Kahire'nin Trump'ın Ortadoğu stratejisindeki konumu nasıl görülmeli?

ABD Başkanı Trump’ın Ortadoğu ülkelerine düzenlediği ziyaret turu ve Mısır'ın ikinci kez turun dışında kalması, artan bölgesel zorluklar ve çalkantılar bağlamında ABD'nin rolünün ve etkinliğinin sınırlarını tartışmaya açtı

ABD Başkanı Donald Trump Riyad'da düzenlenen Suudi Arabistan-ABD Yatırım Forumu'na katıldı (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump Riyad'da düzenlenen Suudi Arabistan-ABD Yatırım Forumu'na katıldı (AFP)
TT

Kahire'nin Trump'ın Ortadoğu stratejisindeki konumu nasıl görülmeli?

ABD Başkanı Donald Trump Riyad'da düzenlenen Suudi Arabistan-ABD Yatırım Forumu'na katıldı (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump Riyad'da düzenlenen Suudi Arabistan-ABD Yatırım Forumu'na katıldı (AFP)

Ahmed Abdulhakim

ABD Başkanı Donald Trump'ın Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar'ı kapsayan bölgesel ve uluslararası turu ne kadar önemli olsa da Mısırlı çevrelerde Kahire'nin ABD'nin Ortadoğu stratejisindeki konumu ve Washington'ın başlıca müttefiklerinden biri olmaya devam edip etmediği ya da son dönemde bazı dosyalar ve meselelerle ilgili farklı görüşlerin iki ülke arasındaki uçurumu genişletip genişletmediği konusundaki tartışmalara yeni bir boyut kattı.

ABD-Mısır ilişkilerine dair tartışmalar, Kahire'nin hem iç hem de dış krizler ve zorluklar nedeniyle karşı karşıya kaldığı büyük güçlükler çerçevesinde bölgedeki krizlerle ilgili olarak oynadığı rol ve bunu sürdürme kabiliyetine dair soruların gölgesinde kaldı. Öyle ki bazı çevreler sorunların karışıklığının ve karmaşıklığının yanı sıra hızlı jeopolitik değişimler ve bunlara dahil olan aktörlerin değişen dinamikleri çerçevesinde yeniden formüle edilmesi çağrısında bulundu.

Bu soruların sayısı, bazılarına göre Başkan Trump'ın, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile ilk başkanlık döneminden (2017-2021) bu yana ‘mükemmel bir şahsi ilişki’ içinde olmasına rağmen, Kahire'yi son Ortadoğu turundan dışlaması, Kahire'nin bölgesel bağlamda ‘marjinalleşmesinin’ bir işareti olarak görüldükten sonra daha da arttı. Bir ABD başkanının Mısır'a yaptığı son resmi ziyaret, 2009 yılının haziran ayında eski Başkan Barack Obama döneminde gerçekleşmiş, eski Başkan Joe Biden ise 2022 kasımında iklim zirvesine katılmak üzere Mısır'ın Şarm eş-Şeyh kentine birkaç saatliğine uğramıştı.

ABD ile Mısır arasındaki stratejik bağlar, Kahire'nin Sovyet kampından Batı'ya kaydığı 1973 Ekim Savaşı sonrasına kadar uzanıyor. Washington, Kahire’yi çeşitli şekillerde desteklemesi karşılığında 1979 yılında Kahire ile Tel Aviv arasında imzalanan barış anlaşmasını destekledi. O tarihten sonra iki ülke arasındaki ilişkiler Soğuk Savaş yılları boyunca güçlendi. Mısır, ABD'nin bölgedeki barış, istikrar ve terörle mücadele vizyonu çerçevesinde stratejik bir ortak haline geldi. Ancak son aylarda ve Başkan Trump'ın ocak ayında Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkilere bazı tartışmalı konular hâkim oldu. Bunlar arasında İsrail'in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaş ve ‘Filistinlilerin Gazze Şeridi'nden sürülmesi’ meselesi, Kızıldeniz'deki seyrüsefer krizi ve ABD'nin Kahire ile hem Moskova hem de Pekin arasında artan yakınlaşmadan duyduğu rahatsızlık yer alıyor.

İniş ve çıkışlara rağmen devam eden stratejik ortaklık

ABD ile Mısır arasındaki ilişkilerin 1974 martında yeniden başlamasından bu yana her iki ülke de ilişkilerini ‘stratejik ve vazgeçilmez’ olarak tanımlamış, birbirlerinin önemini ve bunun sürdürülmesinin her iki ülkenin ortak çıkarlarına hizmet ettiğini kabul etmiştir.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre  ABD Dışişleri Bakanlığı Bölgesel Sözcüsü Samuel Warburg yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“ABD, Mısır ile uzun yıllara dayanan ortaklığına büyük değer vermekte ve Mısır'ın bölgesel güvenlik ve istikrarın desteklenmesinde oynadığı önemli rolün farkında. İki ülke arasındaki ilişki güvenlik, terörle mücadele, bölgesel arabuluculuk ve ekonomik kalkınma gibi birçok alanda onlarca yıllık stratejik iş birliğini kapsıyor.”

