ABD ile Avrupa arasındaki çalkantıların Ortadoğu’ya ne gibi yansımaları olacak?

Yaşlı kıtanın ‘yumuşak güç’ yerine askeri güce odaklanmasından sonra ABD ile Avrupa arasındaki çalkantılar Ortadoğu’ya nasıl yansıyacak?

Görsel: Sara Padovan
Görsel: Sara Padovan
TT

ABD ile Avrupa arasındaki çalkantıların Ortadoğu’ya ne gibi yansımaları olacak?

Görsel: Sara Padovan
Görsel: Sara Padovan

Robert Ford

Avrupa ile ABD arasındaki ilişkilerde yaşanan çalkantılar, Avrupa'nın askeri ve ekonomik politikalarındaki değişikliklerin hızını artırırken bu değişiklikler ise Avrupa'nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika (ODKA/MENA) bölgesindeki komşularıyla ilişkilerini de etkilemeye başlıyor. Avrupa ülkeleri, ABD'ye olan bağımlılıklarını azaltmak için jeopolitik bir araç olarak askeri güce yeniden odaklanmaya başladı. Fakat gelişmiş bir askeri sanayi üssü kurmak, yüksek kaliteli silahlar üretmek ve daha büyük orduları harekete geçirip eğitmek zaman alacaktır.

Avrupa, jeostratejik dönüşümün bu aşamasının başlangıcında özellikle ekonomik yardım bütçelerinin azalmasıyla Ortadoğu'daki yumuşak gücünü artırmakta zorluklarla karşı karşıya kalıyor. Avrupa başkentlerinin, özellikle Körfez ülkeleriyle yeni ortaklıklar kurması ve stratejik önceliklerini net bir şekilde tanımlaması her zamankinden daha fazla gerekiyor.

İran

ABD ve Avrupa’nın başlıca ülkeleri, İran'ın nükleer silah edinmesinin engellenmesi gerektiği konusunda hemfikir ve yaptırımların bu amaca ulaşmak için kilit bir baskı aracı olduğunu düşünüyorlar. Ancak Washington ile Moskova arasındaki ilişkilerin gelişmesi ve Avrupa'nın güvenliğine doğrudan tehdit oluşturan Moskova'nın Tahran'la arabuluculuk yapma ihtimali bazı Avrupalı analistleri endişelendiriyor. İran’ın Rusya'ya Ukrayna topraklarını hedef almak için kullandığı binlerce insansız hava aracı sağlaması ve Rusya'nın insansız hava aracı programının geliştirilmesine yardımcı olması, Washington'un yanı sıra Avrupa’nın da Moskova aracılığıyla yapılabilecek herhangi bir uzlaşı anlaşmasına yönelik şüphelerini derinleştiriyor.

“Ekonomik yardımlardaki azalma, ABD Ortadoğu’dan giderek çekilirken Avrupa’nın Ortadoğu’daki yumuşak gücünden yararlanma kabiliyetini sınırlayacak olsa da Avrupa’nın varlığını genişletebileceği alternatif yollar var.

Washington, Moskova ve Tahran arasında varılacak herhangi bir anlaşmayı etkilemeyi hedefleyen Avrupa ülkelerinin, İran'ın nükleer silah edinmesini engelleme konusunda aynı hedefi paylaşan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi etkili Körfez ülkeleriyle yakın koordinasyon içinde olması muhtemeldir. Ancak Avrupa'nın İran'a karşı ABD ve İsrail tarafından olası bir askeri harekâtına katılması pek olası görünmüyor. Çünkü Avrupa başkentleri, ABD Başkanı Donald Trump yönetimiyle, özellikle de Ukrayna konusunda Trump'ın desteğine güvenmeye devam ettikleri düşünüldüğünde, ek sorunlar yaratmak istemiyor. Bu yüzden Avrupa’dan ABD'nin İran'a yönelik herhangi bir askeri operasyonuna yönelik eleştirilerin tonu ve etkisi sınırlı olabilir.

Bütçeler ve yumuşak güç

Daha da önemlisi, Rusya'nın artan tehdidi çoğu Avrupa ülkesini askeri bütçelerini arttırmaya itiyor. Bu da dış ekonomik yardım bütçelerinde kesintilere yol açıyor. Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Bruegel’e göre Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen tarafından şubat ayında açıklanan Avrupa'nın askeri harcamalarını gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) yaklaşık yüzde 3,5'ine çıkarma hedefine ulaşmak için yılda 250 milyar avro gerekiyor.

