Mısır'ın “Filistinlilerin yerinden edilmesi önerisini” reddetmesi ABD ile ilişkileri etkiler mi?

Kahire, Trump'ın Mısır’ın Filistinlileri ağırlaması önerisinin ardından onların toprakları üzerindeki haklarını desteklediğini bir kez daha yineledi

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve ABD Başkanı Trump, 2018 yılında BM toplantılarının oturum aralarında bir araya geldiklerinde (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve ABD Başkanı Trump, 2018 yılında BM toplantılarının oturum aralarında bir araya geldiklerinde (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mısır'ın “Filistinlilerin yerinden edilmesi önerisini” reddetmesi ABD ile ilişkileri etkiler mi?

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve ABD Başkanı Trump, 2018 yılında BM toplantılarının oturum aralarında bir araya geldiklerinde (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve ABD Başkanı Trump, 2018 yılında BM toplantılarının oturum aralarında bir araya geldiklerinde (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

ABD Başkanı Donald Trump'ın Filistinlilerin yerlerinden edilmesi ve Gazzelilerin Mısır ve Ürdün'e gitmesi önerisine Mısır'dan hem resmi hem de halk düzeyinden verilen tepkiler, Kahire'nin Washington'la ilişkilerinin geleceğine dair soru işaretleri yarattı.

Kahire, Filistinlilerin yerlerinden edilmesini amaçlayan tüm girişimlerin kabul edilemez olduğuna ve bölgedeki gerilimi arttıracağına inanıyor. Mısır eski Dışişleri Bakanı ve Mısır Dışişleri Konseyi Başkanı Büyükelçi Muhammed Urabi, bu tutumun ilk olmadığını ve Trump ilk döneminin sonlarında da (2017-2020) basında “Yüzyılın Anlaşması” olarak bilinen ve o dönemde başarılı olamayan anlaşmayı önerdiğinde de aynısının yaşandığını söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Urabi, Trump'ın danışmanlarından birinin, iki ülke arasındaki ilişkiler, Mısır devletinin ağırlığı ve iki ülkenin liderleri arasındaki anlayış çerçevesinde bunun bir etkisi olmayacağı görüşüne katıldığını da ifade etti.

Reuters'ın haberine göre Trump, cumartesi akşamı Air Force One uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada Ürdün ve Mısır'ın, İsrail'in askeri saldırısının korkunç bir insani duruma neden olduğu Gazze'den daha fazla Filistinliyi kabul etmesi gerektiğini söyledi. Reuters'ın aktardığına göre Mısır ve İsrail'in Washington tarafından dış yardım konusunda yapılan bir değerlendirmenin dışında bırakılmasından günler sonra gerçekleşen röportajda Trump, “Ürdün ve Mısır Gazze'den daha fazla Filistinli almalı” dedi.

Mısır Meclis Başkanı Hanefi Cibali, genel kurulda yaptığı konuşmada Trump'ın adını vermeden bu açıklamaları ‘bölgesel istikrar için büyük bir tehlike ve çatışmayı başka bölgelere taşıma potansiyeli’ olarak nitelerken ‘Filistinlilerin topraklarından sürülmesine ilişkin ortalıkta dolaşan tezler’ olarak tanımladı.

Al Qahera News televizyonu (Kahire el-İhbariyye)  tarafından dün yayınlanan ve ateşkes anlaşması uyarınca Gazze'nin güneyinden kuzeyine geri dönenleri gösteren bir videoda evlerine geri dönüş yolundaki Gazzeliler, ülkelerinden sürülmeyi reddettiklerini söylediler.

Mısır Dışişleri Bakanlığı pazar akşamı yaptığı açıklamada, Trump'ın önerisine değinmeden ister yerleşim ya da toprak ilhakı yoluyla olsun, ister toprakların yerinden edilerek sahiplerinden alınması yoluyla olsun, isterse de Filistinlilerin geçici ya da uzun vadeli olarak topraklarından başka yere nakledilmesinin ya da çıkarılmasının teşvik edilmesi yoluyla olsun, Mısır'ın Filistinlilerin haklarından taviz verilmesini reddettiği bir kez daha vurgulandı. Mısır bu durumun bölgedeki istikrarı tehdit ettiği uyarısında bulunarak bağımsız bir Filistin devletinin kurulması için destek çağrısında bulundu.

