Üst üste gelen güven krizleri ve topyekûn savaş arasında Pakistan ve Hindistan

Durdurulamaz bir şiddet sarmalına sürükleniyoruz

Keşmir'in Pakistan yönetimindeki Kotli bölgesinde Hindistan’ın düzenlediği bombardımanda hasar gören bir bina, 7 Mayıs 2025 (AFP)
Keşmir'in Pakistan yönetimindeki Kotli bölgesinde Hindistan’ın düzenlediği bombardımanda hasar gören bir bina, 7 Mayıs 2025 (AFP)
TT

Üst üste gelen güven krizleri ve topyekûn savaş arasında Pakistan ve Hindistan

Keşmir'in Pakistan yönetimindeki Kotli bölgesinde Hindistan’ın düzenlediği bombardımanda hasar gören bir bina, 7 Mayıs 2025 (AFP)
Keşmir'in Pakistan yönetimindeki Kotli bölgesinde Hindistan’ın düzenlediği bombardımanda hasar gören bir bina, 7 Mayıs 2025 (AFP)

Kaswar Klasra

Güney Asya'da siyasi gerilim tüm zamanların en yüksek seviyesinde seyrederken, ikisi de nükleer güç olan komşu ülkeler Hindistan ile Pakistan, yeni bir feci çatışmanın eşiğindeler. Hindistan'ın Pakistan topraklarında 24 kişinin ölümüne yol açan füze saldırısı ve İslamabad'ın buna karşılık olarak beş Hint savaş uçağını düşürmesiyle tansiyonun yükseldiği son kriz, küresel diplomatik çevrelerde şok etkisi yarattı. Çatışmalar ve hava saldırıları medyada geniş çapta yer alsa da tarihi miras, iç baskılar ve jeopolitik rekabetlerin bir araya gelmesiyle beslenen siyasi hesaplar daha fazla incelemeyi hak ediyor.

Krizin fitilini ateşleyen olay 22 Nisan'da Hindistan yönetimindeki Cemmu ve Keşmir'in Anantnag bölgesindeki Pahalgam yakınlarındaki Baisaran Vadisi'nde gerçekleşen terör saldırısı oldu. Detayları hala net olmayan ve çelişkili ifadelerle dolu bu olay Hindistan ve Pakistan arasında yakın tarihin en ciddi gerginliklerinden birini tetikledi. Gerilimin tırmanmasıyla birlikte İslamabad ve Yeni Delhi'deki siyasi liderlerin tutumları sertleşerek, gözlemcilerin durdurulması zor bir şiddet sarmalına dönüşebileceği ve topyekun bir savaşa yol açabileceği uyarısında bulunduğu tehlikeli bir tırmanışa zemin hazırladı.

Pakistan ABD, Birleşmiş Milletler (BM) ve İngiltere’den terör saldırısıyla ilgili ortak bir soruşturma yürütmeleri için resmi bir talepte bulunarak konuyu uluslararasılaştırmayı ve tek bir tarafı suçlamaktan kaçınmayı istediğini ortaya koydu. Ancak Hindistan hükümeti, istihbarat servislerinin Keşmir saldırısını Pakistan destekli militanlarla ilişkilendiren ‘reddedilemez’ kanıtlara sahip olduğunu ileri sürerek bu çağrılara şimdiye kadar yanıt vermedi. Böylece diplomatik yolun tıkanması iki taraf arasındaki güvensizliği derinleştirdi.

Giderek tırmanan bu çıkmaz karşısında Pakistan sağlam siyasi adımlar atmakta gecikmedi. Başbakan Şahbaz Şerif İslamabad'da yapılan Ulusal Güvenlik Komitesi toplantılarına başkanlık ederek Hindistan'ın füze saldırısının yansımalarını değerlendirmek üzere sivil ve askeri üst düzey yetkilileri bir araya getirdi. Aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu onlarca sivilin ölümüne yol açan saldırının ardından Pakistan Dışişleri Bakanlığı dün, Hindistan maslahatgüzarını çağırarak Yeni Delhi’ye sert protestosunu iletti. İslamabad, sert bir dille kaleme aldığı notada ‘açık bir saldırganlık’ ve ‘Pakistan'ın egemenliğinin alenen ihlali’ olarak nitelendirdiği operasyonu kınadı. Notada bu tür saldırıların sadece uluslararası hukuku ve BM Şartını ihlal etmekle kalmayıp aynı zamanda iki ülke arasındaki ilişkilerin on yıllardır bir şekilde yürümesini sağlayan kırılgan ilkelerinde altını oyduğu vurgulandı. Notada, İslamabad Yeni Delhi'nin eylemlerinin cevapsız kalmasına izin vermeyeceği mesajı da açıkça verildi.