Aynı zamanda Avrupa başkentleri de kalkınma yardımlarında kesintiye gidiyor. İngiltere Başbakanı Keir Starmer, şubat ayında İngiltere Parlamentosu’nda yaptığı açıklamada, hükümetinin savunma harcamalarında benzer bir artışı finanse etmek için dış yardımları 13 milyar sterlinden (yaklaşık 16 milyar avro) fazla keseceğini duyurdu. Fransa Savunma Bakanı Sebastien Lecornu, mart ayında Paris'in dış yardımlarını üçte bir oranında azaltarak 2025 yılında 3,8 milyar avroya indirdiği bir dönemde, önümüzdeki yıllarda savunma bütçesinde 40 milyar avroluk bir artış yapılması çağrısında bulundu. Almanya ve Hollanda da son iki yıl içinde dış yardım bütçelerini büyük ölçüde azalttı. Avrupa ülkelerinin dış yardım bütçelerinde yaptığı bu kesintiler, ABD’nin dış yardımda yaptığı önemli kesintileri takip etti.

Ekonomik yardımlardaki azalma, ABD Ortadoğu’dan giderek çekilirken Avrupa’nın Ortadoğu’daki yumuşak gücünden yararlanma kabiliyetini sınırlayacak olsa da Avrupa’nın varlığını genişletebileceği alternatif yollar var. Avrupa, geçtiğimiz onlarca yıl boyunca nüfuz elde etmek için büyük ölçüde mali imkanlarını kullandı. AB, geçtiğimiz yılın şubat ayında Mısır ile üç yıla yayılan yaklaşık 7 milyar avroluk yardım ve yatırım içeren bir anlaşma imzaladı. Resmi istatistiklere göre Ürdün 2011 yılından bu yana AB’den yaklaşık 4 milyar Avro aldı ve iki taraf 2025-2027 dönemi için 3 milyar avroluk yeni bir yardım ve yatırım paketi üzerinde anlaştı. Benzer şekilde Lübnan da 2011 yılından bu yana Avrupa'dan yaklaşık 3,5 milyar avro yardım aldı.

Suriye’nin önümüzdeki yıllarda büyük bir ekonomik yardıma ihtiyacı olacak. Dünya Bankası 2022 yılında Suriye’nin yeniden inşasının maliyetinin en az 250 milyar dolar olacağı tahminini açıklamıştı.

Rusya'yı caydırmak için artan askeri harcamalar ve siyasi açıdan hassas iç sosyal programların talepleri nedeniyle Avrupa ülkelerinin bütçeleri önümüzdeki yıllarda giderek daha fazla baskı altına girecek ve Mısır, Ürdün ve Lübnan gibi ülkelere sağlanan büyük meblağlardaki desteğin sürdürülmesini haklı göstermek giderek daha zorlaşacak. Bu zorluk, Avrupa ülkelerinin Afrika ve Asya'daki kalkınma yardım programlarını finanse etmeye devam etmeleri nedeniyle daha da karmaşık bir hale getiriyor.

defrgty6
Görsel: Sara Padovan

Batılı ülkelerin ODKA bölgesine yönelik yardımları azaldıkça Körfez ülkeleri, Türkiye ve hatta Çin'in desteği giderek daha önemli hale gelecek. Ancak yumuşak güç sadece mali destekten ibaret değil. Avrupa ülkeleri, ABD'de eğitim görmeye olan ilginin azalmasıyla birlikte üniversitelerine öğrenci çekmeye devam edebilir ve yeni nesillerle köprüler kurabilir. Dahası, ABD'nin bölgeye olan ilgisi azaldıkça, Avrupa ve bölge ülkeleri arasında birbirleriyle koordinasyon sağlama ve bölgesel çatışmaları yönetme ihtiyacı da artacak. Özellikle İsrail'le doğrudan ilgili olmayan çatışmalarda ABD'nin doğrudan müdahalesi olmadan hareket etmek için daha fazla alana sahip olacaklar.

Avrupa ve ABD’nin Suriye ayrışması

Örneğin Suriye’nin önümüzdeki yıllarda büyük bir ekonomik yardıma ihtiyacı olacak. Dünya Bankası 2022 yılında Suriye’nin yeniden inşasının maliyetinin en az 250 milyar dolar (en az 230 milyar avro) olacağı tahminini açıklamıştı. Bugünkü gerçek maliyet çok daha yüksek olabilir. Brüksel’de geçtiğimiz mart ayında düzenlenen Suriye konulu 9. Brüksel Konferansı'nda Avrupa ülkeleri toplam 5,8 milyar avroluk taahhütte bulunuldu. Bu miktar geçtiğimiz yıl aynı ayda düzenlenen konferansta taahhüt edilen miktarla neredeyse aynı.

