El Kaide bağlantılı Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin Sahel bölgesinde nasıl siyasi bir aktör haline geldi?

CNIM, İran yayılmacılığının üzerine Taliban modelini taklit ediyor

Mali’nin Timbuktu şehri sokaklarında devriye gezen Barkhane misyonundan Fransız askerleri, 29 Eylül 2021 (AP)
Mali’nin Timbuktu şehri sokaklarında devriye gezen Barkhane misyonundan Fransız askerleri, 29 Eylül 2021 (AP)
TT

El Kaide bağlantılı Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin Sahel bölgesinde nasıl siyasi bir aktör haline geldi?

Mali’nin Timbuktu şehri sokaklarında devriye gezen Barkhane misyonundan Fransız askerleri, 29 Eylül 2021 (AP)
Mali’nin Timbuktu şehri sokaklarında devriye gezen Barkhane misyonundan Fransız askerleri, 29 Eylül 2021 (AP)

Eman el-Bezre

Sahel bölgesinin sürekli değişen çehresinde hızla stratejik değişimler yaşanıyor. El Kaide bağlantılı Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (CNIM), stratejik sınır bölgelerini kontrol ettiği Mali, Nijer ve Burkina Faso'da nüfuzunu artırmaya devam ederken bu kırılgan devletlerin, toplumlarının sosyal dokusunda giderek daha büyük bir yer ediniyor.

Bölgesel ve uluslararası dikkatler süper güç çatışmalarına ve askeri geçit törenlerine çekilmişken cihatçı grup, daha yavaş ama daha popüler ve sürdürülebilir bir hızda ilerlemeye devam ediyor ve ivmesini giderek artırıyor.

Bu durum en çok CNIM'in kötü yönetilen bölgelerde istikrarlı bir ilerleme kaydettiği Burkina Faso'da belirginleşiyor. Nijer ve Burkina Faso arasındaki açık sınır boyunca, CNIM'in yerel topluluklardan seçilen yeni saha komutanları, taktiklerini vur-kaç hareketinden toprak kontrolüne çeviren bir hegemonyaya kaydırmak için bölge ve halkın hoşnutsuzluğu hakkındaki derin bilgilerini kullandılar.

CNIM son haftalarda Burkina Faso’nun Djibo ve Diabaga şehirlerine geniş çaplı saldırılar gerçekleştirdi. Hatta son saldırısında mahkumları serbest bırakarak bazı topluluklar arasında sadece bir milis grup olmadığı, aynı zamanda bir koruyucu ve hatta kurtarıcı olduğu imajını güçlendirdi. Öte yandan Darbeci yönetimin başarısızlığı artık Sahel bölgesiyle sınırlı değil, özellikle CNIM'in gelecekte daha fazla yeri kontrol etmeye yönelik ilk temel taşlarını döşemeye başladığı Togo ve Benin'de daha geniş bir bölgesel alana yayılmış durumda. Zorlayıcı gücü temel hizmetlerin sağlanmasıyla birleştiren ikili bir stratejiye dayandıran CNIM, böylece giderek paralel hükümet sistemlerine benzeyen oluşumlar kuruyor.

Cihatçı örgüt, gözüne kestirdiği bölgeyi önemli ölçüde genişletmiş gibi görünüyor. Katılımların aktif olarak devam ettiği örgüt, artık Sahel’deki savaş alanlarını şekillendiren geleneksel savaşlarla sınırlı değil, daha derin ve daha kapsamlı bir kurumsal nüfuz inşa etmeye yönelik hedeflere sahip.

CNIM'in yükselişi, bölgede popülist, anti-emperyalist liderlerin milliyetçi söylemleri, kötüleşen güvenlik durumu için bir sis perdesi olarak kullandığı dikkat çekici siyasi olguyla ilişkilendirildi. Burkina Faso'da Geçici Askeri Konsey'in başkanlığını yapan Yüzbaşı İbrahim Traoré, ‘Batı'nın yeni sömürgeciliği’ dediği olguya karşı başkaldırırken, devletin egemenliği sahada paramparça ediliyor.

“Batı Afrika'daki askeri rejimler ve hatta cihatçı örgütlerin liderleri, Taliban'ın isyancı hareketten uluslararası tanınırlığa sahip bir yapıya dönüşme sürecini taklit edilmeye değer bir model olarak incelemeye başladılar.