Öte yandan Hindistan'ın siyasi liderliği büyük ölçüde Başbakan Narendra Modi'nin arkasında birleşmiş durumda. Modi hükümeti, Milliyetçilerin baskısı ve medyada gerginliğin hakim olduğu bir ortamda atılganlık ve gerilimi tırmandırma politikasını sürdürmekte kararlı görünüyor. Analistler, Hindistan yönetiminin bu krizi önemli yerel seçimler öncesinde halk desteğini arttırmak için kullanabileceğine inanıyor. Zira bu yaklaşım, alt kıtada alışıldık bir seçim kampanyası taktiği haline geldi.

“Modi hükümeti, atılganlık ve gerilimi tırmandırma politikasını sürdürmekte kararlı görünüyor.

Ancak bu riskli siyasi hamlenin yansımaları başkentlerle sınırlı kalmayıp finans piyasalarını da vurdu. Karaçi, İslamabad ve Mumbai borsaları, yatırımcıların tırmanan krizi anlamlandırmakta zorlanması nedeniyle keskin düşüşler kaydetti. Jeopolitik çalkantılar, enflasyonist baskılar ve yavaşlayan büyüme ile her iki ülkede de zaten artan bir endişe kaynağı olan ekonomik belirsizliği daha da derinleştirdi.

Daha da endişe verici olan ise siyasi ortamın giderek askerileşmesi olarak karşımıza çıkıyor. İslamabad'daki tüm eğitim kurumlarının güvenlik gerekçesiyle kapatılması kararı, sivil hayatın ne ölçüde kesintiye uğradığını yansıtıyor.  Bu bir ihtiyati tedbir olarak görülebilirse de gerçek mühimmat kullanımı ve sınır ötesi saldırılarla tansiyonun yükseldiği mevcut durumun istikrarsızlığını açıkça ortaya koyuyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Uluslararası aktörler temkinli de olsa gerilimin tırmanmasına tepki göstermeye başladı. ABD Başkanı Donald Trump, Hindistan’ın Paskitan’a yönelik füzeli saldırısı sorulduğunda bunu ‘utanç verici” olarak nitelendirdi, ancak ayrıntılara girmekten kaçındı. Trump, yaptığı kısa açıklamada “Sanırım herkes bir şeyler olmasını bekliyordu... Onlarca yıldır savaşıyorlar. Umarım bu durum hızla sona erer” dedi. Bu sözler bir müdahale ya da çözüm niyetinden ziyade bir teslimiyet duygusunu yansıttı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise daha ölçülü ve itidalli bir açıklama yaparak şunları söyledi:

“Hindistan ve Pakistan arasındaki durumu yakından takip ediyorum... Barışçıl bir çözüme ulaşmak için Hindistan ve Pakistan liderleriyle iletişim kurmaya devam edeceğim.”

Rubio'nun sözleri Washington'daki ‘krize doğrudan müdahil olmaktan kaçınırken, yüksek derecede teyakkuz ve beklenti içinde olmayı sürdürmek’ şeklindeki hakim tutumun bir göstergesiydi.

dfgthy
Polis ve sivil savunma personelleri, Haydarabad'daki bir tren istasyonunda acil durum tatbikatı yaparken sınırda tansiyon yükseliyor, 7 Mayıs 2025 (AFP)

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres BM Genel Merkezi'nde yaptığı açıklamada her iki tarafı da ‘azami itidal’ göstermeye çağırdı. Guterres, Dünya’nın Hindistan ve Pakistan arasında askeri bir çatışmayı kaldıramayacağı uyarısında bulundu. Güney Asya'da, özellikle de iki nükleer güç arasında çıkacak bir savaş son derece ciddi jeopolitik sonuçlar doğurur, ancak BM, iki taraf arasındaki düşmanlıkların çok taraflı diplomasinin önüne geçtiği bu tür krizlerde çoğu zaman kendisini ötekileştirilmiş olarak bulmuştur.

Bazı başka uluslararası aktörler de gerilimin tırmanmasına ilişkin görüşlerini dile getirdi. Japonya Kabine Baş Sekreteri Yoshimasa Hayashi, 22 Nisan'da Keşmir'deki terör saldırısını kınayan bir açıklama yayınladı.

