Trump'ın Mısır ve Ürdün'den Filistinlileri kabul etmeleri talebi ve anlamlarına dair bir okuma

Bu konu çok ciddiye alınması gereken bir konudur, zira bu, kimliği sulandırmaya ve çeşitli yöntemlerle ortadan kaldırmaya yönelik kötü niyetli ve kapsamlı bir planın parçasıdır.

Yerinden edilmiş Filistinliler, Gazze Şeridi'nin kuzey kesimlerine doğru yol alıyor, 29 Ocak 2025 (AFP)
Yerinden edilmiş Filistinliler, Gazze Şeridi'nin kuzey kesimlerine doğru yol alıyor, 29 Ocak 2025 (AFP)
TT

Trump'ın Mısır ve Ürdün'den Filistinlileri kabul etmeleri talebi ve anlamlarına dair bir okuma

Yerinden edilmiş Filistinliler, Gazze Şeridi'nin kuzey kesimlerine doğru yol alıyor, 29 Ocak 2025 (AFP)
Yerinden edilmiş Filistinliler, Gazze Şeridi'nin kuzey kesimlerine doğru yol alıyor, 29 Ocak 2025 (AFP)

Nebil Fehmi

Donald Trump, Gazze'nin yeniden inşası kapsamında Ürdün ve Mısır'a daha fazla Filistinliyi kabul etmeleri çağrısında bulundu, ardından da Gazze'nin küçük bir yüzölçümüne sahip olması nedeniyle Filistinlilerin bu ülkelerdeki ikametinin daha uzun süreli olabileceğini açıkladı.

Açıklama Ürdün ve Mısır kamuoyunda çok olumsuz tepkilere yol açtı. Ek olarak, resmi hükümet açıklamaları da öneriye ilişkin derin bir rahatsızlığı yansıttı. Trump’ın bu açıklamasına getirilen en iyimser yorum, Trump'ın davanın detaylarına aşina olmadığı ve açıklamasının onun kaba ve sert alışılmışın dışındaki uygulamaları bağlamında yapıldığı yönündeydi. Kendisi gerçekten de davanın kökeninden ve hassasiyetinden habersiz bir zorba ama bu açıklama kendiliğinden ortaya çıkmış bir açıklama olmayıp birçok tehlikeyi de içinde barındırmaktadır. Bunu geçici bir açıklama olarak düşünenler yanılıyor, ciddiyetini ve sonuçlarını küçümseyenler ise suçlu sayılmalılar. Çünkü amacı kötü niyetli ve sonuçları varoluşsaldır ve bu önerinin Büyük İsrail'in Yahudilere ait olduğu konusunda ısrar eden İsrail ile ABD'deki Yahudi ve Hristiyan sağı arasında, açık ve büyüyen bir siyasi arka planı bulunmaktadır. Bu düşünce, geçmişte İsrail hükümetindeki bakanlar tarafından ve yeni yönetimdeki Ortadoğu’dan sorumlu ve kendisini benimseyen yetkililerin çoğu tarafından da defalarca tekrarlandı.

Dolayısıyla meselenin çok ciddiye alınması gerekiyor. Zira bu, Filistin kimliğini sulandırmaya ve sorunu çeşitli yöntemlerle ortadan kaldırmaya yönelik kötü niyetli ve tamamlanmış bir planın parçası ve yeni yönetimin ilk atışıdır. ABD’deki “realist”, İsrail ve siyasi arenanın sağındaki destekçileri arasındaki ideolojik perspektifle, İsrail ve Amerikan yönetiminin siyasi söyleminde bu plan benimsenecek ve pazarlanacaktır. Konunun maddi ve rakamsal olarak ele alınması, hak ve haksızlık ayrımı gözetmeksizin, her davanın bir maliyeti ve her tarafın bir bedeli olduğu düşüncesiyle, her meselenin pratik çözümleri olduğuna inanan iş adamı Trump'ın düşünce tarzıyla örtüşüyor.

