Pentagon, FBI ve diğer kurumlar çalışanlarından Musk'ın mesajına yanıt vermemelerini istedi
Donald Trump'ın danışmanı Elon Musk'un Washington'daki eylemlerini kınayan bir gösteri (AP)
Pentagon ve Federal Soruşturma Bürosu (FBI) dahil diğer ABD devlet kurumları, Donald Trump'ın danışmanı Elon Musk'ın ültimatomunun ardından ekiplerine federal çalışanlardan faaliyetlerini gerekçelendirmelerini isteyen bir e-postaya yanıt vermemelerini istedi.
Musk'ın hamlesi, ABD başkanının, Trump'ın seçim kampanyasına en büyük bağışı yapan ve şu anda düzinelerce hükümet çalışanını işten çıkarma çabalarına öncülük eden dünyanın en zengin adamı olan müttefikini, hükümet harcamalarını kısmak için “daha cesur” davranmaya çağırmasından saatler sonra geldi. Musk cumartesi günü “Tüm federal çalışanlar yakında, geçen hafta ne yaptıklarını açıklamalarını isteyen bir e-posta alacaklar. Yanıt verilmemesi istifa olarak kabul edilecektir” diye yazdı.
Pentagon yetkililerinden Darren Selnick dün, Musk'a aiıt X platformunda yayınladığı açıklamada, “Savunma Bakanlığı çalışanlarının performansını değerlendirmekten sorumludur ve her türlü incelemeyi kendi prosedürlerine uygun olarak yürütecektir” dedi. Selnick, cumartesi günü Personel Yönetimi Ofisi'nden gelen “Geçen hafta ne yaptınız” e-postasına “şimdilik” herhangi bir yanıtın “askıya alınmasını” talep etti.
Şarku’l Avsat’ın New York Times'ten aktardığına göre FBI, Dışişleri Bakanlığı ve Ulusal İstihbarat çalışanlarına yanıt vermemelerini tavsiye etti. Trump'ın yeni FBI Direktörü Kash Patel, “FBI, Başkanlık Ofisi aracılığıyla tüm değerlendirme prosedürlerinden sorumludur” diye yazdı.
AFP tarafından görülen mesajın bir kopyasına göre, federal çalışanlardan “geçen hafta ne yaptıklarını açıklayan yaklaşık beş maddeye” cevap vermeleri istendi. “Geçen hafta ne yaptınız?” başlıklı mesaj ABD Personel Yönetimi Ofisi'nden (OPM) gelen mesaja yanıt vermek için son tarih pazartesi günü saat 11.59. Mesaja yanıt verilmemesinin işten çıkarılma ile sonuçlanacağı belirtilmedi.
Musk, son teslim tarihinin açıklanmasının ardından "X" platformunda "Çok sayıda iyi yanıt zaten geldi" dedi. "Terfi için dikkate alınması gereken insanlar var." En büyük federal çalışan sendikası olan Amerikan Kamu Çalışanları Federasyonu, Musk ve Trump yönetimini eleştiren ve bu hareketin "federal çalışanlara ve Amerikan halkına sağladıkları temel hizmetlere yönelik mutlak bir küçümsemeyi" yansıttığını söyleyen başkanı Everett Kelly tarafından kendi adına yayınlanan bir bildiride, her türlü yasa dışı işten çıkarmaya karşı çıkma sözü verdi.
“Kamu hizmeti için ikinci üniformalarını giyen yüz binlerce eski askerin, hayatında tek bir saat bile dürüst kamu hizmeti yapmamış bu bağlantısız, ayrıcalıklı milyardere iş görevlerini gerekçelendirmek zorunda bırakılmaları acımasızlık ve saygısızlıktır.”
Bir dizi federal çalışan, kurumları tarafından kendilerine mesaja yanıt vermemelerinin tavsiye edildiğini ve bu tavsiyenin Ulusal Hazine Çalışanları Sendikası tarafından da doğrulandığını bildirdi.
