Mısır ile İsrail arasında giderek artan savaş söylemi politikacılar arasında destekçi bulamıyor

Savaş söylemi, ‘soğuk barışı’ çevreleyen gerilim ve baskıyı yansıtıyor

1973 Ekim Savaşı sırasında Süveyş Kanalı'nın doğu kıyısındaki Mısır askerleri (Arşiv - AP)
1973 Ekim Savaşı sırasında Süveyş Kanalı'nın doğu kıyısındaki Mısır askerleri (Arşiv - AP)
TT

Mısır ile İsrail arasında giderek artan savaş söylemi politikacılar arasında destekçi bulamıyor

1973 Ekim Savaşı sırasında Süveyş Kanalı'nın doğu kıyısındaki Mısır askerleri (Arşiv - AP)
1973 Ekim Savaşı sırasında Süveyş Kanalı'nın doğu kıyısındaki Mısır askerleri (Arşiv - AP)

Şarku’l Avsat'a konuşan Mısırlı kaynaklar, Mısır ile İsrail arasındaki gerilimin iki ülke arasında büyük bir askeri ya da siyasi krize yol açmayacağını söyledi. Kaynaklar, son birkaç gündür medyada ve sosyal medyada artan gerilime rağmen patlamaya hazır bir durum ihtimalini küçümsedi.

İki tarafın 1970'lerde barış anlaşması imzalamasından bu yana Mısır ile İsrail arasındaki ilişkilerde, Gazze Şeridi'nde 15 ay önce patlak veren savaştan bu yana yaşanan türden bir gerginlik görülmedi.

Filistin meselesinin nasıl çözüleceği konusundaki anlaşmazlıklardan kaynaklanan gerilimin yanı sıra, farklılıklar geçtiğimiz mayıs ayından bu yana daha da yoğunlaştı. İsrail, Mısır'la arasındaki Philadelphia Koridoru ve Refah Sınır Kapısı’nı ele geçirdi ve Mısır'ı tüneller aracılığıyla Gazze Şeridi'ne silah girişini engellemek için yeterince çaba göstermemekle suçladı; Kahire ise bunu reddetti ve İsrail’in adımlarını barış anlaşmasının ihlali olarak değerlendirdi.

Mısır-Katar-ABD arabuluculuğuyla İsrail ile Hamas arasında bir ateşkes anlaşması imzalanmasının ardından anlaşmazlıklar bir nebze yatıştı. Ancak ABD Başkanı Donald Trump'ın Filistinlilerin Gazze'den Mısır ve Ürdün'e göç ettirilmesini önermesi ve bunun İsrail tarafından desteklenmesinin ardından gerilim yeniden arttı. Bu durum Kahire tarafından şiddetle kınandı ve Mısır'ın resmi tepkileri de bunu izledi; Kahire'nin pozisyonuna Arap ve uluslararası destek geldi.

Buna paralel olarak, Mısır ve İsrail'deki medya ve sosyal medya platformları karşılıklı paylaşımlarını arttırdı. Bu durum, bazılarının durumun patlak verebileceği ve iki taraf arasında askeri bir çatışmaya yol açabileceği korkusunu dile getirmesine neden oldu.

Ancak Mısır eski Dışişleri Bakanı Muhammed el-Arabi Şarku’l Avsat'a verdiği demeçte, Mısır ve İsrail arasında ‘askeri bir çatışma’ olmayacağını, İsrail'in ‘tükenmiş’ olduğunu ve Mısır büyüklüğünde bir ülkeyle çatışmaya girecek askeri kapasiteye sahip olmadığını vurguladı.

İlişkilerde ya da medyada yer alan mevcut gerginliklerin Gazze savaşı ve bu savaşla ilgili anlaşmazlıklar nedeniyle normal olduğunu ve bu savaş devam ettiği sürece devam edeceğini, ancak ‘her iki taraf da diğerinin kapasitesini bildiği için’ daha fazla şiddetlenmeyeceğini ifade eden el-Arabi, Mısır'ın bölgede barış istediğini belirtti.