Arap tarafların olumlu karşılamamasına rağmen Trump'ın öneriye bağlı kalacağını vurgulaması şaşırtmadı. Önümüzdeki haftalarda ABD'nin Ürdün ve Mısır ile yoğun temaslarda bulunarak bu öneriyi kabul etmeleri için teşvikler sunması yahut reddetmeleri halinde onları açıkça karşı adımlar ve Amerikan yardımının azaltılması ile tehdit etmesi bekleniyor. Öneriyi kabul etmemeleri halinde, onlara ABD'nin uluslararası finans kuruluşlarındaki etkisinin hatırlatılması ve uyarıda bulunulması da bekleniyor. Bunlar sert ve açık diplomasinin hakim olduğu bir çağda yaşadığımızı yansıtan yeni uygulamalardır.

Trump'ın seçimi kazanmasının ardından birçok ülke onunla iyi ilişkiler kurmaya, ya da en azından onunla çatışmaktan kaçınmaya çalışıyor. Bunların arasında Rusya, Çin ve Avrupalı müttefikler gibi bazı büyük ülkeler de yer alıyor. Ancak Trump'ın çatışmacı tutumlarını sürdürmesi, ulusal sınırları aştığını hissettiklerinde Danimarka, Panama, Meksika ve Kanada'nın verdiğini gördüğümüz tepki gibi, dostları ve müttefikleri arasında bile pek çok doğrudan ve olumsuz tepkiye yol açtı. Katılmak ve son derece ciddi bir konuyu görmezden gelmek kabul edilemez olduğu için, doğal olarak yeni Amerikan başkanıyla doğrudan çatışmayı tercih etmeseler de Ürdün ve Mısır'ın verdiği tepki, güçlü ve açık olma arasında bir dengeyi yansıttı. Ürdün'den yapılan açıklama Ürdün’ün Ürdünlülerin, Filistin'in de Filistinlilerin olduğunu vurguladı. Mısır, iki devletli çözüm ve Filistin devletinin kurulması dışındaki tüm önerileri reddettiğinin altını çizdi. Bunlar Filistin davasına en fazla destek veren ve İsrail-Filistin gerginliğinden, İsrail'in bu kahraman halka karşı aşikar adaletsizliklerinden doğrudan etkilenen iki ülkenin sabit ve istikrarlı pozisyonlarıdır. İki ülkenin pozisyonları, zorla göç ettirmenin milli güvenlikleri üzerindeki etkilerinin ciddiyetinin derinlemesine anlaşılmasından kaynaklanan derin tarihi köklere sahiptir. Burada amaç, zorla göç ettirilecek Filistinlilerin uygulamalarının iki ülkenin milli güvenliklerine etkisine karşı korkutmak değil, aksine bunun İsrail'in diğer yayılmacı politikalarını yansıtan geniş çaplı bir uygulama olması nedeniyle taşıdığı tehdide karşı uyarmaktır.

Trump ile hızlı bir çatışmadan kaçınmak mantıklı görünebilir ve bazıları bunu taktiksel olarak doğru görebilir; ancak bu, meseleyi temelden çözmüyor ve kaçınılmaz bir sonraki çatışma olasılıklarını ortadan kaldırmıyor. Çünkü Trump'ın en başından önerdiği şeyin yeni bir siyasi çatışma olduğunu ve bazı Arap ülkelerinin buna karşı çıkmasıyla bu çatışmanın sona ermeyeceğini düşünüyorum. İsrail ve ABD tarafından daha fazla baskı ve tırmandırmaya, aynı amaca ulaşmak için yapılacak talep veya manevraların tekrarlanmasına tanık olacağımızı tahmin ediyorum. Bunların çoğunun birçok ülkenin kendisiyle şahsen bir çatışma yaşamamaya önem vermesinden yararlanmaya çalışacak olan Trump’ın kendisi tarafından ortaya atılmasını bekliyorum. Söylediğim gibi, ilk adım daha fazla ekonomik baskı olacak, bunu Gazze Anlaşması tam olarak uygulanana kadarki geçiş dönemi boyunca veya geçici bir süre mültecilerin kabul edilmesi veya başka ülkelere gönderilmesi önerisinin geliştirilmesi aşaması takip edecek ya da eşlik edecek. Bilindiği üzere İsrail'in mültecilerin geri dönüşüne izin verdiğine dair hiçbir emsal bulunmuyor, ama Mısır ve Ürdün bunu hoş karşılamadı diye bu fikirden vazgeçilmesi de pek mümkün görünmüyor. Çünkü zorla göç ettirme, Filistin davasının içeriğini boşaltmak ve İsrail devletinin Yahudiliğine yönelik en büyük tehlikeyi azaltmak için temel bir adımdır. Önerinin, Gazze'nin yeniden inşası ve Filistinlilerin zorla göç ettirilmesinin maliyetinin büyük bir yüzdesini Arapların üstlenmesinin yanı sıra, daha fazla sayıda Filistinlinin Mısır ve Ürdün dışında çeşitli Arap ülkelerine gönderilmesini kapsayacak şekilde geliştirilmesi olasılığını dışlamıyorum.

