Ortadoğu'nun umudu Yeni Araplar

Onlar barışın, güvenliğin ve geleceğin anahtarıdır

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, gelecekteki Ortadoğu'yu yeni Avrupa olarak tanımlarken, Avrupa’nın Ortadoğu'ya dönüştüğünü söylüyor (AFP)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, gelecekteki Ortadoğu'yu yeni Avrupa olarak tanımlarken, Avrupa’nın Ortadoğu'ya dönüştüğünü söylüyor (AFP)
TT

Ortadoğu'nun umudu Yeni Araplar

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, gelecekteki Ortadoğu'yu yeni Avrupa olarak tanımlarken, Avrupa’nın Ortadoğu'ya dönüştüğünü söylüyor (AFP)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, gelecekteki Ortadoğu'yu yeni Avrupa olarak tanımlarken, Avrupa’nın Ortadoğu'ya dönüştüğünü söylüyor (AFP)

Velid Fares

 

Francis Fukuyama'nın 1991'de yazdığı gibi, Soğuk Savaş sonrası “tarihin sonu” vaatlerine rağmen Ortadoğu'da savaşlar ve çatışmalar genişliyor. Bu arada Batı'da gözler, birbirini takip eden aşamaların özelliklerini keşfetmek için ve reform yapabilecek, barışa doğru ilerleyebilecek sakin, yenilenmiş bir güç bulma umuduyla, onlarca yıldır dünyanın en fazla patlamalar yaşayan bölgesine çevriliyor. Bölgedeki savaş ve çatışmaların çoğuna yol açan hareketlerin birçoğunun arkasında Arap dünyasındaki radikal güçler vardı. Halklarına sosyal, ekonomik ve kalkınma alanında bir ilerleme sunamayan da bunlardı. Dünyanın diğer bölgelerinde de çok sayıda çekişme ve şiddetli çatışmanın yaşandığı açık ve bunların sonuncusu hâlâ bitmeyen Ukrayna savaşıdır. Ancak büyük ve küçük, eski ve yeni, karmaşık ve basit, çözülebilir ve çözülemez çatışmaların en çok yaşandığı bölge, Arap dünyası ve “Büyük Ortadoğu” olarak adlandırılan bölge olmaya devam ediyor.

Bu jeopolitik alan, dünyanın diğer bölgelerine kıyasla sayısız krizle öne çıkıyor. Bu krizlerin başında da kontrol ettikleri ülkelerin sınırlarını genişleterek, bölgesel ve bazıları kıtalararası imparatorluklar kurmayı hedefleyen ideolojik akımlarda vücut bulan yarı-sömürgeci yayılmacı projeler geliyor. Bunların en önemlileriyse Humeynici ve İslamcı projeler (Batı'da cihatçılık olarak adlandırılır), Baasçılık, Arap milliyetçiliği ve diğerleridir. Bunlar hilafet, saltanat gibi kadim imparatorluklar veya Baasçı ulus-devlet, komünizm ve benzeri devletlerin kurulmasına ya da yeniden canlandırılmasına odaklandılar. Ülke sınırları dışında yürüttükleri savaşları, darbeleri ve seferleri, önce kendi ülkesini sonra başka ülkeleri yıkmaya çalışan totaliter tipler gibi, tavizsiz inançlarına bağlılıklarıyla meşrulaştırdılar. Totaliter projeler, rejimi genellikle katı olan kapsamlı bir bölgesel devlet kurmayı amaçlar ve diğer bölgesel ve küresel güçlerle çatışmalara girerler.

Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında buna tanık olduk. Batı'da sorgulanan ise bölgenin geleceği ve Batı toplumuyla ilişkileridir. Aynı soru diğer bölgeler için de geçerli. Batılı çevreler, Arap toplumlarının siyasi kültürlerinde yeni eğilimler üretmelerine nasıl yardımcı olabilecekleri konusuna odaklandılar. Kalkınma ve düşünce kuruluşları, Batı Avrupa'da iki dünya savaşından sonra, Doğu Avrupa'da ise Soğuk Savaş'tan sonra olduğu gibi, programlarının yeni bir Arap coğrafyası kuracağına inanarak, çatışma ülkelerinde “yeni bir kültür” yaymak için hızla harekete geçtiler. Ancak radikallerin Batı kurumlarına sızması ve Arap toplumlarını yönlendirmekten sorumlu kurumlara ulaşması nedeniyle bu yaklaşım başarısız oldu. Böylece Ortadoğu'da radikaller artık gençlerin yetiştirilmesini kontrol eder hale geldiler ve onları açık ve özgürleşmiş “yeni Araplar” olarak tasvir ettiler. Ancak sözde Arap Baharı, bu kusuru ortaya çıkardı. Zira İhvan (Müslüman Kardeşler) ve Humeyni tarafından “yeni Arapları” temsil etmek üzere yönlendirilenler ve devrimci olarak adlandırılanlar, eski radikal madalyonun yeni bir kisve altında ortaya çıkan yüzüydü ve bu durum Mısır, Libya, Tunus, Ürdün, Yemen, Suriye ve diğer yerlerde hızla gün yüzüne çıktı. Bu ülkelerin çoğunda iç savaşlar çıktı ve hâlâ sürüyor. Batı da bölgede yeni bir olgu üretmekte başarısız oldu ta ki bölge kendi kalkınma projelerini üretmeye ve terörle mücadele etmeye başlayana kadar.

Gerçek “Yeni Araplar” yeni kılıklı radikallerden farklı kriterlerle ayrılırlar. Birincisi, onlar gerçek köklerine ve gerçek tarihlerine bağlıdırlar; tekfircilerin, mollaların ve aşırı milliyetçilerin bu tarihe dair yorumlarına değil. Daha da önemlisi, Yeni Araplar toplumlarının tarihini geliştirici bir biçimde okurlar, yani geçmişin değerlerini ödünç alırlar ve zaman içinde farklı halkların deneyimlerinden yararlanırlar. Fanatikler yeniden şekillendirdikleri bir geçmişe takılıp kalmışken, yenilikçiler geleceğe bakarak bugünü şekillendirirler.  Söylemleri belirleyen ve kararları alanlar onlardır, tutsak bir ideoloji ile kendisinin ve kitlelerin umutlarıyla uyum olmayan bir şimdiki zaman arasında sıkışıp kalanlar değil.

İkincisi, Yeni Araplar, yani ılımlı Araplar, ulus-ötesi doktrinleri benimsemezler. Yani kendi ülkelerinden daha geniş bir “ulus” hayalini gerçekleştirmek için rejimleri devirmeye çalışmazlar. Bu Araplar, halklarının ne istediğini ve gençlerinin neyi hayal ettiğini biliyorlar ve gerçekleştirmek için çabalıyorlar. Arzulanan beklentiler, artık egemenlik, ulusal güvenlik ve istikrardır, radikallerin elinde olan geçmişin kabusları değil. Yeni Araplar öncelikle kendi vatanlarına, ardından kendi bölgelerine ve dünyaya aittirler.

Üçüncüsü, Yeni Araplar, adaletsiz, hüzünlü ve baskıcı bir rejim kurarak kendilerini, dünyayı ve istikrarı tehdit edenlere değil, kendi halklarının çıkarlarına ve mutluluğuna hizmet ediyorlar. Yeniler toplumlarını kuşatmak yerine açıyorlar, radikaller ise insanları korkutuyor ve gericiliğin derinliklerinde yalnızlığa sürüklüyorlar.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Yeni Araplar terörizm ile mücadele konusunda kararlılar ve terörü yaymıyorlar, radikaller ise radikalizmi yayıyorlar, takiyye yapıyorlar ve aldatmada ustalar.

Avrupa, tek bir yüzyıl içinde milliyetçi imparatorluklardan ve Bolşevik saltanatından kurtuldu. Peki Yeni Araplar aynı sıçramayı gerçekleştirebilecekler mi?

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın sözlerine kulak verirsek, gelecekteki Ortadoğu'yu yeni Avrupa olarak tanımlarken, Avrupa'nın Ortadoğu'ya dönüştüğünü söylüyor. BAE Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed Al-Nahyan da bir gün daha büyük bir terörizmin Ortadoğu'dan değil Avrupa'dan geleceği uyarısında bulundu.

