İsrail'in İran'a saldırıları sonrası bölgesel savaş yaşanması endişeleri

Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye'nin oynayacağı rol öne çıkarken, tutumları, çatışmanın sonucu üzerinde etkili olacak

İsrail saldırısının ardından Tahran yakınlarındaki petrol deposunda yangın çıktı, 15 Haziran 2025 (Reuters)
İsrail saldırısının ardından Tahran yakınlarındaki petrol deposunda yangın çıktı, 15 Haziran 2025 (Reuters)
TT

İsrail'in İran'a saldırıları sonrası bölgesel savaş yaşanması endişeleri

İsrail saldırısının ardından Tahran yakınlarındaki petrol deposunda yangın çıktı, 15 Haziran 2025 (Reuters)
İsrail saldırısının ardından Tahran yakınlarındaki petrol deposunda yangın çıktı, 15 Haziran 2025 (Reuters)

Ömer Önhon

İsrail'in İran'a saldırısı dünya genelinde büyük endişe yarattı. Bölgesel bir savaşın patlak verme olasılığı, taktik nükleer silahların kullanılması ve hatta üçüncü bir dünya savaşına doğru kapsamının genişlemesi ihtimali alarm zillerini çaldırdı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran'a karşı başlatılan operasyonun anlık olarak alınan bir karar olmadığını, İran'ın nükleer silah edinmeye yaklaşmasıyla birlikte uzun süredir devam eden planlamanın bir sonucu olduğunu açıkça ifade etti. Elli yılı aşkın süredir sivil nükleer programını sürdüren İran ise ısrarla nükleer programının sadece barışçıl amaçlarla yürütüldüğünü savunuyor.

ABD ve İran, geçtiğimiz nisan ayından bu yana İran'ın nükleer programı konusunda müzakereler gerçekleştiriyor. ABD Başkanı Donald Trump mayıs ayı sonlarında iki ülkenin anlaşmaya yakın olduğunu açıkladı, ancak İran bu açıklamayı doğrulamadı.

Buna karşın Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), İran'ın rekor miktarda zenginleştirilmiş uranyuma sahip olduğunu ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesine ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmediğini bildirdi.

Bu çatışmanın, geçtiğimiz yıl ekim ayında İsrail’in İran’a saldırıları ve ardından İran'ın İsrail’e misillemesi ile karşılaştırıldığında çok daha büyük boyutlarda olduğu ortada. İsrail, İran'ın çeşitli bölgelerindeki nükleer ve askeri tesisleri hedef alan hassas saldırılar düzenledi. Bu saldırılarda, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Genel Komutanı, Genelkurmay Başkanı, Hava Kuvvetleri Komutanı ve çok sayıda İranlı nükleer bilim adamı da dahil olmak üzere, yaklaşık on iki üst düzey komutan öldürüldü.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre İran'ın yanıtı da İsrail'e ciddi zararlar verdi, ancak İsrail'in saldırıları askeri sonuçlar açısından çok daha etkili oldu. İran’da 80 sivil öldü, çok sayıda sivil yaralandı. Buna karşılık İsrail'de sadece 9 kişi öldü ve yaklaşık 150 kişi yaralandı.

Suikastlar, İsrail'in askeri doktrininin temel bir unsuru haline gelirken Tel Aviv, düşmanın komuta kademesini veya doğrudan komutanlarını hedef alıyor. Amerikan vatandaşlarına dikkatli olmaları, ailelerini tahliye etmeleri ve büyükelçilikleri kapatmaları yönünde yapılan açık uyarılarına rağmen, İran yine hazırlıksız yakalandı.

İsrail, teknolojiye dayalı istihbarat yeteneklerinin yanı sıra İran içinde geniş bir insan ağına da sahip. Bu ağ sayesinde, çeşitli silah türlerini kaçırmayı ve hassas operasyonları gerçekleştirmek için ajanlar yerleştirmeyi başardı. Bu durum, birkaç hafta önce Ukrayna'nın Rusya topraklarında yaptığına benziyor.

İran, ABD gibi ülkelerin İsrail'e askeri destek vermeye devam etmesi halinde, ABD’nin bölgedeki üslerini ve gemilerini, ayrıca Fransız ve İngiliz üslerini ve gemilerini hedef alacağı tehdidinde bulunarak söylemlerini sertleştirmeye devam ediyor. Bu gerilim, İsrail'in ABD ve diğer müttefiklerinin yardımıyla İran'ın saldırılarına karşı koyduğunu açıklamasının ardından patlak verdi.

Netanyahu, sert tutumu ve neredeyse mutlak iktidarına rağmen İsrail içinde artan zorluklarla karşı karşıya.