Bu ve benzeri sebeplerden dolayı, Arap ülkelerinin büyük çoğunluğunun bu konuya özel bir önem vermesi ve bu konuyla ciddi ve neredeyse kolektif bir şekilde etkileşimde bulunması gerekmektedir.  Zira amacı Filistinliler ile Arap dünyasının milli hayalini ortadan kaldırmaktır ve Ürdün ile Mısır tek başlarına bunun gerçekleştirileceği alanlar ve hedeflenen mekanizmalar değildir. Filistinliler, Ürdün ve Mısır ile sınırlı kalmayıp, birçoğunun çıkarlarını etkileyebilecek bu tehlikeli gelişme karşısında kolektif pozisyonlarının birbirine daha yakın ve sağlam olduğu göz önüne alındığında, tamamen olmasa bile Arapların topluca harekete geçmesi, Amerikan baskısının her birine olan etkisini azaltacaktır. Gerilimin tırmanmasını ve keskin çatışmayı önlemenin en iyi yolu, Arap dünyasının öneriyi hızla, açıkça ve alenen reddetmesidir. Öneriyi erkenden ve net bir şekilde reddedip iki devletli çözüme bağlı olduğunu açıklayarak, kökünden söküp atmasıdır. Gazze'de ateşkes sonrası dönemde iş birliği için siyasi bir uzlaşının mevcudiyetinin ve zorla göç ettirme planlarının durdurulmasının şart koşulmasıdır. Zorla göç ettirme, uluslararası hukuk kurumlarına sunulduğu gibi insanlığa karşı bir suç ve soykırım aracı olduğundan, Arapların da zorla göç ettirilme sorununa karşı çabalarını uluslararası platformlarda aktif hale getirmeleri gerekmektedir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan  çevrilmiştir.



İran savaşı, Güney Asya ekonomilerini Rusya’ya yakınlaştırdı

İran savaşının yarattığı enerji krizi, Cakarta'daki benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluşmasına yol açmıştı (Reuters)
İran savaşının yarattığı enerji krizi, Cakarta'daki benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluşmasına yol açmıştı (Reuters)
TT

İran savaşı, Güney Asya ekonomilerini Rusya’ya yakınlaştırdı

İran savaşının yarattığı enerji krizi, Cakarta'daki benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluşmasına yol açmıştı (Reuters)
İran savaşının yarattığı enerji krizi, Cakarta'daki benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluşmasına yol açmıştı (Reuters)

Enerji ve gübrede büyük ölçüde Ortadoğu'ya bağımlı Güneydoğu Asya ülkeleri, Hürmüz Boğazı'ndaki krizin yarattığı tedarik sıkıntısı sebebiyle oluşan açığı kapatmak için Rusya'ya yanaşıyor.

Endonezya Devlet Başkanı Prabowo Subianto, Moskova'da Rusya lideri Vladimir Putin'le görüşmesinin ardından 150 milyon varile kadar Rus ham petrolü ithal edeceklerini açıkladı.

ABD müttefiki Filipinler de 5 yıl aradan sonra geçen ay Rusya'dan ilk petrol sevkıyatını tamamladı.

Tayland, Rusya'dan gübre alımı için görüşmeleri sürdürürken, Vietnam da İran savaşı öncesinde Kremlin'le imzaladığı nükleer santral anlaşmasıyla ilgili çalışmaları hızlandırdı.

Enerji fiyatlarındaki yükseliş ve ABD'nin Rus petrolüne yönelik yaptırımları geçici olarak gevşetmesi, Moskova'ya milyarlarca dolarlık gelir sağladı.