Warburg'a göre Başkan Trump, Mısır yönetimine büyük saygı duyuyor ve iki taraf arasındaki koordinasyon, gerek yetkililer arasında doğrudan iletişim yoluyla gerekse bölgedeki en aktif misyonlarımızdan birini temsil eden ABD’nin Kahire'deki Büyükelçiliği aracılığıyla en üst düzeyde devam ediyor. Mısır'ın önemli bölgesel meselelerde hayati bir rol oynamaya devam ettiğini vurgulayan Warburg, Mısır’ın başta Gazze'deki ateşkes çabalarının desteklenmesi ve bölgesel diyaloğun teşvik edilmesi olmak üzere birçok dosyadaki yapıcı katkılarını takdir ettiklerini belirtti.

rgthyu7
Cumhurbaşkanı Sisi, Trump'ın ilk başkanlığı döneminde Beyaz Saray'ı iki kez ziyaret ederken 2014 yılında iktidara gelmesinden bu yana karşılıklı resmi ziyaretler henüz gerçekleşmedi (AFP)

Warburg, Başkan Trump'ın bölgeye gerçekleştirdiği turda duraklar arasında Kahire'nin yer almamasının Mısır’ın marjinalleşmesini mi yoksa ABD'nin Ortadoğu stratejisinin yeniden formüle edilmesini mi yansıttığı sorusuna şu yanıtı verdi:

Her cumhurbaşkanlığı ziyareti belirli hedeflere ve koşullara dayanır. Ancak bu durum Mısır'ın, iş birliğimizi derinleştirmeye devam etmek istediğimiz güvenilir bir stratejik ortak olma özelliğini hiçbir şekilde azaltmaz.

Trump'ın Ortadoğu’ya yaptığı son ziyaret turu Mısır'ı dışarıda bırakıldığı bu türdeki ilk tur değildi. Trump, bir önceki başkanlık döneminde de bölgeye ilk dış ziyaretini 2017 mayısında gerçekleştirmiş, ABD-Arap ve İslam Ülkeleri Zirvesi’ne katılmıştı. Zirvenin ardından İsrail ve işgal altındaki Filistin topraklarına geçti. Ancak Kahire'ye uğramadı.

Ancak ‘stratejik ilişki’, Başkan Trump'ın Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana bazı konularda yaşanan görüş ayrılıklarına rağmen Kahire'nin de benimsediği bir terim. Mısırlı diplomatik kaynaklar, Kahire'nin ABD’nin stratejik bir müttefiki olduğunu ve ABD yönetiminin, özellikle de bölgeyi saran çoklu krizlerin gölgesinde bölgesel istikrarın sağlanmasındaki önemini kabul ettiğini söyledi. Trump'ın ne ilk döneminde ne de son bölge turunda Mısır'ı ziyaret etmemesini Mısır'ın rolünün ‘marjinalleştirilmesi’ olarak değerlendiren aynı kaynağa göre ABD Başkanı'nın Körfez ülkelerine yaptığı tarihi ziyaret ve bunun olumlu sonuçları kaçınılmaz olarak tüm bölgeye yansıyacak ve Mısır'ın çıkarları Arap Körfezi bölgesindeki çıkarlarla doğrudan bağlantılı olacak.

Bir başka diplomatik kaynak ise Mısır'ın, Kahire'nin Filistin-İsrail çatışmasında oynadığı hayati rol başta olmak üzere, ABD ve diğer bölgesel ortaklarla birlikte mevcut savaşta arabuluculuk çabalarını desteklemek ve insani yardım akışını güvence altına almak için çalıştığı birçok dosyada ABD'nin çabaları için kilit bir dayanak olduğunu söyledi. Tüm bu dosyalara Mısır'ın hayati bölgesel rolü ve Ortadoğu'da stratejik bir müttefik olarak uzun geçmişi göz önüne alındığında, ABD yönetiminin hesaplamalarında çok önemli bir konuma sahip olduğu terörizm ve radikalizmle mücadele ve güvenlik ve askeri iş birliği konularının da dahil olduğunu belirten kaynak, buna karşın bu rolün, jeopolitik değişimler ve bölgedeki sıcak meseleler çerçevesinde artan zorluklar ve baskılarla karşı karşıya olduğunu vurguladı.

Her iki ülke de aralarındaki ilişkinin stratejisi hakkında konuşmaya devam ederken, basında yer alan bazı haberlerde perde arkasında, ortaya çıkan diğer ittifaklar ve ortaklıkların yükselişi lehine bir gerilime işaret edildi.

Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi Hani Süleyman, yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

“Bir devletin iç ekonomik, siyasi ve kültürel fazlalıkları ile devletin dış düzeyde, özellikle de dış politika ve uluslararası ilişkilerde daha etkin roller oynama kabiliyetlerinin artması arasında yakın ve son derece alakalı bir ilişki vardır. Dolayısıyla Mısır'ın rolündeki göreceli gerileme başta en iyi koşullarda olmayabilecek ekonomik düzeyde olmak üzere kısmen de olsa bu kabiliyetlerle ilgili. Ancak buna rağmen Mısır hala pozisyonlarında ve dış politikalarında tutarlı bir devlet olmaya devam ediyor ve en üst düzeyde olmasa bile büyük ölçüde hareket marjına sahip.”

Bize özel açıklamalarda bulunan Süleyman, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Trump yönetiminin Mısır'ı bölgeye yaptığı ziyaretinin dışında tutması, Mısır'ın uluslararası ve bölgesel ağırlığını değerlendirmek için tek başına nesnel bir temel oluşturmaz. Zira bu ilişkilerin stratejik bir statüye ulaşmasına yol açan belirleyiciler yerinde duruyor. Jeostratejik, güvenlik ve kültürel gerçekler Kahire'yi bölge ile herhangi bir angajmanın merkezi haline getiriyor.”

Mısır ve ABD arasındaki yakın iş birliği onlarca yıldır Washington'ın Ortadoğu politikasının temel taşlarından biri oldu. Kırk yılı aşkın bir süre önce İsrail ile Mısır arasında ABD arabuluculuğunda imzalanan barış anlaşmasından bu yana Mısır, İsrail ile birlikte ABD'nin yaklaşık 1,3 milyar dolar değerindeki askeri yardımının en büyük alıcılarından biridir.

“Zorlayıcı” bölgesel koşullar

Kahire ve Washington arasındaki ilişkilerdeki ‘boğuk gerilim’, önceki dönemlerde olduğu gibi ikili dosyalardaki farklılıklardan kaynaklanmadı. Daha ziyade ABD'nin demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve diğer konularda Mısır'a baskı yapmasıydı, ancak birçoklarının nitelendirdiği gibi ilişkilerin soğumasına yol açan şey bölgesel çalkantıların ele alınmasının yanında görüşlerdeki ve algılardaki farklılıktı.

İki ülke arasındaki gerginlik, Trump'ın ikinci başkanlık dönemine başlamasından günler sonra ortaya çıktı. ABD Başkanı, ABD'nin Gazze Şeridi'ndeki ‘2,1 milyon Filistinliyi yerinden etmek’ ve burayı ‘Ortadoğu'nun Rivierası’ yapmak için kontrolü ele geçirmek istediğini söyleyerek dünyayı şoke etti. Kahire bunu reddetti ve ABD'nin bu planını ulusal güvenliğine karşı ciddi bir tehdit olarak gördüğü radikalizmi yayma ve İsrail’in gelecekteki saldırıları için bir bahane sağlama potansiyeli oluşturduğunu vurguladı. Ayrıca Filistinlilere karşı herhangi bir hamleye katılmayacağı ve davalarını sonsuza dek tasfiye etme tehdidinde bulunan ‘tarihi bir adaletsizliğe’ karşı Arap ülkelerinin ve uluslararası toplumun desteğiyle Gazze Şeridi’nin yeniden inşası için alternatif bir plan ortaya koydu.

sdfrgt
Bölgesel çalkantılar ve bölgesel konularda artan dalgalanmalar son aylarda Kahire ve Washington arasındaki ilişkiler üzerinde baskı oluşturdu (AFP)

İki taraf ayrıca Washington'ın ‘uluslararası seyrüsefer güvenliğini sağlamak’ amacıyla Yemen'deki Husilere karşı başlattığı askeri harekât konusunda da görüş ayrılığına düştü. Kahire, krizin çözümünün Gazze'deki savaşı durdurmak ve zaten güvenlik ve siyasi kırılganlıklarla boğuşan bir bölgede daha fazla gerilim ve çatışma olmadan kalıcı ve adil bir barışa ulaşmak olduğuna inanıyordu. Kahire daha sonra Başkan Trump'ın ‘Süveyş ve Panama kanallarının ABD olmadan var olamayacağını’ iddia ederek ülkesinin askeri ve ticari gemilerinin bu kanallardan ‘ücretsiz’ geçmesine izin verilmesi çağrısı karşısında şoke olurken bu çağrı Kahire tarafından resmi düzeyde ele alınmadı.