Yardım bütçelerindeki küresel kesintilere rağmen bu kadar yüksek düzeyde desteğin sürdürülmesi, Avrupa'nın Suriye dosyasına verdiği önemi yansıtıyor. Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin hükümetleri, AB ile birlikte topraklarına yeni bir Suriyeli mülteci dalgasını önlemek için Suriye'yi istikrara kavuşturmaya ve yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, bu bağlamda geçtiğimiz mart ayında Şam'ı ikinci kez ziyaret etti ve yeniden inşa çabalarını desteklemek üzere 300 milyon avroluk yeni bir yardım paketi açıkladı.

Trump yönetimi Şam ile ilişkilerin düzelmesini Şam'ın İbrahim (Abraham) Anlaşmalarına katılmayı kabul etmesine bağlayabilir. Trump, yaptırımların tamamen hafifletilmesinden önce Şam'a İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi için baskı yapabilir.

Bu arada şubat ayında AB ve İngiltere, Suriye’nin kamu iktisadi teşebbüslerini (KİT’ler) ve özel sektörünü desteklemek amacıyla enerji ve ulaştırma sektörlerinde faaliyet gösteren belirli Suriye merkezli şirketlere ve beş ticari bankaya yönelik yaptırımları askıya aldı.

ABD Başkanı Donald Trump, Beşşar Esed'in geçtiğimiz aralık ayında devrilmesinin ardından “Suriye ABD’nin sorunu değil” şeklinde bir tweet atarak Suriye dosyasına ilgisinin az olduğunu gösterdi. Washington'daki birçok analist, Trump yönetiminin Asya'daki tehditlere karşı koymaya odaklanan daha geniş bir stratejinin parçası olarak önümüzdeki birkaç yıl içinde ABD güçlerini Suriye'nin doğusundan çekeceğine inanıyor.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Trump yönetimi, Avrupa’nın tutumunun aksine eski ABD Başkanı Joe Biden yönetimi tarafından ocak ayı ortalarında atılan bazı sınırlı adımlar dışında Suriye'ye yönelik yaptırımları hafifletmedi. Ayrıca Brüksel'deki konferans sırasında yeni bir yardım taahhüdünde bulunmaktan da kaçındı. ABD'li üst düzey bir yetkili konferansta yaptığı açıklamada, Trump yönetiminin Suriye’deki yeni hükümetinin ‘radikalizmi’ ve ‘insan hakları ihlallerini’ terk etme konusundaki istekliliğine şüpheyle yaklaşmaya devam ettiğini söyledi. ABD’li yetkili, hiçbir dış yardımın ya da yaptırımların hafifletilmesinin yeniden inşa için gerekli yatırımı çekmeye yetmeyeceğinin de altını çizdi.

Öte yandan Almanya Şam'daki büyükelçiliğini sınırlı bir diplomatik personelle yeniden açarken, Trump yönetimi şimdiye kadar ikili ilişkilerin geleceğini görüşmek üzere Suriye hükümetiyle masaya oturma konusunda herhangi bir isteklilik göstermedi.

Trump'ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, şubat ayında Washington'da düzenlenen Amerikan Yahudi Komitesi (AJC) etkinliğindeki konuşmasında Suriye ve Lübnan'ın önünde sonunda İsrail ile normalleşme anlaşmaları imzalayabileceğini söylemesi durumu ilginçleştiriyor. Washington'daki kaynaklara göre Trump yönetimi Şam ile ilişkilerin düzelmesini Şam'ın İbrahim (Abraham) Anlaşmalarına katılmayı kabul etmesine bağlayabilir. Trump, yaptırımların tamamen hafifletilmesinden önce Şam'a İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi için baskı yapabilir.

Avrupa ülkeleri ise Suriye'nin İsrail ile normalleşmesi konusunda ABD aynı tutuma sahip olduğuna dair herhangi bir sinyal vermemekle birlikte Şam'ın bu yolu izlemeye karar vermesi halinde buna karşı çıkmayacaklarını belirttiler.

Trump yönetiminin, Cumhuriyetçi Parti’nin ve hatta Demokrat Parti’nin büyük bir kısmının, Gazze'nin yeniden inşasını finanse etme konusunda istekli davranması pek olası değil.

Avrupa, Gazze ve İsrail

Avrupa’nın İsrail konusundaki odak noktası şu anda Gazze'deki savaşın durmasının ardından Gazze Şeridi’nin yeniden inşası. Avrupa ülkeleri Trump’ın Filistinlilerin Gazze’den çıkarılması ve Gazze’nin ABD ve özel yatırımcılar tarafından yönetilmesi önerisini reddetti. Fransa, Almanya ve İtalya hükümetleri bu fikrin uluslararası hukuku hiçe saydığını ve iki devletli çözümü engellediğini vurguladı.

Trump’ın şubat ayında açıkladığı öneriyi eleştiren Fransa, Almanya, İtalya ve İngiltere dışişleri bakanları mart ayında Arap ülkeleri tarafından onaylanan Mısır’ın önerisini desteklediklerini açıkladılar.