Trump, teknoloji devini Kamu Verimliliği Dairesi'nin danışmanlığına getirerek, kamu harcamalarını kısmak, israf ve yolsuzluk şüpheleriyle ilgilenmekle görevlendirdi. Bir dizi tasarruf tedbirinin sonuncusu olarak Savunma Bakanlığı cuma günü işgücünü en az yüzde beş oranında azaltacağını duyurdu.
Geçtiğimiz hafta Arjantin Devlet Başkanı Javier Meli tarafından kamu harcamalarını kısma programının sembolü olarak bir elektrikli testere hediye edilen Elon Musk, dün eylemlerine bir gerekçe gösterdi. “Hükümet için çalışması gereken çok sayıda insan o kadar az şey yapıyor ki, e-posta kutularını bile kontrol etmiyorlar” diye yazdı, ancak e-posta hafta sonu gönderildi.
“Bazı pozisyonlarda, var olmayan kişiler olduğunu ya da ölmüş kişilerin kimliklerinin maaş almak için kullanıldığını düşünüyoruz. Başka bir deyişle, bu bir dolandırıcılıktır.”
İran ile savaşın dini olarak pazarlanması stratejisihttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5265986-i%CC%87ran-ile-sava%C5%9F%C4%B1n-dini-olarak-pazarlanmas%C4%B1-stratejisi
İran ile savaşın dini olarak pazarlanması stratejisi
Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ağlama Duvarı önünde (AFP)
Vazhi eş-Şehrani
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun geçtiğimiz hafta ABD merkezli Fox News kanalına verdiği röportajdaki açıklamalarına dayanarak, İsrail’in bugün siyasi söyleminde ve basın açıklamalarında yeni bir anlatı denemesi yaparak bölgedeki askeri yaklaşımını 40 yıldır beklenen manevi ve dini bir zafer olarak sunduğunu söyleyebiliriz.
Hamas’ın İsrail’e 7 Ekim 2023 tarihinde saldırmasından ve bunun üzerine İsrail’in Gazze Şeridi’ne savaş açmasından bu yana yaşanan gelişmeler ve geçtiğimiz 28 Şubat'ta patlak veren İran savaşına uzanan süreçte İsrail yönetimi, bu savaşı İran'a ve bölgedeki müttefiklerine karşı kazanılmış bir kurtuluş ve zafer savaşı olarak sunmaya çalışıyor. Siyasi ve manevi bir başarı olarak pazarlanan bu anlatı, İsrail'in söylemine ağırlık ve güvenilirlik katacak yeni bir müttefik kazanmasının ardından kendinden emin bir tonla dile getiriliyor. Bu gelişme, İsrail'in gelecekteki siyasi vizyonuna ve hedeflerine destek sağlamanın ötesinde, 2026 yılı sonunda yapılacak yasama seçimleri öncesinde Netanyahu'nun parlamentodaki imajını güçlendirmeye de hizmet ediyor.
Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin geçtiğimiz 25 Şubat'ta İsrail'e gerçekleştirdiği ziyaret ve Netanyahu'nun bu ziyaret sırasında yaptığı açıklamalar ele alındığında, söz konusu ittifakın başından bu yana ne denli uyumlu ve tutarlı bir zemine oturduğu açıkça anlaşılıyor. Netanyahu, Modi’nin ziyareti sırasında İsrail'in Hindistan ile kurduğu güçlü ittifak sayesinde yalnızlığından sıyrılarak Doğu medeniyetinin öncüsü konumuna yükseldiğini ve Ortadoğu'daki ‘radikal İslamcı terörizmle’ mücadele etme kararlılığında olduğunu söyledi.