Muhammed Urabi’ye göre Mısır'ın tutumu Washington'la ilişkilerin seyrini etkilemeyecek, zira Trump yönetimi bunun, daha önce ve ilk döneminde benzer itirazları olan Kahire'nin her zamanki genel tutumu olduğunu biliyor.

Özellikle Washington, Mısır'ın bölgede kendi ağırlığı ve takdiri olan bir ülke olduğunu bildiğinden Mısır'ın tutumunun ABD'nin öfkelenmesini gerektirmediğine inanan Urabi, ayrıca iki ülkenin liderleri arasında yapılacak bir telefon görüşmesinin tüm şüpheleri ortadan kaldıracağını ve ilişkilerin stratejisini ve bölgede barışın sağlanması için iş birliğinin önemini teyit edeceğini belirtti.

Trump’ın önerisiyle ilgili olarak Şarku’l Avsat’a konuşan Başkan Trump'ın danışmanı Gabriel Soma, şunları söyledi:

“Başkan Gazze'deki büyük rakamları görüyor. Gazze Şeridi geçtiğimiz aylarda yerle bir oldu. Orada yaşamak çok zor hale geldi. Bu öneri, geniş alanlara sahip Mısır'ın yanı sıra çok sayıda Filistinli mülteciye ev sahipliği yapan Ürdün'ün de Gazze'ye yardım etmesini öngörüyor.”

Soma, bunun Başkan Trump'ın tutumu olduğunu ve bu konuda ısrar ettiğini, fikrini değiştirebileceğini, ancak bir değişiklik olup olmayacağını görmek için beklemek gerektiğini belirtti.

Mısır'ın ret kararının iki ülke arasındaki ilişkiler üzerinde herhangi bir etkisi olmayacağını söyleyen Soma, “Bunun ABD ile ilişkiler üzerinde hiçbir etkisi olmayacak. Başkan Sisi, Başkan Trump'ın dostudur” diye ekledi.

Arap Ligi (AL) Sekreteri Ahmed Ebu Gayt, dün yaptığı basın açıklamasında Mısır'ın tutumunun AL tarafından desteklendiğini belirtirken, Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen Safadi de pazar günü yaptığı benzer açıklamaların ardından dün parlamentoda yaptığı konuşmada Filistinlilerin ikinci kez yerinden edilmesini reddettiklerini yineledi.

Muhammed Urabi’ye göre Trump'ın tepkileri öngörülemez olsa da Mısır ve Arap ülkelerinin güçlü tutumu dikkate alınıyor ve kendi önemine, varlığına ve etkisine sahip.

ABD’li stratejik ilişkiler uzmanı Irina Tsukerman, Trump'ın Mısır ve Ürdün’e yaptığı Filistinli mültecileri ağırlamaları çağrısının tam teşekküllü bir plandan ziyade teorik bir fikir gibi göründüğünü ve bu fikri uluslararası toplumun tepkisini görmek ve Hamas'ı ortadan kaldırma konusundaki katılığını ve kararlılığını göstererek tabanını etkilemek için ortaya atmış olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu düşünüyor.

Gazzelilerin toplu olarak yerinden edilmesinin maliyetli olacağını söyleyen Tsukerman'a göre şu an taraflardan hiçbiri bu yükü üstlenmeye istekli değilse de nakit sıkıntısı çeken devletler için mali teşviklerle birkaç gönüllü ailenin küçük yer değiştirmeleri daha gerçekçi görünebilir. Çünkü Hamas sempatizanı olabilecek çok sayıda mültecinin, terörle mücadele konusunda sicili kabarık olan ve yeni sorumluluklar üstlenmeye niyetli olmayan ülkelerde toplanmasıyla ilgili güvenlik endişeleri de söz konusu.



Trump’ın Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alma planının riskleri neler?

Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Arap Körfezi’nden geçen kargo gemileri (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Arap Körfezi’nden geçen kargo gemileri (Reuters)
TT

Trump’ın Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alma planının riskleri neler?

Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Arap Körfezi’nden geçen kargo gemileri (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Arap Körfezi’nden geçen kargo gemileri (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, cumartesi akşamı Miami’de UFC müsabakalarını takip ederken, yardımcısı J.D. Vance Pakistan’da İran ile yürütülen müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlandığını açıklayarak barış umutlarına darbe vurdu.

Dünya, Beyaz Saray’ın tepkisini öğrenmek için fazla beklemek zorunda kalmadı. Trump dün sabah yaptığı açıklamada, hayati öneme sahip su yollarını kapsayan kapsamlı bir ‘deniz ablukası’ uygulamaya konulduğunu duyurdu. Söz konusu adımın, geçen şubat ayında başlayan ve küresel enerji ticaretini ciddi biçimde etkileyen savaşın seyrini değiştirmeyi hedeflediği belirtilirken, Trump yönetiminin bu çatışmadan çıkış konusunda ciddi zorluklar yaşadığı ifade edildi.

Karakas’tan Tahran’a

Trump, bu stratejik yön değişimiyle ‘Venezuela modeli’ olarak adlandırılan yaklaşımı hayata geçirmeyi hedefliyor. Bu modelin, Nicolas Maduro yönetimini zayıflatma sürecine benzer şekilde işlediği, ancak bu kez dünyanın en kritik deniz ticaret hatlarında uygulanacağı ifade ediliyor. Venezuela örneğinden esinlenen planın, İran’ın enerji ihracatını ve zorunlu geçiş ücretleri üzerinden elde ettiği gelirleri engelleyerek finansal kapasitesini zayıflatmayı amaçladığı belirtiliyor. Bugünden itibaren fiilen uygulanmaya başlayacağı aktarılan deniz ablukasının, İran’ın petrol ihracatını durdurarak ekonomik kaynaklarını kısıtlamayı hedeflediği bildiriliyor.

dsfvfdvb
Umman’ın Musandam vilayeti açıklarında, Hürmüz Boğazı’nda bir gemi (Reuters)

Şarku'l Avsat'ın Fox News’ten aktardığı habere göre Trump yaptığı açıklamada sert bir ton kullanarak, “Tam bir abluka uygulayacağız. İran’ın petrol satışından para kazanmasına izin vermeyeceğiz. Bunu Venezuela’da yaptık ve burada da benzerini, ancak çok daha büyük ölçekte yapacağız” ifadelerini kullandı.

Enerji istikrarına ve ateşkese yönelik doğrudan tehdit

Analistler, söz konusu askeri operasyonun küresel enerji piyasalarında benzeri görülmemiş bir istikrarsızlık yaratma riski taşıdığını ve bunun, savaşın ilk dönemlerindeki artışları da aşabilecek yeni bir petrol fiyatı dalgasına yol açabileceğini belirtiyor.

Riskin yalnızca ekonomik boyutla sınırlı olmadığı, aynı zamanda geçtiğimiz salı günü sağlanan kırılgan ateşkesi de tehdit ettiği ve doğrudan yeni çatışma ihtimalini gündeme getirdiği ifade ediliyor.

Bu bağlamda, Washington’daki Defense Priorities adlı enstitünün askeri analiz direktörü Jennifer Kavanagh, boğazın tamamen kapatılmasının fiyatlarda sert bir sıçramaya neden olacağını ve bunun ABD yönetimini ağır uluslararası baskı altına sokacağını söyledi.

Kavanagh ayrıca bu kararın, Trump’ın içinde bulunduğu ‘hayal kırıklığını’ açık biçimde yansıttığını ve şubat ayında başlayan savaştan çıkış için elinde kalan seçeneklerin azaldığına işaret ettiğini ifade etti.

Olası jeopolitik riskler şu başlıklarda özetleniyor:

- Uluslararası desteğin zayıflaması: Enerji arzındaki baskı, Washington’un bölgedeki sert politikalarına yönelik müttefik tepkilerini artırabilir.

- Diplomatik sürecin çökmesi: Deniz ablukası, mevcut ateşkesi kalıcı bir barış anlaşmasına dönüştürme ihtimalini fiilen ortadan kaldırabilir.

- Fiyat şoku: Piyasa uzmanları, yeni arz kesintilerinin küresel ekonomiyi sarsabileceğini ve bu durumun hem dünya ekonomisine hem de İran iç dinamiklerine aynı anda zarar verebilecek ‘çift yönlü bir baskı’ oluşturacağını değerlendiriyor.