Traoré, Suriye iç savaşı sırasında, Suriye Elektronik Ordusu'nun Beşşar Esed için yürüttüğü propaganda kampanyalarını anımsatan bir beceriyle dijital varlığını bir tür elektronik kişilik kültüne dönüştürmeyi başardı. Ancak Traoré denomeni ülkesinin sınırlarını aşarak, Batı’nın müdahalelerinin başarısızlığı ve uluslararası normların tutarsızlığı karşısında derin hayal kırıklığı yaşayan Afrikalı bir nesil için ikon haline geldi.

Yükselen siyasi propagandanın ortasında cihatçılar sahada nüfuzlarını genişletmeye devam ederken, rekabet özellikle, yerel ekonominin can damarı olan altın madenlerinin yoğunlaştığı Burkina Faso'nun doğusunda yoğunlaşıyor. CNIM, kilit önemdeki şehirleri işgal edip başkente doğru ilerlerken, rejimin siyasi söylemi ile giderek kötüleşen güvenlik gerçeği arasındaki çelişki derinleşiyor.

Askeri hükümet taktik zaferlerden bahsetmeye devam ederken, sahadaki gerçekler cihatçı örgütün kendi denklemlerini dayatan ve olayların gidişatını belirleyen taraf olduğunu gösteriyor. Yetkililerin söylemleri ile sahadaki gerçekler arasında, bölgenin jeopolitik haritasını yeniden çizebilecek bir uçurum açılıyor.

Taliban sahneye giriyor

Bu kriz, 2020 yılında Mali'de gerçekleşen darbenin ardından bölgedeki daha geniş jeopolitik değişim bağlamında da görülebilir. Mali'de 2020 yılında gerçekleşen darbenin etkileri komşu ülkelere yayılmış, daha sonra Burkina Faso ve Nijer’de de askeri cuntalar iktidara gelmiştir. Bu rejimler, başarısız olarak nitelendirdikleri Batı destekli hükümetlerden ayrıldıklarını savunarak kendilerini reformist güçler olarak gösterdi.

dfrgthy
ABD Afrika Komutanlığı (AFRICOM) tarafından Fildişi Sahili'nin Jacquesville kentinde her yıl düzenlenen özel harekât tatbikatına katılan Nijerya Özel Kuvvetleri askerleri, 11 Mart 2023 (AP)

Bu bağlamda bölgede güç dengeleri değişmiş, Fransa geri çekilmek zorunda kalmıştı. Rus paramiliter grup Wagner (şimdiki adı Afrika Lejyonu) liderliğindeki Rus güçleri ise oluşan güvenlik ve siyasi boşluğu doldurmak için harekete geçti.

Ancak bu jeopolitik değişim istenen sonuçları vermezken, istikrar, uzaklaşan bir hayale dönüştü. Wagner'in gölgede kalan güçleri, çoğu zaman cihatçıların bölgedeki ilerleyişini durdurmaya yetmedi. Aksine, müdahaleleri şiddet döngülerini körükledi, sivillere karşı korkunç ihlaller gerçekleşti ve birçok topluluğun alternatifin olmadığı yerde şimdi 'ehven-i şer’ olarak görülen silahlı gruplara sığınmasına neden oldu.

Yeni ortaklar bulma ve meşruiyetlerini sağlamlaştırma arayışındaki bu rejimler, daha derin bir stratejik değişime işaret eden diplomatik jestler yapmaya başladı. Geçtiğimiz günlerde Tahran'da Burkina Faso Büyükelçisinin Taliban'ın Tahran Büyükelçisi ile bir gerçekleştirdiği görüşme, bu gelişmelerden biriydi. Taliban yanlısı medyaya göre görüşmede ticaret, tarım, madencilik ve mesleki eğitim alanlarında iş birliği ele alındı.

Ancak toplantının siyasi boyutu, görünürdeki içeriğinden çok daha derindi. Bu sadece rutin bir diplomatik alışveriş değil, uluslararası izolasyondan mustarip ve hayatta kalma stratejilerinde birbirlerinin deneyimlerinden ilham almaya çalışan iki rejim arasındaki dayanışmayı göstermek amacıyla kasıtlı olarak yapılan bir gösteriydi.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre on yıllardır uluslararası izolasyonun sembolü ve El Kaide'nin sığınağı olan Taliban, radikal bir dönüşüm geçirerek Afganistan'ın fiili yöneticisi haline geldi. Batı Afrika'daki askeri rejimler ve hatta cihatçı örgütlerin liderleri, Taliban'ın isyancı bir hareketten uluslararası tanınırlığa sahip bir yapıya dönüşme sürecini taklit edilmeye değer bir model olarak incelemeye başladılar.