Bu olağanüstü ziyaretin dini ve manevi bir boyut taşıdığı, Modi’nin İsrail parlamentosu Kneset’te yaptığı konuşmadan açıkça anlaşılıyordu. Modi bu konuşmada, Hindistan'ın, Yahudilerin İsrail'deki haklarına olan köklü inancıyla İsrail'in yanında kararlılıkla durduğunu vurguladı. Bu durum, ilişkilerin geçmişe kıyasla çok daha derin ve gelişmiş bir düzeye taşındığına işaret etti. Nitekim Hindistan'ın Filistin meselesindeki tutumunun değişmesi ve her iki tarafın son ziyarette Pakistan ile olan savaşları ve Çin ile yaşanan anlaşmazlıklar sürecinde İsrail'in Hindistan'a verdiği askeri desteğin köklü tarihini teyit etmesi, bugün gözlemlediğimiz derin stratejik iş birliği altyapısının temellerini oluşturuyor. Öyle ki, İsrail gazetesi Yisrael Hayom da Hindistan Başbakanı'nın ziyaretini ‘stratejik ve askeri bir ittifakın taçlanması’ olarak nitelendirdi.
Modi ile Netanyahu arasında 10 milyar doları aşan toplam değeriyle 16 yeni ikili anlaşma imzalandığını bildiren gazete, bu anlaşmaların 1990'larda diplomatik ilişkilerin kurulmasından beri iki ülke arasındaki en büyük mutabakatlardan birini oluşturduğunu aktardı.
Hindistan'ın bu anlaşmalardan, Pakistan ile yaşanan son çatışmada etkinliği kanıtlanmış İsrail silahlarının ithalatını artırmak ve geri kalmış sanayi ile teknoloji sektörünü modernize etmek gibi beklentileri olduğu aşikâr. İsrail’in ise bu süreçten kuşkusuz farklı bir çıkarı var. İsrail'deki bazı iç akımların sonuçlarını göz ardı ederek savunduğu bu savaşta Hindistan'ın geniş insan kaynağından yararlanmayı hedefliyor.
Kriketten ve ırkçılıktan yerleşimlerin hoş karşılanmasına
Yahudilerin Hintlere yönelik uyguladığı ayrımcılıktan bugün tanık olduğumuz yakınlaşmaya uzanan süreçte, dil bakımından birbirinden farklı ancak inanç bakımından uyumlu bu iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihi gelişimini ele almamız gerekiyor. Hindistan'daki Yahudiler, 1947 yılında Hindistan'ın bağımsızlığının ardından pek çoğunun İsrail, İngiltere ve diğer ülkelere göç etmesiyle bugün yalnızca birkaç binden oluşan bir azınlığa dönüştü. Bu topluluklar, Koşer Hintler, Kariler ve Menşeniler gibi kapalı kimliklerini korumaya devam ediyor. Söz konusu göçün temelinde, özellikle İsrail'e yönelik olanlarda inançsal, diğer ülkelere yönelik olanlarda ise her şeyden çok ekonomik gerekçeler yer alıyor. Bu göç dalgası, bağımsızlığın ardından Hindistan'ın eyaletlerini bir arada tutan yeni federal bir yapıya kavuşmasıyla eş zamanlı yaşandı.
Tarih ve medeniyet uzmanı Muhammed Nasır, ‘Eski Hindistan: Medeniyetleri ve Dinleri’ adlı eserinde en yoğun göç veren Yahudi topluluğunun Hindistan'ın kuzeydoğu ve batısından gelen Bney Menaşe Yahudileri olduğunu belirtiyor. Bu topluluğun göçü, onlar açısından vadedilmiş toprak olarak gördükleri İsrail'e yönelik dinî bir hicret niteliği taşıyor.
Hint kökenli birçok İsrailli, hükümet içinde önemli görevlerde bulunuyor (AFP)
Tevrat’taki katı geleneğe bağlı bu topluluğun, 1950'li ve 60'lı yıllarda diğer Hint Yahudi gruplarına kıyasla İsrail tarafından en sıcak karşılanan kesim olduğu dikkati çekiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu durum, özellikle İsrail'in önde gelen hahamlarının onların Yahudiliğini tescil etmesiyle daha da belirgin hale geldi. Söz konusu tescil, bu topluluğun MÖ 722'de Asurlular'ın Şam ve Filistin'i istila etmesinin ardından dağılan kayıp on İsrail kabilesinin soyundan geldiğinin kabul edilmesine dayanıyor.