İsrail'in son olarak Natanz, Fordo ve İsfahan'daki nükleer tesisleri bombaladı. UAEA, Natanz’daki nükleer tesisin dışındaki radyoaktif aktivite seviyesinde herhangi bir değişiklik olmadığını ve normal seviyelerde kaldığını teyit etse de bu tesislerin içinde radyoaktif ve kimyasal kirlilik olduğunu da vurguladı. Ancak birçok gözlemci, özellikle iki ülke arasında devam eden müzakereler ve eski ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında anlaşmazlık olduğu yönündeki söylentiler göz önüne alındığında, ABD'nin İran'a karşı böyle büyük bir operasyona yeşil ışık yakmayacağı konusunda hemfikir.

Ancak uluslararası toplum, Trump'ın aynı anda çelişkili politikalar izleyebileceğini ve İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engellemeye kararlı olduğunu anlamalıydı.

Trump, 5 Ekim 2024'te, Kuzey Carolina eyaletinde seçim kampanyası sırasında İsrail'in İran'ın nükleer tesislerini saldırması gerektiğini söyledi.  Dönemin ABD Başkanı Joe Biden'ın bu saldırılarda İsrail'i desteklemeyeceğini açıkladığı önceki bir açıklamasına ilişkin görüşü sorulduğunda Trump, "Nükleer silahlar en büyük tehlike. Biden'ın cevabı ‘Önce nükleer silahları vuralım, gerisini sonra düşünürüz’ olmalıydı” yanıtını verdi.

İran rejimi, içeride dini ve milliyetçi söylemlerle ve demir yumrukla kontrolü elinde tutuyor. Ancak artan göstergeler, rejimin sonunu getirebilecek bir gerilemeyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

cdfgthyju
İran'ın Kirmanşah şehri yakınlarındaki bir füze üssünün havadan çekilmiş fotoğrafı, 12 Haziran 2025 (AP)

Öte yandan Netanyahu, sert tutumu ve neredeyse mutlak iktidarına rağmen İsrail içinde artan zorluklarla karşı karşıya. Uluslararası alanda da aşırı sağcı hükümetin politikaları nedeniyle antisemitizm ve İsrail karşıtı tutumlarda belirgin bir artış yaşanıyor.

İsrail Gazze'ye saldırmaya başladığında, dönemin İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, ‘bu kez İsrail askerlerinin herhangi bir askeri kurala bağlı kalmadan savaşacaklarını ve yaptıklarından sorumlu tutulmayacaklarını’ açıkladı. Görünüşe göre bu açıklama sadece bir konuşma olarak kalmadı, İsrail ordusunun izlediği resmi bir politikaya dönüştü.

Birçok İsrailli, Netanyahu'nun politikalarına karşı çıksa da bir ikilem içindeler. Zira İsrail'in başta İran, Hamas ve Suriye olmak üzere düşmanlarına büyük zarar verilmesi konusunda bir sakınca görmüyorlar.

Netanyahu'nun politikaları Trump'ın hoşnutsuzluğunu artırırken bu durum, iki lider arasındaki gerginliği daha da belirgin hale getirdi. Trump ve Netanyahu arasında her ne kadar bazı anlaşmazlıklar olsa da ABD ve İsrail arasındaki ortaklık ve iş birliği halen güçlü bir şekilde devam ediyor. İsrail'i destekleyen lobinin ABD Kongresi’nde büyük bir etkiye sahip olduğunu çok iyi bilen Trump, yasaların geçmesi ve bütçe konularının ele alınması için bu lobinin desteğine ihtiyaç duyuyor.

Bu ittifakın merkezinde yer alan Evanjelik-Siyonist bağın önemi de göz ardı edilemez.

Bugün yeni bir gerçeklikle karşı karşıyayız ve İsrail ile ABD, Ortadoğu haritasını yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Suriye, Lübnan, Gazze ve Batı Şeria'da gerçekleştirilen askeri operasyonların ardından İran'ın bölgesel nüfuzu geriledi. İran son zamanlarda Lübnan, Suriye ve Irak'ta ağır darbeler aldı. Bu darbeler, Suriye üzerinden Lübnan'a uzanan lojistik yolunun kesilmesine neden oldu.

Bölgenin geleceğini belirleyecek belirleyici faktörler arasında Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye'nin oynayacağı rol öne çıkıyor. Bu ülkelerin tutumları, çatışmanın sonucunu büyük ölçüde etkileyecek.

Şu anda, ‘İran boyun eğecek mi? Tahran'daki hükümet temsilcileri müzakere masasına oturacak mı? İsrail ve ABD'nin dayattığı şartları kabul edecek mi? Eğer kabul ederse, bu adım İran rejiminin sonunun başlangıcı olacak mı?’ gibi bölgenin kaderini belirleyecek olan bazı önemli sorularla karşı karşıyayız.

İsrail ve ABD, bazı konularda anlaşmazlık yaşasa da İran'ın nükleer silaha sahip olmasının engellenmesi gerektiği konusunda hemfikir. Netanyahu, Tahran'da rejim değişikliği çağrısında bulunarak, nihai hedefin ancak mevcut yönetimin ortadan kalkmasıyla gerçekleştirilebileceğini vurguladı.