Batı'ya ve uluslararası topluma daha iyi bir gelecek için eşlik edebilecek Yeni Arapların kimliğini tanımlamak istersek, onlar halklarının ve gelecek nesillerin çıkarlarını güvence altına almak için çalışan Araplardır. Onlar savaşları sona erdirdiler, terörizm ile mücadele ettiler, kurumlarını geliştirdiler, eğitimi yeniden düzenlediler, çabalarını birleştirdiler ve bölgenin geleceği için ılımlı ve ümit verici bir söylem ortaya koydular. Riyad, Kahire, Abu Dabi, Manama, Ürdün ve Rabat'ta karar alma merkezlerinde, Bingazi, Aden ve diğer yerlerdeyse geçici olarak bulunuyorlar. Yeni Araplar, Arap dünyasında ve yeni Ortadoğu'da barışın, güvenliğin ve geleceğinin anahtarıdır.



Hamaney'in danışmanı: Trump diplomasiye üçüncü kez ihanet etti

 ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)
TT

Hamaney'in danışmanı: Trump diplomasiye üçüncü kez ihanet etti

 ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in danışmanlarından Muhsin Rızai, bugün yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik deniz ablukasını sürdürerek ve müzakerelerde aşırı taleplerde bulunarak “diplomasiyi üçüncü kez sabote ettiğini” söyledi.

Öte yandan ABD bugün yaptığı açıklamada, İran’a karşı savaşın yeniden başlatılması için gerekli imkânlara sahip olduğunu vurguladı. Beyaz Saray, Başkan Trump’ın bütün şartları yerine getirilmedikçe Tahran ile herhangi bir anlaşma imzalamayacağını duyurdu.

Bu açıklamalar, üç ay önce Ortadoğu’ya yayılan ve küresel ekonomide sarsıntılara yol açan çatışmaların ardından geldi.

Beyaz Saray daha önce Trump’ın İran’la olası bir anlaşma konusunda karar aşamasına yaklaştığını bildirmişti. Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen görüşmelere son dönemde Katar’ın da dahil olmasıyla birlikte, müzakerelere ilişkin haftalardır çelişkili açıklamalar ve haberler gündemdeydi.

Ancak Trump, dün Beyaz Saray’daki Durum Odası’nda yardımcılarıyla yaklaşık iki saat süren toplantının ardından henüz nihai bir karar vermedi.

ABD: Gerekirse operasyonlara yeniden başlarız

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ise bugün erken saatlerde yaptığı açıklamada, Washington’un İran’a karşı askerî operasyonları yeniden başlatabilecek kapasiteye sahip olduğunu belirtti.

Savunma alanındaki Shangri-La Dialogue kapsamında bulunduğu Singapur’da konuşan Hegseth, “Gerekmesi halinde operasyonlara yeniden başlamak için tamamen hazırız” dedi.

ABD’li Bakan, ülkesinin mühimmat stoklarının bu tür bir senaryo için yeterli olduğunu belirterek, “Yüksek teknoloji ürünü mühimmatlarla daha büyük miktarlarda üretilen diğer mühimmatlar arasında kurduğumuz denge sayesinde hem ülke içinde hem de dünyanın diğer bölgelerinde yeterli kapasiteye sahibiz” ifadelerini kullandı.

Aynı çerçevede, ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) da X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, ABD güçlerinin “bölge genelinde varlığını sürdürdüğünü ve yüksek teyakkuz halinde olduğunu” duyurdu.


Başkanlık doktoru: Trump'ın sağlık durumu "mükemmel"

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)
TT

Başkanlık doktoru: Trump'ın sağlık durumu "mükemmel"

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Mayıs'ta Beyaz Saray'da düzenlenen kabine toplantısında, (AP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın doktoru, dün akşam yayımlanan sağlık raporunda, 79 yaşındaki başkanın "mükemmel sağlık durumuna" sahip olduğunu açıkladı. Trump, hafta başında rutin sağlık kontrolünden geçmişti.

ABD Donanması'nda görevli Doktor Kaptan Sean Barbabella tarafından hazırlanan raporda, "Başkan Trump, mükemmel sağlık durumunu korumaktadır. Kalp, akciğer, sinir sistemi ve genel fiziksel fonksiyonlarında güçlü bir performans sergilemektedir" ifadelerine yer verildi.

Barbabella ayrıca, Trump'ın "başkomutan ve devlet başkanı olarak tüm görevlerini yerine getirmeye tamamen uygun" olduğunu belirtti.

Raporda, Trump'a beslenme düzenine ilişkin tavsiyeler verildiği, düşük doz aspirin kullanmasının önerildiği, fiziksel aktivitesini artırmasının ve kilo vermeye devam etmesinin tavsiye edildiği kaydedildi.