Hayashi, olası bir askeri gerilimin patlak vermesine karşı derin endişelerini dile getirdiği açıklamasında, Hem Hindistan hem de Pakistan'ı itidalli davranmaya ve durumu diyalog yoluyla istikrara kavuşturmaya çağırıyor ve bu krizle ilgili uluslararası açıklamalarda nadiren rastlanan dengeli bir tutum sergiliyoruz” ifadelerini kullandı.

Önemli bir bölgesel güç ve Pakistan'ın geleneksel müttefiki olan Çin ise Hindistan'ın askeri operasyonundan duyduğu üzüntüyü dile getirdi. İtidal çağrısında bulunan Pekin'in resmi açıklaması, Hindistan'ın tek taraflı olarak güç kullanma eğiliminin artmasından duyulan endişeyi yansıtıyordu. Zira bu eğilim Çin'in sınır dengelerini bozabilir.

Diplomatik iletişim kanallarının tıkanması

İki düşman komşu ülke arasındaki geleneksel diplomasi kanallarındaki belirgin gerileme, bu tırmanışı daha da tehlikeli kılıyor. Perde arkasındaki temaslar ve uluslararası etkinliklerin oturum aralarında yapılan ikili görüşmeler de dahil olmak üzere diyalog yolları geriledi ve yerini sert siyasi söylemle doldurulan bir boşluğa bıraktı. Bu eğilim genel olarak iki ülkenin de iç meselelerinden kaynaklanıyor.

Hindistan’da Modi hükümeti 'ulusal güvenlik' ve 'katı milliyetçiliği' temel politika sütunları olarak dikmeye devam ediyor. Sınır ötesi saldırılar düzenleyebilen ‘güçlü Hindistan’ söylemi seçmenlerin bir kısmına hitap ediyor ve Hindistan Halk Partisi’nin (BJP) terörle mücadelede kararlı bir aktör olduğu imajını güçlendiriyor.

Pakistan'da ise Şahbaz Şerif liderliğindeki hükümet, biri sivil kayıplar için hesap sorulmasını talep eden öfkeli halk, diğeri herhangi bir zayıflık belirtisinden faydalanmak isteyen uyanık muhalefet olmak üzere iki cepheden gelen baskıyla karşı karşıya. Ulusal güvenlik denkleminde önemli bir unsur olan ordunun sivil hükümetle yakın iş birliği içinde çalıştığı ve kriz karşısında bir uyum durumu sergilediği söyleniyor. Ancak kamuoyunun adalet ve caydırıcılık gibi net talepler etrafında birleştiği bir dönemde siyasi alan daralıyor.

“Şimdi ise diplomatik zorluk, gerilimi düşürmek için etkili yollar bulmakta yatıyor ve bunu yapmak her iki ülkedeki iç siyasi hesaplar nedeniyle daha da karmaşık hale geliyor.

Şimdi ise diplomatik zorluk, tansiyonu düşürmenin etkili yollarını bulmakta yatıyor ve bu yapmak her iki ülkedeki iç siyasi hesaplar nedeniyle daha da karmaşık hale geliyor. Ne Hindistan ne de Pakistan zayıflık olarak yorumlanmaması için geri adım attıkları izlenimi vermek istiyor. Ancak devam eden askeri atışmalar, kontrolden çıkabilecek ve bölgeyi bilinmeyen bir kadere doğru sürükleyebilecek kısasa kısas bir karşılık sarmalını ortaya çıkarma riski taşıyor.

Uluslararası bazı gözlemciler göre üçüncü bir tarafın arabuluculuk yapması için çağrıda bulunuluyor, ancak mevcut gerçekler çerçevesinde beklentiler mütevazı kalıyor. ABD, bölgedeki geleneksel nüfuzuna rağmen, son yıllarda her iki ülkeyi de etkileme kabiliyetini bir miktar kaybetti. Bürokratik kısıtlamalarla boğuşan İngiltere ise retorikten öteye gidemiyor. İngiltere ve diğer İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerinin bölgeyle tarihsel bağları olsa da bu karmaşıklık ve gerilim düzeyindeki güvenlik çatışmalarını etkileme konusunda fiili kabiliyete sahip değiller.