ABD ise bu senaryoyu uygulamak için doğrudan müdahale etmek istemese de rejimin düşmesine karşı çıkmayacak. Rejimin devamı bir yandan ABD’nin bazı çıkarlarına hizmet ederken bir yandan da çöküşü İran sınırlarını aşan ciddi sonuçlara yol açabilir.

İran kaosa sürüklenirse, İran’da yaşayan Afgan mültecilerin yanı sıra yüzbinlerce İranlıdan oluşan yeni bir mülteci dalgası Türkiye ve Avrupa'ya yönelecek ve bu da bölgesel istikrarsızlık riskine kapıyı aralar. Bu durum, Birleşmiş Milletlerin (BM) artan bir yük altında ezildiği bir dönemde uluslararası toplumu yeni insani zorluklarla karşı karşıya bırakır.

Ancak İsrail, son yıllarda iki ülke arasındaki ilişkiler zaten gergin olduğundan Türkiye'yi yeni bir kaos dalgasının sarması halinde bu durum karşısında üzülmez. Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei'nin İsrail'i ziyareti sırasında Netanyahu'nun İsrail parlamentosu Knesset'te ‘Osmanlı İmparatorluğu geri dönmeyecek’ diyerek Türkiye'nin bölgesel emellerini doğrudan reddettiği konuşması, bu durumu açıkça ortaya koyuyordu.

uıo
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kırgızistan'da gerçekleşen Türk Devletleri Zirvesi'nde konuşurken 6 Kasım 2024 (AFP)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, resmi bir açıklama yaparak buna yanıt verdi. İsrail'in İran'a yönelik saldırılarını uluslararası hukuku ihlal eden bir provokasyon olarak değerlendiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, Netanyahu'nun bölgeyi ve dünyayı felakete sürüklediği uyarısında bulundu ve uluslararası toplumu İsrail'i durdurmak için derhal harekete geçmeye çağırdı.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın en yakın müttefiklerinden Devlet Bahçeli daha sert bir tonda yaptığı açıklamada, İsrail'e karşı durmanın Türkiye'nin ulusal güvenlik gereklilikleri ve bölgesel barışın önemi nedeniyle tarihi bir sorumluluk olduğunu vurguladı. Bahçeli, diplomatik tüm yolların tükendiğini ve İsrail'i caydırmak için güç kullanmanın zamanının geldiğini söyledi.

Bugün en tehlikeli senaryo, İsrail ile Türkiye arasında doğrudan bir çatışmanın başlaması ihtimalidir. Tel Aviv, Ankara'nın kolayca kontrol altına alınamayacak bir rakip olduğunu çok iyi biliyor. Her iki taraf da açık bir çatışmanın her iki tarafa da büyük zarar vereceğinin son derece bilincinde.

Tüm bunlarla birlikte bölgede yaşanan hızlı dönüşümler, birçok politikanın mantığın sınırlarını aştığını ortaya koyarken bu durum, bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendirebilecek değişikliklerin habercisi olarak görülüyor.



Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatma arzusu

Fransa'nın 1971 yılında Pasifik'teki Mururoa Adası'nda gerçekleştirdiği nükleer deneme sırasında meydana gelen nükleer patlama (AFP)
Fransa'nın 1971 yılında Pasifik'teki Mururoa Adası'nda gerçekleştirdiği nükleer deneme sırasında meydana gelen nükleer patlama (AFP)
TT

Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatma arzusu

Fransa'nın 1971 yılında Pasifik'teki Mururoa Adası'nda gerçekleştirdiği nükleer deneme sırasında meydana gelen nükleer patlama (AFP)
Fransa'nın 1971 yılında Pasifik'teki Mururoa Adası'nda gerçekleştirdiği nükleer deneme sırasında meydana gelen nükleer patlama (AFP)

Jo Inge Bekkevold

‘Üçüncü Dünya Savaşı’ ifadesini hafife alarak kullanmamak gerekse de bu savaşın yakında patlak vereceğine dair kesin yargılar, siyasi yorumcuların tartışmalarında artık yerleşik bir klişe haline geldi. Bugün Ortadoğu’da devam eden savaş da bu kalıbın dışındaki bir istisna değil. İngiliz basını, ABD uçaklarının İran'ı bombalamak için İngiltere’nin hava üslerini kullanmasına izin verilmesi halinde, ülkesinin nasıl bir Üçüncü Dünya Savaşı'na sürüklenebileceğini tartışmakla meşgul. John Mearsheimer, Tucker Carlson ve Elon Musk 2022 ve 2023 yıllarında, Ukrayna'ya Rusya'ya karşı savaşında yardım etmenin küresel bir yangını tetikleyebileceği konusunda uyardı. Politico Dergisi’nin internet sitesi üzerinden yaptığı son ankete göre İngiltere, Kanada, Fransa ve ABD'den ankete katılanların çoğu, önümüzdeki beş yıl içinde üçüncü bir dünya savaşının çıkma olasılığının çıkmama olasılığından daha yüksek olduğunu düşünüyor.