Mısırlı askeri uzman Semir Ferec Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, özellikle İsrail medyasında Mısır'la askeri bir çatışmaya girileceği yönündeki tüm söylemlerin ‘sadece laftan ibaret’ olduğunu ve hiçbir gerçekliğe dayanmadığını söyledi.

Ferec, İsrail kuvvetlerinin Filistin ve Lübnan'daki silahlı direniş gruplarıyla bir buçuk yıldır süren bir çatışmaya girdiği dönemde İsrail'in Mısır'la savaşa ‘girmeyeceğini’ vurguladı.

Ferec, İsrail'in bölgedeki bir numaralı düşmanının Tahran'ın nükleer programı nedeniyle İran olduğunu ve Mısır ile barış anlaşmasını riske atmayacağını belirtti.

1979 yılında Mısır ve İsrail, her iki ülkenin de ‘Camp David'de kararlaştırılan Ortadoğu'da barış çerçevesine’ bağlılıklarını teyit ettikleri bir barış anlaşması imzaladı.

Anlaşma, iki taraf arasında güç kullanma tehdidini ya da kullanımını yasaklıyor ve tüm anlaşmazlıkları ‘barışçıl yollarla’ çözmeyi taahhüt ediyor.

Tarihi anlaşma, iki ülke arasındaki sınırda askeri varlığın şeklini düzenliyor. Ayrıca, anlaşmanın uygulanmasını ve anlaşmaya uyulmasını izlemek üzere ortak bir askeri koordinasyon komitesi kurulmasını öngörüyor.

Daha önce Mısır istihbarat servisinde müsteşar olarak görev yapan Muhammed Reşad, ‘Camp David Anlaşması'nda hiçbir tarafın diğerine saldırmayacağına dair hükümler bulunduğunu’ doğruladı. Ancak ne olduysa İsrail'in anlaşmayı ihlal ederek Mısır'ın ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü Philadelphia Koridoru’nu işgal etmesiyle oldu. Bunun üzerine Mısır, anlaşmanın sınırlı kuvvet bulundurulmasını öngördüğü İsrail sınırlarına yakın B ve C bölgelerinde kuvvetlerini harekete geçirdi.

Reşad, Şarku’l Avsat'a verdiği demeçte, “Mısır, İsrail'in Philadelphia Koridoru’nu işgal ederek yaptıklarına karşılık olarak ulusal güvenliğine yönelik herhangi bir tehdidi püskürtmek için güçlerini buraya seferber etti. İsrail şu anda Mısır'ın barış anlaşmasını ihlal ettiğini iddia ediyor ve Mısır da ihlalin önce Tel Aviv'den geldiği yanıtını veriyor. Dolayısıyla İsrail Philadelphia Koridoru'ndan çekildiğinde Mısır'dan güçlerini Mısır-İsrail sınırı yakınlarından çekmesi istenebilir” ifadelerini kullandı.

Reşad, ‘iki taraf arasında bu konuları görüşen ve çözüme kavuşturmak için çalışan bir askeri komite olduğu ve her iki ülke de barış anlaşmasını sürdürme konusunda istekli olduğu için konunun askeri bir çatışmaya varmayacağına’ inanıyor.

Mısır-İsrail barış anlaşmasının ekine göre Philadelphia Koridoru, İsrail'in 2005 yılında ‘ayrılma’ planı olarak bilinen planla Gazze Şeridi'nden çekilmesinden önce İsrail tarafından kontrol edilen ve korunan bir tampon bölgedir.

Gazze savaşı sırasında İsrail, Mısır ve Gazze Şeridi arasında 14 kilometre boyunca uzanan üç yönlü bir koridor olan Philadelphia Koridoru’nun kontrolünü yeniden ele geçirdi ve buradan çekilmeyi reddediyor.

Coğrafi olarak Mısır ve Gazze Şeridi arasındaki bu sınır şeridi kuzeyde Akdeniz'den güneyde Kerem Şalom Sınır Kapısı’na kadar uzanıyor.

İsrail, Mısır'la olan bu sınır koridorunun Hamas'ın altından geçen tüneller aracılığıyla kaçak silah elde etmek için kullandığı ana kapı olduğuna inanırken, Mısır sınırlarının kontrol altında olduğunu ve toprakları üzerinden tünel ya da kaçakçılık yapılmadığını söylüyor.