Küresel enflasyon ‘ölümcül bir sarmalın’ içinde

Şok etkisinin yalnızca petrol piyasalarıyla sınırlı kalmayacağı belirtiliyor. Uzmanlar, gübre ve helyum fiyatlarının da artmaya devam edebileceği uyarısında bulunuyor. Bu iki ürünün gıda üretimi ve yarı iletken sanayi gibi kritik sektörler için temel girdiler olduğu hatırlatılarak, küresel enflasyonun hızlanabileceği ifade ediliyor. Barclays ise enerji tesislerine yönelik saldırıların yol açtığı ‘ekonomik izlerin’, özellikle Asya’daki yükselen ekonomilerin tedarik zincirleri üzerinde uzun süreli bir baskı oluşturabileceğini belirtiyor. Öte yandan, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın küresel büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize etmeye ve enflasyon beklentilerini yükseltmeye hazırlandığı aktarılıyor.

Çin ateş hattında

Hürmüz Boğazı’na yönelik ABD ablukası, dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Çin’i Donald Trump yönetimiyle doğrudan ve kritik bir karşı karşıya gelişin içine sürüklüyor. Pekin’in İran petrolünün en büyük ithalatçısı olmaya devam ettiği, savaşın başlamasından bu yana boğaz üzerinden yapılan sevkiyatların sürmesinin ise Tahran için hayati bir ekonomik hat oluşturduğu ve ABD iradesine açık bir meydan okuma niteliği taşıdığı belirtiliyor.

Analistlere göre İran petrolünü taşıyan tankerlerin tamamen engellenmesi, Çin’e giden bu hayati enerji akışını kesme riski taşıyor. Bu durumun, özellikle ABD-Çin ticaret gerilimi kapsamında zaten hassas olan ilişkileri daha da tırmandırabileceği ve gerilimi benzeri görülmemiş seviyelere çıkarabileceği ifade ediliyor. Söz konusu gelişmelerin, Donald Trump’ın gelecek ay Çin’e yapması planlanan ziyareti öncesinde yaşanması ise dikkat çekiyor.

ABD’nin baskıları yalnızca deniz ablukasıyla sınırlı kalmadı; Washington yönetiminin, Çin’in Tahran’a gelişmiş savunma ekipmanı sağlaması halinde Çin’den yapılan ithalata yüzde 50’ye varan ek gümrük vergileri uygulayabileceği yönünde tehditte bulunduğu aktarılıyor. Bu adım, Pekin’i enerji güvenliği ile ABD ile olan ticari çıkarları arasında zor bir denge kurmaya itiyor.

Bazı uzmanlar Donald Trump’ın bu tehditlerden geri adım atabileceğini düşünse de, Çin’in doğrudan hedef alınması stratejisinin küresel yanlış hesaplama riskini artırdığı ve olası bir krizin yalnızca Ortadoğu ile sınırlı kalmayarak küresel ticaret düzeninin merkezine kadar uzanabileceği değerlendiriliyor.

İslamabad’ın perde arkası

ABD’li yetkililer, abluka kararının, İran’ın İslamabad görüşmelerinde sergilediği ‘uzlaşmaz tutum’ olarak tanımladıkları durum sonucunda alındığını açıkladı. Yetkililere göre Tahran, ABD’nin uranyum zenginleştirme tesislerinin tamamen tasfiye edilmesi ve vekil gruplara yönelik finansmanın durdurulması yönündeki sert taleplerini reddetti.

bfrgb
Umman’ın Musandam vilayeti açıklarında, Hürmüz Boğazı’nda bir gemi (Reuters)

J.D. Vance, artan baskının İran’ı geri adım atmaya zorlamasını umduklarını belirtirken, Prof. Dr. Veli Nasr ise farklı bir değerlendirme yaptı. Nasr, Tahran’ın ‘küresel ekonomik sıkışmanın’ aslında kendi lehine çalışabileceğini hesapladığını ve bunun Washington üzerinde dayanılması zor bir baskı yaratabileceğine inandığını söyledi. Nasr ayrıca, İran’ın olası bir karşı hamleyle Babu’l Mendeb Boğazı’nı kapatma seçeneğini de gündeme alabileceği uyarısında bulundu.