Taliban ve Burkina Fasolu yetkililer arasında Tahran'da gerçekleşen benzeri görülmemiş toplantı, yeni yaklaşımlara temkinli bir açılımın zayıf ama anlamlı bir işareti olabilir.

Burada temel olarak ‘sağlam askeri güç, yerel meşruiyetle birleştiğinde, en radikal gruplar bile isyancı bir hareketten şartlı ve sınırlı da olsa tanınmış bir yönetime dönüşmeyi başarabilir’ mesajı açıkça veriliyor.

Bu vizyon, Sahel'de DEAŞ’tan tamamen farklı bir modeli temsil eden CNIM için son derece önemli. DEAŞ, aşırı şiddet yanlısı iken ve yerel halkı yabancılaştırırken, CNIM daha esnek bir yaklaşım benimsiyor ve yerel gerçeklere uyum sağlama becerisi gösteriyor.

fgthyu
Libya'nın doğusundaki Buyrat el-Hassun ilçesinde nöbet tutan Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne bağlı güçler, 20 Haziran 2021 (AFP)

CNIM strateji olarak Suriye'de El-Kaide bağlantılı silahlı gruptan yarı-resmi  yapıya başarılı bir şekilde dönüşen Heyet Tahrir’uş-Şam (HTŞ) modelinden ilham almış gibi görünüyor. HTŞ, Beşşar Esed rejiminin çöküşünden sonra nüfuz alanlarında fiili bir otorite olarak faaliyet göstermeye başlarken, halka temel hizmetleri sağlıyor ve alternatif bir güvenlik sistemi uyguluyor. İsyandan yönetime uzanan bu evrimsel süreç, CNIM'in Sahel bölgesinde taklit etmeye çalışabileceği pratik bir model sunuyor.

Artık müzakereler imkânsız değil

Kısa bir süre öncesine kadar siyasi tabu olarak görülen cihatçı gruplarla müzakere fikri, yeniden zihinlerde yerini aldı. Mali'deki darbe en hararetli günlerindeyken CNIM ile olası bir diyalog için bazı girişimler vardı, ancak yeni askeri rejimler, kendilerinden önceki sivil hükümetlerden daha sert ve kararlı olduklarını kanıtlamaya çalışarak bu fikri hızla bastırdılar.

Geleneksel güvenlik yaklaşımları başarısızlığının giderek daha fazla fark edilmesiyle birlikte bölgede değişim rüzgarları esiyor gibi görünüyor. Öyle ki, yıllarca sadece daha fazla istikrarsızlık getiren salt askeri çözümlere bel bağlayan yönetici elitler, stratejik seçeneklerini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir.

Taliban ve Burkina Fasolu yetkililer arasında Tahran'da gerçekleşen benzeri görülmemiş toplantı, yeni yaklaşımlara temkinli bir açılımın zayıf ama anlamlı bir işareti olabilir. Bu görüşmenin öncesinde İranlı üst düzey bir güvenlik heyeti yerel güvenlik ve polis güçlerine ortak eğitim programları sunmak üzere Nijer'i ziyaret etmişti.

Sahel bölgesi, devlet ile gayriresmi aktörler, meşru otorite sahibi ile silah taşıyıcısı arasındaki geleneksel sınırların çözüldüğü köklü bir dönüşüm aşamasına giriyor.

Bu gelişmeler, geleneksel askeri çözümlerin yeterli olmayabileceğinin giderek daha fazla anlaşılmasına yol açıyor. Bir yandan askeri rejimler, Batı çerçevesi dışında yeni destekçiler ararken, diğer yandan cihatçı gruplar, sahadaki kontrollerini ve meşruiyetlerini sağlamlaştırmaya çalışıyor. Her iki tarafın bu hareketliliği, kısa vadede potansiyel diyalog için zemin hazırlamaya yönelik üstü kapalı bir arzuya işaret ediyor olabilir.