Tüm bu tutarsızlıklar ve ABD'nin Mısır'ın hem Pekin hem de Moskova ile yakınlaşmasından duyduğu rahatsızlık, Sisi ile Trump arasında daha önce olan ‘güçlü ilişkiyi’ ABD merkezli Newsweek dergisinin de belirttiği gibi ‘ılık ilişkiye’ dönüştürdü. Newsweek dergisi, Sisi ile Trump arasındaki ilişkinin Trump'ın ilk başkanlığı döneminde (2017-2021) ‘ABD-Mısır ilişkileri için altın bir çağını’ yaşamış olduğunu söyledi. Trump'ın Sisi'yi ‘büyük adam’ olarak ‘aşırı’ övdüğüne işaret eden dergi, bunun Trump'ın Beyaz Saray'da geçirdiği dört yıl boyunca mali desteğe dönüştüğünü ve Kahire'nin büyük bir yardım paketi almaya devam ettiğini belirtti. Sisi'nin güçlü liderliğini, özellikle Sina'da DEAŞ’a karşı terörle mücadele çabalarında bir değer olarak gören Trump, Sisi'nin Mısırını 'siyasal İslam'a karşı bir siper olarak görüyordu. Ancak Trump'ın ikinci başkanlığı döneminde bazı konularda farklı görüşler ortaya çıkmaya başladı.

Mısır hayati öne sahip bir barış ortağı ve NATO üyesi olmayan kilit bir müttefik olmaya devam etse de Washington ile ilişkiler, başta özgürlükler ve insan hakları olmak üzere çok çeşitli konulardaki derin anlaşmazlıklar nedeniyle bir süredir sarsıntı yaşıyor. Washington geçmişte sessiz diplomasi, kamuoyu açıklamaları ve dış yardım fonlarını en ihtilaflı konuların çözümüne bağlama yöntemlerini bir arada kullanmaya çalıştı. Ancak Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü’ne (The Washington Institute for Near East Policy/WINEP) göre şimdi işler farklı bir hal almış görünüyor.

Peki iki ülke arasındaki ilişkiye yönelik olası senaryolar neler?

Bölgedeki çalkantıların ve artan istikrarsızlığın Kahire ile Washington arasındaki ilişkiler üzerinde baskı yarattığı bir dönemde Mısır, Beyaz Saray'a geri dönem Başkan Trump’ın çılgın politikalarıyla başa çıkabileceği seçenekleri değerlendiriyor. Ancak asıl soru, iki ülke arasındaki ilişkilerin yakın gelecekte nasıl bir seyir izleyeceği sorusu akılları meşgul ediyor. Mısır eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Reha Ahmed Hasan'a göre Mısır'ın bölgesel bağlamdaki gücünün temel direkleri, herhangi bir büyük ülkenin bölgeselleşme vizyonunda atlanamaz. Hasan, Ortadoğu'daki başlıca güçlerin şu anda Mısır, Suudi Arabistan, Türkiye ve İsrail'den oluştuğu değerlendirmesinde bulundu.

Independent Arabia'ya açıklamalarda bulunan Hasan, şunları söyledi:

“Mısır'a stratejik açıdan bakarsak, stratejik öneme sahip konumu, 110 milyonu aşan nüfusu, coğrafi alanı, dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olması, siyasi istikrarı ve ekonomik kaynaklarının çeşitliliği açısından etkili bir bölgesel devletin kapsamlı güçlerinin tüm bileşenlerine sahip olduğunu görürüz. Bu da Mısır'ın her şeyden bağımsız olarak bölgesel bir güç olduğu anlamına gelir. ABD-Mısır ilişkileriyle ilgili olarak ise özellikle İsrail'le barış süreci, güvenlik ve askeri koordinasyon ve bölgedeki terörizm ve aşırıcılıkla mücadelede ortak çabalar açısından, her iki ülke için de merkezi ve büyük önem taşıyan ilişkilerin temelleri değişmeden kaldı.”

Hasan, her iki ülkenin de askeri ve siyasi düzeylerde iş birliğinin stratejik öneminin bilincinde olduğunu vurguladı.

Bölgesel bazı meselelerde gerilen ilişkiler ve bunun ABD'nin bölgeye yönelik angajmanı bağlamında ‘radikal değişimlere’ yol açıp açmayacağıyla ilgili değerlendirmesinde ise Hasan, şunları söyledi:

“Son gelişmeler ABD'nin iç bağlamından ve mevcut yönetimin Çin ile güçlü ekonomik rekabet karşısında ekonomik ve ticari konulara odaklanma önceliğinden soyutlanamaz.”

Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı, ABD'nin birçok yapısal ekonomik sorundan muzdarip olduğunu ve bu nedenle uluslararası düzeyde Çin ejderhası ile rekabet ritmini ayarlamak için bunların üstesinden gelmeye ve ele almaya çalıştığını da sözlerine ekledi.

ABD'nin önceliklerinin ötesinde, Arap Araştırma ve Çalışmalar Merkezi Direktörü Hani Süleyman’ın da açıkladığı gibi, Mısır'ın hızlı ve karmaşık bölgesel gelişmeleri ne kadar etkin bir şekilde ele aldığı sorusu da yanıt bekliyor.