Operasyonel ikilem

Kavanagh, uygulanabilirliğe dair kritik bir soru ortaya koyarak, “Eğer boğazdan geçen bir gemi ABD’nin müttefikine aitse ve İran’a çatışmadan kaçınmak için geçiş ücreti ödemeyi kabul ederse, Washington müttefik ülkelerin ya da Çin’e ait gemilerin tankerlerine el koyar mı?” ifadelerini kullandı.

Analistler, Venezuela ile yapılan karşılaştırmanın yanıltıcı olabileceği uyarısında bulunuyor. Buna göre İran’ın onlarca yıldır geliştirdiği ‘savaş ekonomisi’ ve köklü bürokratik yapısı, ülkeyi asimetrik çatışmalara dayanıklı hale getiriyor. Ayrıca İran’ın Irak, Türkiye ve Rusya gibi 15 ülkeyle kara sınırına sahip olması, alternatif ekonomik ve lojistik kanallar oluşturmasına imkân tanıyor.

Trump’ın çatışmadan hızlı çıkma isteği ile İran’ın dirençli tutumu arasında dünya yeni bir gerilim hattına sürüklenirken, uzmanlar mevcut tabloyu ‘barut fıçısı’ olarak tanımlıyor. Bu süreçte yalnızca gemilerin değil, küresel finansal sistemin de ciddi bir risk altında olduğu değerlendiriliyor.


ABD-İran anlaşmasının netliği ve belirsizliği

Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)
Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)
TT

ABD-İran anlaşmasının netliği ve belirsizliği

Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)
Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)

Nebil Fehmi

Ortadoğu’nun büyük bir patlamanın eşiğinde gibi göründüğü bir anda, ABD ve İran arasında imzalanan son ateşkes anlaşması, kalıcı bir barış anlaşmasına dönüşmesi için yoğun ve ciddi müzakerelere giriş noktası olması umuduyla, memnuniyetle karşılanan bir “zorunlu ateşkes” olarak geldi. Bu anlaşma, tehlikeli bir uçurumun ve öngörülemeyen sonuçları olan çatışmaların eşiğinden, geçici de olsa, uzaklaşmamızı sağladı.

Durumun zorluğunu hem de en üst düzeyde yansıtan husus, her iki tarafın da açıklanmış tutumları arasındaki temel farklılıklara ve hatta açık çelişkilere rağmen, elde edilenleri kendi vizyonlarının bir zaferi olarak deklare etmeleridir. Ne var ki anlaşmanın daha yakından incelenmesi, her iki tarafın da kamuoyuna açıkladığı talepler ile nihayetinde kabul edilenler arasında birçok tutarsızlık olduğunu ortaya koyuyor. Dahası, maddelerinin yorumlanmasında ve doğasının nitelendirilmesinde açık ihtilaflar bulunuyor; bu da anlaşmanın çöküşünü önlemek ve sürdürülebilirliğini sağlamak için acilen siyasi ve hukuki bir konsolidasyon ve desteğe ihtiyaç duyulduğu anlamına geliyor.

Son aylarda Washington, bir dizi kesin ve katı talepte bulundu; İran'da rejim değişikliği veya davranışlarında bir değişiklik olduğuna dair kanıt, uranyum zenginleştirmenin tamamen durdurulması, füze programının tasfiye edilmesi, İran'ın bölgesel etkisinin azaltılması ve İsrail için açık güvenlik garantileri.

İran, bu talepleri ulusal egemenliği ve stratejik hakları ihlal ettikleri için müzakere edilemez kırmızı çizgiler olarak değerlendirdi. Mevcut “ateşkes”, bu unsurların hiçbirini açıkça ele almıyor gibi görünüyor. Dahası, anlaşma, uzun vadeli taahhütler veya net doğrulama mekanizmaları olmaksızın, hatta yüzeysel olarak Amerikan başarısı gibi görünen seyrüsefer konusunda bile, iki haftalık geçici bir operasyonları durdurma anlaşması olmakla sınırlı. Zira Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması, İran’ın askeri gözetim ve geçiş ücreti dayatma girişimi de dahil olmak üzere, Washington'un yıllardır savunduğu “seyir özgürlüğü” ilkesine aykırı koşullarda gerçekleşti.