Avrupa’nın politikaları, Gazze'de yeniden inşayı destekleme yönünde açık bir eğilim gösterse de artan bütçe kısıtlamaları Avrupa başkentlerini Suriye, Mısır, Ürdün, Lübnan ve Gazze arasında yeniden önceliklendirme yapmaya zorlayacak. Bazı Avrupa ülkeleri ise kendi önceliklerini belirleyebilir. Bazı ülkeler yardımlarını güneyden kuzeye göç akışını azaltmaya yardımcı olabilecek ülkelere yönlendirmeyi seçebilir. Buna karşın diğer Avrupa ülkeleri iç siyasi güçlerin tercihlerini takip ederek, iç kamuoyuna ve her ülkenin koşullarına bağlı olarak, örneğin Filistinlilere, Suriye'ye veya Lübnan'a destek vermeyi tercih edebilir.

Öte yandan Trump yönetiminin, Cumhuriyetçi Parti’nin ve hatta Demokrat Parti’nin büyük bir kısmının, Gazze'nin yeniden inşasını finanse etme konusunda istekli davranması pek olası değil. Ayrıca İsrail'in 2028 seçimlerinden önce karşı çıkması halinde böyle bir fonun Washington'dan siyasi olarak geçmesi neredeyse imkansız. Sonuç olarak, 53 milyar dolar olarak tahmin edilen Arap yeniden imar planının finansmanının büyük kısmının Körfez ülkeleri tarafından karşılanması bekleniyor.

Artan ekonomik baskılar, bazı Avrupa başkentlerini, İsrail ya da ABD tarafından Arap ülkelerine silah satışına yapılan itirazlara daha az olumlu yanıt vermeye itebilir.

İsrail

Avrupa'nın İsrail'e yönelik tutumu, Avrupa ve ABD arasındaki ilişkilerde süregelen gerginliğin bir sonucu olarak doğrudan değişmeyecek olsa da Avrupa ve Tel Aviv arasında gelecekte yaşanacak gerginliğin işaretleri görülüyor. Her Avrupa ülkesinin İsrail ile kendine özgü ikili ilişkileri vardır ve bu ilişkiler tarih, iç politika ve stratejik öncelikler gibi çeşitli faktörlerden etkileniyor. Örneğin İspanya ve İrlanda, Levant bölgesine olan coğrafi uzaklıkları nedeniyle İsrail'i en çok eleştiren ülkeler arasında yer alıyor.

ABD'deki Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti’nin üst düzey siyasi liderlerinin açıkça destekledikleri iki devletli çözümden dahi giderek uzaklaşmaları dikkati çekiyor. Bu siyasi bağlamda Washington, İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’nın bir kısmını ilhakını tanıyabilir. Avrupa başkentleri, en azından kamuya açık söylemlerinde, iki devletli çözüme bağlı kalmaya devam edecek ve İsrail'in her türlü ilhakını eleştir

Avrupa’daki bazı çevrelerinde İsrail'e karşı ekonomik önlemler alınması yönünde çağrılar yapılabileceğini düşünmek zor değil. Dahası, orta vadede, yüksek kaliteli silah ve askeri teçhizat üretimini arttıran Avrupa'nın, Washington'ın F-35 uçaklarını bazı ülkelere satarak yaptığına benzer şekilde, üretim hatlarında ölçek ekonomisi elde etmek için bu ürünleri Ortadoğu ülkelerinde pazarlamaya çalışması bekleniyor.

Özellikle son on yılın ikinci yarısında artan ekonomik baskılar, bazı Avrupa başkentlerini, İsrail ya da ABD tarafından Arap ülkelerine silah satışına yapılan itirazlara daha az olumlu yanıt vermeye itebilir. Bu da iki taraf arasındaki ilişkilerde yeni bir gerginliğe neden olabilir.



Seçim yenilgisine doğru giderken... Netanyahu'nun seçenekleri neler?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ocak 2026'da Kudüs'te düzenlenen bir konferansta konuşuyor (EPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ocak 2026'da Kudüs'te düzenlenen bir konferansta konuşuyor (EPA)
TT

Seçim yenilgisine doğru giderken... Netanyahu'nun seçenekleri neler?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ocak 2026'da Kudüs'te düzenlenen bir konferansta konuşuyor (EPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ocak 2026'da Kudüs'te düzenlenen bir konferansta konuşuyor (EPA)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, yaklaşan genel seçimler öncesinde anketlerin ortaya koyduğu karanlık tablo nedeniyle kendisini ciddi bir siyasi sıkışmışlığın içinde buldu. Kendi talep ettiği derinlemesine anketlerin bile olumsuz sonuçlar vermesi, Netanyahu’yu ittifaklar oyununda gücünü yeniden kazanmak ya da yeni seçmen kitlelerine ulaşmak için alışılmadık ve riskli adımlar atmaya zorluyor.