Ancak 1990'lı yıllarda Yahudi göçünün artması ve İsrail'deki yerleşim bölgelerinin genişlemesiyle birlikte, Hindistan-İsrail ilişkilerindeki gelişmeye karşın İsrail parlamentosu Kneset Yahudi Hintlerin ülkeye akınına temkinli yaklaşıyordu. İsrail Göç Bakanlığı da Hint Yahudilerin gerçek anlamda Yahudi olup olmadığına dair kuşkular nedeniyle kabullerinde sıkı bir tutum sergiledi. Dünya genelinde her Yahudi'ye göç ve ikamet hakkı tanıyan geri dönüş yasasına rağmen giriş vizesi koşulları oldukça ağırlaştırıldı. Göçün ilk dönemlerinde bu topluluğun İsrail toplumuna entegrasyonu da kolay olmadı. Yerleşim sürecinin başında ayrımcılığa maruz kalan Hint Yahudiler, aşırı dinci Yahudi aktivistlerin göçmenler ve kökenleri üzerine sıklıkla dile getirdiği ‘Gerçek Yahudi kimdir?’ sorusuyla yüzleşmek zorunda kaldı.
Gerçekte Hint Yahudiler, İsrail'deki diğer topluluklara kıyasla başından itibaren dayatılan ırkçı engelleri aşmayı daha başarılı bir şekilde becerdi. Bu engeller arasında seçkin eğitimin yalnızca Aşkenaz Yahudilerine tanınması, farklı tene sahip Hint Yahudilerin bu haktan yoksun bırakılması ve onlarla evliliği yasaklayan haham fetvası sayılabilir. Hint Yahudiler, Beerşeba'ya yerleşerek şehrin ticari kalkınmasına ve kültürel çeşitliliğine katkıda bulundular. Burada Hint restoranları açıp geleneklerini yaşattılar ve böylece İsrail toplumuna entegre olmayı başardılar. Bunun yanı sıra 1960'lı yıllarda Beerşeba'da ilk kriket kulübünü kurarak bu sporun gelişimine öncülük ettiler ve sonunda İsrail'i uluslararası arenada temsil eden bir federasyonun kurulmasını sağladılar.
Bugün iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesiyle birlikte Hint kökenli pek çok İsrailli, hükümet kademelerinde ve özel sektörde prestijli görevler üstleniyor. 2021'de nüfuslarının artmasının ardından yerel seçimlere de aday olmaya başladılar.
Aşırı sağcı Hindistan Halk Partisi ile Likud Partisi ittifakı
1992 yılında İsrail-Hindistan ilişkilerinin filizlenmeye başladığı bir dönüm noktası yaşandı. İlişkiler önce diplomatik düzeyde derinleşmiş ve üst düzey resmi ziyaretler gerçekleştirilmiş, ardından ticari alanda ve askeri anlaşmalar boyutunda da somut bir ivme kazandı. Bu gelişim sürecini kolaylaştıran en önemli etken ise söz konusu dönemde Bharatiya Janata Partisi’nin (Hindistan Halk Partisi/BJP) iktidarı ele geçirmesi oldu.
Hindutva kültürünün yaygınlaştırılmasını hedefleyen BJP, milliyetçilik ve ekonomik neoliberalizmi ideolojik temeline yerleştiren sağcı bir Hindu partisidir. Irk kutsallaştırması ile din eksenli bir ölçüt anlayışını barındıran Hindutva (Hindu milliyetçiliği) hareketi, birinci ve ikinci dünya savaşları sırasında Avrupa'ya damgasını vuran faşizm ve Nazizmden ilham alıyor.
BJP, Hindistan Ulusal Demokratik İttifakı'nı (NDA) yönetmeyi başarırken 2003 yılında İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un ziyaretine kapıları açarak ilişkileri daha da sağlamlaştırdı. İsrail gazetesi Haaretz, ilişkilerin tarımsal ve teknolojik alışverişin güçlendirilmesini ve iki ülke arasındaki bilimsel heyetlerin faaliyetlerinin kolaylaştırılmasını da kapsadığını belirtti.