İki ülke arasında İsrail'in bu koridoru işgali ve Mısır birliklerinin sınıra yakın konuşlanması nedeniyle medyada artan gerilime rağmen, Kahire ya da Tel Aviv'den iki taraf arasında olası bir askeri çatışmaya dair resmi bir tehdit gelmedi.



İran'ın çöküşünün bölge üzerindeki potansiyel etkisi nedir?

Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
TT

İran'ın çöküşünün bölge üzerindeki potansiyel etkisi nedir?

Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026

Ömer Önhon

İranlılar, 1979 devriminden sonra iktidarı ele geçiren rejimi protesto etmek için sayısız kez sokaklara döküldüler; bu, İslam Cumhuriyeti tarihinde çok tanıdık bir sahne haline geldi. Ancak bu kez, protestolar daha derin ve daha tehlikeli anlamlar taşıyor.

Protestoların itici gücü artık rejimin ideolojik ve baskıcı doğasıyla sınırlı değil; günlük yaşamın her yönünü etkileyen boğucu bir ekonomik krizi de içerecek şekilde genişledi. Öfke yayılırken, dikkat çekici bir gelişme yaşandı; geleneksel olarak rejimin destekçileri olarak kabul edilen ve daha önce protestolardan uzak duran Tahran Kapalı Çarşı tüccarlarının da protestolara dahil olması. Onların dahil olması, rejim için endişe verici bir değişimi temsil ediyor, ancak bu, rejimin yakın zamanda yıkılacağının kesin bir göstergesi değil.

Bu harekete karşılık olarak, İran makamları protestoları bastırmak için rejim güvenlik güçlerini, Devrim Muhafızlarını ve Besic olarak bilinen sadık milisleri büyük sayılarda sokaklarda konuşlandırdı. Tahminler, yaklaşık üç bin kişinin öldürüldüğüne, binlerce kişinin de yaralandığına ve tutuklandığına, gerçek can kaybının ise resmi rakamlardan üç veya dört kat daha yüksek olabileceğine işaret ediyor.

Krizi açıklarken, İran rejimi yaşananları ülkeyi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan yabancı müdahaleye ve ekonomiye olan ciddi etkisinden dolayı uluslararası yaptırımlara bağlıyor. Bu iddialar bir miktar doğruluk payı içerse de, krizin kökenleri çok daha derine iniyor ve esas olarak rejimin kendi içindeki yapısal dengesizliklerden kaynaklanıyor gibi görünüyor.

Enflasyon yüzde 45 ile 50 arasında seyrediyor, İran tümeni yabancı para birimleri karşısında değerinin önemli bir kısmını kaybetti, emekli maaşlarını ödeme sorunu kötüleşiyor ve İranlılar genel bir tükenmişlik ve bitkinlik duygusu yaşıyor. Halk her geçen gün daha da fakirleşirken, rejimin elitleri ve fırsatçıları, adaletsizlik duygusunu daha da artıran yaygın yolsuzluk ortamında servet biriktirmeye devam ediyor.

Ekonomik krizin yanı sıra, İran makamları yıllardır Tahran'daki hava kirliliği de dahil olmak üzere kronik sorunlarla başa çıkmayı başaramadı; bu sorunlara şimdi kuraklık krizi de eklendi. Bu arada, ülkenin kıt kaynakları, çoğu ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen saldırılarla büyük ölçüde yok edilen çok sayıda silahlanma programına yönlendirildi.

İran'da yaşananlar, Ortadoğu'da gerçekleşen dönüşümlerin daha geniş bağlamından ayrılamaz. Rejimin bölgesel ve uluslararası politikaları yıllar içinde kendisine o kadar çok düşman kazandırdı ki, olası çöküşü uluslararası alanda kendisine karşı pek sempati uyandırmıyor gibi görünüyor

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre İran'da yaşananlar, Ortadoğu'da gerçekleşen dönüşümlerin daha geniş bağlamından ayrılamaz. Rejimin bölgesel ve uluslararası politikaları yıllar içinde kendisine o kadar çok düşman kazandırdı ki, olası çöküşü uluslararası alanda kendisine karşı pek sempati uyandırmıyor gibi görünüyor.