Şu anda siyasi ortam tehlikeli bir belirsizliğe saplanmış durumda. Pakistan’ın kamuoyu önündeki talebine rağmen, acil bir ateşkes, yakın bir ikili diyalog ve Pahalgam saldırısıyla ilgili ortak bir soruşturma yapılacağına dair hiçbir işaret yok. Hindistan'ın bu talebi reddetmesi, İslamabad'da saldırının daha geniş çaplı bir askeri operasyonu meşrulaştırmak için bahane olarak kullanılmış olabileceğine dair artan şüpheleri güçlendiriyor.

Kritik siyasi soru olarak, her iki hükümetin de bu kısır gerilim döngüsünü kırmak için gerçek bir iradeye sahip olup olmadığı sorusunun sorulması gerekiyor. Tarih, Hindistan ve Pakistan'ın Kargil, Balakot ve Mumbai saldırılarından sonra defalarca kez askeri çatışmanın eşiğine geldiğini ve son anda geri adım attığını gösteriyor. Ancak bu türden her çatışma daha derin bir yara izi bırakmakta, risk kültürünü güçlendiriyor ve gelecekte barışçıl bir çözüm için seçeneklerin sayısını azaltıyor.

rgthy
Pakistan Merkezi Müslüman Birliği (PMML) destekçileri, Hindistan'ın Pakistan'a yönelik askeri saldırılarının ardından Pakistan ordusuna destek amacıyla İslamabad'da düzenlenen bir gösteri sırasında Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin kuklasını yaktılar, 7 Mayıs 2025 (Reuters)

Her iki ülkede de yaklaşık bir milyar insan yaşadığına göre riskler tüm zamanların en yüksek seviyesinde. Yine de savaş tamtamları yüksek sesle çalarken, diplomasinin sesi neredeyse hiç duyulmuyor. Bu tehlikeli anda sadece askeri kabiliyetler sınanmıyor, aynı zamanda her iki ülkenin liderlerinin popülizmin cazibesi yerine akıl ve barışı seçip seçmeyeceklerine yönelik siyasi iradeleri de test ediliyor.

İki ülkenin de liderlerinin ‘popülizmin cazibesi yerine akıl ve barışı seçecekler mi?’ sorusunun cevabı sadece Güney Asya'nın kaderini değil, aynı zamanda tüm kusurlarına rağmen halen nükleer savaş hayaletinden kaçınmaya çalışan tüm uluslararası sistemin geleceğini de belirleyecek.



Mısırlı ve yedi çocuk annesi... Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham hakkında ne biliyoruz?

Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, ExCel London'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (Reuters)
Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, ExCel London'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (Reuters)
TT

Mısırlı ve yedi çocuk annesi... Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham hakkında ne biliyoruz?

Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, ExCel London'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (Reuters)
Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, ExCel London'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (Reuters)

Son aylarda Laila Cunningham’ın adı, Birleşik Krallık siyasetinin en karmaşık ve hassas yarışlarından biri olarak görülen Londra Belediye Başkanlığı seçimlerinde öne çıkan isimler arasında yer aldı.

Birleşik Krallık’taki Reform UK Partisi’nin lideri Nigel Farage, Laila Cunningham’ın 2028 yılında başkentte yapılacak Londra Belediye Başkanlığı seçimlerinde partisinin adayı olacağını açıkladı.

Mısır kökenli

Eski bir savcı olan Cunningham, 1960’lı yıllarda Birleşik Krallık’a göç eden Mısırlı bir anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Cunningham ile Farage, 7 Ocak Çarşamba günü düzenlenen bir basın toplantısında birlikte kamuoyunun karşısına çıktı. Toplantıda, üzerinde ‘Londra reform istiyor’ ifadelerinin yer aldığı pankartlar dikkat çekti.

Basın toplantısında konuşan Farage, Cunningham’ın, mayıs ayında yapılacak ve bir sonraki genel seçimler öncesinde ‘en önemli seçim sınavı’ olarak nitelenen seçimlerde, partinin Londra’daki kampanyasının merkezindeki isim olacağını söyledi.

Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, parti lideri Nigel Farage ile Southwark'taki Glaziers Hall'da düzenlenen basın toplantısında (DPA)Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, parti lideri Nigel Farage ile Southwark'taki Glaziers Hall'da düzenlenen basın toplantısında (DPA)

Cunningham, 2022 yılında Muhafazakâr Parti’den Westminster Belediye Meclisi üyeliğine seçildikten sonra, yedi çocuk annesi olarak geçen yıl haziran ayında Reform UK Partisi’ne katıldı. Cunningham, bu adımını ‘vergileri düşürmek, sınırları kontrol altına almak ve Birleşik Krallık’ın çıkarlarını her şeyin önüne koymak’ amacıyla attığını açıkladı.