Bu girişimlerin resmi müzakerelere dönüşme ihtimali belirsizliğini korusa bile Sahel bölgesinin mevcut stratejisinin başarısızlığı da ortada. Cihatçı hareketleri bastırmak için ezici bir güce dayanma stratejisi, dünyanın pek çok yerinde test edilmiş ve başarısızlığı kanıtlanmıştır. Bazı taraflar askeri envanterlerini güçlendirmeye ve birliklerini konuşlandırmaya odaklanırken, Sahel bölgesinin kırsal kesimlerindeki sosyal ve siyasi yapılardaki temel değişimleri göz ardı ediyorlar. Cihatçı gruplar orada sadece hayatta kalmakla yetinmiyor, genişliyor, çatışmaların çözümünde arabulucu olarak ağırlıklarını koyuyor ve gelecekte siyaset sahnesinde fiili olarak yer almaya kadar uzanabilecek köklü bir nüfuz inşa ediyorlar.

Özetleyecek olursak, Sahel bölgesi, devlet ile gayri resmi aktörler, meşru otorite sahibi ile silah taşıyıcısı arasındaki geleneksel sınırların çözüldüğü köklü bir dönüşüm aşamasına giriyor. Gelecekteki başarı denklemleri sadece ateş gücüyle sınırlı olmayacağı gibi etkin bir şekilde yönetme ve Sahel’de değişen tablodaki karmaşaya uyum sağlama sanatında ustalaşma becerisiyle ölçülebilir.



Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
TT

Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)

Hattar Ebu Diyab

Avrupa güvenliği ile ilgili endişeler ve transatlantik ilişkilerdeki temkinlilik, “uluslararası düzenin sarsıldığı” bir dönemde 62. Münih Güvenlik Konferansı'na damgasını vurdu. Bu forumun önemli bir yönü, Fransa ve Almanya'nın Avrupa ile ilgili vizyonlarını sunmalarıydı; bu, Berlin ve Paris'in 1960'lardan beri ortak Avrupa eyleminin ve başarılarının başlıca itici güçleri olması nedeniyle önemli.

Ancak, Şansölye Angela Merkel'in görev süresinin sona ermesinden bu yana en büyük iki Avrupa gücü arasındaki birikmiş anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği'nin (AB) performansına ve ortak politikaların geliştirilmesine gölge düşürdü. Şüphesiz ki Avrupa liderliği ve Avrupa karar alma süreçlerindeki örtük rekabet, Fransa-Almanya iş birliğini engelliyor. Dahası, Donald Trump ve Vladimir Putin döneminde iki taraf arasındaki çelişkiler daha da karmaşık hale geliyor. Öte yandan, yaşlı kıtanın karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Fransa-Almanya ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini, Avrupa'nın çağdaş tarihin bu kritik anında eksik kutup haline gelmesini önlemek için ortak bir Avrupa yaklaşımının geliştirilmesini gerektiriyor. Küresel düzen artık güç dengesini koruyamıyor ve ekonomik ve teknolojik savaş yoğunlaşarak küresel nüfuzun yeni bir dağılımına zemin hazırlıyor.

Fransa-Almanya ayrılığı

“Stratejik kaos” ve uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi bağlamında, Avrupa'nın marjinalleşmesi yeni bir hipotez gibi görünüyor; özellikle de Avrupa'nın gelişimine ilişkin vizyon konusunda iki ana itici güç olan Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle henüz jeopolitik bir kutbun şekillenmediği göz önüne alındığında.

Son istatistikler, Avrupa Birliği'nin 2024 yılında uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yüzde 16'sını oluşturarak, dünyanın önde gelen ticaret gücü olduğunu gösteriyor. Bu, 450 milyon insanı kapsayan Ortak Pazar'ın ağırlığı ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Almanya Şansölyesi Helmut Kohl'ün o dönemdeki çabaları sayesinde tek para birimine geçiş olmasaydı mümkün olmazdı. Yani o dönemde Fransız-Alman ortaklığı Avrupa için itici bir güç olmuştu; bu ortaklık, Angela Merkel ve Emmanuel Macron'un çabaları sayesinde Kovid-19 pandemisinin ardından verilen büyük kredinin onaylanması sırasında da tekrarlandı.

Élysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını teşvik ediyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası'nın eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federal yaklaşımı savunuyor

Şu an ise tam aksi oluyor; Fransa ve Almanya arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomi, AB reformu, savunma ve diğer ekonomik bloklarla yapılan anlaşmalar konusunda derin siyasi bölünmeler yaşıyor.