Süleyman, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Uluslararası ilişkilerin mevcut mantığı, diğer aktörleri göreceli ağırlıklarından ve etkilerinden mahrum bırakabilecek şekilde, ekonomik kabiliyetler temelinde bazı bölgesel aktörlere daha fazla alan ve nüfuz etme olanağı sağlıyor. Bu da güç dengesindeki değişimin doğası ve bölgesel aktörlerin kabiliyetleri konusunda sallantılı veya kırılgan bir anlayışa neden oluyor.”

Kahire'ye, hızlanan bölgesel ve uluslararası değişimler çerçevesinde araçlarını ve kabiliyetlerini yeniden amaçlandırma ve Mısır devletinin geleneksel rollerini oynama özgürlüğünün önündeki başlıca engel olan ekonomik zorluğun üstesinden gelme ihtiyacını fark etme çağrısında bulunan Süleyman, “Bu da bir dereceye kadar dürüstlük ve şeffaflık, kartların yeniden karılması ve bölgesel ve uluslararası rollerde daha esnek sonuçlar elde etmek için kurum içi kabiliyetlerden yararlanmaya çalışmayı gerektiriyor” dedi.

Süleyman'a göre bölgedeki güç ve etkinlik dengesinde bazı ülkeler lehine bir değişim söz konusu, ancak bu durum Mısır'ın rolünün sona erdiği anlamına gelmiyor. Dolayısıyla Kahire bölgesel ağırlığı ve merkezi konumu sayesinde bazı eylem ve etki araçlarına sahip olmaya devam ediyor. Mısır'ın halen yeni ABD yönetiminin hesaplarında vazgeçilmez bir ortak olduğunu düşünen Süleyman, ancak bu ortaklığın sürdürülmesi, mevcut bölgesel ve uluslararası zorluklar çerçevesinde karşılıklı çıkarlar ve artan baskılar arasındaki dengelerin dikkatli bir şekilde yönetilmesini gerektirdiğini vurguladı.



Baskı ve caydırıcılık arasında: Tahran, Washington ile açık çatışmasını nasıl değerlendiriyor?

Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
TT

Baskı ve caydırıcılık arasında: Tahran, Washington ile açık çatışmasını nasıl değerlendiriyor?

Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)
Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor (AFP)

Hüda Rauf

Son derece karmaşık bir bölgesel dönemde, İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişki ne topyekun bir savaşa meyleden ne de kalıcı bir çözüme ulaşmayı başaran; gri bir alanda sıkışmış görünüyor. Siyasi, askeri ve ekonomik göstergeler, iki tarafın karşılıklı baskı, dolaylı müzakereler ve hesaplı gerilimi artırma kombinasyonuna dayalı uzun süreli bir çatışmayı yönettiğini gösteriyor.

Eski ABD’li yetkililer ve uzmanların değerlendirmeleri bu gerçeği açıkça yansıtıyor; ne ufukta kapsamlı bir anlaşma görünüyor ne de yeni bir çatışma yaşanması olasılığı tamamen dışlanıyor. Bu iki uç nokta arasında en olası senaryo şekilleniyor; patlamayı erteleyen ancak çözmeyen kısmi ve geçici uzlaşılar.

Öte yandan, İran, sınırlı bir güvenle de olsa diplomasiyi sürdürüyor. İran Dışişleri Bakanı'nın Pakistan, Umman ve Rusya'ya yaptığı ziyaretleri içeren son diplomatik hareketlilik, İran'ın gerilimi azaltmakla ilgilendiğini göstermek için çok kanallı bir müzakere süreci oluşturmayı amaçlıyor. İran'ın bölgesel arabulucular ile kanallar açma gayretinde olduğunu vurguluyor. Ancak bu diplomasi, özellikle Amerikan temsilcilerinin ziyaretlerinin aniden iptal edilmesi ve askeri ve ekonomik baskının devam etmesinin ardından, Washington'un niyetlerine dair derin bir şüphenin gölgesi altında yürütülüyor.

Tahran'ın bakış açısına göre, baskı altında müzakere bir seçenek değil; aksine, özellikle ideolojik olarak kendisine bağlı destekçileri karşısında rejimin meşruiyetini tehdit eden siyasi bir teslimiyet olarak görülüyor. Bu nedenle, herhangi bir diplomatik girişim, deniz ablukasının kaldırılmasına bağlı ve bu koşul şimdiye kadar yerine getirilmemiş görünüyor.

Dahası talepler arasında var olan uçurum, her iki tarafın pozisyonlarının öncelikleri arasında derin bir farklılığı ortaya koyması nedeniyle kapsamlı bir anlaşmanın imkansızlığını gösteriyor. Nitekim İran, yaptırımların kaldırılmasını, deniz ablukasının sona erdirilmesini ve uranyum zenginleştirme hakkının korunmasını talep ediyor. Buna karşılık Washington, nükleer programın kilit unsurlarının ortadan kaldırılmasını, füze geliştirme programının kısıtlanmasını ve İran'ın bölgesel etkisinin sınırlandırılmasını şart koşuyor.