Binyamin Netanyahu, Ariel Şaron'un 2014 yılında, ölümünün ardından Likud Partisi liderliği seçimini kazandı. Hindistan'ın Filistin meselesindeki tutumunun tam da bu dönemde değişmesi tesadüf olmadığı gibi Netanyahu'nun o yılki seçim zaferinin ardından Hindistan'a gerçekleştirdiği ziyaretin bir ürünü olarak önceden planlanmış ve üzerinde mutabık kalınmış bir adımdı. Bunun ardında birkaç faktör yatıyor. Her şeyden önce Hindistan'ın Rusya ve Çin dışında güçlü bir savunma ve ekonomi ortağına olan ihtiyacı, bazı siyasi tutumlardan vazgeçilerek iki ülke arasındaki anlaşmaların önünün açılmasını zorunlu kılıyordu. Öte yandan İsrail, Filistin meselesinden ve Arapların köklü düşmanlığından etkilenmeyen sadık bir insan kaynağına ihtiyaç duyuyordu. Bunun yanında ortak milliyetçi bir vizyona sahip iki uyumlu partinin eş zamanlı olarak iktidara yükselmesi de bu yakınlaşmayı hızlandıran önemli bir etken oldu.
Hindistan ile ilişkilerde İsrail'in lehine yeni bir gelişme
Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin İsrail’e yaptığı son ziyaret ve bu ziyarette bağımsız Hindistan tarihinde görülmemiş ölçüde Tel Aviv'i destekleyen açıklamalarla birlikte artık Hindistan’ın alışılagelmiş diplomatik mirası olan bağlantısızlık ilkesiyle taban tabana zıt yeni bir stratejik konumlanmaya yöneldiği açıkça ortaya çıkıyor. Öte yandan İsrail'in yalnızca Hindistan'la değil, başka ülkelerle de yeni ittifaklar arayışı içinde olduğu görülüyor. Bu arayışın önümüzdeki dönemde Tevrat'taki Falaşa Yahudilerinin yaşadığı Etiyopya başta olmak üzere Afrika ülkelerine açılacağı anlaşılıyor.
‘What Price Israel?’ (Bir İsrail ne kadar eder?) kitabının yazarı olan İsrail meseleleri uzmanı ve tarihçi Alfred Lilienthal de bunu vurguluyor. Lilienthal'e göre sıradan bir Hristiyan'ın Ortadoğu'daki köklü düşmanlığa karşı derin bir duygusu yoktu. Fakat İsrail'in ilerleme ve gelişimini duygusal ve sempati uyandıran hikâyelerle sunması yoluyla bu his İsrail lehine istismar edildi. Dolayısıyla İsrail'in istismar edebileceği yeni bir his arayışına girmesi kaçınılmaz ve bu durumun bugün Hint toplumu için de geçerli olduğu anlaşılıyor.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.
İran'a ait tekneler Hürmüz Boğazı'ndaki seyir risklerini artırıyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5265977-i%CC%87rana-ait-tekneler-h%C3%BCrm%C3%BCz-bo%C4%9Faz%C4%B1ndaki-seyir-risklerini-art%C4%B1r%C4%B1yor
İran'a ait tekneler Hürmüz Boğazı'ndaki seyir risklerini artırıyor
Hürmüz Boğazı'ndaki tatbikatlar sırasında "Devrim Muhafızları"na ait hızlı botlar (Arşiv- Tesnim)
İran’ın, Hürmüz Boğazı yakınlarında iki konteyner gemisine el koymak için küçük ve hızlı hareket eden botlardan oluşan bir filo kullandığı bildirildi. Bu durum, ABD güçlerinin İran’ın deniz tehdidini etkisiz hale getirdiği yönündeki iddiaları zayıflatırken, dünyanın en önemli petrol ihracat güzergâhlarından birinin yeniden açılmasının önündeki zorlukları ortaya koyuyor.
ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi günü yaptığı açıklamada, İran’ın geleneksel deniz gücünün büyük ölçüde yok edildiğini, ancak “hızlı saldırı botlarının” ciddi bir tehdit olarak değerlendirilmediğini kabul etti.