Orta sınıf bir sosyal çevreden gelen Laila Cunningham, Güney Londra’da büyüdü. Konut sorunu, hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerine ilişkin meselelerin, erken dönem siyasi bilincinin şekillenmesinde etkili olduğunu ifade ediyor.

Cunningham, sosyal bilimler ve kentsel siyaset alanında eğitim aldı. Siyasete girmeden önce, sosyal konut ve kentsel yoksullukla mücadele eden sivil toplum kuruluşlarında uzun yıllar görev yaptı.

Eski savcı... Basketbolu çok seviyor

Cunningham, başkente duyduğu sevgiden söz ederken, Londra Gençlik Oyunları’nda basketbol oynayarak ‘takım ruhunun önemini’ öğrendiğini söyledi. Birleşik Krallık merkezli Independent’a konuşan Cunningham, “Burada kıdemli bir savcı oldum, yedi çocuğumu burada büyütüyorum ve bunlar bu göreve talip olmam için makul nedenler” ifadelerini kullandı.

Cunningham, Reform UK Partisi’ne katıldığını açıkladığı sırada yaptığı bir dizi siyasi içerikli açıklamanın ardından, geçtiğimiz yıl haziran ayında savcılıktaki görevinden ayrılmıştı. Savcı olarak yürüttüğü görevin, tarafsızlığı zedeleyebilecek her türlü siyasi faaliyeti sınırlayan sıkı kurallara tabi olduğu, bunun da kamu görevlileri için geçerli düzenlemelerle uyumlu olduğu belirtildi.

Cunningham’ın açıklamalarının The Standard gazetesinde yayımlanmasının ardından Başsavcılık, istifasının sunulduğunu ve kabul edildiğini duyurdu. Cunningham daha sonra yaptığı açıklamada, bir toplantıya çağrıldığını ve kamu hizmeti etik kurallarını ihlal etmiş olabileceğinin kendisine bildirildiğini söyledi.

Londra için güvenlik planı

Reform UK Partisi’nin Londra Belediye Başkan Adayı Cunningham, kampanyasında suçla mücadeleye odaklanacağını belirtti. Bu kapsamda, İşçi Partisi’nden eski Londra Belediye Başkanı Sir Sadık Han’ın bu alandaki sicilini eleştirdi ve Londralılara ‘farklı bir mesaj’ sunduğunu söyledi. Cunningham, “Şehir için yeni bir lider olacak ve suça karşı kapsamlı bir mücadele başlatacağım” ifadesini kullandı.

 Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, Londra'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (EPA)Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, Londra'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (EPA)

Cunningham, “Londra Metropolitan Polisi için bıçaklı saldırılar, uyuşturucu suçları, hırsızlık, mağaza hırsızlığı ve tecavüzle mücadeleye odaklanan net ve üst düzey öncelikler belirleyeceğim” dedi. Ayrıca polise, ‘Londra’daki tecavüz çetelerini hedef alma, takip etme ve yargı önüne çıkarma’ talimatı vereceğini açıkladı.

Suç oranlarının nasıl düşürüleceğine ilişkin bir soruya yanıt veren Cunningham, Suçla Mücadele Planı’nı yeniden şekillendireceğini ve Metropolitan Polisi için ‘ağır suçlarla mücadeleye yönelik yeni talimatlar’ yayımlayacağını söyledi.

Tartışmalı ifadeler

Londra Belediye Başkanlığı’na aday olan Cunningham, peçe ve burkaya ilişkin açıklamalarının hakaret içeren ve kışkırtıcı bulunduğu bir tartışmanın da odağına yerleşti. Cunningham’ın, burka giyen kadınların durdurulup aramaya tabi tutulması çağrısı yapması, çok kültürlü bir toplumda inanç özgürlüğü ve siyasi söylemin sınırları konusunda geniş bir tartışma başlattı.

The Standard gazetesinin podcastine konuşan Cunningham, “Londra’nın bazı bölgelerine gittiğinizde, gerçekten Müslüman bir şehirdeymişsiniz gibi hissedebilirsiniz. Tabelalar farklı dillerde yazılmış, pazarlarda burka satılıyor” ifadelerini kullandı. Cunningham, ‘tek bir sivil kültüre’ ihtiyaç olduğunu savunarak, bunun da ‘Britanyalı olmak’ anlamına geldiğini söyledi.

