Siyasi gündemler ve Gazze'nin yeniden inşası: Sahneyi kim yönetiyor?

Siyasi ve jeopolitik gerçekler iç içe geçmiş durumda

Gazze Şeridi’ndeki Refah şehrinde yıkımın ortasında yapılan toplu iftar (AFP)
Gazze Şeridi’ndeki Refah şehrinde yıkımın ortasında yapılan toplu iftar (AFP)
TT

Siyasi gündemler ve Gazze'nin yeniden inşası: Sahneyi kim yönetiyor?

Gazze Şeridi’ndeki Refah şehrinde yıkımın ortasında yapılan toplu iftar (AFP)
Gazze Şeridi’ndeki Refah şehrinde yıkımın ortasında yapılan toplu iftar (AFP)

Ahmed Mahir

İsrail’in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü önceki savaşlarda, yeniden inşa çabaları sürdürülebilir kalkınmadan ziyade her zaman geçici çözümlerle gerçekleşti. İsrail'in 7 Ekim'de Hamas'ın saldırılarına karşılık olarak başlattığı ve 16 ayı aşkın bir süre devam eden imha savaşının ardından Gazze halkının en temel ihtiyaçları ve istekleri, bölgesel ve uluslararası güçlerin savaşın sona ermesinin ardından Gazze'deki siyasi ve jeopolitik duruma nasıl bakacağına bağlı.

Mısır tarafından savaş sonrası Gazze'nin geleceğine dair hazırlanan plan, Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi arasında nadir görülen bir şekilde varılan anlaşma ve ABD Başkanı Donald Trump'ın Gazze'yi ‘Ortadoğu'nun Rivierası’ yapma hayali gibi çeşitli öneriler ortaya atıldı. Aynı şekilde Trump'ın gerçekçi olmayan önerisine karşı Arap ülkelerinin ortak çabalarını engellemek amacıyla İsrail de bir plan ortaya atabilir.

Gazze'nin savaş sonrası yeniden inşası, sadece büyük yıkım nedeniyle değil, aynı zamanda işgalci İsrail askerinin buradaki varlığıyla sınırlı kalmayıp sınırların, hava sahasının ve temel kaynakların kontrolüne kadar uzanan ve devam eden İsrail ablukası ve işgalinin bir sonucu olarak da giderek daha karmaşık bir hal alıyor.

İsrail’in 2007 yılında Gazze Şeridi’ne abluka uygulamasından bu yana, günlük hayatın geri dönmesi için gerekli altyapının yeniden inşasında ihtiyaç duyulan inşaat malzemeleri, tıbbi malzemeler ve gıda maddeleri dahil olmak üzere bölgeye emtia akışında ciddi kısıtlamalar söz konusu. Tüm bunlara çatışma devam ettikçe daha da kötüleşen trajik bir durum eşlik ediyor. Gazze’de daha önce yaşanan savaşlar bir birbirini takip eden yıkım ve yeniden inşa döngüsü yaratırken, her çatışma, yeni insani acılara ve altyapının büyük ölçüde tahrip olmasına yol açıyor. Her savaşta, yeniden inşa çabaları sadece İsrail’in gerçekleştirdiği bombardımanların neden olduğu hasarla değil, aynı zamanda siyasi gerçekliğin karmaşıklığı ve uluslararası bağışçıların ilgisinin azalması olasılığıyla da karşı karşıya geliyor.

Daha önceki savaşların ardından başlangıçta yeniden inşa için yardım sözleri verilmesine rağmen, çatışmalar sona erdikten sonra bu yardımlarda belirgin bir düşüş yaşandı. Önceki deneyimler, Hamas ve İsrail arasında savaş sonrası yapılan görüşmeler sırasında verilen taahhütlerin sadece bir kısmının yerine getirildiğini gösterdi.

Gazze'nin yeniden inşası projelerine sağlanan fonlardaki bu sert düşüş, uluslararası bağışçıların onlara olan güvenlerinin azaldığını ve destek verme konusundaki isteksizliklerini yansıtıyor. Zira birçoğu yatırımlarının gelecekteki bir savaşta tekrar yok olacağından korkuyor. Bu çekincelerin yanında, Arap ülkeleri arasında Hamas'ın savaştan sonra Gazze Şeridi'nin yönetimini devralmaması gerektiği konusunda giderek güçlenen bir fikir birliği olduğundan, siyasi kaygılar da önemli bir rol oynuyor.