İsrail’in Maariv gazetesinde yer alan habere göre, Netanyahu’nun seçim öncesi durum tespiti yapmak için özel olarak hazırlattığı kapsamlı anket, iktidar koalisyonunun 50 ila 52 sandalye arasında sıkışıp kaldığını gösterdi. Meclis çoğunluğu olan 61 sandalyenin çok gerisinde kalan ve kaybedilen oyları geri kazanamayan mevcut istikrarlı durum, Netanyahu için aslında bir dezavantaj; çünkü bu durağanlık seçimi kaybetmesi anlamına geliyor.

İsrail Knesset'indeki toplantılardan biri (Knesset web sitesi)İsrail Knesset'indeki toplantılardan biri (Knesset web sitesi)

"Mutlak zafer" yok, cepheler kördüğüm

Ünlü analist Ben Caspit, Maariv gazetesindeki köşe yazısında sahadaki durumu şu sözlerle özetledi:

"Şu an için mucizeleri bir kenara bırakırsak hiçbir cephede 'mutlak zafer' belirtisi yok. İran bize yeniden balistik füzeler fırlatıyor, Hizbullah teslim olmaktan çok uzak, İsrail ordusu Güney Lübnan’da her hafta asker kaybediyor. Gazze’de ise durum aynı: Hamas toparlanıyor, güçleniyor ve nüfuzunu yeniden inşa ediyor. Netanyahu’nun elde ettiği tek inanılmaz 'mutlak zafer', seçimlerin zamanında yapılmasını sağlamak oldu."

Caspit, Netanyahu’nun elindeki taktiksel hamlelerin tükendiğini, ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerinin bile kötüye gittiğini belirtti. Yazar, Netanyahu’nun çaresizlik içinde seçim sonrasında Arap partilerine "Itamar Ben-Gvir’i Ulusal Güvenlik Bakanı yapmayacağım" sözü vererek, bir azınlık hükümetinin güvenoyu alabilmesi için Arap vekillerin çekimser kalmasını sağlamaya çalışabileceğini, ancak bunun bile kendisini kurtarmaya yetmeyebileceğini öne sürdü.

İsrailliler, 25 Nisan 2026'da Tel Aviv'de Netanyahu ve hükümetine karşı gösteri düzenledi (Reuters)İsrailliler, 25 Nisan 2026'da Tel Aviv'de Netanyahu ve hükümetine karşı gösteri düzenledi (Reuters)

Ekim seçimleri bir siyasi kumar mı?

Netanyahu, ultra-Ortodoks (Haredi) partilerle, milyarlarca dolara mal olan ve devlet değerlerini sarsan tartışmalı bir anlaşma yaparak hükümetin ömrünü birkaç ay daha uzatmayı başardı. Ancak bu hamle, seçimlerin Ekim (2026) ayına kalması demek. Ekim ayı, İsrail tarihinin en büyük felaketlerinden birinin yıl dönümüne denk geldiği için normal şartlarda Netanyahu’nun bu dönemde seçime gitmesi siyasi intihar olarak görülüyordu. Uzmanlar, Netanyahu'nun sadece birkaç hafta daha koltukta kalabilmek için ekim ayında kendisine adeta bir "seçim mezarı" kazdığı yorumunu yapıyor.

Sağ blokta yeni taktik: Gideon Sa’ar ve Likud planı

Şarku’l Avsat’ın Kanal 12 televizyonundan aktardığına göre koalisyon, seçim kampanyası için perde arkasında yeni bir taktiksel yeniden yapılanmaya gitti. Planlanan senaryolardan biri, Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar liderliğindeki Yeni Umut (Tikva Hadasha) partisinin, Likud’dan (geçici olarak) ayrılması.

Netanyahu Knesset'te konuşma yapıyor (Arşiv- EPA)Netanyahu Knesset'te konuşma yapıyor (Arşiv- EPA)

Kanalın siyasi ve Knesset muhabiri Dafna Liel’in aktardığına göre, bu hamle tamamen Netanyahu ile koordineli bir şekilde yürütülüyor ve amaç şu şekildedir:

Seçmen yelpazesini genişletmek: Likud listesinden memnun olmayan veya mevcut koalisyona tepkili olan sağ seçmenleri Sa’ar’ın bağımsız listesiyle konsolide etmek.

Manevra alanı yaratmak: Seçimlerin ardından bu iki partiyi yeniden tek bir büyük blok halinde birleştirmek.

Yeni isimleri çekmek: Netanyahu bu sayede mevcut Likud listesinin yarattığı yıpranmışlığı aşmayı ve diğer partilerden de sağ profil taşıyan isimleri (örneğin yedek General Ofer Winter gibi isimleri Bezalel Smotrich’in listesine entegre ederek) sağ bloğu tahkim etmeyi hedefliyor.

