ABD-İran müzakereleri ve aradaki görüş ayrılıklarını giderme girişimleri

Yeşil ışık

 ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (AFP)
TT

ABD-İran müzakereleri ve aradaki görüş ayrılıklarını giderme girişimleri

 ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (AFP)

Washington: Arash Azizi

ABD ile İran arasında önemli olumlu gelişmelerin kaydedildiği önceki iki müzakere turunun ardından 26 Nisan'da Umman’ın başkenti Maskat'ta bir müzakere turu daha gerçekleştirildi. Her iki taraf da iyimserliklerini ve diyaloğu ilerletme yönündeki ortak kararlılıklarını dile getirdi. Washington ve Tahran arasındaki söylem sadece birkaç hafta içinde dramatik bir şekilde değişti ve taraflar bir anlaşmaya varma konusunda daha önce Viyana’da imzalanan nükleer anlaşmanın önünü açan 2013 ve 2015 yılları arasındaki görüşmelere kıyasla daha kararlı olduklarını gösterdi.

ABD için başarılı bir anlaşma, İran'ın nükleer silah edinmesini engellemek ve istikrarı bozucu bölgesel davranışlarını frenlemek anlamına geliyor. İran için ise anlaşma, ekonomisini boğan yaptırımların kısmen de olsa hafifletilmesi hayati önem taşıyan bir can simidi olabilir.

Daha önceki müzakerelerde benzer faktörler mevcut olsa da İran'ın nükleer programı, nükleer silah elde etmenin eşiğine geldiği için bugün riskler çok daha yüksek.

Bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanması halinde, bunun sonuçları sadece daha fazla ekonomik yaptırımla kalmayıp, İsrail ve ABD tarafından düzenlenecek askeri saldırılar da olabilir.

Bu durum hem Washington'ı hem de Tahran'ı bir anlaşmaya varılması için yoğun çaba sarf etmeye itiyor. Ancak hem iki başkentin içinde hem de dışında birçok taraf böyle bir anlaşmanın olası şekli konusunda endişeli. Söz konusu taraflardan bazıları askeri çatışma tercihlerini gizlemiyor. Müzakere karşıtlarının ısrarcı seslerine rağmen, bugün başlıca karar alıcıların genel tutumu, 2013-2015 yılları arasında olduğundan daha fazla olarak müzakereleri destekliyor gibi görünüyor.

İran'da uzun süredir ABD ile ilişkilerde önemli bir ilerleme kaydedilmesine karşı çıkan katı muhafazakarların nüfuzu azalmış durumda. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan reformcu kampa mensup ve dış politika konularında Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile yakın bir çalışma ilişkisi sürdürüyor. Kalibaf, muhafazakâr kanattan olmasına rağmen hiçbir şekilde katı muhafazakâr kanadın müttefiki olmadı.

İran’da halen son sözü söyleyen kişi olan Dini Lider, rejim ve daha geniş anlamda toplum içindeki rakip çıkarları dengeleme ihtiyacının farkına varmaya başladığından müzakerelerin sürdürülmesine yeşil ışık yaktı.

İran’da halen son sözü söyleyen kişi olan Dini Lider (Rehber) Ali Hamaney, rejim ve daha geniş anlamda toplum içindeki rakip çıkarları dengeleme ihtiyacının farkına varmaya başladığından müzakerelerin sürdürülmesine yeşil ışık yaktı. Hamaney, bir Şii imamın ölüm yıldönümü olan 24 Nisan'da yaptığı dikkat çekici konuşmada, Şii tarihi üzerine uzun bir değerlendirme yaparak, imamların düşmanlar karşısında nasıl sıklıkla barış ve itidali tercih ettiklerini özetledi. Eski nükleer anlaşma müzakerecisi ve geçtiğimiz yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybeden Said Celili gibi önde gelen katı muhafazakâr isimlerin bile yorumlarında itidal gözle görülür hale gelmeye başladı. Celili, bir süre sessiz kaldıktan sonra haftalık konuşmalarına yeniden başladı, ancak konuşmalarında mevcut müzakere turunu eleştirmekten ziyade 2015 tarihli nükleer anlaşmayı eleştirdi. Celili'nin çevresi, müzakerelere İran Devrim Muhafızları Ordusu’ndan (DMO) üst düzey bir yetkilinin de katılabileceğini ima etmişti, fakat beklenen yetkilinin ortada olmaması işi ilginç ve dikkat çekici bir hale getirdi.