Trump, bu tür teknelerin boğaz dışındaki ABD ablukası bölgesine yaklaşması halinde, Karayipler ve Pasifik’te uygulanan “aynı imha sistemi” ile “derhal yok edileceğini” söyledi. Söz konusu bölgelerde ABD hava saldırılarının uyuşturucu taşıdığı şüphesi bulunan tekneleri hedef aldığı ve en az 181 kişinin hayatını kaybettiği belirtildi.
Bununla birlikte, bu botların büyük ve silahsız ticari gemilere saldırmak üzere ağır silahlarla donatılmadığı; İran Devrim Muhafızları’nın ise ağır makineli tüfekler, roketatarlar ve bazı durumlarda gemisavar füzeler kullandığı ifade ediliyor.
Yunanistan merkezli deniz güvenlik şirketi Diaplous, Reuters’a yaptığı değerlendirmede, hızlı bot saldırılarının artık “çok katmanlı tehdit sisteminin” bir parçası haline geldiğini belirtti. Buna kıyıdan fırlatılan füzeler, insansız hava araçları (İHA), mayınlar ve elektronik karıştırma unsurlarının da eklendiği; bu yöntemlerle belirsizlik yaratılarak karar alma süreçlerinin yavaşlatılmasının hedeflendiği kaydedildi.
Hürmüz Boğazı'nın kuzeyinde bulunan bir grup küçük teknenin uydu görüntüsü (Reuters)
Deniz güvenliği uzmanları, İran’ın savaş öncesinde yüzlerce, hatta binlerce bu tür bota sahip olduğunu; bunların çoğunun kıyı tünellerinde, deniz üslerinde veya sivil gemiler arasında gizlendiğini tahmin ediyor.
Deniz güvenliği şirketi Dryad Global’in CEO’su Corey Ranslem ise 28 Şubat’ta başlayan savaşın ardından yaklaşık 100 veya daha fazla botun imha edilmiş olabileceğini belirtti.
Strateji değişikliği
Bu haftadan önce İran, boğaz çevresindeki deniz trafiğini hedef almak için füze ve İHA saldırılarına ağırlık veriyordu. Dünya günlük petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği bu rota üzerindeki saldırılar, 8 Nisan’daki ateşkesle durmuştu.
İran’ın iki konteyner gemisine el koyması, Washington’un İran deniz ticaretini engellemeye yönelik ablukası ve İran bağlantılı petrol tankerlerini durdurma girişimlerinin ardından geldi.
İngiltere merkezli Ambrey şirketinde kıdemli analist olan Daniel Müller, “Sivil deniz taşımacılığı sektörünün, İran silahlı güçlerinin gemilere el koymasını engelleyecek şekilde donanımlı olmadığını” belirtti.
ABD Donanması tarafından yayınlanan görüntülerde, Hürmüz Boğazı'nda bir petrol tankerinin İran botları tarafından kuşatıldığı görülüyor (Arşiv- Reuters).
Müller, bu tür operasyonlarda genellikle yaklaşık 12 botun kullanıldığını ifade etti.
Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre üst düzey bir İranlı güvenlik yetkilisi, hızlı botların artık İran’ın deniz stratejisinin “omurgasını” oluşturduğunu ve “asimetrik savaş” kapsamında hızla konuşlandırılabildiğini söyledi. İsminin açıklanmasını istemeyen yetkili, “Bu botlar, çok yüksek hızları sayesinde fark edilmeden vur-kaç saldırıları gerçekleştirebiliyor” ifadelerini kullandı.
Hızlı botların sınırlılıkları
Ambrey’den Müller, İran’ın 2019’dan bu yana küçük ve hızlı botları en az yedi kez kullandığını, buna bu hafta gerçekleşen el koyma operasyonlarının da dahil olduğunu söyledi.