Birleşik Krallık Müslüman Kadınlar Ağı’nın (Muslim Women’s Network UK – MWNUK) İcra Kurulu Başkanı Shaista Gohir, Cunningham’ın açıklamalarını ‘tehlikeli’ ve ‘ırkçıları kışkırtıcı’ olarak nitelendirdi. Gohir, bu söylemlerin, aralarında peçe takan küçük bir azınlığın da bulunduğu Müslüman kadınların daha fazla dışlanmasına yol açacağını belirtti. Cunningham’ın geçmişine rağmen Müslümanlara ‘buraya ait olmadıkları’ mesajını verdiğini savunan Gohir, bu tür açıklamaların Müslümanlara yönelik kötü muameleyi teşvik ettiğini ve yanlış bilgileri okuyanlar üzerinde olumsuz etki yarattığını ifade etti.

Şarku’l Avsat’ın Guardian’dan aktardığına göre peçe konusu Reform UK Partisi içinde de hassas bir başlık olarak öne çıkıyor. Temmuz ayında partinin eski başkanı Zia Yusuf, parti Milletvekili Sarah Pochin’in burkanın yasaklanmasını öngören bir sorusunu ‘aptalca’ olarak nitelendirmiş ve bunun parti politikasını yansıtmadığını söylemişti. Yusuf’un cuma günü Cunningham’ın X platformundaki bir röportajını yeniden paylaşması ise partinin tutumuna ilişkin tartışmaları yeniden alevlendirdi.


İran'ın başlıca nükleer tesislerinin mevcut durumu nedir?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, Ağustos 2005'te Natanz Nükleer Tesisi’ne güvenlik kameraları kuruyor. (AP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, Ağustos 2005'te Natanz Nükleer Tesisi’ne güvenlik kameraları kuruyor. (AP)
TT

İran'ın başlıca nükleer tesislerinin mevcut durumu nedir?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, Ağustos 2005'te Natanz Nükleer Tesisi’ne güvenlik kameraları kuruyor. (AP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, Ağustos 2005'te Natanz Nükleer Tesisi’ne güvenlik kameraları kuruyor. (AP)

ABD’nin İran’a saldırabileceğine yönelik bölgesel endişeler, Başkan Donald Trump’ın Tahran’ın kendisine protestocuların idam edilmeyeceği yönünde güvence verdiğini söylemesinin ardından azaldı. Buna rağmen Beyaz Saray, ‘tüm seçeneklerin masada olduğunu’ bildirdi.

İsrail ve ABD, İran’a yönelik son büyük saldırıları geçtiğimiz haziran ayında gerçekleştirdi. Saldırıların başlıca hedefi, ülkenin ana nükleer tesisleri oldu.

Hangi nükleer tesisler bombalandı?

İran’daki üç uranyum zenginleştirme tesisi bombalandı. Bunlardan ikisi Natanz’da, üçüncüsü ise Fordo’da bir dağın altında bulunuyordu. Ayrıca, nükleer yakıt döngüsüyle bağlantılı tesisleri barındıran geniş bir kompleksin yer aldığı İsfahan da hedef alındı. Diplomatlar, yer altındaki bir bölgede İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun önemli bir bölümünün depolandığını ifade etti.

ABD saldırıları sonrasında Natanz uranyum zenginleştirme tesisindeki kraterleri gösteren uydu görüntüsü (Arşiv – Reuters)ABD saldırıları sonrasında Natanz uranyum zenginleştirme tesisindeki kraterleri gösteren uydu görüntüsü (Arşiv – Reuters)

Ne kadar hasar meydana geldi?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA), saldırıdan önce Natanz ve Fordo dahil olmak üzere nükleer tesislerde düzenli denetimler yürüttüğü, ancak bombalamaların ardından bu tesislere erişimine izin verilmediği bildirildi.

Kum şehrinin dışındaki Fordo Nükleer Tesisi’nin girişi (Arşiv – IRNA)Kum şehrinin dışındaki Fordo Nükleer Tesisi’nin girişi (Arşiv – IRNA)

UAEA, zarar görmeyen diğer tesislerde denetimler gerçekleştirdi. Ancak bombalanan sahaların mevcut durumuna ilişkin kesin bilgilerin hâlâ bilinmediği belirtildi.

UAEA, kasım ayında yayımlanan İran’a ilişkin üç aylık raporunda, bilinen yedi nükleer tesisin ‘askeri saldırılardan etkilendiğini’, 13 tesisin ise etkilenmediğini açıkladı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre raporda raporda, hasar gören sahalardaki zararın boyutuna ilişkin ayrıntılara yer verilmedi.  