İran Lideri Ali Hamaney, Tahran, 12 Şubat 2025 (AFP)İran Lideri Ali Hamaney, Tahran, 12 Şubat 2025 (AFP)

Said Celili'nin kardeşinin başkan yardımcısı olduğu ve halen sertlik yanlılarının hakimiyetindeki en etkili kurumlardan biri olan İran Radyo Televizyon Kurumu (İRİB), son günlerde kendi içinde sert bir eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Kriz, Arap yetkilileri eleştiren komedi skeçlerinin yayınlanmasıyla başladı. Bu hamle, İran-ABD müzakerelerinin başarısı için önemli bir dayanak olan Tahran ve Riyad arasındaki yakınlaşmayı teşvik etmek için çok çaba sarf edilen hassas bir zamanda geldiğinden ‘talihsiz’ olarak nitelendirildi. Tartışma, bir aile programında, Sünni Müslümanlar tarafından büyük saygı gören ilk halife Ebu Bekir es-Sıddık hakkında uygunsuz sözler sarf eden bir konuğun ağırlanmasıyla büyüdü. Ebu Bekir hakkında sarf edilen bu sözler, İran'daki Sünniler arasında ve Sünnilerin çoğunlukta olduğu komşu Arap ülkelerinde öfke patlamasına yol açtı. Bu öfke karşısında İRİB Başkanı Peyman Cebelli resmi bir özür mesajı yayınladı ve ardından kanalın bazı yetkilileri hakkında disiplin cezaları uygulandı. Bu kişilerden bazıları görevden alındı, diğerlerinin ise hakkında yasal soruşturma başlatıldı.

Müzakerelere karşı İran içinden yapılan muhalefet, ufukta belirmeye başlayan bariz ekonomik kazanımlar nedeniyle daha kırılgan hale geldi. Müzakerelerle ilgili olumlu haberlerin duyulması bile, İran riyalinin ABD doları karşısında yüzde 20'nin üzerinde değer kazanmasına yetti. Yaptırımların kaldırılması İran'ın zor durumdaki ekonomisinin yapısını hemen değiştirmeyecek olsa da somut bir iyileşme vaat ediyor. Bu bağlamda, İran Ticaret Odası'ndan bir yetkili kısa süre önce verdiği bir röportajda, yaptırımların hafifletilmesinin etkisinin orta ve uzun vadede belirleyici olacağını, en azından işlem maliyetlerini azaltacağını ve İran halıları gibi geleneksel malların ihracatını artıracağını ve Batı ülkelerinden özellikle teknoloji gibi hayati öneme sahip malların ithalatını kolaylaştıracağını vurguladı.

Müzakerelerle ilgili olumlu haberlerin duyulması bile, İran riyalinin ABD doları karşısında yüzde 20'nin üzerinde değer kazanmasına yetti.

ABD’de ise Başkan Donald Trump'ın müzakerelere olan sarsılmaz bağlılığına rağmen, müzakerelerin gidişatı konusunda kendi içinde bir görüş ayrılığı söz konusu. İran’la müzakerelerde ABD'nin teknik müzakere ekibinin başına ABD Dışişleri Bakanlığı politika planlama direktörü Michael Anton'un atanması, yönetim içindeki destekçilerin elini güçlendirmiş olabilir. Çünkü Anton, diplomat olmamasına rağmen Dışişleri Bakanlığı'nın düşünce kuruluşunun başında bulunan önde gelen muhafazakâr düşünürlerden biri olarak öne çıkıyor.

Başkanlık ekibi içinde ABD'nin Ortadoğu’ya askeri müdahalesi konusunda açıkça çekingen olan bir akımdan gelen Anton, Başkan Trump’a olan kişisel sadakatinin yanı sıra, onunla ideolojik olarak uyumu nedeniyle bu göreve seçilmiş gibi görünüyor.