Fransa ve Almanya arasındaki uçurum, özellikle Güney Amerika (Mercosur) ülkeleriyle yapılan ticaret anlaşması ile en belirgin şekilde ekonomik cephede kendini gösterdi. Ekonomisi büyük ölçüde sanayi ihracatına dayanan Almanya için bu anlaşma, Moskova ve Washington ile yaşanan engeller ışığında yeni pazarlara açılmak için bir can simidi niteliğinde. Ancak Fransa, bunu tamamen farklı bir perspektiften değerlendiriyor; tarım sektörüne yönelik varoluşsal bir tehdit ve siyasi yansımalar olarak görüyor.

Almanya, AB'nin borç batağına saplanmış bir blok haline gelmesinden açıkça korkarken, Paris ise Berlin'in mali disiplin uygulamasının Fransa'da toplumsal huzursuzluğa yol açmasından endişe ediyor.

Avrupa borç havuzu oluşturulması konusunda anlaşmazlıklar

Avrupa ekonomisi dikkate değer bir direnç gösteriyor. 2025 yılında, euro bölgesindeki büyüme bir önceki yılki %0,9'a kıyasla %1,5'e ulaştı. Ancak, borç krizi hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor (sadece Fransa'nın borcu yaklaşık 3,9 trilyon avro) ve Paris ile Berlin arasında bir uçurum yaratıyor. Bu nedenle, yeni bir borç havuzu (eurobond) oluşturulması konusu önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.

Elysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını savunuyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federalist yaklaşımı destekliyor. Emmanuel Macron, Avrupa'nın Çin ve ABD'ye yetişmek için güvenlik ve savunmaya, yeşil geçiş teknolojilerine ve yapay zekaya büyük yatırımlar yapması gerektiğini vurguladı.

tyhty
ABD Başkanı Donald Trump, sağında Fransız mevkidaşı Emmanuel Macron ile birlikte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi dinliyor. Beyaz Saray'da yapılan görüşmede fotoğrafın sağında Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da görülüyor, 25 Ağustos (AFP)

Buna karşılık Berlin para politikasında geleneksel bir yaklaşım sergiliyor. Son olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, Fransa'nın sınırlı savunma harcamalarını eleştirerek, Paris'ten Avrupa'da güvenlik egemenliğini destekleme çağrılarını somut yeteneklere dönüştürmek için daha fazlasını yapma çağrısında bulundu. Bu yorumlar, iki Avrupa devi arasındaki ilişkilerde artan gerilimi yansıtıyor.

Yeni olan husus, Almanya'nın ilk kez AB'ye liderlik etme arayışında Fransa'ya alternatif bulmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Berlin ve Roma, “tek bir Avrupa borsası, tek bir Avrupa ikincil piyasası oluşturulmasını ve finansal istikrarı tehlikeye atmadan krediler için sermaye gereksinimlerinin gözden geçirilmesini” desteklediler. Ancak bu, Paris ve Berlin'deki bazı kişilerin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin, Donald Trump'ın Avrupa'nın gümrük tarifelerine karşı birleşik tutumunu bozmak için kullandığı bir “araç” olduğundan şüphelenmelerini engellemiyor. Zira bilindiği üzere Trump yönetiminin stratejisi Avrupa'daki sağ ve aşırı sağ kanattaki destekçilerine dayanıyor.

Avrupa'nın geleceği ve ABD ile ilişkisi

Birçok Fransız yetkilinin de belirttiği gibi, Avrupa'nın “yeni imparatorluklar” (Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) tarafından baskı altında olduğu bir dönemde, Macron ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, yaşlı kıtanın geleceği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Fransa, 2017'de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan “stratejik özerklik” terimine bağlı kalarak, egemen bir Avrupa'yı sürekli olarak savunuyor. Alman Şansölyesi ise AB'nin bağımsızlığını güçlendirmeyi ABD ile tarihi bağları korumakla birleştiren bir uzlaşma çağrısında bulunuyor.

Şubat 2025 seçimlerinde Avrupa'nın kademeli olarak “ABD'den gerçek bağımsızlığını” elde etmesi çağrısında bulunan Merz, fikrini değiştirmiş gibi görünüyor. Bu, birçok Avrupa başkentinin görüşüne göre Avrupa kendi güvenliğini birkaç yıl boyunca garanti edemeyeceği için bir zayıflık itirafı anlamına geliyor. Yine bunlara göre sert jeopolitik gerçekler ve “büyük birader” veya “Amerikan koruyucu” olmadan “bağımsız bir Avrupa” inşa etmenin zorlukları nedeniyle, transatlantik ortaklığa hâlâ ihtiyaç var.