Bombardımanın ardından UAEA, üç zenginleştirme tesisinden en küçüğü olan ve Natanz’da yer üstünde bulunan Yakıt Zenginleştirme Tesisi’nin tamamen tahrip edildiğini duyurdu.

UAEA, Natanz ve Fordo’da yer altındaki daha büyük tesislerin ise en azından ağır hasar görmüş olabileceğini değerlendirdi.

İran’ın nükleer programının ne ölçüde gerilediği ise tartışma konusu olmaya devam ediyor. Trump, İran’ın nükleer tesislerinin yok edildiğini defalarca dile getirirken, UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi haziran ayında yaptığı açıklamada, İran’ın aylar içinde sınırlı ölçekte uranyum zenginleştirme faaliyetlerine yeniden başlayabileceğini söyledi.

Haziran 2025'te ABD'nin saldırısına uğramadan önce Natanz Nükleer Tesisi’ndeki uranyum zenginleştirme salonunda bulunan santrifüjler (İran Atom Enerjisi Kurumu)Haziran 2025'te ABD'nin saldırısına uğramadan önce Natanz Nükleer Tesisi’ndeki uranyum zenginleştirme salonunda bulunan santrifüjler (İran Atom Enerjisi Kurumu)

İran'ın zenginleştirilmiş uranyumuna ne oldu?

Zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti ise tam olarak netlik kazanmış değil. Hava saldırılarında bir kısmının imha edildiği değerlendirilirken, İran, bombalanan tesislerine ve zenginleştirilmiş uranyum stokuna ne olduğu konusunda UAEA’ya henüz bir rapor sunmadı. Bunun acil bir konu olduğunu ve bildirimin geciktiğini vurgulayan UAEA, söz konusu durumu ancak İran’ın rapor sunmasının ardından doğrulayabilecek.

Grossi, eylül ayında Reuters’a yaptığı açıklamada, “Genel olarak malzemenin hâlâ mevcut olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Ancak elbette bunun doğrulanması gerekiyor. Bir kısmı kaybolmuş olabilir” dedi. Diplomatlar, o tarihten bu yana durumun büyük ölçüde değişmediğini ifade ediyor.

Grossi, “Malzemelerin büyük çaplı bir şekilde taşındığına dair elimizde herhangi bir gösterge yok” diye konuştu.

Tahran'ın 270 kilometre güneyinde bulunan Natanz Nükleer Tesisi (Arşiv – AFP)Tahran'ın 270 kilometre güneyinde bulunan Natanz Nükleer Tesisi (Arşiv – AFP)

İran, saldırılar öncesinde uranyumu yüzde 60 saflık düzeyine kadar zenginleştiriyordu. Bu saflık oranı, nükleer silah yapımı için gerekli olan yaklaşık yüzde 90 seviyesine nispeten kolaylıkla çıkarılabiliyor.

UAEA’nın tahminlerine göre İran, bombardıman başladığında bu düzeyde zenginleştirilmiş 440 kilogram uranyuma sahipti. UAEA’nın ölçütlerine göre bu miktar, saflık derecesinin daha da artırılması halinde teorik olarak 10 nükleer silah üretmeye yetecek düzeyde. İran’ın ayrıca daha düşük seviyelerde zenginleştirilmiş uranyum stokları da bulunuyor.

UAEA, İran’ın bu malzemeleri nerede depoladığını açıklamıyor. Diplomatlar, İsfahan’daki ana yer altı depolama tesislerinden birinin, yalnızca ona ulaşan tünelin girişinin bombalanması dışında büyük ölçüde zarar görmemiş göründüğünü belirtiyor.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, 20 Ocak 2014 tarihinde Natanz Nükleer Tesisi’nde bir denetim gerçekleştiriyor. (Arşiv – AFP)Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, 20 Ocak 2014 tarihinde Natanz Nükleer Tesisi’nde bir denetim gerçekleştiriyor. (Arşiv – AFP)

Hangi endişeler devam ediyor?

ABD ve İsrail’in bombardımanı gerekçelendirmek için öne sürdüğü nedenlerden biri, İran’ın nükleer silah üretme kapasitesine tehlikeli biçimde yaklaşmış olmasıydı. Uranyum, silah yapımına elverişli düzeyde zenginleştirildiğinde nükleer bombanın çekirdeğinde kullanılabiliyor. Aynı zamanda, farklı zenginleştirme seviyelerinde nükleer santraller için yakıt olarak da değerlendirilebiliyor.