Suriye krizinin yankıları bölge ve dünya genelinde hâlâ tazeyken, nüfus ve doğal kaynaklar açısından Suriye'den çok daha büyük bir ülke olan İran'ın çöküşünün potansiyel etkileri düşünüldüğünde endişe daha da artıyor. Bu olasılık, bölgenin çok ötesine uzanan sarsıntılara neden oluyor. Dolayısıyla ilk soru şu: Rejim gerçekten devrilecek mi ve böyle bir değişimin maliyeti ne olacak? Bunu daha ağır bir soru izliyor: Eğer böyle bir durum yaşanırsa, sonrasında sahne nasıl görünecek?

Bu bağlamda, ABD ve İsrail, İranlı protestoculara açık desteklerini açıkladılar. Doğu ve Batı arasındaki ticaret ve enerji yollarında stratejik bir konuma ve yine dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervlerinden birine sahip olan İran, ABD Başkanı Donald Trump için Gazze, Venezuela ve Grönland'a benzer bir başka cazip yatırım fırsatı olarak öne çıkıyor.

Trump, rejim protestocuları öldürürse müdahale tehdidinde bulundu ve İranlılara gösterilerinin ivmesini artırma çağrısı yaptı. Ancak, ölümlerin durduğuna ve rejimin protestocuları infaz etme planlarının olmadığına dair bilgilere sahip olduğuna dair son açıklamaları, gerçek niyetleri konusunda bazı belirsizlikler yarattı.

cdfgthy
İran'ın Tahran şehrinde bir kadın sokakta yürüyor, 15 Ocak 2026 (Reuters)

Buna paralel olarak, arka kapı diplomasisi yoluyla İran'ın bazı ABD talepleri karşısında geri adım attığına dair iddialar dolaşıyor. ABD kaynakları ve bilgi sahibi medya kuruluşları, ABD Başkanı’nın hâlâ seçeneklerini değerlendirdiğini ve olası bir askeri müdahalenin tam ölçekli bir işgalden ziyade sınırlı ve belirli olacağını bildiriyor.

Ancak, Venezuela ve başka yerlerde zaten yük altında olan ABD, herhangi bir çatışmanın kontrolden çıkabileceğini kabul ediyor. İran direnir ve karşı saldırı başlatırsa, Washington, bölgeye ve ötesine yayılacak öngörülemeyen sonuçları olan uzun süreli bir çatışmaya sürüklenebilir.

Bu bağlamda, üst düzey bir İranlı yetkilinin, ABD tarafından saldırıya uğramaları durumunda ülkelerinin Suudi Arabistan, BAE ve Türkiye'deki ABD üslerine saldırı düzenleyeceğini söylediği aktarıldı. Önlem olarak, ABD, Ortadoğu'daki en büyük ABD askeri üssü olan Katar'daki el-Udeyd Hava Üssü'nden bazı askeri personelini geri çekti.

İsrail ise, İran'da açıkça rejim değişikliği arayışında olup, yerine Şah dönemini anımsatan dost bir yönetimin gelmesini umuyor. Buna karşılık, Suudi Arabistan, Kuveyt, Umman ve bölgedeki diğer ülkeler, askeri müdahale veya savaşın olumsuz sonuçları korkusuyla itidal çağrısında bulundular, topraklarının herhangi bir askeri operasyon için kullanılmasına izin vermeyeceklerini vurguladılar.

En çok endişe duyan ülkeler arasında Türkiye öne çıkıyor. İran ile ekonomik ve sosyal bağlarına rağmen, iki ülke Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya'da bölgesel rakiplerdir; bu rekabet, Suriye'deki kriz ve iç savaş sırasında özellikle belirgin hale geldi.

Ankara, diğer bölgesel güçler gibi, askeri müdahalenin olumsuz sonuçlar doğuracağına inanıyor. Yeni bir kitlesel göç dalgası, Irak ve Suriye'dekine benzer bir Kürt sorununun ortaya çıkması ve enerji arzında aksamalardan korkuyor. Buna ek olarak, İsrail ile dost yeni bir İran yönetiminin kurulması endişesi de var; bu durum Türkiye için son derece rahatsız edici bir olasılık.