Günümüz dünya siyasetini kasıp kavuran kaosları anlayabilmek için, farklı savaş türlerini birbirinden ayırt edebilmeliyiz. Bu mesele, kelime oyunları ya da salt akademik bir incelemeden ziyade sağduyulu siyasi kararlar alabilmek ve zihinsel dengemizi bir ölçüde koruyabilmek için gerekli bir koşuldur.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ve ABD-İsrail'in İran'a karşı savaşı, ilgili ülkeler için yıkıcı sonuçlar doğuran tehlikeli çatışmalar olsa da özünde bölgesel savaşlar olmaya devam ediyor. İran komşularına saldırmaya kalkışsa bile, bu komşular savaşa katılsın ya da katılmasın, bu gerçek değişmez. Çünkü dünya savaşı, büyük güçlerin politikaları, istikrar, ekonomik büyüme ve uluslararası sistemin yapısı üzerinde, bölgesel savaşların, sınırlı savaşların veya diğer melez ve eşitsiz savaş biçimlerinin bıraktıklarından çok daha derin izler bırakır.

frgt
Almanların Mayıs 1940'ta Sedan'a saldırmasından önce cepheden dönen Fransız askerleri, 1939-1940 kışı (AFP)

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Ortadoğu'da başlayan bir savaşın, bölgenin sınırlarını aşan derin etkileri olabileceği doğru olsa da bu çatışmaya veya başka herhangi bir çatışmaya ‘dünya savaşı’ tanımı yakıştırmak için, bir savaşı dünya savaşı olarak sınıflandırmak üzere dört kriterin karşılanması gerekir.

Günümüz dünya siyasetini sarsan kaosları anlayabilmek için, farklı savaş türlerini birbirinden ayırt edebilmeliyiz.

Bu kriterler;

Birincisi, bir dünya savaşının uluslararası sistemdeki tüm büyük güçleri, ya da bunların çoğunu, birbirleriyle doğrudan karşı karşıya getirmesi.

İkincisi, buna bağlı askeri operasyonların küresel ölçekte olması, ya da en azından iki veya daha fazla kıtada gerçekleşmesi.

Üçüncüsü, sınırlı bir savaş değil, kapsamlı bir savaş olması, yani büyük güçlerin bu savaşı yürütmek için askeri kapasitelerinin ve diğer hayati kaynaklarının büyük bir kısmını seferber etmeleri.

Dördüncüsü, sonuçlarının uluslararası sistem üzerinde yapısal etkileri olması, yani büyük devletler arasındaki güç dengesindeki açık bir değişime yol açması.

scde
İngiltere Başbakanı Winston Churchill, İkinci Dünya Savaşı sırasında Ren Nehri'ni geçtikten sonra, nehrin doğu yakasında Mareşal Bernard Montgomery ile birlikte yürürken, 25 Mart 1945 (AFP)

İkinci Dünya Savaşı, yukarıdaki bu dört kriteri karşılıyordu. O dönemin tüm büyük güçleri savaşa katılmış, savaş tüm yerleşik kıtalara yayılmış, kapsamlı bir savaş olmuş ve büyük yapısal etkiler bırakmıştı. Savaş, ABD ve Sovyetler Birliği'ni en büyük iki güç konumuna yükseltti. Buna karşın Avrupalı eski büyük güçleri konumlarını ve sömürgelerini kademeli olarak kaybetmeye başladı. Savaş ayrıca, dünya düzenini düzenlemek için tamamen yeni bir formatta Birleşmiş Milletler (BM) ve ‘Bretton Woods’ kurumlarının (Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu/IMF) kurulmasının önünü açtı.

İkinci Dünya Savaşı, ABD ile Sovyetler Birliği'ni iki süper güç konumuna yükselten kapsamlı bir savaştı.

Birinci Dünya Savaşı ise özünde Avrupa’da patlak vermişti. Ancak kısa sürede Osmanlı İmparatorluğu ve ABD de dahil olmak üzere o dönemin tüm büyük güçlerini içine çekti. Bu savaş, Afrika, Asya ve Pasifik’te birçok cepheye yayılan ve Avrupa sömürgeci güçlerinin topraklarını da kapsayan, küresel ölçekte bir savaştı. Savaşın doğrudan çatışmalarına ve diğer destek faaliyetlerine, sömürgelerin vatandaşları olan iki milyondan fazla Afrikalı ve bir milyon Hint katıldı. Müttefikler, 1914'te Alman İmparatorluğu'na savaş ilan eden Japonya ile birlikte, Güneybatı Afrika'dan Çin'e, oradan da Yeni Gine ve Marshall Adaları'na kadar uzanan Alman kolonileri üzerinde hakimiyet kurdu. Birinci Dünya Savaşı, şüphesiz kapsamlı bir savaştı.  Ayrıca, başta Rus, Alman, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorluklarının dağılması olmak üzere, derin yapısal etkiler bıraktı.