Siyasi analistler, sağdaki partilerin şu anda gelecekte daha yüksek bir pazarlıkla yeniden birleşmek üzere bilinçli bir "ayrışma" stratejisi izlediğini, ancak muhalefetteki Naftali Bennett ve Yair Lapid’in yeni ittifakları karşısında bu formüllerin Netanyahu'yu iktidarda tutmaya yetip yetmeyeceğinin büyük bir belirsizlik taşıdığını vurguluyor.


12 bin nükleer başlık, insanlığı yok etmeye yeter

6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)
6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)
TT

12 bin nükleer başlık, insanlığı yok etmeye yeter

6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)
6 Ağustos 1945’te ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının ardından kentten bir görünüm (Reuters)

Antoine el-Hac

Büyük güçler arasındaki jeopolitik gerilimlerin giderek arttığı bir dönemde, nükleer savaş tehdidi uzun yılların ardından yeniden uluslararası gündemin üst sıralarına taşınıyor. Bir dönem bu riskin geçmişte kaldığı yönünde yaygın bir kanaat oluşmuş olsa da, son gelişmeler küresel ölçekte endişelerin yeniden yükselmesine yol açıyor. Devletlerin askeri kapasitelerini geliştirmek ve nükleer sistemlerini modernize etmek için yürüttüğü rekabet sürerken, uzmanlar dünyanın sonuçları kontrol altına alınamayacak ölçekte bir felaketle karşı karşıya kalma ihtimaline her zamankinden daha fazla yaklaştığı uyarısında bulunuyor.

Dünya bir gün ‘nükleer kış’ yaşayacak mı? (Reuters)Dünya bir gün ‘nükleer kış’ yaşayacak mı? (Reuters)

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, dünya genelinde halen yaklaşık 12 bin 187 nükleer savaş başlığı bulunuyor. Bu rakam, zaman zaman siyasi ve medya söylemlerinde dile getirilen ‘dünyayı defalarca yok edebilecek bir güç’ iddiasını akıllara getirse de, bilimsel değerlendirmeler bu yaygın algıdan farklı bir tablo ortaya koyuyor.

Fiziksel açıdan bakıldığında, günümüzde mevcut hiçbir nükleer cephanelik dünya gezegenini tamamen yok etme kapasitesine sahip değil. Çünkü bir gezegeni parçalamak veya ortadan kaldırmak için gereken enerji miktarı, insanlığın elindeki toplam yıkıcı gücün çok ötesinde bulunuyor. Ancak uzmanlara göre asıl tehlike gezegenin yok olması değil, insan uygarlığının bugünkü haliyle varlığını sürdüremeyecek ölçüde bir yıkıma uğraması ihtimali.

Yaklaşık hesaplamalara göre modern nükleer savaş başlıklarının gücü 100 ila 800 kiloton TNT eşdeğeri arasında değişiyor. Karşılaştırma amacıyla her bir savaş başlığının ortalama 300 kiloton güce sahip olduğu varsayıldığında, küresel nükleer cephaneliğin toplam yıkıcı kapasitesi yaklaşık 3,7 milyar ton TNT eşdeğerine ulaşıyor. Bu miktar, 1945 yılında Japonya’nın Hiroşima kentini yerle bir eden atom bombasının yaklaşık 250 bin katına karşılık geliyor.

Rusya ile Belarus arasında düzenlenen ortak nükleer tatbikatlar sırasında gerçekleştirilen İskender füzesi fırlatma denemesine ait bir fotoğraf (AP)Rusya ile Belarus arasında düzenlenen ortak nükleer tatbikatlar sırasında gerçekleştirilen İskender füzesi fırlatma denemesine ait bir fotoğraf (AP)

Bununla birlikte uzmanlar, ‘dünyayı 10 kez ya da 100 kez yok etme kapasitesi’ yönündeki ifadelerin büyük ölçüde mecazi bir anlatım olduğunu belirtiyor. Zira geniş çaplı bir nükleer savaşın, mevcut cephaneliğin tamamının kullanılmasına gerek kalmadan bile küresel ölçekte bir çöküşe yol açabileceği değerlendiriliyor. Uzmanlara göre nükleer patlamaların doğrudan neden olacağı yıkımın yanı sıra, ortaya çıkacak devasa yangınlar, altyapının çökmesi, radyoaktif kirlilik, ekonomik krizler, gıda kıtlığı ve sağlık sistemlerinde yaşanacak ağır tahribat, dünyayı benzeri görülmemiş bir kaos ve çöküş sürecine sürükleyebilir.