Batılı güçler, İran’ın uranyumu bu denli yüksek fisyon düzeyinde zenginleştirmesi için makul bir sivil gerekçe bulunmadığını savunuyor. UAEA da bunun ciddi endişe yarattığını belirtiyor. Ajansa göre, nihayetinde nükleer silah üretimine yönelmeden bu seviyede zenginleştirmeye giden başka bir ülke bulunmuyor.

Buna karşın, saldırılardan önce UAEA, İran’da nükleer silah edinmeye yönelik koordineli bir program olduğuna dair güvenilir bir gösterge bulunmadığını açıklamıştı. İran’ın böyle bir yola girmesi halinde nükleer bomba geliştirmesinin ne kadar süreceği ise yoğun tartışma konusuydu.

Tahran, nükleer silah edinme hedefi olduğunu reddediyor. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na taraf olan İran’ın, nükleer silah geliştirmeye yönelmediği sürece enerji üretimi ve araştırma amaçlarıyla uranyum zenginleştirme hakkı bulunuyor.

İsfahan’da bulunan Natanz uranyum zenginleştirme tesisinin iç görünümü (Reuters)İsfahan’da bulunan Natanz uranyum zenginleştirme tesisinin iç görünümü (Reuters)

İran’ın, uranyumu zenginleştirebilen santrifüjlerden sayısı bilinmeyen bir miktarı, yeri açıklanmayan depolarda muhafaza ettiği belirtiliyor. Zenginleştirilmiş uranyum stokunun mevcut büyüklüğü de şu aşamada netlik kazanmadığı için, İran’ın bu iki unsuru gizlice bir araya getirerek silah yapımında kullanılabilecek düzeyde uranyum üretme riski bulunduğu ifade ediliyor. Bunun, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerin ihlali anlamına geleceği kaydediliyor.

Mevcut durumda, İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun tespitine yönelik arayışın bir süre daha devam etmesinin muhtemel olduğu değerlendiriliyor.


Hameney: Amerika Birleşik Devletleri "isyanı" kışkırttı bunun hesabını vermelidir

İranlılar Tahran'da bir sokakta yürüyor (EPA)
İranlılar Tahran'da bir sokakta yürüyor (EPA)
TT

Hameney: Amerika Birleşik Devletleri "isyanı" kışkırttı bunun hesabını vermelidir

İranlılar Tahran'da bir sokakta yürüyor (EPA)
İranlılar Tahran'da bir sokakta yürüyor (EPA)

İran'ın dini lideri Ali Hamaney, ülkesinde huzursuzluğu kışkırtmakla Amerika Birleşik Devletleri'ni suçlarken, Tahran'ın "savaş istemediğini" ancak "ülke içindeki suçlulara müsamaha göstermeyeceğini" belirtti.

28 Aralık'ta patlak veren son protesto dalgasından bu yana üçüncü kez kamuoyu önünde konuşan Hamaney, ABD'nin kendi amaçlarına hizmet etmek için kapsamlı hazırlıklar ve sayısız araç kullanarak "isyan"ı kışkırttığını belirtti. İran halkının "On İki Gün Savaşı'nda olduğu gibi onları yendiğini" vurgulayan Hamaney, bunun "yeterli olmadığını" ve ABD'nin "hesap vermesi gerektiğini" ifade etti.

Ayrıca, "Ülkeyi savaşa sürüklemek istemiyoruz, ancak kendi sınırlarımız içinde de suçlulara müsamaha göstermeyeceğiz" dedi.

Şarku’l Avsat’ın resmi internet sitesinden aktardığına göre Hamaney, protestolar sırasında yaralanan güvenlik güçleri mensuplarının da aralarında bulunduğu bir grup destekçisiyle yaptığı görüşmede şunları söyledi: "Kurbanlar ve kayıplar nedeniyle ve İran halkına yönelttiği suçlamalar nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri Başkanı'nı bir suçlu olarak görüyoruz."

İran İstihbarat Bakanlığı dün, Tahran'da silahlı "isyancılar" ağına bağlı büyük bir hücrenin çökertildiğini duyurdu.

İran, 28 Aralık'tan bu yana, ekonomik koşullar ve enflasyon nedeniyle Tahran çarşısındaki esnafın protestolarıyla başlayan ve daha sonra ülke geneline yayılan huzursuzluk yaşıyor.