Gazze Şeridi’nin savaş sonrası yeniden inşası, sadece uğradığı büyük yıkım nedeniyle değil, aynı zamanda İsrail’in devam eden ablukası ve işgalinin bir sonucu olarak da giderek daha karmaşık hale geliyor.

Güvenli alanlar

Mısır'ın resmi haber ajansları ve devlet televizyonu tarafından açıklanan Gazze Şeridi’ne yönelik planı, Gazze'nin savaş sonrası yönetiminde ilerleme kaydedilmesi için önemli bir strateji olarak sunulduğundan Arap dünyasından büyük bir ilgi görüyor. Plan, Gazze Şeridi'ni yönetmek ve yeniden inşa çabalarını denetlemek üzere Hamas ya da Filistin Yönetimi'ne bağlı olmayan bir Filistin yönetiminin kurulmasını öngörüyor.

Kahire ayrıca güvenliğin istikrara kavuşturulması ve sivil kurumların yeniden inşa edilmesi için Mısır’dan ve Batı ülkelerinden profesyonellerce desteklenecek ve Hamas'ın 2007 yılında Gazze Şeridi’nin kontrolünü ele geçirmesinden sonra Gazze'de kalan Filistin Yönetimi’nin eski güvenlik görevlilerinden oluşturulacak bir polis gücü kurulması çağrısında bulunuyor.

Basında yer alan haberlere göre Mısır'ın planı, Filistinlileri Gazze'den yerinden etmeden beş yıl içinde üç aşamalı bir yeniden inşa sürecine dayanıyor. Plan, altı aylık ‘erken toparlanma’ döneminde Gazzelilerin kalacağı mobil evler ve barınaklarla donatılacak ve insani yardım akışını sağlayacak üç ‘güvenli bölge’ kurulmasını öngörüyor.

dfrgthyju
Gazze'nin enkazı üzerine bayrağını dalgalandıran bir Filistinli (AFP)

Planda Mısır’dan ve dünyanın dört bir yanından 20’den fazla şirketin Gazze Şeridi’ndeki enkazın kaldırılması ve altyapının yeniden inşasında yer alması hedefleniyor. Öte yandan bu, Mısır ekonomisinin canlanmasına katkıda bulunacak, ancak bu ayrı bir konu olmaya devam ediyor.

Peki, planın uygulanması bu kadar kolay mı? Güvenli alanların oluşturulması, çatışma nedeniyle yerlerinden edilen sivillere geçici barınak ve güvenlik sağlayan bir çözüm gibi görünse de bu çözümün uygulanmasının önünde önemli engeller ve yansımalar bulunuyor.

Söz konusu güvenli alanların korunması büyük ölçüde ABD Başkanı Donald Trump'ın desteğine sahip olan İsrail'in iş birliğine ve halen askeri ve siyasi olarak aktif olan Hamas Hareketi’nin tutumuna bağlı.

Reuters tarafından elde edilen bir taslağa göre Kahire’nin planında Gazze'nin yeniden inşasının faturasını kimin ödeyeceği gibi kritik konular ele alınmadığı gibi, Gazze Şeridi’nin nasıl yönetileceği ya da Hamas'ın nasıl tasfiye edileceği konusunda da net ayrıntılar bulunmuyor.

Güvenli alanların oluşturulması, çatışma nedeniyle yerlerinden edilen sivillere geçici barınak ve güvenlik sağlayan bir çözüm gibi görünse de bu çözümün uygulanmasının önünde önemli engeller ve yansımalar bulunuyor.

“Ortadoğu’nun Rivierası”

Mısır'ın planı aynı zamanda ABD Başkanı Donald Trump'ın Gazze'nin kontrolünü devralıp Gazzelileri yerinden ettikten sonra burayı bir turizm merkezine dönüştürme önerisine de doğrudan bir yanıt niteliğinde. Gazze'yi evi olarak gören insanlar, buraya tarihi ve kültürel olarak derinden bağlılar. Onları topraklarından koparmak büyük bir travmaya ve toplumsal huzursuzluğa yol açar. Yeni bir şiddet döngüsünü ateşleyebilecek olan bu durum, Trump’ın önerisini Filistinlilere yönelik psikolojik bir toplu cezalandırma haline getirir.