Buna karşılık İran da maksimalist koşullar öne sürdü; bunlar arasında yaptırımların tamamen kaldırılması, Amerikan güçlerinin ve üslerinin bölgeden çekilmesi, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, gelecekteki saldırılara karşı garantiler ve hatta kayıpların tazmini yer alıyor. Ancak anlaşma, bu taleplerin hiçbirini fiilen veya yazılı olarak yerine getirmedi. Yaptırımların kaldırılması konusunda net bir metin yok, ABD'nin askeri çekilme taahhüdü yok ve bu konuların görüşülmesi için bir zaman çizelgesi bile yok. Elde edilen tek şey, Tahran'ın umduğundan çok uzak olan bir “operasyonların geçici olarak durdurulması”.

Daha da önemlisi, daha önce askeri baskı altında müzakere ilkesini reddeden İran, bu ateşkesi fiilen kabul ederek, belirttiği pozisyondan taktiksel olarak bir geri adım attı.

Müzakerelerin başlangıcından bu yana, hiçbir resmi metin yayınlanmadı. Bazı haberler, İran'ın resmi anlatısına göre müzakerelerin temeli olarak sunulan İran teklifinin, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını içerdiğini belirtiyor. Bu, Washington tarafından ilan edilen kırmızı çizgiyle doğrudan çelişiyor. Aynı zamanda bu maddenin, İran tarafından sunulan İngilizce versiyonda yumuşatıldığı veya çıkarıldığı, Farsça versiyonda ise daha açık bir şekilde yer aldığı, bunun da içerisi ve dışarısı arasındaki çelişkiyi yönetme çabasını yansıttığı söyleniyor. Son olarak, yaklaşan müzakerelerin temelinin, İran'ın sunduğu noktalarla ilgili revizyonlar içeren ve Trump tarafından belirlenen son tarihten hemen önce onaylanan bir Pakistan taslağı olduğu bildiriliyor.

Bu anlaşmanın en tehlikeli yönü, metnin kendisi değil, Washington ve Tahran arasındaki yorum farkı olabilir. Amerika Birleşik Devletleri bunu “tam bir zafer” olarak ilan ederek, askeri hedeflerine ulaşıldığını ve İran'ın baskıya boyun eğdiğini varsayıyor. Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını başarısının kanıtı olarak görüyor. İran ise bunu, direnişinin bir yansıması sayıyor, haklarından taviz vermek olarak değil, diğer tarafın davranışlarına bağlı “şartlı bir ateşkes” olarak nitelendiriyor. Zenginleştirme hakkını ve bölgesel etkisini koruduğunu vurguluyor.

Bu görüş ayrılığı, bizzat anlaşmanın kapsamıyla ilgili yorumlara ve hatta “ateşkes” kavramının bile birleşik bir tanımının olmamasına kadar uzanıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu çelişkiler, aşağıdakiler de dahil olmak üzere birkaç önemli konuda açıkça görülüyor:

- Hürmüz Boğazı: Washington boğazın açık olduğunu düşünürken, İran boğazın yalnızca kendi şartlarına ve egemenliğine uygun olarak açık olduğunu savunuyor.

- Nükleer program: Washington bunu daha sonra ele almaktan bahsederken, İran bunun müzakereye tabi olmayan egemen bir hak olduğunu ısrarla belirtiyor.

 - Bölgesel operasyonlar: İsrail ve bir ölçüde Amerika Birleşik Devletleri, anlaşmayı Lübnan gibi cephelerden ayrı tutuyor. Nitekim İsrail, ateşkes duyurusundan saatler sonra kanlı operasyonlar düzenledi. İran ise herhangi bir gerilimi azaltma girişiminin müttefiklerini de içermesi gerektiğine inanıyor; bu nokta Pakistanlı arabulucu tarafından da vurgulandı.

- Anlaşmanın niteliği: Washington bunu bir barış sürecinin başlangıcı olarak tanımlarken, İran bunu yalnızca geçici ve çökebilecek bir ateşkes olarak görüyor. Bu arada, İran'ın bazı komşu Arap devletlerine karşı hain operasyonları devam ediyor.