Bu uçurum, asgari taleplerle sınırlı olmayıp, karşılıklı koşulların daha geniş bir listesini de kapsıyor ve kapsamlı bir anlaşmaya varmayı imkansız kılıyor. Bunun yerine, en fazla, krizi çözmekten ziyade yönetmeye odaklanan sınırlı ve belirsiz bir anlaşmaya varılabilir görünüyor.

Buna rağmen İran, Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne karşılık, ablukanın kaldırılmasını ve savaşın sona erdirilmesini (ve belki de gelecekteki saldırılara karşı garantiler) talep eden revize edilmiş, aşamalı bir teklif sundu. Buna göre nükleer mesele daha sonraki bir aşamada ele alınacak. İran'ın revize edilmiş teklifine bakıldığında çelişkili ve mantıksız görünüyor. Zira Tahran, Boğaz'da seyrüsefer özgürlüğü karşılığında ateşkes ve ablukanın kaldırılması garantisi alarak üzerindeki güvenlik, askeri ve ekonomik baskıyı hafifletmek istiyor. Ama burada seyrüsefer özgürlüğünden ne kastedildiği belirsiz; Boğaz'ın savaş öncesi durumuna geri dönmesi mi, yoksa İran'ın ücret karşılığında geçiş izni verdiği mevcut düzenlemenin artık Amerikan gemilerinin de geçmesine izin vererek sürdürülmesi mi kastediliyor? Bu çelişki, Tahran'ın Boğaz'ın mevcut durumunu yasallaştırmayı ve meşrulaştırmayı amaçlayan mevcut iç icraatları ile daha da öne çıkıyor. Zira İran parlamentosu ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, Boğaz'dan mevcut koşullar altında geçişi düzenleyen bir yasa taslağını görüşüyor. Ayrıca İran Merkez Bankası, Boğaz'dan geçiş ücretleri için dört özel hesap açtı. Dolayısıyla Tahran, karşılığında hiçbir şey sunmadan Washington'dan tavizler istiyor. Bu teklif, İranlı karar vericilerin aşırı özgüvenini yansıtıyor gibi görünüyor; ama bu özgüven, her iki taraf için de çıkmaza girmiş durumun yanlış değerlendirilmesiyle gölgeleniyor. İran, Hürmüz Boğazı'nı en önemli pazarlık kozu, Donald Trump ve dünya üzerinde baskı kurma aracı olarak görüyor.

İran, Hürmüz Boğazı'nı sadece bir enerji koridoru olarak değil, bu denklemin merkezinde yer alan ve en önemli stratejik varlığı olarak öne çıkan bir etki aracı olarak görüyor. Boğaz artık sadece petrol geçişi için bir su yolu değil; ekonomik, güvenlik ve siyasi boyutları kapsayan çok boyutlu bir baskı aracına dönüştü.

İran, boğazı kapatarak değil, etki edebilme ve geçiş trafiğini düzenleyebilme gücüyle rolünü yeniden tanımlamaya çalışıyor. Bu yaklaşımın, doğrudan çatışmaya girmeden küresel tedarik zincirlerini tehdit etmeye dayalı alışılmadık bir caydırıcı güç sağladığını düşünüyor.

Tahran ayrıca Hürmüz Boğazı'nı herhangi bir anlaşmada kendi şartlarını dayatmasını ve büyük enerji ithal eden güçlerle diyalog kanalları açabilmesini sağlayacak bir pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışıyor.

Öte yandan Trump, İran'ın teklifini reddetti ve İran'a yönelik ablukayı uzatacağını açıkladı. Trump, ablukanın askeri güçten daha az maliyetli olduğuna ve rejimin uzlaşmaz tavrını sürdürme gücünü zayıflatacağına inanıyor.

Son zamanlarda, ablukanın İran petrol kuyuları ve rezervleri üzerindeki etkisine ilişkin birçok analiz yapıldı. İran'ın söylemine göre abluka petrol kuyularını etkiliyor, ancak kayıplar yönetilebilir durumda.

İranlı petrol uzmanları, petrol ambargosunun Amerikan ekonomik baskısının en önemli araçlarından biri olduğunu belirtiyor. Ancak Tahran, yüksek iç tüketim, sınırlı ulaşım alternatifleri ve petrol sahalarının işletilmesi için esnek politikalar yoluyla bu baskıyı kısa vadede yönetebileceğini söylüyor.

Bazı İran ekonomik raporları, mali kayıpların önemli olduğunu ve yıllık on milyarlarca dolara ulaşabileceğini, ancak petrol sektörünün teknik altyapısının, kısıtlamaların kaldırılmasının ardından üretimin kademeli olarak yeniden başlamasına olanak tanıyarak, tam bir çöküş olasılığını azalttığını belirtiyorlar.