Tarihte, hakiki anlamda ‘dünya savaşı’ olarak nitelendirilebilecek başka savaşlara pek rastlanmaz. Bu sıfatla anılan savaşlardan biri, 1756 ile 1763 yılları arasında yaşanan Yedi Yıl Savaşları’ydı. Dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve diğerleri bu savaşı ilk gerçek dünya savaşı olarak değerlendirdi. İngiltere, Fransa, Prusya ve diğer büyük Avrupa güçlerinin savaşlarını esas olarak Avrupa sahnesinde yürütmüş olmaları doğru olmakla birlikte, savaş Kuzey Amerika'ya da sıçradı ve burada savaş, Fransız-Kızılderili Savaşı olarak biliniyordu. Savaş aynı zamanda Güney Asya ve diğer bölgelere de yayıldı. Bu savaş, İngiltere'nin bir dünya gücü olarak konumunu güçlendirmesine de katkıda bulundu.

Diğer gözlemciler ise 1688-1697 yılları arasındaki Dokuz Yıl Savaşı, 1701-1714 yılları arasındaki İspanya Veraset Savaşı, 1792-1802 yılları arasındaki Fransız Devrim Savaşları ve 1803-1815 yılları arasındaki Napolyon Savaşları gibi Avrupa’da patlak veren diğer büyük savaşların da dünya savaşları kategorisine dahil edilebileceğini düşünüyor. Zira bu savaşların yankıları, ana tarafların kolonilerine kadar uzanmıştı. Bazıları bu listeye, 13. yüzyılda Moğolların Avrasya kıtasının büyük bir bölümünü işgal etmesini de ekliyor. Ancak buna rağmen, bu genişletilmiş liste bile yetersiz kalıyor.

drgt
Kore Savaşı sırasında, ABD Ordusu'nun 2. Piyade Tümeni'ne ait bir tank konvoyu, Hwang Jang Nehri üzerindeki hasarlı bir köprüyü geçerken 17 Ekim 1950 (AFP)

Soğuk Savaş ise küresel bir boyuta sahipti ve ABD ile Sovyetler Birliği rekabeti nedeniyle bazı bölgesel savaşların ve vekalet savaşının patlak vermesine sahne oldu. Ancak iki süper güç hiçbir zaman doğrudan askeri bir çatışmaya girmedi. Bu durumdan dolayı bu isimle anıldı. Aynı durum, Washington liderliğindeki ‘Terörle Mücadele’ için de geçerli. Bu savaşın kapsamı dünya çapında genişletildi. Fakat bu büyük güçler arasındaki bir çatışma değil, güç dengelerinin ciddi şekilde bozulduğu bir savaştı.

Tarihte, dünya savaşı olarak nitelendirilmeye hak kazanan başka savaşlara pek rastlanmaz.

Peki ya bugün siyasi tartışmalarda gündeme gelen ve ‘dünya savaşı’ olarak nitelendirilmeye aday olan çatışmalar ne olacak? Ukrayna’nın Rusya’ya karşı topyekûn bir savaş yürüttüğüne şüphe yok. Zira bu savaşta, Ukrayna devletinin bekası kadar önemli bir mesele söz konusu. Aynı şekilde bu savaşın Avrupa'nın güvenliği, ABD'nin stratejisi ve uluslararası ekonomi üzerinde büyük etkileri olacaktır. Kuzey Kore, Rusya'nın yanında savaşmak üzere askerler gönderdi. Bunun yanında savaşın sonucu, bu yarı bağımlı müttefiki aracılığıyla Çin'in Avrupa'daki nüfuzunun boyutunu da etkileyecektir. Ancak tüm bunlar, bu savaşı bir dünya savaşı yapmaz. Askeri operasyonlar hâlen Ukrayna ve Rusya ile sınırlı ve mevcut uluslararası sistemin en önemli iki gücü olan ABD ile Çin arasında doğrudan bir askeri çatışma yok. Dolayısıyla, Rusya-Ukrayna savaşının sonuçları, uluslararası sistem düzeyinde yapısal etkilere yol açmaz.

Bu sebeple Rusya-Ukrayna savaşı bölgesel bir savaş olarak kalıyor ve bu açıdan 1950-1953 yılları arasındaki Kore Savaşı’na benziyor. Ancak o dönemin süper güçlerinden biri olan ABD, Kore Savaşı’nda doğrudan ve başlıca bir taraf olarak yer almıştı. ABD ordusunun Çin Halk Kurtuluş Ordusu ile doğrudan çatışmaya girmesine rağmen, o savaş uluslararası düzende yapısal bir etki bırakmamıştı.