İsrail bölgesel olarak devam eden ABD-İran müzakerelerine şüpheyle yaklaşmaya devam ediyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun 2013-2015 dönemindeki müzakereler sırasında eski ABD Başkanı Barack Obama yönetiminin çabalarına kamuoyu önünde karşı çıkmasına rağmen, Başkan Trump ile uzun süredir devam eden ittifakı göz önüne alındığında şu an bu konuda daha fazla kısıtlandığı da bir gerçek. Daha da önemlisi, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) de mevcut müzakereleri destekliyor. Bu da KİK’in daha önceki müzakerelere muhalefet eden tutumuna kıyasla belirgin bir değişim anlamına geliyor.

Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman'ın üst düzey bir güvenlik heyetinin başında Tahran'a yaptığı son ziyaret bu değişimi teyit eder nitelikteydi ve Riyad ile Tahran arasındaki ilişkilerde yeni bir dönemin sinyallerini verdi.

Yıllardır Suudi Arabistan'a yönelik düşmanca söylemleriyle tanınan Hamaney, siyasal İslamcılığın katı muhafazakarlık yanlısı formunun hem İran toplumu hem de siyasi elitler arasında giderek ivme ve inandırıcılık kaybettiğinin farkına varmış gibi görünüyor. Eldeki veriler, İran'ın askeri ve güvenlik alanlarının önde gelen isimlerinin Suudi Arabistan gibi komşu ülkelere yönelik düşmanlığın devam etmesinin artık sürdürülebilir olmadığı sonucuna vardıklarını ve çatışma yerine iş birliğini en gerçekçi ve uygulanabilir yol olarak görmeye başladıklarını ortaya koyuyor. Bölgesel politikalardaki bu değişim Washington ve Tahran arasındaki görüşmelerin başarı şansını arttırıyor. Zira çatışma yerine ekonomik iş birliğine odaklanan daha istikrarlı bir Ortadoğu, ilgili tüm tarafların çıkarına hizmet edeceği kesin.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Abbas Arakçi, ABD'nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile görüşmelerini sürdürürken bir dizi önemli uluslararası aktörle de temaslarına devam ediyor. Kısa bir süre önce Rusya ve Çin'i ziyaret ederek her iki başkentte de mevkidaşlarıyla görüşmelerde bulunan Arakçi, Pekin'de 23 Nisan'da yaptığı açıklamada, ABD ile müzakereler konusunda İran ve Çin arasında ‘çok iyi bir anlayış’ olduğunu belirtti. Bunun yanında İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın bu yıl biri Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile ikili bir zirveye, diğeri ise eylül ayında yapılacak Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesine katılmak amacıyla olmak üzere Çin'e iki ziyaret gerçekleştirmesi bekleniyor.

24 Nisan'da Avrupa'ya yönelik diplomatik bir girişim başlatan Arakçi, İran'ın İngiltere, Fransa ve Almanya ile ilişkilerinde yeni bir sayfa açılması çağrısında bulunarak Londra, Paris ve Berlin'i ziyaret etmeye hazır olduğunu söyledi. Arakçi’nin bu diplomatik hamleleriyle eş zamanlı olarak ABD teknik heyetinin başındaki Michael Anton da Avrupalı mevkidaşlarıyla benzer istişareler yürütüyor. Avrupalı yetkililer arasında, Ukrayna gibi daha geniş konulardaki görüş ayrılıklarına rağmen, İran dosyasında Washington ile tutumlarını koordine etme eğilimi artıyor gibi görünüyor.

İran Dini Lideri Hamaney’in nükleer müzakerelerdeki özel temsilcisi Ali Şemhani, müzakerelerin gidişatına ilişkin dokuz yol gösterici ilke sundu. Bunların başında ‘Libya ve BAE deneyimlerini kategorik olarak reddedilmesi’ geliyor.