Guardian'ın analizine göre bu gelişmeler, Batı'nın Rusya'yı uluslararası alanda izole etme çabalarının sınırlı kaldığı yönündeki Kremlin söylemini de güçlendirdi.

Bölge genelinde yapılan kamuoyu araştırmaları, Rusya ve Putin yönetimi hakkındaki olumlu algının sürdüğünü ortaya koyuyor. 2024'te yayımlanan bir ankete göre Endonezya ve Vietnam'da katılımcıların yüzde 50'den fazlası Rusya'nın Ukrayna savaşını kazanmasını istiyor. Pew Research'ün geçen yılki araştırmasında da Endonezyalıların yüzde 64'ünün Rusya'ya olumlu baktığı, aynı oranın ABD için yüzde 48'de kaldığı ortaya konmuştu.

Singapur merkezli düşünce kuruluşu ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü'nden araştırmacı Ian Storey, bölgede Moskova'nın imajına dair şunları söylüyor:

Putin, Batı'ya karşı duran güçlü lider ve geleneksel değerlerin savunucusu olarak görülüyor. Bu maço imajı, bölgedeki birçok ülkede çoğunlukla karşılık buluyor.

Analist ayrıca Rusya'nın, Vietnam ve Laos gibi komünist yönetimlerle tarihsel bağlara sahip olduğunu hatırlatarak, Kremlin'in İsrail'e karşı Filistin'e verdiği destek nedeniyle Müslüman dünyada da olumlu algılandığı yorumunu yapıyor. Çeçen savaşları ve Sovyetlerin Afganistan işgali gibi geçmiş olayların ise "büyük ölçüde unutulduğunu" savunuyor.

Bununla birlikte uzmanlara göre Rusya'nın bölgedeki etkisini artırma kapasitesinin sınırları var. Moskova'nın özellikle Çin yönetimine artan bağımlılığı, Güney Çin Denizi'nde Pekin'le sorun yaşayan ülkeleri temkinli davranmaya itebilir.

Avrupa Birliği (AB) ise bölgedeki gelişmeleri endişeyle takip ediyor. AB Avrupa Birliği Dış Politika Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, Brunei'de Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN) dışişleri bakanlarıyla salı günü düzenlediği görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, bölge ülkelerine "büyük resmi görme" çağrısında bulundu.

Kallas, Rus petrolünün satın alınmasının Moskova'nın Ukrayna'daki savaşı sürdürmesine katkı sağlayacağını vurguladı.

Independent Türkçe, Guardian, Jakarta Globe, Channel News Asia


Kral III. Charles’a Epstein tepkisi: Mağdurlarla görüşmeliydin

Kral Charles, Trump'ı doğrudan karşısına almadan NATO'nun birliğinin önemini de vurguladı (Reuters)
Kral Charles, Trump'ı doğrudan karşısına almadan NATO'nun birliğinin önemini de vurguladı (Reuters)
TT

Kral III. Charles’a Epstein tepkisi: Mağdurlarla görüşmeliydin

Kral Charles, Trump'ı doğrudan karşısına almadan NATO'nun birliğinin önemini de vurguladı (Reuters)
Kral Charles, Trump'ı doğrudan karşısına almadan NATO'nun birliğinin önemini de vurguladı (Reuters)

Britanya monarşisinin başındaki Kral III. Charles'ın ABD ziyaretinde Jeffrey Epstein mağdurlarıyla görüşmemesi tepki çekti.

Epstein'in pedofili ağına karşı mücadelenin önde gelen isimlerinden Virginia Giuffre'nin kardeşi Sky Roberts, Epstein Dosyaları Şeffaflık Yasası'nın ortak yazarlarından Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Ro Khanna'nın düzenlediği etkinlikte şunları söyledi:

Mağdurlar burada Kongre üyeleriyle birlikte oturuyor, hâlâ seslerini duyurmak için mücadele ediyor, gerçek hesap verebilirlik için baskı yapıyorlar. Oysa bu sistemlerle bağlantılı birçok güçlü isim ulaşılamaz durumda ve mağdurlarla yüz yüze görüşmüyor. Kralın, mağdurların yanında olduğunu dünyaya duyurması için bu an uygun bir fırsattı.