Diplomatik süreç devam etmesine rağmen, askeri hazırlıklar da sürüyor. Haberler, İran'ın olası bir çatışmaya hazırlık olarak saha planları hazırladığına, hedef listeleri oluşturduğuna ve güçlerini yeniden konuşlandırdığına işaret ediyor.

Tahran, herhangi bir gerilimin karşılıksız bırakılmayacağını ve ABD güçleri ile bölge devletlerine ağır bir bedel ödetmeye hazır olduğunu iletmek istiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ancak bu hazırlık, savaşmak arzusunda olduğunu değil, savaşı tamamen önlemeyi amaçlayan caydırıcı bir stratejiyi ifade ediyor.

Buna karşılık, ABD, müzakerelerdeki pozisyonunu güçlendirmek için bir askeri ve ekonomik baskı kombinasyonunu benimsiyor. Ancak bu yaklaşım, özellikle kamuoyundaki yeni bir savaşa karşı muhalefet ve yönetimin uzun süreli bir çatışmaya girmesini kısıtlayan yasal sınırlamalar gibi iç kısıtlamalarla karşı karşıya bulunuyor.

Dahası, baskının İran'ı taviz vermeye zorlayacağı varsayımı, rejimin doğasına dair yanlış bir okumaya dayanıyor olabilir; zira İran, kırılmaktan ziyade baskıya direnmeye meyillidir.

Çatışan tarafların birbirine tamamen zıt iki vizyonuyla karşı karşıyayız. Diplomatik düzeyde, her iki tarafın talepleri tamamen zıt olup, bir orta yol görünmüyor. Baskı düzeyine gelince, Trump deniz ablukasını uzatmayı savaştan daha az maliyetli görürken, İran altı ay içinde kendisine zarar verecek bir deniz ablukasından ziyade savaşı daha az maliyetli bulabilir.

En olası senaryo, statükonun yani yaptırımların, sınırlı askeri gerilimlerin, aralıklı müzakerelerin ve gerektiğinde kısmi anlaşmaların devam edeceğidir. Bu, “ne savaş ne de anlaşma yok” denklemi olup, dengeyi kırılgan, gerilimde tırmanmaları olası ve barışı ertelenmiş bir halde bırakmaktadır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
TT

Japonya, Ukrayna’ya silah satabilir mi?

Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)
Tokyo'nun silah ihracatı kısıtlamalarını gevşetmesiyle Japon firmalar, Ukraynalı şirketlerle işbirliğini hızlandırdı (AFP)

Ukrayna, silah ihracatı kısıtlamalarını gevşeten Japonya'yla anlaşma yapmak istiyor.

Kiev'in Japonya Büyükelçisi Yuriy Lutovinov, Reuters'a açıklamasında Tokyo yönetiminin silah ihracatı kısıtlamalarını büyük ölçüde kaldırmasını memnuniyetle karşıladıklarını söylüyor. Rus işgaline karşı direnişte Japonya yönetimiyle işbirliği yapmak istediklerini yeni yayımlanan röportajda belirtiyor:

Bu gelişme ileride yapılabilecek görüşmelerin önünü açtı. Teorik olarak bu çok büyük bir adım.

Sanae Takaiçi hükümeti, ölümcül silah ve savunma ekipmanlarının yabancı ülkelere satışı üzerindeki kısıtlamaları 21 Nisan'da gevşetmişti.

Yeni düzenleme kapsamında savunma teçhizatı "silah" ve "silah dışı" şeklinde sınıflandırılmıştı. Radar sistemleri gibi "silah dışı" ekipmanın ihracatına yönelik sınırlama kaldırılırken, füze gibi "silah" kategorisindeki ekipmanın sadece Japonya'yla savunma anlaşması yapan ülkelere satışına izin verilmişti.

Öte yandan çatışma halindeki ülkelere silah ihracatı yasağının devam edeceği bildirilmişti. Fakat yönetimin ulusal güvenliğin tehlikede olduğunu düşündüğü "istisnai durumlarda" bu satışların gerçekleştirilmesinin de önü açılmıştı.

Rusya'nın 2022'deki saldırılarıyla başlayan Ukrayna savaşında dönemin Japonya Başbakanı Fumio Kişida, "Bugünün Ukrayna'sı, yarının Doğu Asya'sı olabilir" uyarısı yaparak Kiev'in işgalinin Tokyo'nun ulusal güvenliğini de riske attığını vurgulamıştı.

Lutovinov, bu riskin hâlâ geçerli olduğunu savunuyor:

Ukrayna düşerse bu, büyük bir domino etkisi yaratacaktır. Bu yüzden Hint-Pasifik ve Avrupa kıtası güvenlik açısından birbirinden ayrı düşünülemez.

Sanae Takaiçi, Ukrayna'ya silah satışını destekleyeceğine dair herhangi bir işaret vermedi. Ancak kasımda Ukrayna lideri Volodimir Zelenski'yle yaptığı telefon görüşmesinde Moskova'ya karşı Kiev'i desteklediklerini söylemiş, en kısa zamanda savaşın sonlandırılmasını istediklerini belirtmişti.