Tüm göstergeler ABD-İran müzakerelerinin ilerlemekte olduğuna işaret etse de müzakereler ilerledikçe hem teknik hem de siyasi önemli meseleler ortaya çıkmaya başlayacağından önümüzde bir takım gerçek zorluklar bulunuyor.  Taraflar arasındaki anlaşmazlıkların başında, 2015 tarihli nükleer anlaşmada öngörülen şekilde İran'ın kendi topraklarında en fazla yüzde 3,67 ile sınırlandırılması kaydıyla uranyum zenginleştirmesine izin verilip verilmeyeceği meselesi geliyor. ABD'li yetkililer bu konuda farklı görüşler dile getirdiler. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bundan kısa bir süre önce yaptığı açıklamada, İran sivil bir nükleer program yürütüyor olsa bile, ülke içinde uranyum zenginleştirmeye neredeyse hiç ihtiyacı olmadığını ve bunun yerine yabancı kaynaklardan zenginleştirilmiş uranyum ithal edebileceğini savundu. Ancak bu sözler, Tahran'ın aşılmaması gereken bir kırmızı çizgi olarak gördüğü kendi uranyum zenginleştirme kapasitesini elinde tutma konusundaki ısrarıyla çatışıyor.

İran Dini Lideri Hamaney’in nükleer müzakerelerdeki özel temsilcisi Ali Şemhani, 19 Nisan'da yaptığı bir açıklamada, müzakerelerin gidişatını belirleyecek dokuz yol gösterici ilke sundu. Bunların başında ‘Libya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) modelinin kategorik olarak reddedilmesi’ geliyor. Şemhani, Libya’nın eski lideri Muammer Kaddafi döneminde Batılı güçlerle yaptığı anlaşma karşılığında nükleer programını tamamen tasfiye ederken, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) tamamen Avrupa'dan zenginleştirilmiş nükleer yakıt ithalatına dayanan sivil bir nükleer program yürüttüğü iki farklı deneyime atıfta bulundu. Ancak burada sorulması gereken asıl soru, Washington'ın İran'ı bu iki modelden birine ya da belki de BAE modelini benimserken yerel olarak sınırlı miktarda uranyum zenginleştirmeye izin veren karma bir seçeneğe doğru itmek için yeterli baskı uygulayıp uygulayamayacağı sorusudur.

Sonuç olarak bu müzakereler, Maskat'ta, Roma'da ya da önümüzdeki haftalarda müzakere masalarının kurulacağı diğer şehirlerde diplomasinin bir sonraki aşamasının şeklini de belirleyecek.



Güney ülkeleri ve yeni bir uluslararası düzenin oluşumu

BMGK’daki bazı daimi üyelerin temsili, artık geçerliliğini yitirmiş tarihi gerekçelere dayanmaya devam ediyor (AFP)
BMGK’daki bazı daimi üyelerin temsili, artık geçerliliğini yitirmiş tarihi gerekçelere dayanmaya devam ediyor (AFP)
TT

Güney ülkeleri ve yeni bir uluslararası düzenin oluşumu

BMGK’daki bazı daimi üyelerin temsili, artık geçerliliğini yitirmiş tarihi gerekçelere dayanmaya devam ediyor (AFP)
BMGK’daki bazı daimi üyelerin temsili, artık geçerliliğini yitirmiş tarihi gerekçelere dayanmaya devam ediyor (AFP)

Nebil Fehmi

Mevcut uluslararası sistem bugün bir belirsizlik ve istikrarsızlık dönemi yaşıyor, bu çok açık. Öyle ki, bu sistemin gözden geçirilmesi ve düzeltilmesi ihtiyacı olduğu üzerinde uluslararası alanda neredeyse tam bir fikir birliği var. Ancak bu fikir birliği, arzu edilen reformun niteliğine, önceliklerine veya mekanizmalarına değinmiyor. Herkes değişim talep ediyor, ancak her biri kendi konumundan ve çıkarlarına göre çoğu zaman farklı, hatta bazen çelişen yönlerde.

Mevcut uluslararası sistemdeki en etkili güç olan ABD, siyasi, güvenlik ve ekonomik açıdan en büyük yükü üstlendiğini düşünüyor. Bu yüzden de ciddi bir reformun, farklı uluslararası güçler arasında yük ve sorumlulukların daha dengeli bir şekilde dağıtılmasına yol açması gerektiğini savunuyor. Buna karşın Rusya ve Çin, mevcut sistemi, Batı'nın siyasi ve ideolojik hakimiyetini dayatmak için bir araç olarak görüyor. İki ülkeye göre bu sistem aracılığıyla uluslararası meşruiyet kuralları, Batı'nın çıkarlarına ve vizyonuna hizmet edecek şekilde yönetiliyor.