Bugün İran ve Ortadoğu'da devam eden savaş ise ABD’nin bu çatışmaya ne kadar dahil olursa olsun, enerji fiyatları üzerindeki dramatik etkileri, uluslararası hava trafiğinde neden olduğu aksaklıklar ve İran'ın füzeleri ve insansız hava araçlarının birçok ülkeye verdiği zararlar ne olursa olsun, yine de bölgesel bir savaş. İran'ın komşularına karşı insansız hava araçlarını tırmandırıcı bir şekilde kullanması, yeni bir krizin çatışma bölgesinin çevresindeki diğer ülkeleri ne kadar kolay bir şekilde içine çekebileceğini ortaya koyuyor.

fgty
ABD ve İsrail tarafından İran'ın başkenti Tahran'a düzenlenen saldırılar sırasında isabet alan bir petrol depolama tesisinden yükselen alevler ve duman, 7 Mart 2026 (AP)

Bununla birlikte, bu çatışma bölgesel bir kriz olarak kalmaya devam ediyor. Moskova’nın Tahran’a ABD’nin askeri hedefleri hakkında istihbarat sağladığına ve Rusya’nın İran’ın Şahid model insansız hava araçlarını (İHA) Ukrayna’ya saldırmak için kullandığına dair haberlere rağmen, bu çatışmanın Rusya’nın Ukrayna’daki savaşıyla bağlantısı bulunmuyor. Aynı şekilde, İran ile yakın bağları, bölgeden ham petrol ithalatı ve Ortadoğu'daki aktif diplomatik varlığı olmasına rağmen, Çin bu savaşta belirleyici bir unsur değil.

Ortadoğu'daki çatışma bölgesel bir savaş olarak devam ediyor ve Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırısı 1950'deki Kore Savaşı'nı andırıyor.

Günümüzde Çin ile ABD arasında olduğu gibi, ya da Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki rekabette olduğu gibi, iki kutuplu uluslararası yapılar, üç veya daha fazla büyük gücü barındıran çok kutuplu sistemlere kıyasla daha fazla istikrara ve çatışmaya sürüklenme olasılığının azalmasına eğilimli. Bunun yanında nükleer silahlar da büyük güçler arasında geniş çaplı bir savaşın patlak verme olasılığını da azalttı.

Günümüzde, iki süper gücün içine çekilebileceği bir savaşın en olası senaryosu, Pekin’in Tayvan’ı kontrol altına alma çabası çerçevesinde ABD ile Çin arasında yaşanacak bir çatışma olarak görülüyor. Bununla birlikte, Pekin ve Washington'daki tarafların bu tür çatışma risklerini nasıl yöneteceklerine bağlı olarak, bu iki büyük güç arasındaki çatışmanın sınırlı bir savaş olarak kalma ihtimali de bulunuyor. Eğer çatışma nükleer eşiğin altında kalırsa ve Batı Pasifik'te yoğunlaşırsa, bu durum devam edebilir. Ancak sınırlı nükleer savaş kavramı konusunda tartışmalar halen sürüyor.

Ancak Çin ve ABD’nin Tayvan konusunda sınırlı bir savaşa girme olasılığını düşünmesi bile, dikey ve yatay tırmanma olasılıkları göz önüne alındığında, başlı başına daha büyük bir çatışmaya sürüklenme tehlikesini barındırıyor. Avrupalı taraflar kendilerini bir ABD-Çin çatışmasının içine çekilmiş bulabilirler ve Rusya, Asya'daki bir savaşı, Avrupa'daki Avrupa ve ABD tutumlarının ne kadar sağlam olduğunu test etmek için kullanabilir.

gth
ABD uçak gemisi USS Gerald R. Ford, İran'a yönelik saldırıları desteklemek üzere hava operasyonları yürütüyor, 9 Mart 2026 (Reuters)

Modern toplumlar arasındaki ekonomik ve teknolojik iç içe geçmişlik göz önüne alındığında, Batı Pasifik'te sınırlı bir savaş ya da Avrupa ya da Ortadoğu'da başka herhangi bir bölgesel savaş bile, çatışmanın coğrafi merkezinden uzak bölgelerdeki ülkeler, ekonomiler ve vatandaşlar üzerinde muazzam etkiler bırakacağı kesin. Yeni bir dünya savaşının sonuçları ise hayal gücünün sınırlarını aşıyor.

Çin ve ABD'nin Tayvan konusunda sınırlı bir savaşa girme olasılığının düşüncesi bile, daha büyük bir çatışmaya sürüklenme tehlikesini barındırıyor.