Etkinliğe, Giufrre'nin yakınlarına ek olarak, Epstein mağdurları Sharlene Rochard ve Danielle Bensky'le insan hakları ve kadın hakları örgütlerinden temsilciler katıldı.

Demokrat siyasetçi Khanna, Kral III. Charles'a geçen ay gönderdiği mektupta, ABD ziyaretinde Epstein'in istismarına maruz kalan kişilerle görüşmesini talep etmişti.

Ancak Kral Charles ve Kraliçe Camilla'nın avukatı, böyle bir görüşmenin yapılmayacağını bildirmişti. Yanıt mektubunda Birleşik Krallık'ta "devam eden polis soruşturmalarına” atıfta bulunulmuş, Kral Charles'ın "kurbanlarla görüşemeyeceği veya soruşturma konusu olan meseleler hakkında doğrudan yorum yapamayacağı" ifade edilmişti.

Epstein dosyalarında adı geçen isimlerden biri de Kral III. Charles'ın kardeşi Andrew Mountbatten-Windsor. Virginia Giuffre, 2021'de ABD'de açtığı davada, 17 yaşındayken Andrew'la cinsel ilişkiye zorlandığını öne sürmüştü. Birleşik Krallık Kraliyet Ailesi mensubu bu iddiaları reddetse de 2022'de Giuffre'yle uzlaşmaya da varmıştı.

Mountbatten-Windsor, Kraliyet Ailesi'ne zarar vermemek adına York Dükü dahil tüm unvanlarından feragat etmişti. Ancak geçen yılın son aylarında artan baskılar ve yeni açıklanan belgeler neticesinde Kral Charles tarafından "Prens" unvanı da elinden alınmıştı.

Giuffre'nin kardeşi Sky Roberts, ABD Başkanı Donald Trump'ın da Epstein'le ilgili süreçte şeffaf davranmadığını vurguladı. Trump, dosyalarda kendisine yöneltilen tüm iddiaları reddetmişti.

ABD Adalet Bakanlığı, Epstein davasına ait yaklaşık 6 milyon belgenin sadece 3,5 milyonunu kamuoyuyla paylaştı.

Epstein olayı nedir?

En küçüğü 14 yaşında olmak üzere 18 yaş altındaki onlarca kız çocuğuna cinsel istismarda bulunmak ve fuhuş ağı oluşturmak suçlamasıyla yargılanan Epstein, tutuklu olduğu New York Manhattan Metropolitan Merkez Hapishanesi'ndeki hücresinde 10 Ağustos 2019'da ölü bulunmuştu.

Açıklanan Epstein dava dosyalarında Andrew Mountbatten-Windsor ve Trump'ın yanı sıra eski ABD Başkanı Bill Clinton, eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, aktör Kevin Spacey, şarkıcı Michael Jackson, illüzyonist David Copperfield, avukat Alan Dershowitz ve eski New Mexico Valisi Bill Richardson gibi ünlü isimler var.

FBI, ABD Adalet Bakanlığı'yla yaptığı inceleme sonucunda, ünlü isimlerden oluşan "müşteri listesi"nin tutulduğuna dair herhangi bir kanıta ulaşılamadığını duyurmuştu. 

İstihbarat ajansı ayrıca hükümet yetkilileri, ünlüler ve iş insanlarının suçlarını örtbas amacıyla öldürüldüğü öne sürülen Epstein'in hücresinde intihar ettiği sonucuna varıldığını açıklamıştı.

Independent Türkçe, CNN, Guardian


BAE’nin OPEC’ten ayrılması petrol piyasasını nasıl etkileyecek?

BAE, OPEC'ten ayrılma kararını Hürmüz krizi derinleşirken aldı (Reuters)
BAE, OPEC'ten ayrılma kararını Hürmüz krizi derinleşirken aldı (Reuters)
TT

BAE’nin OPEC’ten ayrılması petrol piyasasını nasıl etkileyecek?

BAE, OPEC'ten ayrılma kararını Hürmüz krizi derinleşirken aldı (Reuters)
BAE, OPEC'ten ayrılma kararını Hürmüz krizi derinleşirken aldı (Reuters)

Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ve OPEC+ üyeliğinden çekilme kararının yankıları sürüyor.