Gelişmekte olan ülkeler ya da artık genel bir terim olarak Güney ülkeleri ise daha farklı ve derin bir bakış açısına sahip. Bu ülkeler, büyük sanayileşmiş ülkelerin on yıllardır dünyanın doğal kaynaklarından yararlandığını, çevreye ve iklime ciddi zararlar veren üretim ve tüketim biçimlerini yaygınlaştırdığını düşünüyor. Bugün ise gelişmekte olan ülkelere, meşru kalkınma haklarını sınırlayabilecek yeni kısıtlamalar ve standartlar dayatılıyor. Dolayısıyla bu ülkeler, haklı olarak gelişmiş ülkelerin ister çevresel uyum çabalarını destekleyerek ister teknolojik dönüşümü finanse ederek isterse gelişmekte olan ekonomilerin daha verimli ve çevreye daha az zarar veren üretim araçlarıyla modern gelişme dalgalarına yetişmelerini sağlayarak, tarihi sorumluluklarının payını üstlenmelerini talep ediyorlar. Aynı zamanda, uluslararası yönetici kurumların ve mekanizmaların, günümüzün uluslararası gerçekliğini daha iyi yansıtacak ve herkesin çıkarlarını daha adil olarak koruyacak bir şekilde reformdan geçirilmesini istiyorlar.

Bu noktada uluslararası manzara karmaşık bir hal almaktadır; değişimin gerekliliği konusunda bir mutabakat vardır, ancak bu değişimin yönü konusunda mutabakat yoktur. Bu gerçek, bir yandan önemli fırsatlar yaratırken, diğer yandan da ciddi zorluklar doğuruyor.

Ben de tıpkı diğerleri gibi, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ayrıcalıklarını pekiştiren büyük devletlerin, uluslararası sistemdeki dengesizlikleri düzeltmek için inisiyatif almasını defalarca kez talep ettim. Çünkü sistemin birçok düzenlemesi, artık 21. yüzyıldaki güç dengelerini veya uluslararası adaletin gerekliliklerini karşılayamıyor. Bu dengesizlik, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) açıkça görülüyor. Zira BMGK’nın bazı daimî üyelerinin temsili, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasındaki güncel fiili rollere değil, zamanın gerisinde kalan tarihi hususlara dayanmaya devam ediyor. Ayrıca daimi üyelerin toplu performansı, çoğu zaman BM Şartı'nın kendilerine yüklediği sorumluluğun seviyesine ulaşamazken, tutumları, standartların uygulanmasında büyük ölçüde ikiyüzlülük ve ilkelerin yorumlanmasında seçicilikle lekelendi.

Dört yıldan fazla süren diplomatik ve siyasi deneyimlerime dayanarak, reform ve düzeltmenin artık sadece meşru bir talep olmaktan çıkıp, asgari düzeyde uluslararası istikrarı korumak için vazgeçilmez bir gereklilik haline geldiğini güvenle söyleyebilirim. Ancak aynı zamanda, bu gerekliliğin, her ne kadar haklı olsa da tek başına değişimi gerçekleştirmek için yeterli olmadığını açıkça görüyorum. Uzun yıllar geçti; bu süre zarfında çağrılar tekrarlandı, girişimler çoğaldı ve ciddi ve dengeli fikirler ortaya atıldı, ancak kayda değer gerçek bir ilerleme sağlanamadı.

Kırk yılı aşkın bir süreye dayanan diplomatik ve siyasi deneyimlerime dayanarak, reform ve düzeltmenin artık sadece meşru talep olmaktan çıkıp, asgari düzeyde uluslararası istikrarı korumak için vazgeçilmez bir gereklilik haline geldiğini güvenle söyleyebilirim. Ancak aynı zamanda bu gerekliliğin, her ne kadar haklı olsa da tek başına değişimi gerçekleştirmek için yeterli olmadığını açıkça görüyorum. Uzun yıllar geçti. Bu süre zarfında çağrılar tekrarlandı, girişimler çoğaldı ve ciddi ve dengeli fikirler ortaya atıldı, ancak kayda değer gerçek bir ilerleme sağlanamadı.