Peki, nasıl bir ortak Avrupa savunması?

Son haftalarda, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmayacağı ve Ukrayna'daki savaş ve Grönland çevresindeki gerilimlerin dayattığı yeni gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa'nın yakın gelecekte kendi savunmasından sorumlu olmasının acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Gerçekten de Ukrayna öngörülebilir gelecekte Avrupa güvenlik söyleminin merkezinde yer alan konu olmaya devam edecek.

Askeri sanayi konusunda, yeni nesil Avrupa savaş uçakları projesiyle ilgili olarak Fransa ve Almanya arasında bir dereceye kadar temkinlilik söz konusu. Nitekim Alman şirketleri ve konsorsiyumları, Fransız havacılık grubu Dassault'u kendi şartlarını dayatmaya çalışmakla suçluyor.

NATO'daki Amerikan rolünün gerilemesi ihtimali göz önüne alındığında, 1945 sonrası düzenin sona ermesiyle birlikte, Avrupalıların nükleer caydırıcılığa ilişkin karar konusunda ABD’yi yetkili kılamayacakları aşikar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu nedenle, iki nükleer Avrupa gücü olan Fransa ve İngiltere'nin nükleer kapasitelerine dayalı “entegre bir Avrupa nükleer caydırıcılığına” değinilmeye başlandı. Macron'un konuyla ilgili bu ayın 27'sinde bir konuşma yapması bekleniyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar, Almanya'nın kendi sanayisini tercih ederek, tek taraflı hareket edeceğinden korkan Fransa'da endişe yaratıyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar Fransa'da endişe yaratıyor

Paris, iki ülke arasındaki tarihin ağırlığı nedeniyle aşırı temkinli davranırken, Merz “Avrupa'da büyük güç politikası Almanya için bir seçenek değil” diye vurguluyor. Ancak en önemli husus, Birlik içinde veya “istekli devletler grubu” arasında ortak bir savunma vizyonunun geliştirilmesidir. İşte Fransa, Almanya ve Belçika tarafından ortaya atılan, ancak bazı İskandinav ülkeleri ve Macaristan tarafından çekincelerle karşılanan “sağlam bir çekirdek” oluşturma önerisi burada öne çıkıyor.

dferft
Alman askerleri, 18 Ocak'ta Grönland'ın Nuuk kentinden kalkan bir uçağa biniyor (AFP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın da Münih Güvenlik Konferansı sırasında “Avrupa NATO'su” fikrini ortaya attığını belirtmekte fayda var. Bu nedenle, İngiltere’nin AB'den ayrılmasına rağmen, ABD'den ayrışma daha belirgin hale gelirse, bazı Avrupa ülkeleri ile İngiltere arasında bir savunma ittifakı uzak ihtimal değil. Zira ABD’den ayrışma Avrupalıların bölünme lüksünden kaçınmasını gerektiriyor. Avrupa'nın ancak üye devletlerinin geçmişe göre daha yakın olarak bir arada durmasıyla hayatta kalabileceği açık ve net.

Yukarıda zikredilenlere ilave olarak, Amerikan nükleer caydırıcılığını Fransız gücüne dayalı bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcılığıyla değiştirmekte tereddüt eden Almanya, örtük olarak bu gücün ve Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi'ndeki daimi koltuğunun paylaşımını talep ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasındaki büyük uzlaşmadan bu yana ortak modern tarihlerine rağmen, bu iki Avrupa gücü arasında zorlu bir geçmişin hayaleti hâlâ varlığını koruyor.

Sonuç olarak, birikmiş anlaşmazlıklar, Fransız-Alman motorunu engelliyor ve AB içindeki karar alma süreçlerini tehdit ediyor. AB içinde karşıt blokların oluşması veya federalizmin aceleyle gündeme getirilmesi sihirli çözümler değildir. En iyi yol, tarihsel uygulamada olduğu gibi, kademeli ilerleme, aşamalı kazanımlar ve siyasi irade yoluyla uzlaşma arayışında olmaktır. Şüphesiz, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce Fransa'nın içinde bulunduğu “geçiş” durumu ve Almanya'nın Avrupa bağımsızlığı konusundaki tereddüdü, kısa vadede Avrupa'nın yeniden canlanması için elverişli faktörler değildir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
TT

İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)

İran bugün yaptığı açıklamada, ABD’den gelecek herhangi bir saldırının -sınırlı hava harekâtı dahil- ‘saldırganlık’ olarak değerlendirileceğini ve buna karşılık verileceğini duyurdu. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir ihtimali değerlendirdiğini söylemesinin ardından geldi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Sınırlı bir saldırı ile ilgili soruya gelince; sınırlı saldırı diye bir şey yoktur. Her türlü saldırı, saldırganlık olarak kabul edilecektir” dedi.

