı siyasi gerçeklikleri dayatmak için aşırı güç kullanması, uzun vadede onu tüketebilir ve bu da Çin'i, ABD ile rekabetin ana alanı olan endüstriyel ve teknolojik ilerlemesini sürdürürken uzun vadede stratejik bir konuma getirebilir.

Washington'ın açık bir güç kullanma stratejisi benimsemesini beklerken ihtiyatlı olunması için ek ve temel bir neden de bu. Öte yandan Çin, şimdiye kadar itidalli davrandı ve yeni dünyanın güç dengesini temel olarak belirleyecek olan hassas ve teknolojik endüstrilerdeki kazanımlarını pekiştirdi.

Ortaya çıkan bir diğer soru ise Washington’ın kendi arka bahçesine odaklanmasının Ortadoğu'ya olan ilgisinin azalmasına yol açıp açmayacağı ve bunun kimin yararına olup olmayacağı sorusudur. Kısa vadede İsrail, ABD’nin yatıştırma stratejisi içindeki marjını genişletebilir, ancak bu strateji esnek ve tırmanmaya da açık. Bunun bir örneği, ABD’nin Lübnan ve İsrail arasında arabuluculuk yapmaya devam etmesine rağmen, İsrail'in Lübnan'daki bombardımanını Litani Nehri'nin güneyi ve kuzeyini de kapsayacak şekilde genişleterek Bekaa Vadisi’nin batısına kadar ulaşmasıdır. Ancak, Hizbullah'ı daha da zayıflatmak, nihai olarak olası bir ‘saldırı’ anına hazırlık olarak İran'ı daha da zayıflatmayı amaçlıyor. Tüm bunlar Trump ve ekibine zarar vermez, ancak daha da önemlisi, Venezuela'daki olaylardan sonra, bölgesel sahneyi daha geniş bir perspektifle görmek gerekli hale geldi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Suudi Arabistan pazarının tüm yabancı yatırımcı kategorilerine açılması ne anlama geliyor?

Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki Tadawul (Suudi Arabistan Menkul Kıymetler Borsası) binasının önünden geçen bir kişi (AFP)
Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki Tadawul (Suudi Arabistan Menkul Kıymetler Borsası) binasının önünden geçen bir kişi (AFP)
TT

Suudi Arabistan pazarının tüm yabancı yatırımcı kategorilerine açılması ne anlama geliyor?

Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki Tadawul (Suudi Arabistan Menkul Kıymetler Borsası) binasının önünden geçen bir kişi (AFP)
Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki Tadawul (Suudi Arabistan Menkul Kıymetler Borsası) binasının önünden geçen bir kişi (AFP)

Analistler ve ekonomi uzmanları, Suudi Arabistan Sermaye Piyasası Kurulu’nun tüm yabancı yatırımcı kategorilerine finansal piyasayı açma ve doğrudan yatırım yapma imkânı tanıma kararını, piyasanın gelişim sürecinde temel bir dönüm noktası olarak değerlendirdi. Uzmanlar, şubat ayından itibaren yürürlüğe girecek düzenlemenin, ana piyasa olan Tadawul’un istikrarını ve uzun vadeli sermaye açısından cazibesini güçlendireceğini, aynı zamanda piyasadaki şirketlerin yatırımcı tabanını genişletip çeşitlendireceğini belirtti. Bunun da yatırım akışlarını ve likidite seviyesini artırmasının beklendiği ifade edildi.

Suudi Arabistan Sermaye Piyasası Kurulu’nun, yerleşik olmayan yabancı yatırımcıların ana piyasada doğrudan yatırım yapmasına imkân tanıyan düzenleyici çerçeve projeyi onayladığı kaydedildi. Böylece finansal piyasanın tüm segmentlerinin, dünyanın farklı bölgelerinden çeşitli yatırımcı gruplarına doğrudan erişime açılacağı bildirildi.

 

Yapılan düzenlemelerin, ana piyasada yatırım yapmasına izin verilen yatırımcı tabanını genişletmeyi ve çeşitlendirmeyi amaçladığı, bu yolla yatırım akışlarının desteklenmesi ve likidite seviyesinin artırılmasının hedeflendiği belirtildi. Düzenlemeler kapsamında, ana piyasada uygulanan ‘nitelikli yabancı yatırımcı’ kavramı kaldırılarak, yabancı yatırımcıların herhangi bir yeterlilik şartı aranmaksızın piyasaya girişinin önü açıldı. Ayrıca, daha önce yerleşik olmayan yabancı yatırımcılara yalnızca borsada işlem gören menkul kıymetlerden ekonomik fayda sağlama imkânı tanıyan takas anlaşmalarına ilişkin düzenleyici çerçevenin de yürürlükten kaldırıldığı ifade edildi. Bu adımla birlikte, yabancı yatırımcıların ana piyasada işlem gören hisselere doğrudan yatırım yapabilmesinin sağlandığı kaydedildi.

Fiyatlama verimliliğinin iyileştirilmesi

Razin Finans şirketinin CEO’su Muhammed es-Suveyd, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Sermaye Piyasası Kurulu’nun kararını piyasanın gelişim sürecinde dönüm noktası niteliğinde bir adım olarak nitelendirdi. Es-Suveyd, söz konusu adımın düzenleyici yapıya duyulan güvenin, piyasanın derinliğinin ve denetim çerçevelerinin olgunluğunun ileri bir seviyeye ulaştığını yansıttığını söyledi.