Bana göre bunun nedeni açık. Köklü bir reform, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası sistemi şekillendiren ve halen bu sistemin temel ayrıcalıklarından yararlanan ülkelerden kendiliğinden gelmeyecek. Çıkarları gereği, bu güçler nüfuzun yeniden dağıtılması veya temsil kurallarının değiştirilmesi konusunda acele etmeyecekler. Dolayısıyla asıl umut Güney ülkeleri, yani gelişmekte olan ülkeler ve tarihi olarak tarafsızlık ve adil çok taraflılık ilkelerine inanan güçlerin önderliğinde, organize ve etkili bir harekete bağlı olmalı.

Ancak bu hareket sloganlara değil, uluslararası desteği toplayabilecek pratik bir vizyona dayandırılmalı. Önemli olan sadece mevcut düzene karşı çıkmak değil, gerçekçi ve akıllı alternatifler sunmaktır.

Bu alternatifler siyasi ve entelektüel olarak yaygınlaştırılabilir; düşünce ve araştırma merkezleri ile sivil toplumun bu alternatifleri şekillendirme ve savunma rolünü canlandırmak da önemli. Ben de daha akılcı ve daha az çatışmacı uluslararası ilişkiler çağrısında bulunan ABD merkezli Quincy Enstitüsü ile iş birliği içinde bu çabalardan birine şahsen katıldım. Bu girişim, BMGK ve uluslararası kuruluşların reformu, BM Şartı'nın çerçevesi dışında güç kullanımının sınırlandırılması ve kolektif güvenlik kavramının yeniden değerlendirilmesi konusunda bazı önemli tavsiyelere ulaştı. Ayrıca, başta Arap-İsrail çatışması ve Ukrayna'daki savaş olmak üzere, devam eden çatışmalara yönelik pratik yaklaşımlar da ortaya koydu.

Öyleyse sorun, fikirlerin eksikliğinden değil, bunların nasıl etkili bir siyasi ivmeye dönüştürüleceğinden kaynaklanıyor. Bu noktada tarihe bir göz atmak faydalı olur. Uluslararası sistemin yapısındaki büyük değişiklikler, sadece bunların gerekliliğine dair teorik bir inanç nedeniyle değil, belirli bir hedef etrafında ortak çıkarların şekillenmesine olanak tanıyan elverişli uluslararası koşulların oluşmasıyla gerçekleşti. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Milletler Cemiyeti kuruldu, ardından patlak veren İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da BM kuruldu. Daha sonra silahlanmanın sınırlandırılması, stratejik silahların düzenlenmesi ve kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi için önemli anlaşmalar imzalandı. Ayrıca ekonomi ve uluslararası hukuk üzerinde etkili uluslararası antlaşmalar da yapıldı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre tüm bu aşamaların ortak noktası, uygun uluslararası anı iyi yakalamak ve fikri müzakere sürecine, ardından da kurumsal bir gerçekliğe dönüştürmeyi mümkün kılan asgari düzeyde bir uzlaşı veya ivme sağlamaktı.

Bugün, yeniden gözden geçirme gerektiren bir dönüm noktasına yaklaşıyor gibi görünüyoruz. Zira büyük savaşların felaketlerini önlemek amacıyla kurulan BM, kendini silahlı çatışmaların sayısında ve şiddetinde tehlikeli bir artış, güce başvurmanın artması ve uluslararası hukuk kurallarına saygının azalması gibi gelişmelerle karşı karşıya buldu. Bu gelişmeler sadece uluslararası kurumların etkinliğini zayıflatmakla kalmıyor, aynı zamanda krizleri yönetme ve patlamayı önleme konusundaki yeteneklerine duyulan güveni de tehdit ediyor.

Bu bağlamda, Güney ülkelerinin daha sonra değil, hemen şimdi harekete geçmesi gerektiğini düşünüyorum. BM’nin kuruluşunun 80’inci yıldönümü ve Bandung Konferansı’nın 70’inci yıldönümü gibi son derece önemli siyasi ve sembolik anlamlardan yararlanarak harekete geçmeleri gerekiyor. Bandung Konferansı, Bağlantısızlar Hareketi’nin entelektüel ve siyasi temelini oluşturmuş ve başta egemenliğe saygı, hegemonyayı reddetme, barış içinde bir arada yaşama ve devletler arası eşitlik olmak üzere günümüzde de geçerliliğini koruyan ilkeleri pekiştirmiştir.