Bekayi, “Her ülke, meşru müdafaa hakkına dayanarak saldırıya güçlü bir şekilde karşılık verir; biz de bunu yapacağız” ifadesini kullandı.

Bekayi’ye yöneltilen soru, Trump’ın cuma günü yaptığı ve Umman arabuluculuğunda süren müzakerelerde anlaşma sağlanamaması halinde Tahran’a sınırlı bir saldırı düzenlemeyi ‘değerlendirdiğini’ belirttiği açıklamasına atıfta bulunuyordu.

Taraflar, şubat ayı başında Umman arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere yeniden başlamış; şimdiye kadar Maskat ve Cenevre’de iki tur müzakere gerçekleştirmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi, üçüncü turun perşembe günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı.

İran heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında diplomatik bir uzlaşıya varılması için ‘iyi bir fırsat’ bulunduğunu söyledi.

Arakçi, ABD merkezli CBS televizyonuna verdiği röportajda, “Hâlâ herkes için fayda sağlayacak diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda iyi bir fırsatımız olduğunu düşünüyorum” dedi. Müzakerecilerin bu ay gerçekleştirilen iki tur görüşmenin ardından ‘anlaşmanın unsurları ve taslak metni üzerinde çalıştıklarını’ belirten Arakçi, buna karşın ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Washington ile temel anlaşmazlık noktalarından biri olan bu konuda Arakçi, “Egemen bir ülke olarak bu alanda kendi kararımızı verme hakkına sahibiz” diye konuştu.

Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri seçenekleri gündeme getirdiği bir ortamda yeniden başlamıştı. Trump önce İran’daki protestolara yönelik kanlı müdahaleleri gerekçe göstermiş, daha sonra ise özellikle nükleer program konusunda anlaşmaya varılamaması halinde askeri adım atılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Diplomatik sürece paralel olarak ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Washington yönetimi bölgeye iki uçak gemisi gönderirken, savaş uçakları, askeri nakliye uçakları ve havada yakıt ikmali yapabilen tanker uçaklardan oluşan filoları da konuşlandırdı.

ffvbf
Arap Denizi’ndeki ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln (AFP)

ABD’nin müzakere heyetine başkanlık eden Özel Temsilci Steve Witkoff cumartesi günü yaptığı basın açıklamasında, Başkan Donald Trump’ın İran’ın ABD’nin askeri yığınağı karşısında neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.

Bu açıklamaya yanıt veren Bekayi ise teslimiyetin İranlıların karakterinde olmadığını belirterek, ülkelerinin tarihi boyunca böyle bir tutum sergilemediğini ifade etti.


Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
TT

Kallas, İran sorununa ‘diplomatik çözüm’ çağrısında bulundu: Başka bir savaş istemiyoruz

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, AB dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Brüksel’de basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (AP)

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas bugün, İran ile ABD arasında beklenen görüşmeler öncesinde, Tahran dosyası için ‘diplomatik bir çözüm’ çağrısında bulundu. Bu açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’ı askeri müdahalelerle tehdit ettiği bir döneme denk geldi.

Kallas, AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu bölgede bir başka savaşa ihtiyacımız yok; zaten çok sayıda savaş var” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Kallas, “İran şimdiye kadarki en zayıf dönemini yaşıyor. Bu zamanı diplomatik bir çözüm bulmak için değerlendirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki perşembe günü Cenevre’de yapılacağını duyurdu. Busaidi, müzakereler için ‘ekstra çaba göstermeye yönelik olumlu bir ivme’ olduğunu da belirtti.

ABD, İran’dan uranyum zenginleştirme stokundan vazgeçmesini, Washington’a göre nükleer bomba yapımında kullanılabilecek bu stokların imhasını, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini talep ediyor.

İran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor, ancak yaptırımların kaldırılması karşılığında bazı sınırlamaları kabul etmeye hazır olduğunu söylüyor. Tahran, nükleer konuyu füze programı veya silahlı gruplara destek gibi diğer meselelerle ilişkilendirmeyi ise reddediyor.