Her ne şekilde olursa olsun, savaştan kaçınmak her zaman en iyisidir; özellikle de daha büyük bir çatışmaya sürüklenmekten kaçınmak gerekir. Ancak siyasi seçenekleri daha iyi değerlendirebilmek ve giderek daha çalkantılı hale gelen bir dünyada bir parça da olsa dengemizi koruyabilmek için, söylem ve konuşmalarımızda gerginliği tırmandırmaktan da kaçınmalıyız.


Trump neden İran'ın Hark Adası'nın bombalanması direktifini verdi?

Avrupa Uzay Ajansı tarafından 7 Mart 2026'da çekilen İran'ın Hark Adası'nın görüntüsü (AFP)
Avrupa Uzay Ajansı tarafından 7 Mart 2026'da çekilen İran'ın Hark Adası'nın görüntüsü (AFP)
TT

Trump neden İran'ın Hark Adası'nın bombalanması direktifini verdi?

Avrupa Uzay Ajansı tarafından 7 Mart 2026'da çekilen İran'ın Hark Adası'nın görüntüsü (AFP)
Avrupa Uzay Ajansı tarafından 7 Mart 2026'da çekilen İran'ın Hark Adası'nın görüntüsü (AFP)

John Haltiwanger

ABD Başkanı Donald Trump, cuma akşamı İran'ın Hark Adası'nın hava saldırıları ile vurulması direktifini verdiğini duyurdu. Bu ada, İran'ın ham petrol ihracatının yüzde 90'ının geçtiği, Körfez'de küçük ama stratejik açıdan önemli bir ada.

Trump, Truth Social’dan yaptığı paylaşımında; “Birkaç dakika önce, benim direktifimle, ABD Merkez Komutanlığı Ortadoğu tarihinin en güçlü hava saldırılarından birini gerçekleştirdi. İran'ın gözbebeği Hark Adası'ndaki tüm askeri hedefler tamamen imha edildi” dedi.

Trump, “nezaket kuralları gereği” adanın petrol altyapısını yok etmemeyi tercih ettiğini söyledi, ancak “İran veya başka herhangi bir taraf, Hürmüz Boğazı'ndan gemilerin serbest ve güvenli geçişini aksatacak herhangi bir eylemde bulunursa, bu kararı derhal yeniden gözden geçireceğim” diye ekledi.

Hark Adası, İran'ın ana petrol ihracat istasyonu ve işleme tesisleri İran ekonomisi için hayati önem taşıyor. İran kıyılarından sadece 24 kilometre açıkta bulunan adada, yılda yaklaşık 950 milyon varil ham petrol işleniyor.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Hark'a yapılan hava saldırıları, bir tarafta ABD ve İsrail, diğer tarafta İran arasında savaşın başlamasından yaklaşık iki hafta sonra gerçekleşti. Tahran, dünyanın ham petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği dar su yolu olan Hürmüz Boğazı'nda bir düzineden fazla gemiyi hedef alarak, petrol fiyatlarını yükseltmek ve savaş konusunda Washington üzerindeki baskıyı artırmak amacıyla bu hayati su yolundaki gemi trafiğini fiilen durdurdu.

 Küresel petrol göstergesi olan Brent petrolü, cuma günü varil başına 100 doları aşarak, Şubat sonlarında savaşın başlamasından bu yana yüzde 40'tan fazla yükseliş kaydetti.

Son günlerde, ABD'nin İran üzerinde daha fazla nüfuz kazanmak için Hark Adası'nı hedef alabileceği veya ele geçirebileceği yönünde spekülasyonlar yaygınlaştı. Ancak uzmanlar, Hark Adası'nı ele geçirmeye çalışmanın önemli riskler taşıdığı konusunda uyardı. Trump'ın sadece hava saldırıları düzenleme yoluyla daha sınırlı bir yaklaşımı benimsemesinin açıklaması da olabilir.

Hark Adası'nın kontrolünü ele geçirmek, ilgili herhangi bir Amerikan kuvveti için önemli riskler oluşturacaktır ve İran rejiminin çok agresif bir tepki vermesine neden olabilir

 İran uzmanı ve Avrasya Grubu'nun kıdemli analisti Greggory Burrow, perşembe günü Foreign Policy dergisindeki yazısında şöyle diyordu: “Hark Adası'nın kontrolünü ele geçirmenin avantajları ve potansiyel faydaları var. Teorik açıdan, ABD, İran’ın petrol ihracatını sekteye uğratacak bir konuma gelecektir. Ayrıca bu adım Trump’a artık ABD'nin İran üzerinde daha büyük bir nüfuzu olduğunu söyleyebileceği daha kesin bir zafer iddiasında bulunma fırsatı da verecektir. Aynı şekilde İran rejimini zayıflatacaktır, çünkü mevcut seviyelerde petrol ihracatını sürdüremeyecektir.”

fdvf
ABD-İsrail'in İran'a düzenlediği saldırıların ardından Hürmüz Boğazı'na nazır Bender Abbas Limanı’nda meydana gelen patlamanın ardından dumanlar yükseliyor, 2 Mart 2026 (AFP)

Burrow “Ancak ciddi dezavantajları da var,” diye ekliyor. “İran ihracat kapasitesini tamamen kaybetmeyecek. İhracat için başka tesisleri var ve ayrıca Hürmüz Boğazı'nın doğusunda, Cask'ta zaten daha yoğun bir şekilde kullanmaya başladığı bir tesis bulunuyor. Dolayısıyla Hark Adası’nı kaybetse bile ihracat kapasitesini kaybetmeyecek; en azından başlangıçta daha küçük miktarlarda da olsa muhtemelen ihracatına devam edecektir.”