Aynı kapsamda, Uluslararası Nükleer Silahları Kaldırma Girişimi (ICAN), nükleer silahların insanlığın geliştirdiği en yıkıcı ve ayrım gözetmeyen silahlar olmaya devam ettiği uyarısında bulunuyor. Kuruluşa göre nükleer silahlar yalnızca patlama anında can kaybına yol açmakla kalmıyor; aynı zamanda insanlar, çevre ve gelecek nesiller üzerinde uzun yıllar sürebilecek radyasyon etkileri bırakıyor.

ICAN, büyük bir kentin üzerinde tek bir nükleer silahın patlatılmasının kısa süre içinde yüz binlerce, hatta milyonlarca kişinin ölümüne neden olabileceğini belirtirken, büyük güçler arasında yaşanabilecek kapsamlı bir nükleer savaşın ise yüz milyonlarca insanın hayatına mal olabileceği konusunda uyarıyor.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un bir nükleer tesisi inceliyor. (Reuters)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un bir nükleer tesisi inceliyor. (Reuters)

Araştırmalar, bir nükleer patlamanın saniyeler içinde şok dalgaları, yoğun ısı ve radyasyon şeklinde muazzam miktarda enerji açığa çıkardığını ortaya koyuyor. Ses hızını aşan bir süratle yayılan patlama dalgası, binaları ve altyapıyı yerle bir ederken, patlama merkezine yakın bölgelerde bulunan insanların büyük bölümünün hayatını kaybetmesine neden oluyor. Ortaya çıkan aşırı yüksek sıcaklık ise geniş çaplı yangınları tetikleyerek, zamanla tüm şehirleri yutabilecek devasa ateş fırtınalarına dönüşebiliyor.

Uzmanlara göre daha da endişe verici olan husus ise iklim üzerindeki olası etkiler. Bazı bilimsel çalışmalar, günümüzde mevcut nükleer silahların yüzde 1’inden daha azının kullanılması halinde bile küresel iklim sisteminde ciddi bozulmalar yaşanabileceğini ve bunun yaklaşık 2 milyar insanı kıtlık riskiyle karşı karşıya bırakabileceğini öne sürüyor. Antoine el Hac Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre binlerce nükleer savaş başlığının kullanıldığı bir senaryonun ise tarımsal üretimi ve ekosistemleri dünya genelinde olumsuz etkileyecek kapsamlı bir ‘nükleer kışa’ yol açabileceği belirtiliyor.

Bu endişeler, özellikle ABD, Rusya, Çin ve Kuzey Kore gibi büyük nükleer cephaneliklere sahip ülkeler arasındaki gerilimlerin arttığı bir dönemde daha da güçleniyor. Uzmanlar, geleneksel çatışmaların nükleer bir boyut kazanması riskinin artık yalnızca teorik bir ihtimal olmadığını, önlenmesi ve hazırlık yapılması gereken gerçekçi bir senaryo haline geldiğini vurguluyor.

Teksas eyaletindeki bir ABD askeri üssünde iki teknisyen bir nükleer bombayı inceliyor. (Reuters)Teksas eyaletindeki bir ABD askeri üssünde iki teknisyen bir nükleer bombayı inceliyor. (Reuters)

Bu çerçevede, Atlantik Konseyi tarafından gerçekleştirilen bir ankete göre, katılımcı uzmanların yüzde 40’ı 2035 yılına kadar yeni bir dünya savaşının çıkma ihtimalini mümkün görüyor. Daha da dikkat çekici olan ise ankete katılanların yaklaşık yarısının, böyle bir savaşta en az bir tarafın nükleer silah kullanacağı öngörüsünde bulunması.

Öte yandan küresel nükleer silah harcamalarındaki artış da sürüyor. Son raporlara göre nükleer silaha sahip dokuz ülke, 2025 yılı boyunca nükleer cephaneliklerini güçlendirmek ve modernize etmek amacıyla yaklaşık 119 milyar dolar harcadı. Bu rakamın, bir önceki yıla kıyasla yaklaşık yüzde 19’luk bir artışa işaret ettiği belirtiliyor.

Harcama sıralamasında, listenin başında 69 milyar doların üzerinde bütçe ayıran ABD yer alırken, onu Çin, Birleşik Krallık ve Rusya takip etti.

Söz konusu veriler, dünyanın nükleer silahlara olan bağımlılığını azaltmak yerine bu kapasiteyi geliştirme ve yenileme yönünde ilerlediğine işaret ediyor. Nükleer silahlanma programları genişlerken, silahsızlanma girişimleri ile büyük güçler arasında güven inşa etmeyi amaçlayan diplomatik çabaların ise giderek zayıfladığına dikkat çekiliyor.