Prensip olarak, İranlıların liderlerini seçmelerine olanak tanıyan özgür seçimler yoluyla rejim içinden değişim, en iyi çözüm yolu gibi görünüyor. Ancak rejimin sertlik yanlısı kurmaylarının ve ona sadık olanların iktidarı kolayca bırakacağını hayal etmek zor

Bu bağlamda, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, özellikle İsrail'i işaret ederek, bir dış müdahale olduğunu belirtti. İsrail’in İran'daki protestolardan istediği sonucu alamayacağını varsayması, rejimin çökmesi olasılığından şüphe duyduğu şeklinde yorumlanabilir.

Fidan, 24 saat içinde İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile iki telefon görüşmesi yaptı ve ayrıca ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ile de temasa geçti. Bu, Türkiye'nin gerilimi kontrol altına alma ve durumu yatıştırma yönündeki diplomatik çabaları olarak görülebilir.

sdvfd
Lahey'de düzenlenen ve İran'daki kitlesel protestoları destekleyen bir mitingde göstericiler İran bayrakları ve pankartlar taşıdı, 10 Ocak 2026 (AFP)

Bu Türk yaklaşımı, Ankara'nın 2011'deki Suriye'ye yönelik tutumunu hatırlatıyor; o zaman da komşu ülke olarak Esed rejimini reformları uygulamaya, protestocuların taleplerini dinlemeye ve güç kullanmayı bırakmaya çağırmıştı. Ancak rejim o dönemde oyalamayı tercih etmişti.

Prensip olarak, İranlıların liderlerini seçmelerine olanak tanıyan özgür seçimler yoluyla rejim içinden değişim, en iyi çözüm yolu gibi görünüyor. Ancak rejimin sertlik yanlısı kurmaylarının ve ona sadık olanların iktidarı kolayca bırakacağını hayal etmek zor.

Buna karşılık, İran muhalefeti cesur ve kararlı görünüyor, ancak birleşik bir siyasi cephe ve tek bir birleştirici lider yokluğundan muzdarip. Bu boşlukta, bazı göstericiler, İran'ın son Şahı'nın oğlu ve ABD'de ikamet eden, son zamanlarda kendisini lider ve kurtarıcı olarak göstermeye çalışan Rıza Pehlevi'nin geri dönmesini talep ettiler.

Rıza Pehlevi’nin bir rolü olabilir, ama İranlıların çoğunluğunun, hatta rejime karşı olanların bile, Mollalar yönetimini 46 yıl önce devirdikleri ve nefret ettikleri bir monarşi sistemi ile değiştirmek isteyeceğine inanmak zor. Bununla birlikte, iç ve uluslararası güç mücadelelerinin karmaşık ağı göz önüne alındığında, tüm senaryolar muhtemel olmayı sürdürüyor.


Netanyahu, Gazze'deki Yürütme Kurulu’nun yapısına itirazının ardından iktidar koalisyonuyla bir araya geldi

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)
TT

Netanyahu, Gazze'deki Yürütme Kurulu’nun yapısına itirazının ardından iktidar koalisyonuyla bir araya geldi

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu bugün iktidardaki koalisyon ortaklarını toplantıya çağırdı. Bu adım, Netanyahu’nun Beyaz Saray tarafından Gazze Şeridi’nin yönetimini denetleyecek Barış Konseyi kapsamında ilan edilen Yürütme Kurulu’nun yapısına itiraz etmesinin ertesi günü geldi.

Beyaz Saray dün, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze Şeridi’nde savaşı sona erdirmeyi hedefleyen 20 maddelik planı çerçevesinde, başkanlığını Trump’ın üstleneceği Barış Konseyi’nin çatısı altında faaliyet gösterecek Yürütme Kurulu’nun kurulduğunu duyurmuştu.

Danışma niteliğinde olduğu belirtilen Yürütme Kurulu’nda, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Katarlı diplomat Ali ez-Zavadi’nin yanı sıra çeşitli bölgesel ve uluslararası yetkililerin yer aldığı kaydedildi.