Bu dönüşümün yalnızca likidite artışıyla sınırlı kalmadığını belirten es-Suveyd, fiyatlama verimliliğinin iyileştirilmesi, kurumsal disiplinin güçlendirilmesi ve borsada işlem gören şirketlerde yönetişimin artırılması gibi daha derin etkiler taşıdığına dikkat çekti.

Es-Suveyd, kararın özellikle temel analiz ve sürdürülebilirlik kriterlerine dayalı hareket eden kurumsal yatırımcılardan, uzun vadeli ve nitelikli sermayenin Suudi Arabistan finansal piyasasına çekilmesine katkı sağlayacağını öngördü. Bunun kısa vadeli dalgalanmaları sınırlayarak piyasa istikrarını güçlendireceğini ifade etti. Es-Suveyd, “Buna karşılık bugün yük daha net biçimde borsada işlem gören şirketlere kayıyor. Zira şeffaflık düzeyi, açıklamaların kalitesi ve yönetim etkinliği, küresel yatırımcıların şirketleri değerlendirmesinde belirleyici unsurlar haline gelecek” dedi.

Rekabetçi zihniyet

Es-Suveyd, önümüzdeki aşamanın hem piyasa hem de şirketler açısından ‘uyum’ anlayışından ‘rekabet’ anlayışına geçişi gerektireceğini belirterek, bu dönüşümün, Suudi Arabistan’ın küresel ölçekte akıllı sermayeyi cezbeden bir finansal piyasa inşa etmeyi hedefleyen Vizyon 2030 amaçlarıyla uyumlu olduğunu ifade etti.

Hassas zamanlama

Ekonomist, finansal piyasalar analisti ve Suudi Arabistan Ekonomi Derneği üyesi Dr. Süleyman el-Hamid el-Halidi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, söz konusu adımın son yıllarda finansal piyasanın seyrini en fazla etkileyen kararlardan biri olduğunu söyledi. El-Halidi, kararın, piyasayı zorlayan ve yerli yatırımcının güvenini zayıflatan bir yıllık gerileme döneminin ardından, son derece hassas bir zamanda alındığını vurguladı.

El-Halidi, piyasanın tepkisinin hızlı ve güçlü olduğuna dikkat çekerek, genel endeksin yaklaşık yüzde 6,5 artışla kapandığını, bankacılık hisselerine yönelik belirgin bir yöneliş yaşandığını ve bu hisselerin büyük bölümünün üst sınıra ulaştığını belirtti. Bu tablonun, piyasanın ivmesini yeniden kazandıracak herhangi bir teşvike duyduğu güçlü ihtiyacı yansıttığını, aynı zamanda yabancı yatırımcının istikrar unsuru ve uzun vadeli likidite kaynağı olarak görüldüğünü ortaya koyduğunu ifade etti.

El-Halidi, söz konusu gelişmenin yalnızca anlık etkiler üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayarak, Suudi piyasasının son dönemde sert bir düzeltme sürecinden geçtiğini ve bunun fiyatları bölgesel ve küresel piyasalarla kıyaslandığında cazip seviyelere çektiğini söyledi. Bu çerçevede, yabancı yatırımcılara açılma kararının stratejik bir zamanda alındığını belirten el-Halidi, düşük fiyat seviyelerinin, düzenleyici çerçevenin ve yönetişimin güçlenmesiyle örtüştüğünü kaydetti.

Yatırımcılar güçlü temellere ihtiyaç duyar

El-Halidi, yabancı yatırımcının piyasaya girişinin yalnızca yeni sermaye akışları anlamına gelmediğini, aynı zamanda daha yüksek şeffaflık ve kurumsal disiplin standartlarını da beraberinde getirdiğini belirtti. Bu durumun piyasanın derinliğini ve çeşitliliğini artırdığını, geçen yıl yaşanan dalgalanmaların başlıca nedenlerinden olan kısa vadeli spekülasyonlardan kaynaklanan oynaklığı da azaltmaya katkı sağladığını ifade etti.

El-Halidi’ye göre piyasada karşılaşılan zorluklar varlığını sürdürecek. Bu olumlu etkinin kalıcı olması ise borsada işlem gören şirketlerin operasyonel performanslarını iyileştirmesine ve orta ile uzun vadede güveni pekiştiren ekonomik ve mali reformların devamına bağlı. El-Halidi, yabancı yatırımcının doğası gereği daha seçici olduğunu ve yalnızca haber akışına değil, güçlü temellere dayanan fırsatlara yöneldiğini vurguladı.

El-Halidi, Suudi Arabistan piyasasının yabancı yatırımcılara açılmasının sıradan bir gelişme değil, önemli bir dönüm noktası olduğunu belirterek, bunun piyasanın yeni bir olgunluk ve açıklık aşamasına girdiğine dair güçlü bir mesaj taşıdığını söyledi. El-Halidi, asıl zorluğun ise bu ivmenin ulusal ekonomiye hizmet eden ve Suudi piyasasının küresel konumunu güçlendiren sürdürülebilir bir büyüme patikasına dönüştürülmesi olduğunu kaydetti.