Bu hareketin birbiriyle bağlantılı üç adımla başlatılabileceğini düşünüyorum:

1- Sınırlı sayıda ve etkin bir öncü grubun oluşturulması: Girişim, Küresel Güney’in farklı bölgelerini temsil eden, güvenilir ve çeşitli taraflarla iletişim kurma becerisine sahip küçük bir ülke grubu tarafından başlatılmalı.

Bu grubun amacı fikri tekelleştirmek değil, hareketin ilk çerçevesini oluşturmak, önceliklerini ve mekanizmalarını kararlaştırmak ve ardından katılım çemberini kademeli olarak genişletmektir.

2- Hedeflerin açık ve net bir şekilde belirlenmesi: Baştan amacın mevcut uluslararası düzeni yıkmak değil, onu ıslah etmek ve düzeltmek olduğunu açıkça ifade etmek gerekir. BM, tüm eksikliklerine rağmen, daha dengeli bir uluslararası düzenin birleştirici çerçevesi olmaya devam etmelidir. Bu bağlamda öncelikler şunları içerebilir:

a- Temsil ve performans açısından daha adil ve etkili bir çok taraflı sistemi inşa etmek.

BMGK’nın işleyişinin, mevcut güçleri dışlamak suretiyle değil, özellikle gelişmekte olan ülkelerin temsil edilmesi için tabanını geliştirilmesi şeklinde olması gerekiyor. Bu da seçilmiş üye sayısının artırılması veya daha uzun süreli üyelik için yeni formüllerin geliştirilmesi yoluyla gerçekleştirilebilir.

b- Yeni daimi üyelere veto hakkı verilmesinden kaçınmak ve aynı zamanda mevcut daimi üyelerin veto hakkını kullanmasını ister usul kısıtlamaları getirerek ister kullanımını belirli konularla sınırlayarak, azaltmaya çalışmak.

c- Uluslararası sistemi yönetmesi gereken temel ilkeleri yeniden teyit etmek.

Bunların çoğu Bandung Konferansı’ndan çıkan devletlerin egemenliğine saygı, BM Şartı'na uygun olarak güç kullanımının kabul edilebilirliği, güç yoluyla toprak ele geçirilmesinin reddi, insan hakları ve vatandaşlık haklarının korunması ve tüm devletlerin ne bağlı ne de marjinalleştirilmiş, kapsayıcı bir uluslararası sistemin ortakları olarak ele alınması şeklindeki 10 ilkeye dayanıyor.

3- İstişare çemberini genişletmek ve uluslararası destek oluşturulması: Güney ülkeleri arasında uzlaşmak yeterli değildir; bu vizyonu çok taraflı kurumlara, başta BM Genel Kurulu olmak üzere, ardından BMGK ve diğer ilgili uluslararası kuruluşlara aktarmadan önce, ilkeler ve hedefler konusunda mümkün olduğunca geniş bir mutabakat oluşturmak amacıyla doğu, batı, kuzey ve güneydeki uluslararası çok taraflılığı destekleyen ülkelerle kapsamlı istişareler başlatmalılar. Sonuçta sadece bir reform belgesi sunmak değil, reform konusunu uluslararası gündeme taşımak ve çeşitli tarafları akılcı değişimin gereklilikleriyle daha uyumlu tutumlara itecek olumlu ve baskı yaratan bir siyasi ivme yaratmak isteniyor.

Günümüzde dünya, uluslararası düzeni yıkmaya değil, onu durgunluktan, seçicilikten ve kurumlarına duyulan güvenin aşınmasından kurtarmaya ihtiyaç duyuyor. Eğer büyük güçler ayrıcalıklarından gönüllü olarak vazgeçmeye hazır değilse, tarihi sorumluluk zorunlu olarak Güney ülkelerine geçer. Bu ülkelerin şikâyet etmekten inisiyatif almaya, tepki vermekten harekete geçmeye, geçmişteki haksızlıkları hatırlatmaktan, daha adil, daha temsili ve herkesin barış, güvenlik ve ortak çıkarlarını korumaya daha muktedir yeni bir uluslararası dengenin oluşturulmasına fiilen katkıda bulunmaya geçme zamanı geldi.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Trump, Hürmüz açılmadan operasyonu sonlandırmaya hazır… İran’dan Kuveyt petrol tankerine saldırı