Üç sayfalık rapor, Trump'ın salı günü Washington yakınlarındaki Walter Reed Ulusal Askerî Tıp Merkezi'nde geçirdiği fiziksel muayene ve tanısal testlerin sonuçlarını özetliyor.

Gelecek ay 80 yaşına girecek olan Trump'ın, kolesterol kontrolü için iki ilaç ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu amaçla aspirin kullandığı belirtildi.

Boyu 191 santimetre olan Trump'ın kilosunun, geçen yıl nisan ayında yapılan son yıllık sağlık kontrolünde101,6 kilogram iken 108 kilograma ulaştığı bildirildi.

Bu sağlık kontrolü, Trump'ın geçen yıl yeniden göreve dönmesinden beri geçirdiği üçüncü muayene oldu. Kontrol, özellikle ellerinde görülen morlukların ardından sağlık durumuna ilişkin artan spekülasyonların gölgesinde gerçekleştirildi.

Raporda, söz konusu morlukların "kalp ve damar hastalıklarına karşı koruyucu amaçla aspirin kullanımı sırasında sık el sıkışmaya bağlı gelişen hafif yumuşak doku hassasiyetiyle uyumlu olduğu" ifade edildi.

Beyaz Saray daha önce de bu morlukların kan sulandırıcı ilaç kullanımından kaynaklandığını açıklamıştı.


Netanyahu'ya yakın bir düşünür: "Hizbullah, İsrail'i yıpratma savaşına sürükledi"

İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)
İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)
TT

Netanyahu'ya yakın bir düşünür: "Hizbullah, İsrail'i yıpratma savaşına sürükledi"

İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)
İsrailli iki asker, perşembe günü Lübnan'ın güneyinde öldürülen meslektaşları için gözyaşı döküyor (Arşiv-AFP)

İsrail ordusunun Lübnan’da daha kapsamlı askerî gerilim için hareket serbestisi talep ettiği bir dönemde, bugün sağ kanadın önde gelen isimlerinden biri olarak görülen Prof. Eyal Zisser, bu yaklaşımın karşısında duran dikkat çekici bir siyasi çıkış yaptı. Zisser, Lübnan’daki askerî operasyonların artık İsrail’in çıkarlarına ciddi zarar veren stratejik hata hâline geldiğini ve savaş yönetiminde ciddi bir başarısızlığı ortaya koyduğunu söyledi.

Bir İsrail radyosuna verdiği röportajda Zisser, ağırlıklı olarak Lübnan’daki Şii çevreleri hedef alan bu operasyonların İsrail’e herhangi bir olumlu sonuç getirmeyeceğini belirtti. Ona göre, Gazze Şeridi’ndeki sivillere yönelik baskılar nasıl Hamas liderliğini etkilemediyse, Lübnan’daki saldırılar da Hizbullah yönetimi üzerinde benzer bir etki yaratmıyor. Aksine, her iki durumda da ilgili örgütlerin “mağduriyet” algısını güçlendirdiğini ifade eden Zisser, bunun Hizbullah etrafında toplumsal kenetlenmeye yol açtığını ve ağır darbeler alan örgütün yeniden toparlanmasına katkı sunduğunu belirtti.

Zisser ayrıca Hizbullah’ın, İsrail’i askerlerini hedef alabileceği yıpratıcı savaşın içine çekerek, önemli bir başarı elde ettiğini savundu. Lübnan topraklarının işgalinin İsrail’e ağır bir bedel yüklediğini dile getiren Zisser, bunun asker kayıplarına neden olduğunu ve ülkeyi kendi çıkarlarının dışında kalan alanlara sürüklediğini kaydetti.

İran cephesine yönelik eleştiriler

Zisser, İran cephesindeki Amerikan ve İsrail politikalarını da eleştirdi. Her iki tarafın da İran rejiminin ideolojik ve siyasal dinamiklerini yeterince dikkate almadığını söyleyen Zisser, savaşın temel hedeflerinden birinin rejimi devirmek olarak belirlendiğini hatırlattı. Ancak çatışmaların rejimin yıkılmadan sona ermesi hâlinde, Tahran yönetiminin halkına karşı “direndiği” mesajını verebileceği değerlendirmesinde bulundu.

Zisser’e göre bu durum başlı başına tehlikeli; çünkü rejim, uğradığı suikastlar ve maruz kaldığı yıkıma rağmen özgüvenini yeniden kazanabilir.