- Tazminat: İran ABD ve İsrail'den tazminat talep ederken, saldırıya uğrayan Arap devletleri İran'dan tazminat talep ediyor.

Bu çelişkiler sadece teknik detaylar değil; anlaşmanın özüne ilişkin “ortak bir anlayışın” yokluğunu yansıtıyor. Her iki taraf da bunu bağlayıcı ve üzerinde anlaşılmış bir çerçeve olarak değil, kendi hedeflerine ulaşmak için taktiksel bir araç olarak görüyor. Bu da anlaşmanın yapısal kırılganlığını açıklıyor; iki farklı yoruma sahip tek bir anlaşma olduğunda, çökme olasılığı artar.

Bu nedenle, bu anlaşmanın gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıttığı açıkça ortaya çıkıyor. Her iki tarafın da azami taleplerini, hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor ve temel sorunları çözümsüz bırakıyor.

Bununla birlikte hem ABD hem de İran'ın askeri, ekonomik ve siyasi olarak bitkin düşmesi ve ateşkesin acil ve kaçınılmaz bir gereklilik haline gelmesi nedeniyle bu anlaşmaya varıldı.

Anlaşmanın en tehlikeli yönünün içeriğinde değil, eksikliklerinde, “ateşkes”, “nükleer haklar” ve “seyir özgürlüğü” gibi temel kavramlar için ortak bir tanımın olmamasında yattığı söylenebilir. Bu nedenle, sürdürülebilirliği, iki tarafın yorumunun birleştirilmesi ve bağlayıcı bir ortak zemin oluşturulması başarısına veya başarısızlığına bağlı olacaktır.

Uluslararası toplumun tamamı ve savaşan taraflar, çatışma için ağır bir bedel ödediler. Bu nedenle, Pakistan'ın ev sahipliği yaptığı görüşmelerin başarısızlığına ve çelişkilere, karmaşıklıklara ve tutarsızlıklara rağmen, bu ateşkes, ayrıntılı ve ciddi müzakerelere doğru atılan gerekli bir ilk adım olmaya devam ediyor. Bu müzakereler Pakistan, Umman, Mısır, Türkiye ve Çin'in çabalarına ve çeşitli diplomatik çevrelerde ortaya atılan fikirlere dayanmalıdır. Bunlar arasında eski İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'in sunduğu fikirler ve hatta çatışmaların başlangıcında burada şahsen ortaya koyduğum fikirler de yer almaktadır. Bunların hepsi, diplomasinin son derece önemli olduğunu ve çatışmaları barışçıl yollarla sona erdirecek ve iyi komşuluk ilişkileri kuracak anlaşmalarla çözmenin gerekliliğini açıkça göstermektedir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


İran limanlarına ABD ablukası... Trump sınırlı saldırı seçeneğini değerlendiriyor

İran limanlarına ABD ablukası... Trump sınırlı saldırı seçeneğini değerlendiriyor
TT

İran limanlarına ABD ablukası... Trump sınırlı saldırı seçeneğini değerlendiriyor

İran limanlarına ABD ablukası... Trump sınırlı saldırı seçeneğini değerlendiriyor

ABD ordusu, Pakistan’daki barış görüşmelerinin çökmesinin ardından, Washington’un İran’ı nükleer hedeflerinden vazgeçmeyi reddetmekle suçlaması üzerine, pazartesi günü İran limanlarına yönelik deniz trafiğini kısıtlayan bir abluka uygulamasına başlayacak.

Washington’a göre abluka, bugün (Pazartesi) saat 14.00’te (GMT) yürürlüğe girecek ve İran limanlarına giden ya da bu limanlardan ayrılan tüm gemileri kapsayacak.

The Wall Street Journal gazetesinin pazar akşamı yetkililer ve konuya yakın kaynaklara dayandırdığı haberine göre ABD Başkanı Donald Trump ve danışmanları, barış görüşmelerindeki çıkmazı aşmak amacıyla İran’a yönelik sınırlı askeri saldırıları yeniden başlatmayı ve ayrıca Hürmüz Boğazı üzerinde ABD kontrolü sağlamayı değerlendiriyor.

Trump, dün yaptığı açıklamada, ABD’nin Hürmüz Boğazı’na deniz ablukası uygulayacağını duyurmuştu.