Netanyahu’nun ofisi cumartesi gecesi geç saatlerde, Yürütme Kurulu’nun yapısına itiraz etti. İsrail Başbakanlık Ofisi’nden yapılan açıklamada, “Trump tarafından kurulan ve başkanlığını bizzat üstlendiği Barış Konseyi’ne bağlı Yürütme Kurulu’nun yapısının ilanı, İsrail ile herhangi bir koordinasyon sağlanmadan yapılmış olup, İsrail’in politikalarıyla çelişmektedir” ifadesi kullanıldı. Açıklamada, Başbakan Netanyahu’nun, İsrail’in çekincelerini ele almak üzere Dışişleri Bakanı’na ABD Dışişleri Bakanı ile temasa geçmesi talimatını verdiği belirtildi.

Açıklamada itirazın gerekçeleri ayrıntılandırılmadı. Ancak Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre İsrail, Ekim 2023’te savaşın başlamasından bu yana iki ülke arasındaki ilişkilerin ciddi şekilde bozulması nedeniyle, savaş sonrası Gazze Şeridi’nde Türkiye’nin herhangi bir rol üstlenmesine daha önce de sert biçimde karşı çıkmıştı.

Trump’ın, Hakan Fidan’ı Yürütme Kurulu’na dahil etmenin yanı sıra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı da Barış Konseyi’ne katılmaya davet ettiği bildirildi. İsrail medyasında yer alan haberlere göre, iktidar koalisyonu liderleri bugün Yürütme Kurulu’nun yapısını görüşmek üzere bir araya geldi.

Netanyahu’nun liderliğini yaptığı Likud Partisi’nin Sözcüsü, “Koalisyonun saat 10.00’da bir toplantısı planlanıyor” açıklamasını yaptı, ancak toplantının içeriğine ilişkin ayrıntı vermedi.


İranlı yetkili: Protestolarda 500 güvenlik görevlisi dahil 5 bin kişi hayatını kaybetti

 ‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)
‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)
TT

İranlı yetkili: Protestolarda 500 güvenlik görevlisi dahil 5 bin kişi hayatını kaybetti

 ‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)
‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)

İranlı bir yetkili bugün yaptığı açıklamada, ülkede yaşanan protestolarda en az 5 bin kişinin hayatını kaybettiğinin tespit edildiğini, yaşamını yitirenler arasında yaklaşık 500 güvenlik görevlisinin de bulunduğunu söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre yetkili, ‘teröristler ve silahlı kışkırtıcıların’ masum İranlıların ölümünden sorumlu olduğunu ileri sürdü.

Konuya ilişkin hassasiyet nedeniyle adının açıklanmasını istemeyen yetkili, en şiddetli çatışmaların ve en yüksek can kaybının, ayrılıkçı Kürt grupların faaliyet gösterdiği ülkenin kuzeybatısındaki bölgelerde yaşandığını ifade etti.

Yetkili, nihai can kaybı sayısının keskin biçimde artmasının beklenmediğini belirterek, ‘İsrail ve yurt dışındaki silahlı grupların’ sokaklara çıkanlara destek ve silah sağladığını iddia etti.

Aynı bağlamda, İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai de bugün yaptığı açıklamada, Avrupa Troykası’nın büyükelçilerinin doğrudan ‘terör unsurlarının’ yanında yer aldığını ve olayların yönlendirilmesinde etkin rol oynadığını savundu.

Rızai, İran’daki ilgili kurumların, bazı Batılı ülkelerin İran içinde cinayetler işlemek üzere terör gruplarını organize etmek amacıyla dolar ve yabancı para transferleri yaptığını gösteren belgelere sahip olduğunu öne sürdü.

Diğer yandan İran Yargı Erki Sözcüsü Asgar Cihangir ise ülkede yaşanan son olayların sıradan karışıklıklar olmadığını, Batılı ülkeler tarafından yönlendirilen terör eylemleri olduğunu söyledi. Cihangir, içerideki terör hücrelerinin liderleri ve yurt dışındaki bağlantılarının ortaya çıkarıldığını belirterek, yargı sürecinde şiddet olaylarına kandırılarak katılan kişiler ile yabancı istihbaratlara çalışan teröristler arasında ayrım yapılacağını kaydetti.