TT

Trump, Hürmüz açılmadan operasyonu sonlandırmaya hazır… İran’dan Kuveyt petrol tankerine saldırı

Trump, Hürmüz açılmadan operasyonu sonlandırmaya hazır… İran’dan Kuveyt petrol tankerine saldırı

Wall Street Journal gazetesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın, Hürmüz Boğazı büyük ölçüde kapalı kalsa bile İran’a yönelik askeri operasyonu sona erdirmeye hazır olduğunu yardımcılarına ilettiğini yazdı. Haberde, boğazın yeniden açılmasına yönelik karmaşık sürecin daha sonraki bir tarihe bırakılabileceği ifade edildi.

Tahran’da ise İran parlamentosundaki bir güvenlik komisyonu, Hürmüz Boğazı’ndan geçişlere ücret uygulanmasını öngören bir yasa tasarısını kabul etti. Tasarı ayrıca, İran’a yaptırım uygulayan ülkelerle bağlantılı gemilerin boğaza erişiminin kısıtlanmasını içeriyor.

Öte yandan, İran tarafından düzenlenen bir saldırı sonucunda, dün Dubai Limanı’nda tam yüklü bir Kuveyt ham petrol tankerinde yangın çıktı. Yetkililer, yangının daha sonra kontrol altına alındığını duyurdu. Olayda geminin gövdesinde hasar meydana gelirken, olası bir petrol sızıntısı endişesi de gündeme geldi.

Diğer yandan ABD medyası yüzlerce Amerikan özel kuvvetler askerinin Ortadoğu’ya ulaştığını yazdı. Bu gelişmenin, Washington’un bölgedeki askeri varlığını güçlendirdiği ve Trump yönetiminin İran’la yaşanan gerilimde askeri seçeneklerini genişlettiği değerlendiriliyor.


Florida valisi, havaalanının adının Trump'ın adıyla değiştirilmesini öngören yasayı imzaladı

ABD Başkanı Donald Trump ve Florida Valisi Ron DeSantis, Beyaz Saray'da daha önce yaptıkları bir görüşmede (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Florida Valisi Ron DeSantis, Beyaz Saray'da daha önce yaptıkları bir görüşmede (Reuters)
TT

Florida valisi, havaalanının adının Trump'ın adıyla değiştirilmesini öngören yasayı imzaladı

ABD Başkanı Donald Trump ve Florida Valisi Ron DeSantis, Beyaz Saray'da daha önce yaptıkları bir görüşmede (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Florida Valisi Ron DeSantis, Beyaz Saray'da daha önce yaptıkları bir görüşmede (Reuters)

ABD'nin Florida eyaleti Valisi Ron DeSantis, dün Palm Beach Uluslararası Havalimanı'nın adını “Başkan Donald J. Trump Uluslararası Havalimanı” olarak değiştirmek üzere bir yasa tasarısını imzaladı.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre havalimanının isminin değiştirilmesi için Federal Havacılık İdaresi'nin (FAA) onayı ve hak anlaşmalarının tamamlanması gerekiyor.

FAA’nın yaptığı açıklamada, “Havaalanının isminin değiştirilmesi yerel bir konudur ve Federal Havacılık İdaresi havaalanının isminin değiştirilmesini onaylamamaktadır” denildi.

Açıklama şöyle devam etti: «Ancak Federal Havacılık İdaresi, navigasyon haritalarının ve veritabanlarının güncellenmesi dahil olmak üzere bazı idari görevleri tamamlamak zorundadır.»

Havaalanı, Donald Trump'ın sahibi olduğu Mar-a-Lago tatil beldesine yaklaşık 3 kilometre uzaklıkta bulunuyor.

Ocak 2025'te Beyaz Saray'a döndüğünden beri Trump, Washington'daki “John F. Kennedy” Sahne Sanatları Merkezi'ne adını eklemek gibi kamu kurumlarına damgasını vurmaya çalışıyor.