Mısır ve Ürdün, Trump'ın Filistinlileri Gazze'den çıkarma önerisini bölgenin istikrarı açısından risk teşkil ettiği gerekçesiyle derhal reddetti. Trump'ın bölgedeki yerleşik siyasi ve sosyal dengelerle çelişen önerisi, uygulanması halinde, sadece Gazze ve İsrail'de değil tüm Ortadoğu'da geniş çaplı huzursuzluklara yol açabilir.

El Fetih ve Hamas yıllarca birbirlerine duydukları güvensizliğin ve aralarındaki ideolojik rekabetin üstesinden gelebilecek mi?

El Fetih ve Hamas bir anlaşmaya mı vardı?

El Fetih ve Hamas heyetlerinin geçtiğimiz aralık ayında Kahire’nin arabuluculuğunda gerçekleştirdikleri görüşmelerde savaşın sona ermesinin ardından Gazze Şeridi'ni yönetmek üzere ortak bir komite kurma konusunda anlaştıkları bildirildi.

Ancak bu anlaşma uygulanabilir bir plandan ziyade diplomatik açıklamalar ve siyasi inceliklerden ibaret gibi görünüyor. Hamas'ın 2007 yılında Gazze Şeridi'nin kontrolünü ele geçirmesinden bu yana Filistin toprakları El Fetih ile Hamas arasında bölünmüş durumda. El Fetih işgal altındaki Batı Şeria'nın bazı bölgelerini yönetirken, Hamas İsrail'in yeniden işgalinden sonra Gazze'den geriye kalanları kontrol ediyor. Şarku’l Avsat’ın Majalla'dan aktardığı analize göre taraflar arasında devam eden bu bölünme, birleşik bir siyasi stratejinin olmayışı ve Filistin topraklarının zayıf bir iktidar tarafından yönetilmesi, bu anlaşmanın uygulanmasını belirsiz bir siyasi iradeye bağlı hale getiriyor.

Ancak artan uluslararası baskı ve birleşik bir Filistin cephesinin oluşması ihtiyacı iki tarafı uzlaşmaya itebilir. Savaş sonrası yeniden yapılanmanın aciliyeti ve insani yardımların akışı, iki tarafı iş birliği yapmaya zorlayabilir. Siyasi açıdan her iki taraf da mevcut zorluklar çerçevesinde eski anlaşmazlıkları sürdürmenin artık gerçekçi bir seçenek olmadığının farkına varabilir.

Ancak ‘El Fetih ve Hamas yıllarca birbirlerine duydukları güvensizliğin ve aralarındaki ideolojik rekabetin üstesinden gelerek gerçek ve sürdürülebilir bir birlik sağlayabilecekler mi?’ sorusu yanıt beklemeye devam ediyor.

“Fakat İsrail'in başka bir planı var…”

Gazze'nin geleceği için birçok plan olmasına rağmen, İsrail'in o onaylamadan Gazze'de hiçbir şekilde başarıya ulaşılamayacağına dair açık bir siyasi mesaj içeren gizli bir gündemi var gibi görünüyor.

The Guardian gazetesinin bir haberine göre İsrail ordusu, BM ve insani yardım kuruluşlarına savaş sonrasında Gazze'nin ‘sıkı kontrol altında’ yönetilmesini öngören bir plan sundu. Basında yer alan haberler, bu planın İsrail ordusunun Gazze Şeridi'nden çekilmesi gibi bir maddeyi içermediğini gösteriyor.

The Guardian, insani yardım kuruluşlarından kaynaklara dayandırdığı haberinde İsrail ordusu temsilcilerinin yardımların Gazze'deki belirli noktalara ulaşmasını sağlamak üzere ‘sıkı yönetilen lojistik merkezler’ aracılığıyla dağıtımını denetleyeceğini aktardı. Gazeteye göre bu, ‘lojistik merkezlerin’ kademeli olarak genişletilmesi ve muhtemelen İsrail'in tam kontrolü altındaki bölgelerde faaliyet gösteren özel güvenlik şirketleri tarafından denetlenmesi bekleniyor.

Planlanan bu çerçeveye göre Gazze'de faaliyet göstermek isteyen tüm insani yardım kuruluşlarının İsrail'e kayıt yaptırması ve çalışanlarının İsrail'in incelemesinden ve onayından geçmesi gerekecek.

İnsani yardım çalışmalarının ve siyasi gündemlerin bu şekilde iç içe geçmesi, işgalin ve şiddetin bir sonraki aşamanın şekillenmesinde kritik faktörler olmaya devam ettiği bir dönemde, yeniden yapılanma sürecinin karmaşıklığını ortaya koyuyor. Kesin olan şu ki, İsrail'in güvenlik kaygılarını insani zorunluluklarla dengeleyen kapsamlı bir yaklaşım olmaksızın, Gazze'nin yeniden inşası için beklentilerin üzerindeki kara bulutlar var olmaya devam edecek, çatışma ve acı döngüsü sürüp gidecek.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
TT

Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)

Hattar Ebu Diyab

Avrupa güvenliği ile ilgili endişeler ve transatlantik ilişkilerdeki temkinlilik, “uluslararası düzenin sarsıldığı” bir dönemde 62. Münih Güvenlik Konferansı'na damgasını vurdu. Bu forumun önemli bir yönü, Fransa ve Almanya'nın Avrupa ile ilgili vizyonlarını sunmalarıydı; bu, Berlin ve Paris'in 1960'lardan beri ortak Avrupa eyleminin ve başarılarının başlıca itici güçleri olması nedeniyle önemli.

Ancak, Şansölye Angela Merkel'in görev süresinin sona ermesinden bu yana en büyük iki Avrupa gücü arasındaki birikmiş anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği'nin (AB) performansına ve ortak politikaların geliştirilmesine gölge düşürdü. Şüphesiz ki Avrupa liderliği ve Avrupa karar alma süreçlerindeki örtük rekabet, Fransa-Almanya iş birliğini engelliyor. Dahası, Donald Trump ve Vladimir Putin döneminde iki taraf arasındaki çelişkiler daha da karmaşık hale geliyor. Öte yandan, yaşlı kıtanın karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Fransa-Almanya ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini, Avrupa'nın çağdaş tarihin bu kritik anında eksik kutup haline gelmesini önlemek için ortak bir Avrupa yaklaşımının geliştirilmesini gerektiriyor. Küresel düzen artık güç dengesini koruyamıyor ve ekonomik ve teknolojik savaş yoğunlaşarak küresel nüfuzun yeni bir dağılımına zemin hazırlıyor.

Fransa-Almanya ayrılığı

“Stratejik kaos” ve uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi bağlamında, Avrupa'nın marjinalleşmesi yeni bir hipotez gibi görünüyor; özellikle de Avrupa'nın gelişimine ilişkin vizyon konusunda iki ana itici güç olan Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle henüz jeopolitik bir kutbun şekillenmediği göz önüne alındığında.

Son istatistikler, Avrupa Birliği'nin 2024 yılında uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yüzde 16'sını oluşturarak, dünyanın önde gelen ticaret gücü olduğunu gösteriyor. Bu, 450 milyon insanı kapsayan Ortak Pazar'ın ağırlığı ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Almanya Şansölyesi Helmut Kohl'ün o dönemdeki çabaları sayesinde tek para birimine geçiş olmasaydı mümkün olmazdı. Yani o dönemde Fransız-Alman ortaklığı Avrupa için itici bir güç olmuştu; bu ortaklık, Angela Merkel ve Emmanuel Macron'un çabaları sayesinde Kovid-19 pandemisinin ardından verilen büyük kredinin onaylanması sırasında da tekrarlandı.

Élysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını teşvik ediyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası'nın eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federal yaklaşımı savunuyor

Şu an ise tam aksi oluyor; Fransa ve Almanya arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomi, AB reformu, savunma ve diğer ekonomik bloklarla yapılan anlaşmalar konusunda derin siyasi bölünmeler yaşıyor.

Fransa ve Almanya arasındaki uçurum, özellikle Güney Amerika (Mercosur) ülkeleriyle yapılan ticaret anlaşması ile en belirgin şekilde ekonomik cephede kendini gösterdi. Ekonomisi büyük ölçüde sanayi ihracatına dayanan Almanya için bu anlaşma, Moskova ve Washington ile yaşanan engeller ışığında yeni pazarlara açılmak için bir can simidi niteliğinde. Ancak Fransa, bunu tamamen farklı bir perspektiften değerlendiriyor; tarım sektörüne yönelik varoluşsal bir tehdit ve siyasi yansımalar olarak görüyor.

Almanya, AB'nin borç batağına saplanmış bir blok haline gelmesinden açıkça korkarken, Paris ise Berlin'in mali disiplin uygulamasının Fransa'da toplumsal huzursuzluğa yol açmasından endişe ediyor.

Avrupa borç havuzu oluşturulması konusunda anlaşmazlıklar

Avrupa ekonomisi dikkate değer bir direnç gösteriyor. 2025 yılında, euro bölgesindeki büyüme bir önceki yılki %0,9'a kıyasla %1,5'e ulaştı. Ancak, borç krizi hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor (sadece Fransa'nın borcu yaklaşık 3,9 trilyon avro) ve Paris ile Berlin arasında bir uçurum yaratıyor. Bu nedenle, yeni bir borç havuzu (eurobond) oluşturulması konusu önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.

Elysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını savunuyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federalist yaklaşımı destekliyor. Emmanuel Macron, Avrupa'nın Çin ve ABD'ye yetişmek için güvenlik ve savunmaya, yeşil geçiş teknolojilerine ve yapay zekaya büyük yatırımlar yapması gerektiğini vurguladı.

tyhty
ABD Başkanı Donald Trump, sağında Fransız mevkidaşı Emmanuel Macron ile birlikte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi dinliyor. Beyaz Saray'da yapılan görüşmede fotoğrafın sağında Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da görülüyor, 25 Ağustos (AFP)

Buna karşılık Berlin para politikasında geleneksel bir yaklaşım sergiliyor. Son olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, Fransa'nın sınırlı savunma harcamalarını eleştirerek, Paris'ten Avrupa'da güvenlik egemenliğini destekleme çağrılarını somut yeteneklere dönüştürmek için daha fazlasını yapma çağrısında bulundu. Bu yorumlar, iki Avrupa devi arasındaki ilişkilerde artan gerilimi yansıtıyor.

Yeni olan husus, Almanya'nın ilk kez AB'ye liderlik etme arayışında Fransa'ya alternatif bulmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Berlin ve Roma, “tek bir Avrupa borsası, tek bir Avrupa ikincil piyasası oluşturulmasını ve finansal istikrarı tehlikeye atmadan krediler için sermaye gereksinimlerinin gözden geçirilmesini” desteklediler. Ancak bu, Paris ve Berlin'deki bazı kişilerin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin, Donald Trump'ın Avrupa'nın gümrük tarifelerine karşı birleşik tutumunu bozmak için kullandığı bir “araç” olduğundan şüphelenmelerini engellemiyor. Zira bilindiği üzere Trump yönetiminin stratejisi Avrupa'daki sağ ve aşırı sağ kanattaki destekçilerine dayanıyor.

Avrupa'nın geleceği ve ABD ile ilişkisi

Birçok Fransız yetkilinin de belirttiği gibi, Avrupa'nın “yeni imparatorluklar” (Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) tarafından baskı altında olduğu bir dönemde, Macron ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, yaşlı kıtanın geleceği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Fransa, 2017'de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan “stratejik özerklik” terimine bağlı kalarak, egemen bir Avrupa'yı sürekli olarak savunuyor. Alman Şansölyesi ise AB'nin bağımsızlığını güçlendirmeyi ABD ile tarihi bağları korumakla birleştiren bir uzlaşma çağrısında bulunuyor.

Şubat 2025 seçimlerinde Avrupa'nın kademeli olarak “ABD'den gerçek bağımsızlığını” elde etmesi çağrısında bulunan Merz, fikrini değiştirmiş gibi görünüyor. Bu, birçok Avrupa başkentinin görüşüne göre Avrupa kendi güvenliğini birkaç yıl boyunca garanti edemeyeceği için bir zayıflık itirafı anlamına geliyor. Yine bunlara göre sert jeopolitik gerçekler ve “büyük birader” veya “Amerikan koruyucu” olmadan “bağımsız bir Avrupa” inşa etmenin zorlukları nedeniyle, transatlantik ortaklığa hâlâ ihtiyaç var.

Peki, nasıl bir ortak Avrupa savunması?

Son haftalarda, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmayacağı ve Ukrayna'daki savaş ve Grönland çevresindeki gerilimlerin dayattığı yeni gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa'nın yakın gelecekte kendi savunmasından sorumlu olmasının acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Gerçekten de Ukrayna öngörülebilir gelecekte Avrupa güvenlik söyleminin merkezinde yer alan konu olmaya devam edecek.

Askeri sanayi konusunda, yeni nesil Avrupa savaş uçakları projesiyle ilgili olarak Fransa ve Almanya arasında bir dereceye kadar temkinlilik söz konusu. Nitekim Alman şirketleri ve konsorsiyumları, Fransız havacılık grubu Dassault'u kendi şartlarını dayatmaya çalışmakla suçluyor.

NATO'daki Amerikan rolünün gerilemesi ihtimali göz önüne alındığında, 1945 sonrası düzenin sona ermesiyle birlikte, Avrupalıların nükleer caydırıcılığa ilişkin karar konusunda ABD’yi yetkili kılamayacakları aşikar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu nedenle, iki nükleer Avrupa gücü olan Fransa ve İngiltere'nin nükleer kapasitelerine dayalı “entegre bir Avrupa nükleer caydırıcılığına” değinilmeye başlandı. Macron'un konuyla ilgili bu ayın 27'sinde bir konuşma yapması bekleniyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar, Almanya'nın kendi sanayisini tercih ederek, tek taraflı hareket edeceğinden korkan Fransa'da endişe yaratıyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar Fransa'da endişe yaratıyor

Paris, iki ülke arasındaki tarihin ağırlığı nedeniyle aşırı temkinli davranırken, Merz “Avrupa'da büyük güç politikası Almanya için bir seçenek değil” diye vurguluyor. Ancak en önemli husus, Birlik içinde veya “istekli devletler grubu” arasında ortak bir savunma vizyonunun geliştirilmesidir. İşte Fransa, Almanya ve Belçika tarafından ortaya atılan, ancak bazı İskandinav ülkeleri ve Macaristan tarafından çekincelerle karşılanan “sağlam bir çekirdek” oluşturma önerisi burada öne çıkıyor.

dferft
Alman askerleri, 18 Ocak'ta Grönland'ın Nuuk kentinden kalkan bir uçağa biniyor (AFP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın da Münih Güvenlik Konferansı sırasında “Avrupa NATO'su” fikrini ortaya attığını belirtmekte fayda var. Bu nedenle, İngiltere’nin AB'den ayrılmasına rağmen, ABD'den ayrışma daha belirgin hale gelirse, bazı Avrupa ülkeleri ile İngiltere arasında bir savunma ittifakı uzak ihtimal değil. Zira ABD’den ayrışma Avrupalıların bölünme lüksünden kaçınmasını gerektiriyor. Avrupa'nın ancak üye devletlerinin geçmişe göre daha yakın olarak bir arada durmasıyla hayatta kalabileceği açık ve net.

Yukarıda zikredilenlere ilave olarak, Amerikan nükleer caydırıcılığını Fransız gücüne dayalı bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcılığıyla değiştirmekte tereddüt eden Almanya, örtük olarak bu gücün ve Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi'ndeki daimi koltuğunun paylaşımını talep ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasındaki büyük uzlaşmadan bu yana ortak modern tarihlerine rağmen, bu iki Avrupa gücü arasında zorlu bir geçmişin hayaleti hâlâ varlığını koruyor.

Sonuç olarak, birikmiş anlaşmazlıklar, Fransız-Alman motorunu engelliyor ve AB içindeki karar alma süreçlerini tehdit ediyor. AB içinde karşıt blokların oluşması veya federalizmin aceleyle gündeme getirilmesi sihirli çözümler değildir. En iyi yol, tarihsel uygulamada olduğu gibi, kademeli ilerleme, aşamalı kazanımlar ve siyasi irade yoluyla uzlaşma arayışında olmaktır. Şüphesiz, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce Fransa'nın içinde bulunduğu “geçiş” durumu ve Almanya'nın Avrupa bağımsızlığı konusundaki tereddüdü, kısa vadede Avrupa'nın yeniden canlanması için elverişli faktörler değildir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
TT

İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)

İran bugün yaptığı açıklamada, ABD’den gelecek herhangi bir saldırının -sınırlı hava harekâtı dahil- ‘saldırganlık’ olarak değerlendirileceğini ve buna karşılık verileceğini duyurdu. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir ihtimali değerlendirdiğini söylemesinin ardından geldi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Sınırlı bir saldırı ile ilgili soruya gelince; sınırlı saldırı diye bir şey yoktur. Her türlü saldırı, saldırganlık olarak kabul edilecektir” dedi.

Bekayi, “Her ülke, meşru müdafaa hakkına dayanarak saldırıya güçlü bir şekilde karşılık verir; biz de bunu yapacağız” ifadesini kullandı.

Bekayi’ye yöneltilen soru, Trump’ın cuma günü yaptığı ve Umman arabuluculuğunda süren müzakerelerde anlaşma sağlanamaması halinde Tahran’a sınırlı bir saldırı düzenlemeyi ‘değerlendirdiğini’ belirttiği açıklamasına atıfta bulunuyordu.

Taraflar, şubat ayı başında Umman arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere yeniden başlamış; şimdiye kadar Maskat ve Cenevre’de iki tur müzakere gerçekleştirmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi, üçüncü turun perşembe günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı.

İran heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında diplomatik bir uzlaşıya varılması için ‘iyi bir fırsat’ bulunduğunu söyledi.

Arakçi, ABD merkezli CBS televizyonuna verdiği röportajda, “Hâlâ herkes için fayda sağlayacak diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda iyi bir fırsatımız olduğunu düşünüyorum” dedi. Müzakerecilerin bu ay gerçekleştirilen iki tur görüşmenin ardından ‘anlaşmanın unsurları ve taslak metni üzerinde çalıştıklarını’ belirten Arakçi, buna karşın ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Washington ile temel anlaşmazlık noktalarından biri olan bu konuda Arakçi, “Egemen bir ülke olarak bu alanda kendi kararımızı verme hakkına sahibiz” diye konuştu.

Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri seçenekleri gündeme getirdiği bir ortamda yeniden başlamıştı. Trump önce İran’daki protestolara yönelik kanlı müdahaleleri gerekçe göstermiş, daha sonra ise özellikle nükleer program konusunda anlaşmaya varılamaması halinde askeri adım atılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Diplomatik sürece paralel olarak ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Washington yönetimi bölgeye iki uçak gemisi gönderirken, savaş uçakları, askeri nakliye uçakları ve havada yakıt ikmali yapabilen tanker uçaklardan oluşan filoları da konuşlandırdı.

ffvbf
Arap Denizi’ndeki ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln (AFP)

ABD’nin müzakere heyetine başkanlık eden Özel Temsilci Steve Witkoff cumartesi günü yaptığı basın açıklamasında, Başkan Donald Trump’ın İran’ın ABD’nin askeri yığınağı karşısında neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.

Bu açıklamaya yanıt veren Bekayi ise teslimiyetin İranlıların karakterinde olmadığını belirterek, ülkelerinin tarihi boyunca böyle bir tutum sergilemediğini ifade etti.


Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas bugün, İran ile ABD arasında beklenen görüşmeler öncesinde, Tahran dosyası için ‘diplomatik bir çözüm’ çağrısında bulundu. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ı askeri müdahalelerle tehdit ettiği bir döneme denk geldi.

Kallas, AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu bölgede bir başka savaşa ihtiyacımız yok; zaten çok sayıda savaş var” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Kallas, “İran şimdiye kadarki en zayıf dönemini yaşıyor. Bu zamanı diplomatik bir çözüm bulmak için değerlendirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki perşembe günü Cenevre’de yapılacağını duyurdu. Busaidi, müzakereler için ‘ekstra çaba göstermeye yönelik olumlu bir ivme’ olduğunu da belirtti.

ABD, İran’dan uranyum zenginleştirme stokundan vazgeçmesini, Washington’a göre nükleer bomba yapımında kullanılabilecek bu stokların imhasını, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini talep ediyor.

İran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor, ancak yaptırımların kaldırılması karşılığında bazı sınırlamaları kabul etmeye hazır olduğunu söylüyor. Tahran, nükleer konuyu füze programı veya silahlı gruplara destek gibi diğer meselelerle ilişkilendirmeyi ise reddediyor.