Japonya, ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğunu söyleyerek "istisnai durum" kapsamında Ukrayna'ya silah gönderebilir. Ya da Kiev yönetimi, silah tedariki için Tokyo'yla savunma paktı imzalayabilir. Japon yönetimi, Almanya, Avustralya, Filipinler ve Vietnam dahil 18 ülkeyle böyle bir anlaşmaya sahip.

Ukrayna'nın ABD menşeli Patriot füzelerine bağımlılığını azaltmak için kendi hava savunma sistemini geliştirmeye çalıştığını belirten Lutovinov, Tokyo'nun bu programa finansal destek sağlayabileceğini de söylüyor.

Japon drone üreticisi Terra Drone'dan 28 Nisan'da yapılan açıklamada, Ukraynalı WinnyLab şirketiyle uzun menzilli insansız hava aracı üretimi için işbirliği yapılacağı duyurulmuştu. Terra Drone CEO'su Toru Tokuşige, Japonya'nın silah ihracatı düzenlemesinin süreci kolaylaştırdığını belirtmişti.

Diğer yandan Pekin yönetimi, Tokyo'nun hamlesine tepki göstermişti. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun, Japonya'nın II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu barışçıl Anayasa'yı terk etmeye başlayarak "somut adımlarla yeniden silahlanma sürecini hızlandırdığını" söylemişti.

Independent Türkçe, Reuters, Kyiv Independent, Global Times


İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
TT

İsrail ordusu, Hizbullah’ın drone saldırılarını durduramıyor

İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)
İsrail ordusu, ateşkese rağmen Lübnan'ın güneyindeki işgalini sürdürüyor (Reuters)

Lübnan'da Hizbullah, İsrail birliklerine karşı FVP (First person view/birinci şahıs görüşlü) drone'ları gittikçe daha yoğun şekilde kullanıyor.

Wall Street Journal'ın (WSJ) haberinde Hizbullah militanlarının, pilotun insansız hava aracı (İHA) üzerindeki kameradan gelen görüntüyü anlık olarak izleyebildiği bu drone'larla etkili saldırılar düzenlediği belirtiliyor.

Hizbullah, Haziran 2024'te FPV'leri denemeye başlamış ancak İsrail'in Şii örgüte ait çağrı cihazlarını patlatması üzerine bu operasyonlar askıya alınmıştı.

Örgütün son dönemde düzenlediği saldırılarla FPV drone'lar yeniden gündeme geldi.

Düşük maliyetli drone'larla düzenlenen bu saldırıların, "İsrail ordusu için Gazze ve Lübnan'daki önceki çatışmalarda karşılaşmadığı ciddi bir tehdit oluşturduğu" vurgulanıyor.

Rusya-Ukrayna savaşında sıkça kullanılan yüksek manevra kabiliyetine sahip FPV drone'lar, son dönemde Irak'taki İran destekli Şii milislerin ABD varlıklarına yönelik saldırılarında da görülmüştü.  

Hizbullah, İHA'larla İsrail birliklerine düzenlediği operasyonların propaganda videolarını da yayımlıyor. Uzmanlara göre görüntüler, drone'ların yetenekli pilotlar tarafından kullanıldığını ve örgütün İHA operatörlerinin özel eğitim aldığını ortaya koyuyor.

Analizde, Lübnanlı Şii örgütün fiber optik sisteme sahip FPV'leri kullandığına dikkat çekiliyor. Bunların elektronik saldırılara karşı dayanıklı olduğu ve İsrail ordusunun İHA'lara uzaktan müdahale etmesini zorlaştırdığı vurgulanıyor.

İsrail hükümeti ve ordusu, Ukrayna'daki emsale rağmen FPV drone saldırılarına karşı gerekli önlemleri almadığı için giderek artan eleştirilerle karşı karşıya.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da salı günkü açıklamasında bu tehlikeyle ilgili adım attıklarını duyurmuştu:

İHA tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik özel bir proje için birkaç hafta önce talimat verdim. Zaman alacak ama bunları da havaya uçuracağız.

Lübnan'ın güneyinde görev yapan İsrailli bir asker, günde en az 10 drone uyarısı aldıklarını ve Hizbullah'ın bölgede sürekli İHA uçurduğunu söylüyor.

Analist Yigal Levin ise "İsrail, bu operatörleri ortadan kaldırmazsa daha da gelişecekler. Deneyim kazanıyorlar. İHA'ları arızalansa bile bu da bir deneyimdir" diyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan'la İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren 10 günlük geçici ateşkesin 3 hafta daha uzatıldığını 23 Nisan'da duyurmuştu.

Ateşkese rağmen İsrail ordusu Lübnan'ın güneyindeki operasyonlarını sürdürürken, Hizbullah ise anlaşmayı ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail birliklerine saldırılar düzenliyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Ynet