BAE yönetiminden dün yapılan açıklamada, Körfez devinin 1 Mayıs itibarıyla OPEC ve OPEC+ üyeliğini sonlandıracağı duyuruldu.

Reuters'ın analizinde, bu hamlenin OPEC'in küresel petrol arzı üzerindeki kontrolünü zayıflatacağına dikkat çekiliyor. Ayrıca BAE'yle OPEC'in fiili lideri Suudi Arabistan arasında "uçurumun derinleşebileceği" ifade ediliyor.

BAE Enerji Bakanı Süheyl Muhammed el Mazravi, ajansa açıklamasında, kararı almadan önce herhangi bir ülkeye danışmadıklarını belirterek şunları söyledi:

Bu bir politika kararıdır; üretim seviyesiyle ilgili mevcut ve gelecekteki politikalar dikkatle incelendikten sonra alınmıştır.

Analize göre BAE'nin gruptan ayrılması, 2018'de BMGK'deki konuşmasında OPEC'i petrol fiyatlarını şişirerek "dünyanın geri kalanını dolandırmakla" suçlayan ABD Başkanı Donald Trump için zafer anlamına geliyor.

İran savaşı nedeniyle Hürmüz Boğazı'nda yaşanan krizin çözülmesinin ardından BAE artık OPEC kotalarına tabi olmayacağı için üretimini artırma imkanı da bulabilir. Uzmanlara göre bu, piyasalar ve küresel ekonomi açısından olumlu bir gelişme.

Ancak Wall Street Journal'ın (WSJ) analizinde, BAE'nin kararının OPEC'in petrol piyasasını yönetme kapasitesine ciddi darbe vuracağına dikkat çekiliyor.

Danışmanlık şirketi Rystad Energy'den Jorge Leon, "Günde 4,8 milyon varil üretim kapasitesine sahip ve daha fazla üretim yapma hedefi güden bir üyeyi kaybetmek, grubun önemli bir aracı da kaybettiğini gösteriyor" diyor.

Uluslararası Enerji Ajansı'nın verilerine göre, BAE'nin üyelikten çıkmasıyla OPEC'in üretim kapasitesinin yüzde 13'ü ortadan kalkacak.

İran, savaşta İsrail'in yanı sıra ABD'nin müttefiki Körfez ülkelerine misilleme yapmıştı. İran ordusu, ABD-İsrail'in 28 Şubat'taki saldırılarıyla başlayan savaşta BAE'ye en az 2 bin 200 füze ve drone fırlattı.

Uzmanlar, savaşın BAE'nin OPEC'ten çıkışını hızlandırdığını ancak Abu Dabi yönetiminin bir süredir zaten örgütten uzaklaştığını belirtiyor.

Guardian'ın analizinde, BAE'nin hamlesinin "Suudi Arabistan'ın itibarını zedeleyebileceği ve ABD'nin bölgedeki konumunu güçlendirebileceği" yazılıyor. Riyad yönetiminin petrol fiyatları üzerindeki kontrolünün zayıflayabileceği ve BAE'nin, uzun süredir OPEC'i eleştiren Trump yönetimine yaklaşarak ABD'yle ilişkilerini kuvvetlendirebileceği ifade ediliyor.

Ayrıca İran savaşı karşısında Körfez ülkelerinin birlik olamamasının da BAE'nin kararında önemli rol oynadığı vurgulanıyor.

WSJ ve Financial Times'ın analizlerinde, BAE'nin hamlesinin "OPEC için sonun başlangıcı olduğu" yorumu da paylaşılıyor.

14 Eylül 1960'ta petrol üreticisi ülkelerin arz politikalarını koordine etmek amacıyla kurulan OPEC'te Suudi Arabistan ve BAE'ye ek olarak Cezayir, Kongo, Ekvator Ginesi, Gabon, İran, Irak, Kuveyt, Libya, Nijerya ve Venezuela olmak üzere 12 üye yer alıyor.

2016'da yapılan anlaşmalarla daha esnek bir yapıya sahip OPEC+'ta Rusya ve Azerbaycan'ın yanı sıra 9 ülke daha var.

Independent Türkçe, Reuters, Wall Street Journal, Financial Times, Guardian