Bu açıklamalar, İsrail ordusunun tutumuyla açık bir çelişki oluşturması bakımından ayrıca önem taşıyor. Ordu, hükümeti operasyonlarını kısıtlamakla suçlarken, görevlerini tamamlayabilmek için daha geniş hareket alanı talep ediyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre askerî yetkililer, operasyonların yalnızca hedefli suikastlarla sınırlı kalmaması ve Beyrut’a yönelik yoğun bombardıman seçeneğinin de değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Ordunun bu yaklaşımı, İsrail kamuoyunda yükselen sert eleştirilerden de besleniyor. Güvenlik güçleri, kuzey bölgelerinde yaşayan vatandaşların güvenliğini sağlamada başarısız olmakla suçlanıyor.

 ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida, Palm Beach'teki Mar-a-Lago'da (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida, Palm Beach'teki Mar-a-Lago'da (Reuters)

Trump’ın yaklaşımına bağlılık

Bu tablo, Başbakan Binyamin Netanyahu’yu rahatsız ediyor. Çünkü Netanyahu, daha geniş çaplı bir askerî gerilime karşı çıkıyor; ancak bunu kendi tercihinden çok ABD Başkanı Donald Trump’ın tutumuna bağlı olarak yapıyor. Netanyahu, Trump’ı İsrail’in şimdiye kadar sahip olduğu en güçlü destekçilerden biri olarak görüyor ve özellikle yolsuzluk davası nedeniyle yürüttüğü siyasi varlık mücadelesinde Washington’un desteğine ihtiyaç duyuyor.

Prof. Zisser’in ordu planlarına yönelik sert çıkışı, Netanyahu’nun savaşın sona erdirilmesine yönelik bir zemin hazırlamaya başladığı şeklinde yorumlanıyor. Bu, Netanyahu’nun savaşı bitirmek istemesinden değil; aksine savaşın sürmesini en çok isteyen isimlerden biri olmasına rağmen, ABD yönetiminin en azından mevcut aşamada çatışmaları durdurma yönünde karar verdiğine inanmasından kaynaklanıyor.

Bu değerlendirmeye göre Netanyahu, Dünya Kupası’nın başlaması ve temmuz ayında ABD’nin kuruluşunun 250. yıl dönümü kutlamalarının yaklaşması nedeniyle Başkan Trump’ı zor durumda bırakmak istemiyor. Trump’ın Amerikan kamuoyunda, Netanyahu’nun etkisiyle savaşa sürüklendiği yönündeki eleştirilerle karşı karşıya kaldığını düşünen Netanyahu’nun, şimdilik Washington’un tercihleri doğrultusunda hareket etmeyi planladığı ifade ediliyor.

Netanyahu’nun çevresine göre İran yönetiminin “kibirli tutumu” olası bir anlaşmayı bozabilir ve böyle bir durumda savaş yeniden başlayabilir. Bu senaryoda çatışmaların yeniden patlak vermesinin sorumluluğu İsrail’e değil, İran’a yüklenmiş olacaktır.

Bu süreçte Netanyahu, “şüphe doktrini” olarak adlandırdığı yaklaşımına geri dönerek orduyu ve “derin devlet” olarak nitelendirdiği çevreleri kendisine karşı komplo kurmakla suçlamaya başladı. Yaklaşan ve ekim ayında yapılması planlanan seçimler öncesinde, bu çevrelerin kendisini iktidardan uzaklaştırmaya çalıştığını öne sürüyor.

Netanyahu, bu dönemde savaşın farklı cephelerinde elde edilen kazanımların öne çıkarılması gerektiğini savunuyor ve yeni askerî maceralara girişilmesine karşı çıkıyor. Netanyahu dikkat çekici biçimde, normalde daha çok sol çevrelerin kullandığı bazı ifadeleri de dile getirmeye başladı. Bunlar arasında “savaşın genişletilmesinin İsrail’i bir yıpratma savaşına sürüklediği” ve “savaş hedeflerine hizmet etmediği” yönündeki değerlendirmeler yer alıyor.

İsrail’in uzun soluklu bir mücadeleye hazırlıklı olması gerektiğini vurgulayan Netanyahu, savaşın tek bir darbeyle sonuçlanamayacağını savunuyor. Bu açıklamalar, onun alışılmış siyasi söyleminden farklı bir çizgiye işaret ediyor.