İranlı bir kaynak ise yaz aylarında İran kara sularında görülen şiddetli rüzgârlar ve yüksek dalgaların bu tür operasyonları zorlaştırdığını belirterek, “Deniz çok dalgalı olduğunda botlardaki güçler ateş açamaz” dedi.
Savunma istihbarat şirketi Janes’te Ortadoğu uzmanı Jeremy Binnie ise bu botların savaş gemilerine karşı etkili olmadığını ve doğrudan bir saldırı durumunda “ağır kayıplar verebileceğini” ifade etti. Binnie, “Bir geminin savunmasını farklı yönlerden saldırarak zorlamaya çalışsalar bile, çağrılacak hava desteğine karşı oldukça savunmasız kalırlar” değerlendirmesinde bulundu.
Binnie ayrıca güdümlü füze saldırılarının bu botları kolaylıkla imha edebileceğini, ancak omuzdan atılan roketlerin alçak irtifada uçan ABD uçakları için tehdit oluşturabileceğini söyledi.
Devrim Muhafızları'na ait hızlı botlar Deniz tatbikatında (Tesnim)
Uzmanlar, küçük bot tehdidini ortadan kaldırmanın, daha büyük İran savaş gemilerini hedef almaktan çok daha zor olacağına dikkat çekiyor. Büyük gemilerin tespit edilmesi ve izlenmesi görece kolayken, küçük botların daha dağınık ve hareketli yapısı operasyonları zorlaştırıyor.
Bu gelişmeler, küresel deniz taşımacılığı sektörü açısından artan belirsizlik ve sigorta maliyetlerinde yükseliş anlamına geliyor.
İngiltere merkezli danışmanlık şirketi Universal Defence and Security Solutions Direktörü ve eski Kraliyet Donanması Koramiralı Duncan Potts, 1980’lerdeki “Tanker Savaşı” sonrasında İran’ın, donanmasının büyük ölçüde tahrip edilmesine rağmen asimetrik taktiklere yöneldiğini hatırlattı.
Potts, “ABD Donanması ve başkan ‘donanmayı yok ettik’ dediğinde, bu daha önce de yapıldı. Ancak karşı tarafın alışılmışın dışında yöntemler benimsediği gerçeği göz ardı edilmemeli. İran bu yöntemlerde ustalaştı” değerlendirmesinde bulundu.
ABD AUKUS ittifakı kapsamında ilk büyük denizaltı sözleşmesini onayladıhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5265976-abd-aukus-ittifak%C4%B1-kapsam%C4%B1nda-ilk-b%C3%BCy%C3%BCk-denizalt%C4%B1-s%C3%B6zle%C5%9Fmesini-onaylad%C4%B1
ABD AUKUS ittifakı kapsamında ilk büyük denizaltı sözleşmesini onayladı
Amerikan yapımı Ohio sınıfı nükleer denizaltı (EPA)
ABD, “AUKUS” güvenlik anlaşması kapsamında ilk büyük denizaltı sözleşmesini onayladı.
Şarku'l Avsat'ın PA Media’dan aktardığına göre ABD hükümeti dün, 196 milyon dolar değerindeki sözleşmenin ABD’li şirket Electric Boat’a verildiğini açıkladı.
2021’de imzalanan güvenlik anlaşması kapsamında Avustralya, Birleşik Krallık ve ABD’nin desteğiyle nükleer enerjiyle çalışan denizaltılar edinecek; ayrıca askeri teknoloji alanında iş birliği yapılacak.
Avustralya’nın finanse edeceği sözleşme; “destek mühendisliği, teknik faaliyetler, tasarım temsilciliği ve tasarım transferi faaliyetlerini” kapsıyor.
Yeni sözleşme, Birleşik Krallık’ta AUKUS ortaklığının bazı unsurlarına yönelik siyasi baskıların arttığı bir dönemde geldi.
Geçen mart ayında Galler Birinci Bakanı İşçi Partili Eluned Morgan, ABD’nin “artık eskisi gibi bir ortak olmadığını” söylemiş ve Birleşik Krallık hükümetine AUKUS’la bağlantılı başka bir projeden çekilme çağrısında bulunmuştu.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة