Terör örgütü ilan edilmelerinin ardından Husileri bekleyen belirsizlik

Yemen’e insani yardımların kesintiye uğramasının feci yan etkileri olabilir

İsrail'in Gazze Şeridi'ne insani yardımı durdurma kararını Sana'da protesto eden Yemenli göstericiler, 11 Mart 2025 (AFP)
İsrail'in Gazze Şeridi'ne insani yardımı durdurma kararını Sana'da protesto eden Yemenli göstericiler, 11 Mart 2025 (AFP)
TT

Terör örgütü ilan edilmelerinin ardından Husileri bekleyen belirsizlik

İsrail'in Gazze Şeridi'ne insani yardımı durdurma kararını Sana'da protesto eden Yemenli göstericiler, 11 Mart 2025 (AFP)
İsrail'in Gazze Şeridi'ne insani yardımı durdurma kararını Sana'da protesto eden Yemenli göstericiler, 11 Mart 2025 (AFP)

Enver el-Ansi

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Yemen'deki Husileri mali ve ekonomik yaptırımlarla birlikte ‘yabancı terör örgütü’ olarak yeniden sınıflandırmakla kalmadı, bu tedbirlerin 6 Mart'ta yürürlüğe girmesine iki gün kala alelacele Hıusilerin bazı üst düzey liderlerinin isimlerinin bulunduğu, tutuklama emirleri ve seyahat yasakları ile takip edilmeleri de dahil olmak üzere daha katı yaptırımlarla doğrudan hedef alındıkları bir liste de yayınladı. Söz konusu isimlerin başta Umman, Lübnan, Irak ve diğerleri olmak üzere, ikamet ettikleri ya da faaliyet gösterdikleri bazı ülkelerden sınır dışı ya da iade edilmeleri istenebilir.

Yeni listede Umman Sultanlığı tarafından ağırlanan grubun siyasi liderlerinin yanı sıra Husilerin Başmüzakerecisi Muhammed Abdusselam, yardımcısı Abdulmelik el-Acri ve Müzakere Heyeti üyesi İshak Abdulmelik el-Mervani’nin isimleri de yer alıyor.

Listede ayrıca Husilerin kontrolü altındaki bölgelerde ‘Yüksek Siyasi Konsey Başkanı’ olarak atadığı Mehdi el-Meşat ve sözde ‘Yüksek Devrim Komitesi Başkanı’ Muhammed Ali el-Husi'nin yanı sıra İran ile Husiler arasında para transferi ve havalesi için aracılık yaptığından şüphelenilen iki iş insanı başta olmak üzere Yemen’de siyasetin ve ekonominin önde gelen isimlerinden bazıları da yer alıyor.

İsrail krize müdahil mi oluyor?

Husilere karşı son dönemde alınan önlemlerin kapsamlılığı ve İsrail ile aralarındaki ‘ertelenmiş hesaplaşma’ göz önüne alındığından ABD'nin Husileri yeniden yabancı terör örgütleri listesine almasının ‘İsrail'e Husilerden geldiğini düşündüğü tehditleri bertaraf etme izni verebileceği’ görüşünde olanlar var. İsrail gazetesi Jerusalem Post'un aktardığına göre İsrail, Husilerin birkaç kez İsrail topraklarına ulaşan füzeleri ve İHA’larıyla gerçekleştirdikleri tehditlerini kalıcı olarak ortadan kaldırmak için yakında Husileri daha kararlı bir şekilde hedef almak üzere harekete geçebilir.

Kararın gerekçeleri

ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada “Husilerin faaliyetleri Ortadoğu'daki ABD’li sivillerin ve görevli personelin güvenliğini, en yakın bölgesel ortaklarımızın güvenliğini ve küresel deniz ticaretinin istikrarını tehdit ediyor” denildi. Bakanlığa göre Husiler, Kızıldeniz ve Aden Körfezi'nde ticari gemilere yönelik yüzlerce saldırı gerçekleştirirken seyrüsefer özgürlüğünü ve ABD’nin bölgedeki ortaklarını korumaya çalışan Amerikan askeri personelini de hedef aldılar.

Umman'ın başkenti Maskat, Husi müzakerecilerin bölgesel ve uluslararası arabulucularla toplantılar yapması için önemli bir ‘platform’ olduğundan, ABD'nin eylemi Muskat'ı çok zor bir durumda bıraktı

ABD’nin ekonomik yaptırımları sıkılaştırma ya da siyasi ve hatta askeri olarak gerginliği tırmandırma anlamında İran'a uygulayacağı yaptırımların özellikle de Gazze Şeridi’ndeki ateşkes anlaşmasının uygulanması sekteye uğrar ve İsrail yeniden askeri operasyonlarına başlarsa ve Husiler İsrail'e ya da Kızıldeniz'de ve başka yerlerde uluslararası nakliye hatlarına saldırmaya geri dönerse bir ölçüde Husiler için de geçerli olacağı anlaşılıyor.

İsrail’in askeri ya da güvenlik alanında müdahil olma ihtimali nedir?

ABD’nin ekonomik yaptırımlarının uygulanmasına Trump’ın başkan olarak göreve başlamasından iki gün önce başlandı. Husi liderlerine karşı daha kesin bir askeri eylemde bulunma ya da güvenlik operasyonları yürütme konusuna gelince aranan Husi liderlerinin nerede saklandıklarını bulmak için gerekli istihbaratı toplamak ve ardından onları hedef almak daha fazla zaman alacaktır. Bu da ABD, İngiltere ve İsrail'in Husilerin kontrolündeki bölgelere düzenlediği hava saldırılarında yüzlerce füze atmanın maliyetinden daha aza mal olacaktır. Washington, Trump yönetiminin kararıyla terör örgütü olarak tanımlanan Husi liderlerinin nerede olduğuna dair bilgi karşılığından cazip para ödülleri koyabilir.

ABD'nin son eyleminin sonuçları

ABD'nin söz konusu Husi liderleri terörist olarak sınıflandırması Husiler için ciddi riskler taşırken onlarla yeniden müzakere masasına oturma ya da herhangi bir anlaşmaya varma yahut başka herhangi bir bölgesel veya uluslararası tarafla iletişim kurma girişimlerini tamamen engelliyor.

Husilerin terör örgütü olarak sınıflandırılmasının Umman üzerindeki etkisi

Umman'ın başkenti Maskat, Husi müzakerecilerin bölgesel ve uluslararası arabulucularla toplantılar yapması için önemli bir ‘platform’ olduğundan, ABD'nin eylemi Muskat'ı çok zor bir durumda bıraktı. Maskat aynı zamanda Husilerin diplomatik hareketleri ve özellikle İran'ın başkenti Tahran'a ve muhtemelen Bağdat, Şam ve Beyrut gibi diğer başkentlere yaptıkları çok sayıda ziyaretin de başlangıç noktası oldu.

“Uluslararası toplumun ihtiyaç sahibi milyonlarca Yemenliye gönderdiği insani yardımlar, son yıllarda Husilerin insani yardım kuruluşları ve yardım kuruluşlarının önüne koyduğu engeller de dâhil olmak üzere çeşitli nedenlerle azaldı.

Pek çok kişi Maskat’ın Husiler için önemli bir platform olmasaydı, devam eden savaşın farklı bir hal alacağını düşünüyor. Umman uzun zamandır Yemen'le olan bazı sınır kapılarının Husilere silah kaçırmak için kullanılmasına göz yummakla suçlanıyor. Ancak Maskat bu suçlamaları şiddetle reddediyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Beyaz Saray'ın Umman'da ikamet eden Husi liderleri terörist olarak tanımlamasının ardından Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed El-Busaidi ile bölgesel gelişmeleri ele almak üzere bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi.

ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre telefon görüşmesinde Gazze, Suriye ve bölgedeki diğer son durumlarla ilgili çeşitli dosyalar ele alındı. Açıklamada ABD'li bakanın telefon görüşmesi sırasında ‘Kızıldeniz ve çevresindeki su yollarında yasadışı bir örgüt olarak Husilerin saldırılarına kalıcı olarak son verilmesinin önemini’ vurguladığı belirtildi. Açıklamaya göre ayrıca Rubio, Muskat'ın Husiler tarafından ele geçirilen ve bir yıldan uzun bir süredir alıkonulan MV Galaxy Leader gemisinin mürettebatının serbest bırakılmasındaki rolüne övgüde bulundu.

ABD yönetiminin hamlesinin Yemen’deki insani durum üzerindeki etkisi ne olur?

Uluslararası toplumun ihtiyaç sahibi milyonlarca Yemenliye yönelik insani yardımları, Husilerin insani yardım kuruluşları ve yardım kuruluşlarının personelinin kolay ve sorunsuz hareket etmesine koyduğu engeller ve aralarında kadınların da bulunduğu insani yardım kuruluşlarının çalışanlarından birçoğunu casusluk ve yabancı istihbarat teşkilatları adına çalıştıkları suçlamasıyla tutuklanması da dâhil olmak üzere çeşitli nedenlerden ötürü son yıllarda azaldı. İnsani yardım çalışanlarının serbest bırakılması için Husilere yapılan çağrılar başarısız oldu. ABD yönetiminin Husileri terör örgütü olarak tanımlama ve bazı liderlerini uluslararası teröristler listesine dahil etme kararının yürürlüğe girmesiyle bu durumun daha da kötüleşip kötüleşmeyeceği ise belirsiz.

Husiler, İran ve Hizbullah'ın yaptırımları delme, yurt içindeki fonlarını ve yurt dışındaki finansman kaynaklarını hayali kişiler ve şirketler adı altında geri dönüştürme ve dolambaçlı yöntemler ve teknikler kullanma konusundaki uzmanlığından faydalanmış olmalı.

Öte yandan Birleşmiş Milletler (BM), Yemen'e insani yardım ve temel ihtiyaç maddelerinin akışının devam etmesini sağlayacak tedbirlerin alınması çağrısında bulundu.

ABD'nin kararının ardından bir basın toplantısı düzenleyen BM Genel Sekreter Sözcüsü Stephane Dujarric, bu kararın insani yardımların yaklaşık 19 milyon kişinin insani yardıma muhtaç ve 17 milyon kişinin açlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğu Yemen’e etkin bir şekilde ulaştırılmasının yanı sıra sivillerin temel ürünlere ve hizmetlere erişiminin sağlanması için uygun güvencelerin eşlik etmesi gerektiğini söyledi.

Dujarric, özellikle yerel para biriminin değer kaybetmesi, çalışan maaşlarının askıya alınması ve yakıt, gıda ve ilaç fiyatlarındaki sert yükseliş nedeniyle gıda ihtiyacının yaklaşık yüzde 90'ını ithal etmek zorunda olan bir ülkede ticari ürün ve insani yardım akışındaki herhangi bir kesintinin yıkıcı yan etkileri olabileceği uyarısında bulundu.

ty6u78ı
Aden'de alışveriş yapan insanlar, 25 Şubat 2025

Ancak Yemen’in ‘meşru’ hükümetinin Başbakanı Ahmed bin Mubarek, Avrupa Birliği (AB) ve Avustralya'nın Yemen'e akredite büyükelçileriyle yaptığı görüşmede insani yardım kuruluşlarına ve uluslararası ortaklara ‘Husilerin yabancı terör örgütü olarak sınıflandırılmasının gereklerini yerine getirirken vatandaşların çıkarlarına, insani yardımlara ve gıda ithalatına zarar vermeden Husi yapılanmalarının dağıtılması yönündeki ana hedeflere ulaşılmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alacaklarına’ dair güvence verdi.

Husilerin önünde alternatifler var mı?

ABD tarafından uygulanan yaptırımlar, Husilerin kaynaklarını azaltabilir ve on yılı aşkın bir süre önce Yemen'de çatışmaların başlamasından bu yana yönettiği ‘savaş ekonomisine’ yatırım yapma kabiliyetinin önünde daha fazla engel oluşturabilir.

Öte yandan Husiler, İran ve Hizbullah'ın yaptırımları delme, yurt içindeki fonlarını ve yurt dışındaki finansman kaynaklarını hayali kişiler ve şirketler adı altında geri dönüştürme ve yaptırımların ciddi ve etkili bir şekilde uygulanması halinde izlenemeyecek ve ifşa edilemeyecek çeşitli dolambaçlı yöntemler ve teknikler konusundaki deneyim ve uzmanlıklarından faydalanmış olmalılar.

Yaptırımlar işe yarar mı?

Sadece Yemen'de değil, tüm bölgede Husilere ve yurtdışındaki destekçilerine mali ve ekonomik yaptırımlar uygulanmasının yanı sıra sivil tesislere yönelik saldırılara başvurmadan Husilerin liderlerine suikast düzenlemenin, onları tutuklamanın, yargılamanın ve hapse atmanın Husileri dağıtmak için belki en az maliyetli ve en az zararla en uygun seçenek olacağına inananlar var.

Husiler, kontrolü altındaki bölgelerde (Elon Musk'un şirketi SpaceX tarafından yürütülen) Starlink projesi tarafından sunulan uluslararası internet hizmetlerini yasakladı, ihlal edenleri cezalandırma sözü verdi. Ayrıca Kızıldeniz’de ve Akdeniz'de seyrüsefer güvenliğini sarsacak askeri eylemlerini yeniden başlatma tehdidinde bulundu.

Diğer taraftan Husilerin ülke içindeki ve bölgedeki pek çok muhalifi, özellikle Husilerin ABD ve Batı ülkeleri ile olan savaşlarını iç bölgelere taşıma niyeti çerçevesinde, sahada sıkı askeri önlemlerle desteklenmediği sürece Husilere yönelik ekonomik yaptırımların faydalı olamayacağını düşünüyor. Bu duruma Husilerin bazı cephelerdeki askeri hamleleri, bazı aşiretlere yönelik devam eden güvenlik tacizleri ve kontrolü altındaki bölgelerde bulunan işletmelere ve küçük tüccarlara daha fazla yasadışı vergi dayatma ve telif ücreti ödetme gibi uygulamalarına yönelik her türlü eleştiri ya da sivil protestoları giderek artan bir şekilde bastırması eşlik ediyor.

Bunun yanında ABD’nin yaptırımlarının Husileri değil, sıradan vatandaşları olumsuz etkileyeceği ve Husilerin kontrolü altındaki bölgelerdeki yoksulların ezici çoğunluğuna daha fazla yük getireceği korkusu giderek artıyor.

Husilerin vereceği tepki

Öte yandan Husiler, kontrolü altındaki bölgelerde (Elon Musk'un şirketi SpaceX tarafından yürütülen) Starlink projesi tarafından sunulan uluslararası internet hizmetlerini yasakladı, ihlal edenleri cezalandırma sözü verdi. Ayrıca İsrail'in Gazze'deki ateşkes anlaşmasını ihlal etmeye devam etmesi, insani protokole uymaması ve insani yardımların girişini engellemeye devam etmesi halinde Kızıldeniz’de ve Akdeniz'de seyrüsefer güvenliğini sarsacak askeri eylemlerini yeniden başlatma tehdidinde bulundu. Ancak bu tehditler, Husilerin halen çatışma kabiliyetine sahip olduğunu kanıtlama çabasından öteye geçmiyor gibi görünüyor. ABD'nin uyguladığı son yaptırımlardan ve aldığı son karardan sonra içeriye yönelik zayıf bir propagandadan öteye gidemeyeceği ortada.

Son tahlilde mesele Trump yönetiminin yaptırım uygulama ya da Husileri terör örgütü olarak listeleme hayalinin ya da İsrail'in Yemen gibi bir ülkede hedeflerine ulaşma inancının ötesinde ve aynı zamanda Husilerin kendileri için neyin planlandığını görme yeteneğinin ve Yemen’deki ‘meşru’ hükümetin bundan herhangi bir ölçüde yararlanma yeteneğinin ötesinde her açıdan daha da karmaşıklaşmış görünüyor.

Nihayetinde en büyük kaybeden, ne pahasına olursa olsun Husilerden ve İran'ın nüfuzundan kurtulmak isteyen Yemen ve halkı oluyor!



Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
TT

Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)

Hattar Ebu Diyab

Avrupa güvenliği ile ilgili endişeler ve transatlantik ilişkilerdeki temkinlilik, “uluslararası düzenin sarsıldığı” bir dönemde 62. Münih Güvenlik Konferansı'na damgasını vurdu. Bu forumun önemli bir yönü, Fransa ve Almanya'nın Avrupa ile ilgili vizyonlarını sunmalarıydı; bu, Berlin ve Paris'in 1960'lardan beri ortak Avrupa eyleminin ve başarılarının başlıca itici güçleri olması nedeniyle önemli.

Ancak, Şansölye Angela Merkel'in görev süresinin sona ermesinden bu yana en büyük iki Avrupa gücü arasındaki birikmiş anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği'nin (AB) performansına ve ortak politikaların geliştirilmesine gölge düşürdü. Şüphesiz ki Avrupa liderliği ve Avrupa karar alma süreçlerindeki örtük rekabet, Fransa-Almanya iş birliğini engelliyor. Dahası, Donald Trump ve Vladimir Putin döneminde iki taraf arasındaki çelişkiler daha da karmaşık hale geliyor. Öte yandan, yaşlı kıtanın karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Fransa-Almanya ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini, Avrupa'nın çağdaş tarihin bu kritik anında eksik kutup haline gelmesini önlemek için ortak bir Avrupa yaklaşımının geliştirilmesini gerektiriyor. Küresel düzen artık güç dengesini koruyamıyor ve ekonomik ve teknolojik savaş yoğunlaşarak küresel nüfuzun yeni bir dağılımına zemin hazırlıyor.

Fransa-Almanya ayrılığı

“Stratejik kaos” ve uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi bağlamında, Avrupa'nın marjinalleşmesi yeni bir hipotez gibi görünüyor; özellikle de Avrupa'nın gelişimine ilişkin vizyon konusunda iki ana itici güç olan Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle henüz jeopolitik bir kutbun şekillenmediği göz önüne alındığında.

Son istatistikler, Avrupa Birliği'nin 2024 yılında uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yüzde 16'sını oluşturarak, dünyanın önde gelen ticaret gücü olduğunu gösteriyor. Bu, 450 milyon insanı kapsayan Ortak Pazar'ın ağırlığı ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Almanya Şansölyesi Helmut Kohl'ün o dönemdeki çabaları sayesinde tek para birimine geçiş olmasaydı mümkün olmazdı. Yani o dönemde Fransız-Alman ortaklığı Avrupa için itici bir güç olmuştu; bu ortaklık, Angela Merkel ve Emmanuel Macron'un çabaları sayesinde Kovid-19 pandemisinin ardından verilen büyük kredinin onaylanması sırasında da tekrarlandı.

Élysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını teşvik ediyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası'nın eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federal yaklaşımı savunuyor

Şu an ise tam aksi oluyor; Fransa ve Almanya arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomi, AB reformu, savunma ve diğer ekonomik bloklarla yapılan anlaşmalar konusunda derin siyasi bölünmeler yaşıyor.

Fransa ve Almanya arasındaki uçurum, özellikle Güney Amerika (Mercosur) ülkeleriyle yapılan ticaret anlaşması ile en belirgin şekilde ekonomik cephede kendini gösterdi. Ekonomisi büyük ölçüde sanayi ihracatına dayanan Almanya için bu anlaşma, Moskova ve Washington ile yaşanan engeller ışığında yeni pazarlara açılmak için bir can simidi niteliğinde. Ancak Fransa, bunu tamamen farklı bir perspektiften değerlendiriyor; tarım sektörüne yönelik varoluşsal bir tehdit ve siyasi yansımalar olarak görüyor.

Almanya, AB'nin borç batağına saplanmış bir blok haline gelmesinden açıkça korkarken, Paris ise Berlin'in mali disiplin uygulamasının Fransa'da toplumsal huzursuzluğa yol açmasından endişe ediyor.

Avrupa borç havuzu oluşturulması konusunda anlaşmazlıklar

Avrupa ekonomisi dikkate değer bir direnç gösteriyor. 2025 yılında, euro bölgesindeki büyüme bir önceki yılki %0,9'a kıyasla %1,5'e ulaştı. Ancak, borç krizi hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor (sadece Fransa'nın borcu yaklaşık 3,9 trilyon avro) ve Paris ile Berlin arasında bir uçurum yaratıyor. Bu nedenle, yeni bir borç havuzu (eurobond) oluşturulması konusu önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.

Elysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını savunuyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federalist yaklaşımı destekliyor. Emmanuel Macron, Avrupa'nın Çin ve ABD'ye yetişmek için güvenlik ve savunmaya, yeşil geçiş teknolojilerine ve yapay zekaya büyük yatırımlar yapması gerektiğini vurguladı.

tyhty
ABD Başkanı Donald Trump, sağında Fransız mevkidaşı Emmanuel Macron ile birlikte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi dinliyor. Beyaz Saray'da yapılan görüşmede fotoğrafın sağında Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da görülüyor, 25 Ağustos (AFP)

Buna karşılık Berlin para politikasında geleneksel bir yaklaşım sergiliyor. Son olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, Fransa'nın sınırlı savunma harcamalarını eleştirerek, Paris'ten Avrupa'da güvenlik egemenliğini destekleme çağrılarını somut yeteneklere dönüştürmek için daha fazlasını yapma çağrısında bulundu. Bu yorumlar, iki Avrupa devi arasındaki ilişkilerde artan gerilimi yansıtıyor.

Yeni olan husus, Almanya'nın ilk kez AB'ye liderlik etme arayışında Fransa'ya alternatif bulmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Berlin ve Roma, “tek bir Avrupa borsası, tek bir Avrupa ikincil piyasası oluşturulmasını ve finansal istikrarı tehlikeye atmadan krediler için sermaye gereksinimlerinin gözden geçirilmesini” desteklediler. Ancak bu, Paris ve Berlin'deki bazı kişilerin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin, Donald Trump'ın Avrupa'nın gümrük tarifelerine karşı birleşik tutumunu bozmak için kullandığı bir “araç” olduğundan şüphelenmelerini engellemiyor. Zira bilindiği üzere Trump yönetiminin stratejisi Avrupa'daki sağ ve aşırı sağ kanattaki destekçilerine dayanıyor.

Avrupa'nın geleceği ve ABD ile ilişkisi

Birçok Fransız yetkilinin de belirttiği gibi, Avrupa'nın “yeni imparatorluklar” (Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) tarafından baskı altında olduğu bir dönemde, Macron ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, yaşlı kıtanın geleceği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Fransa, 2017'de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan “stratejik özerklik” terimine bağlı kalarak, egemen bir Avrupa'yı sürekli olarak savunuyor. Alman Şansölyesi ise AB'nin bağımsızlığını güçlendirmeyi ABD ile tarihi bağları korumakla birleştiren bir uzlaşma çağrısında bulunuyor.

Şubat 2025 seçimlerinde Avrupa'nın kademeli olarak “ABD'den gerçek bağımsızlığını” elde etmesi çağrısında bulunan Merz, fikrini değiştirmiş gibi görünüyor. Bu, birçok Avrupa başkentinin görüşüne göre Avrupa kendi güvenliğini birkaç yıl boyunca garanti edemeyeceği için bir zayıflık itirafı anlamına geliyor. Yine bunlara göre sert jeopolitik gerçekler ve “büyük birader” veya “Amerikan koruyucu” olmadan “bağımsız bir Avrupa” inşa etmenin zorlukları nedeniyle, transatlantik ortaklığa hâlâ ihtiyaç var.

Peki, nasıl bir ortak Avrupa savunması?

Son haftalarda, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmayacağı ve Ukrayna'daki savaş ve Grönland çevresindeki gerilimlerin dayattığı yeni gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa'nın yakın gelecekte kendi savunmasından sorumlu olmasının acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Gerçekten de Ukrayna öngörülebilir gelecekte Avrupa güvenlik söyleminin merkezinde yer alan konu olmaya devam edecek.

Askeri sanayi konusunda, yeni nesil Avrupa savaş uçakları projesiyle ilgili olarak Fransa ve Almanya arasında bir dereceye kadar temkinlilik söz konusu. Nitekim Alman şirketleri ve konsorsiyumları, Fransız havacılık grubu Dassault'u kendi şartlarını dayatmaya çalışmakla suçluyor.

NATO'daki Amerikan rolünün gerilemesi ihtimali göz önüne alındığında, 1945 sonrası düzenin sona ermesiyle birlikte, Avrupalıların nükleer caydırıcılığa ilişkin karar konusunda ABD’yi yetkili kılamayacakları aşikar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu nedenle, iki nükleer Avrupa gücü olan Fransa ve İngiltere'nin nükleer kapasitelerine dayalı “entegre bir Avrupa nükleer caydırıcılığına” değinilmeye başlandı. Macron'un konuyla ilgili bu ayın 27'sinde bir konuşma yapması bekleniyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar, Almanya'nın kendi sanayisini tercih ederek, tek taraflı hareket edeceğinden korkan Fransa'da endişe yaratıyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar Fransa'da endişe yaratıyor

Paris, iki ülke arasındaki tarihin ağırlığı nedeniyle aşırı temkinli davranırken, Merz “Avrupa'da büyük güç politikası Almanya için bir seçenek değil” diye vurguluyor. Ancak en önemli husus, Birlik içinde veya “istekli devletler grubu” arasında ortak bir savunma vizyonunun geliştirilmesidir. İşte Fransa, Almanya ve Belçika tarafından ortaya atılan, ancak bazı İskandinav ülkeleri ve Macaristan tarafından çekincelerle karşılanan “sağlam bir çekirdek” oluşturma önerisi burada öne çıkıyor.

dferft
Alman askerleri, 18 Ocak'ta Grönland'ın Nuuk kentinden kalkan bir uçağa biniyor (AFP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın da Münih Güvenlik Konferansı sırasında “Avrupa NATO'su” fikrini ortaya attığını belirtmekte fayda var. Bu nedenle, İngiltere’nin AB'den ayrılmasına rağmen, ABD'den ayrışma daha belirgin hale gelirse, bazı Avrupa ülkeleri ile İngiltere arasında bir savunma ittifakı uzak ihtimal değil. Zira ABD’den ayrışma Avrupalıların bölünme lüksünden kaçınmasını gerektiriyor. Avrupa'nın ancak üye devletlerinin geçmişe göre daha yakın olarak bir arada durmasıyla hayatta kalabileceği açık ve net.

Yukarıda zikredilenlere ilave olarak, Amerikan nükleer caydırıcılığını Fransız gücüne dayalı bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcılığıyla değiştirmekte tereddüt eden Almanya, örtük olarak bu gücün ve Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi'ndeki daimi koltuğunun paylaşımını talep ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasındaki büyük uzlaşmadan bu yana ortak modern tarihlerine rağmen, bu iki Avrupa gücü arasında zorlu bir geçmişin hayaleti hâlâ varlığını koruyor.

Sonuç olarak, birikmiş anlaşmazlıklar, Fransız-Alman motorunu engelliyor ve AB içindeki karar alma süreçlerini tehdit ediyor. AB içinde karşıt blokların oluşması veya federalizmin aceleyle gündeme getirilmesi sihirli çözümler değildir. En iyi yol, tarihsel uygulamada olduğu gibi, kademeli ilerleme, aşamalı kazanımlar ve siyasi irade yoluyla uzlaşma arayışında olmaktır. Şüphesiz, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce Fransa'nın içinde bulunduğu “geçiş” durumu ve Almanya'nın Avrupa bağımsızlığı konusundaki tereddüdü, kısa vadede Avrupa'nın yeniden canlanması için elverişli faktörler değildir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
TT

İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)

İran bugün yaptığı açıklamada, ABD’den gelecek herhangi bir saldırının -sınırlı hava harekâtı dahil- ‘saldırganlık’ olarak değerlendirileceğini ve buna karşılık verileceğini duyurdu. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir ihtimali değerlendirdiğini söylemesinin ardından geldi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Sınırlı bir saldırı ile ilgili soruya gelince; sınırlı saldırı diye bir şey yoktur. Her türlü saldırı, saldırganlık olarak kabul edilecektir” dedi.

Bekayi, “Her ülke, meşru müdafaa hakkına dayanarak saldırıya güçlü bir şekilde karşılık verir; biz de bunu yapacağız” ifadesini kullandı.

Bekayi’ye yöneltilen soru, Trump’ın cuma günü yaptığı ve Umman arabuluculuğunda süren müzakerelerde anlaşma sağlanamaması halinde Tahran’a sınırlı bir saldırı düzenlemeyi ‘değerlendirdiğini’ belirttiği açıklamasına atıfta bulunuyordu.

Taraflar, şubat ayı başında Umman arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere yeniden başlamış; şimdiye kadar Maskat ve Cenevre’de iki tur müzakere gerçekleştirmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi, üçüncü turun perşembe günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı.

İran heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında diplomatik bir uzlaşıya varılması için ‘iyi bir fırsat’ bulunduğunu söyledi.

Arakçi, ABD merkezli CBS televizyonuna verdiği röportajda, “Hâlâ herkes için fayda sağlayacak diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda iyi bir fırsatımız olduğunu düşünüyorum” dedi. Müzakerecilerin bu ay gerçekleştirilen iki tur görüşmenin ardından ‘anlaşmanın unsurları ve taslak metni üzerinde çalıştıklarını’ belirten Arakçi, buna karşın ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Washington ile temel anlaşmazlık noktalarından biri olan bu konuda Arakçi, “Egemen bir ülke olarak bu alanda kendi kararımızı verme hakkına sahibiz” diye konuştu.

Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri seçenekleri gündeme getirdiği bir ortamda yeniden başlamıştı. Trump önce İran’daki protestolara yönelik kanlı müdahaleleri gerekçe göstermiş, daha sonra ise özellikle nükleer program konusunda anlaşmaya varılamaması halinde askeri adım atılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Diplomatik sürece paralel olarak ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Washington yönetimi bölgeye iki uçak gemisi gönderirken, savaş uçakları, askeri nakliye uçakları ve havada yakıt ikmali yapabilen tanker uçaklardan oluşan filoları da konuşlandırdı.

ffvbf
Arap Denizi’ndeki ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln (AFP)

ABD’nin müzakere heyetine başkanlık eden Özel Temsilci Steve Witkoff cumartesi günü yaptığı basın açıklamasında, Başkan Donald Trump’ın İran’ın ABD’nin askeri yığınağı karşısında neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.

Bu açıklamaya yanıt veren Bekayi ise teslimiyetin İranlıların karakterinde olmadığını belirterek, ülkelerinin tarihi boyunca böyle bir tutum sergilemediğini ifade etti.


Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas bugün, İran ile ABD arasında beklenen görüşmeler öncesinde, Tahran dosyası için ‘diplomatik bir çözüm’ çağrısında bulundu. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ı askeri müdahalelerle tehdit ettiği bir döneme denk geldi.

Kallas, AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu bölgede bir başka savaşa ihtiyacımız yok; zaten çok sayıda savaş var” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Kallas, “İran şimdiye kadarki en zayıf dönemini yaşıyor. Bu zamanı diplomatik bir çözüm bulmak için değerlendirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki perşembe günü Cenevre’de yapılacağını duyurdu. Busaidi, müzakereler için ‘ekstra çaba göstermeye yönelik olumlu bir ivme’ olduğunu da belirtti.

ABD, İran’dan uranyum zenginleştirme stokundan vazgeçmesini, Washington’a göre nükleer bomba yapımında kullanılabilecek bu stokların imhasını, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini talep ediyor.

İran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor, ancak yaptırımların kaldırılması karşılığında bazı sınırlamaları kabul etmeye hazır olduğunu söylüyor. Tahran, nükleer konuyu füze programı veya silahlı gruplara destek gibi diğer meselelerle ilişkilendirmeyi ise reddediyor.