Hark'ın kontrolü, operasyona dahil olan ABD kuvvetleri için de önemli riskler oluşturabilir. Burrow'a göre, İran toprakları içinde böyle bir hamle, İran rejiminin “çok agresif” bir tepki vermesine neden olabilir ve bu kuvvetleri “ateş hattında” bırakabilir. Daha ağır tahkim edilmiş yerlerdeki üslerinde bulunan ABD kuvvetlerinin aksine, füze ve insansız hava aracı saldırılarına maruz kalabilirler.

Cuma günü gelen çeşitli haberlerde, Pentagon'un çatışma devam ederken bölgeye ek birlikler ve savaş gemileri gönderdiği, bunların arasında amfibi hücum gemisi USS Tripoli ve yaklaşık 2.500 deniz piyadesinin de bulunduğu belirtildi. Bu da Trump'a Hark Adası'na karşı daha fazla eyleme girişmeye karar vermesi halinde daha fazla seçenek sunuyor.

Trump, uzun zamandır, en az 1988'den beri Hark Adası'nı ele geçirme fikrinden bahsediyor. Fox News Radio sunucusu Brian Kilmeade, perşembe akşamı Trump ile yaptığı ve cuma günü yayınlanan röportajda bu noktayı gündeme getirerek, şu anda böyle bir hamleyi düşünüp düşünmediğini sordu.

u67ı8
USS Gerald R. Ford uçak gemisi, İran'a yönelik saldırıları desteklemek amacıyla hava operasyonları yürütüyor, 9 Mart 2026 (Reuters)

Trump'ın yanıtı, röportajın o ana kadar büyük ölçüde samimi geçmesine rağmen, şaşırtıcı derecede gergindi: “Brian, bu soruyu cevaplayamam ve sormaman bile gerekirdi. Bu birçok farklı şeyden biri. Listenin başında değil, ama birçok seçenekten biri ve fikrimi saniyeler içinde değiştirebilirim.”

Ardından ekledi; “Ama, biliyorsunuz, böyle bir soru sorduğunuzda, kim cevaplayacak? Yani, bana soruyorsunuz: Hark Adası ve bu hamleyi düşünüyor muyum? Böyle bir soruyu kim sorar ve hangi aptal cevaplayabilir? Tamam, diyelim ki düşünüyorum, ya da düşünmüyorum. Neden size söyleyeyim ki? Sana ‘Evet Brian, düşünüyorum, ne zaman ve nasıl olacağını söyleyeyim mi’ diyeceğim? Bu bir bakıma akıllıca olmayan bir soru, ki bu nedenle de senden gelmesi beni şaşırttı, çünkü sen zeki bir adamsın.”


Trump anlaşmayı reddederken İran Devrim Muhafızları Netanyahu’yu öldürmekle tehdit etti

TT

Trump anlaşmayı reddederken İran Devrim Muhafızları Netanyahu’yu öldürmekle tehdit etti

Trump anlaşmayı reddederken İran Devrim Muhafızları Netanyahu’yu öldürmekle tehdit etti

Devrim Muhafızları, İsrail ve ABD ile süren savaşın 16’ncı gününe girilirken İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu takip edip öldürmekle tehdit etti.

Devrim Muhafızları tarafından yapılan açıklamada, “Eğer bu çocuk katili suçlu hâlâ hayattaysa, onu takip etmeye ve tüm gücümüzle öldürmeye çalışmaya devam edeceğiz” ifadeleri kullanıldı.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, şu aşamada İran ile savaşı sona erdirmeye yönelik herhangi bir anlaşma yapılmasını reddettiğini açıkladı. Trump, “Tahran savaşı sona erdirmek için bir uzlaşma arıyor, ancak şu anda bunu istemiyorum çünkü sundukları şartlar henüz yeterince iyi değil” dedi.

Trump ayrıca, gelecekte yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın İran’ın nükleer programından tamamen vazgeçmesini garanti altına alması gerektiğini vurguladı.

Öte yandan haber platformu Semafor, cumartesi günü ABD’li yetkililere dayandırdığı haberinde, İsrail’in İran ile devam eden çatışmalar sırasında balistik füze önleme sistemlerinde ciddi bir eksiklik yaşadığını birkaç gün önce Washington’a bildirdiğini aktardı.