Moskova’da Sovyet döneminden kalma bir nükleer füze maketi (Reuters)Moskova’da Sovyet döneminden kalma bir nükleer füze maketi (Reuters)

Sonuç olarak nükleer silahlar, gezegeni fiziksel olarak yok etme kapasitesine sahip olmasalar da, insanlığı ortadan kaldırabilecek ve dünyayı benzeri görülmemiş bir kaos ve yıkım dönemine sürükleyebilecek güçte görülüyor. Bu nedenle birçok uzman, olası bir felaketin önlenmesinin yalnızca nükleer risklerin yönetilmesine değil, aynı zamanda nükleer cephaneliklerin azaltılması ve bu silahların kullanımının engellenmesine yönelik ciddi uluslararası çabalara bağlı olduğunu vurguluyor.

Ünlü fizikçi Albert Einstein da bu tehlikeye dikkat çekerek, “Üçüncü Dünya Savaşı’nın hangi silahlarla yapılacağını bilmiyorum; ancak Dördüncü Dünya Savaşı’nın sopa ve taşlarla yapılacağını biliyorum” ifadelerini kullanmıştı.

Nükleer silahsızlanma savunucularının sıkça dile getirdiği görüş ise şu sözlerle özetleniyor: “Nükleer rulet oyununu kazanmanın tek yolu, oynamayı bırakmaktır.”


Kiev’de en çok bombalanan bölge, “Çernobil’e döndü”

Rusya'nın mayıstaki saldırısında, Lukiyanivska metrosunun yanındaki otoparkta her şey küle dönmüştü (Reuters)
Rusya'nın mayıstaki saldırısında, Lukiyanivska metrosunun yanındaki otoparkta her şey küle dönmüştü (Reuters)
TT

Kiev’de en çok bombalanan bölge, “Çernobil’e döndü”

Rusya'nın mayıstaki saldırısında, Lukiyanivska metrosunun yanındaki otoparkta her şey küle dönmüştü (Reuters)
Rusya'nın mayıstaki saldırısında, Lukiyanivska metrosunun yanındaki otoparkta her şey küle dönmüştü (Reuters)

Rus ordusunun Kiev'de en çok bombaladığı Lukiyanivska’da yaşayanlar, durumun her geçen gün kötüleştiğini söylüyor.

Guardian’ın aktardığına göre Lukiyanivska’nın yer aldığı Şevçenkivski bölgesi, Rus ordusunun savaşın başından beri başkentte en sık hava saldırısı düzenlediği yer.

Özellikle Lukiyanivska metrosuyla çevredeki dükkanlar ve iş merkezlerinin hedef alındığı aktarılıyor.

Bölge sakinleri arasında, üç kez vurulmasına rağmen hâlâ faaliyet gösteren McDonald’s şubesinin "direniş sembolüne döndüğü" yazılıyor.

Nisanda düzenlenen hava saldırılarında oturduğu binanın yanındaki apartmana bombaların isabet ettiğini söyleyen Anastasya Primak, bölgenin cephe hattından farkı kalmadığını belirtiyor.

23 yaşındaki Ukraynalı, "Bana şiddetli anksiyete bozukluğu teşhisi kondu. Hiçbir neden yokken bile sürekli endişeleniyorum, panik atak geçiriyorum" diyor ve ekliyor:

Arkadaşlarıma buranın Çernobil’e benzediğini söylüyorum. Giderek daha tehlikeli hale geliyor. Bir drone ya da roketin isabet etmesinden korktuğum için embriyo gibi kıvrılmış halde uyuyorum. Tek seferde ölmek istiyorum. Bir uzvumu kaybetmek istemiyorum.

Çiçek satıcısı Fayna Polişçuk da müşteri kalmadığını söylüyor:

Mayıstaki son büyük saldırının ardından birçok kişi ağlayarak burayı terk etti.

Haberde, Rusya’nın özellikle İran savaşı nedeniyle Patriot savunma füzesi stoklarının azalmasından faydalanarak hava saldırılarını artırdığı belirtiliyor.

Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’dan oluşan E3 ülkelerinin liderleriyle pazar günü Londra’da düzenlenen zirvede bir araya gelen Ukrayna lideri Volodimir Zelenski, önleyici füze tedarikinin artırılması çağrısı yapmıştı.

Diğer yandan Kiev, Avrupalı müttefikleriyle ABD menşeli Patriot’a alternatif yeni bir hava savunma sistemi geliştiriyor.

"Freyja" savunma sisteminde Ukrayna’nın geliştirdiği FP-7.x füzeleri, Avrupa’da tasarlanan özel radar ve uydularla çalışacak.  

Balistik füze ve drone’ları imha etmek üzere tasarlanan sistemde tek bir füzenin maliyeti yaklaşık 700 bin dolar, Patriot içinse bu rakam 3,8 milyon doları buluyor.

Independent Türkçe, Guardian, Meduza