İsrail ve Türkiye'nin Suriye'deki çıkarları ve kırmızı çizgileri

Yanlış değerlendirme ve hesapları önlemek için karşılıklı uzlaşıya varılabilir mi?

 Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 19 Eylül 2023'te New York'taki BM Genel Merkezi'nde BM Genel Kurulu'nun 78. oturumu sırasında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile bir araya geldi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 19 Eylül 2023'te New York'taki BM Genel Merkezi'nde BM Genel Kurulu'nun 78. oturumu sırasında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile bir araya geldi.
TT

İsrail ve Türkiye'nin Suriye'deki çıkarları ve kırmızı çizgileri

 Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 19 Eylül 2023'te New York'taki BM Genel Merkezi'nde BM Genel Kurulu'nun 78. oturumu sırasında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile bir araya geldi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 19 Eylül 2023'te New York'taki BM Genel Merkezi'nde BM Genel Kurulu'nun 78. oturumu sırasında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile bir araya geldi.

Michael Harari

Esed rejiminin çöküşü bölgesel sahneyi yeniden şekillendirdi. Yeni rejimin uzun vadeli istikrarı beklentileri hakkındaki haklı şüphelere rağmen, Ahmed eş-Şara'yı destekleyen geniş bir uluslararası uzlaşı var ve devam eden kaostan ziyade merkezi otorite altında birleşik bir Suriye'yi açıkça tercih ediyorlar. Birçok ülkenin gözünde, İran'ın Suriye'den hızla çekilmesi belki de şu ana kadarki en önemli başarı, zira bölgesel istikrarı artırmak için bir umut penceresi açıyor. Suriye böylece küresel gündemde ve Washington’un gündeminde daha yüksek bir öneme kavuştu. Aynı durum, Suriye ile ortak sınırları olan iki büyük bölgesel aktör olan İsrail ve Türkiye için de geçerli. Her ikisi de Suriye'deki gelişmelere ulusal çıkar meselesi olarak bakıyorlar.

İsrail, aşırı İslamcı bir hükümetin ortaya çıkışından ve Suriye'de aşırı Türk nüfuzundan endişe duyuyor. İsrail hükümeti, Türkiye'nin rolünü ve Kuzey Suriye'deki, özellikle de Kürt bölgelerindeki iddialı müdahalesini kabul etse de ülkenin diğer bölgelerindeki Türk askeri varlığı konusunda kırmızı çizgi çekiyor, bunu önceki İran müdahalesine benzetiyor ve şiddetle karşı çıkıyor görünüyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail, Şam'da güçlü bir merkezi hükümeti tercih edip etmediği konusunda da henüz kesin bir karara varmış değil. Son açıklamaları ve eylemleri, zayıf ve parçalanmış bir Suriye'yi tercih ettiğini gösteriyor; ancak bu hesapları bir dereceye kadar şekillendirecek olan, nihayetinde Washington'un tutumudur. Buna ilave olarak, mevcut koşullarda, özellikle son aylarda askeri üstünlüğünü göstermesinin ardından, İsrail Suriye'nin geleceğini şekillendirmede önemli bir rol oynayabileceğine inanıyor.

Öte yandan Türkiye, Kürtlere (PKK da dahil) karşı son dönemde attığı ve yine benzer tarihsel öneme sahip adımlara paralel olarak, Suriye ile sınırını kendi şartlarına göre istikrara kavuşturmak için tarihi bir fırsat görüyor ve aynı zamanda Şara rejiminin kendisine bağımlılığını pekiştiriyor. İsrail'in kanıtlanmış askeri ve teknik üstünlüğüne rağmen, Türkiye bunu bir engel olarak görmüyor ve mevcut durumu bölgesel konumunu güçlendirmek için altın bir fırsat olarak görüyor (kimileri bunu bölgesel hegemonya arayışı olarak tanımlıyor). Başkan Trump ve Erdoğan ile ilişkisi, Türkiye açısından bu umut verici görünüme katkıda bulunuyor. Dahası, son yıllarda Körfez ülkeleri ve Mısır ile ilişkilerini geliştiren Türkiye, artan bölgesel konumunun olumlu bir potansiyele sahip olduğunu düşünüyor.

Ankara, İsrail'in Süveyda'ya yönelik kararlı müdahalesini ve buna eşlik eden olayları, İsrail'in Şara'yı zayıflatma ve Suriye'nin zayıf ve parçalanmış kalmasını sağlama yönündeki kasıtlı bir girişim olarak görüyor

Ankara'nın, İsrail'in Suveyda'ya yönelik kararlı müdahalesini ve buna eşlik eden olayları, Şara'yı zayıflatmak ve Suriye'nin zayıf ve parçalanmış kalmasını sağlama yönündeki kasıtlı bir İsrail girişimi olarak görmesi şaşırtıcı değil. Türkiye Dışişleri Bakanı 25 Temmuz'da yaptığı açıklamada, “Türkiye, istihbarat kanalları ve ortak arabulucular aracılığıyla İsrail'e bir mesaj gönderiyor. Gizli bir ajandamız yok. Hiçbir ülke Suriye için tehdit oluşturmamalı ve Suriye de kimseye tehdit oluşturmamalı... Suriye bizim için kırmızı çizgi; ulusal güvenlik meselesi... Hegemonya peşinde değiliz” dedi.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, 4 Şubat 2025'te Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yaptıkları görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında el sıkışıyor (AFP)Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, 4 Şubat 2025'te Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yaptıkları görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında el sıkışıyor (AFP)

Öyle görünüyor ki, İsrail ve Türkiye'nin şu anda Suriye'de çatışan çıkarları var. Önemli soru şu; yanlış değerlendirme ve hesapları önleyecek, olası bir gerilimin doğrudan çatışmaya dönüşmesini engelleyecek karşılıklı bir uzlaşıya varılabilir mi?

Kanaatimce cevap evettir, yeter ki iki hükümet de hayati çıkarlarını ve kırmızı çizgilerini açıkça belirlesin. Şara rejimini destekleme konusunda hakim olan uluslararası mutabakat ve rejimin kontrolünü sağlamlaştırma arzusu (en azından aksi kanıtlanana kadar), hem İsrail'in hem de Türkiye'nin dikkatlice düşünülmüş bir yaklaşım benimsemesini gerektiriyor.

İsrail-Türkiye ilişkileri Filistin meselesi nedeniyle gerginliğini sürdürecektir, bu nedenle Suriye konusunda iki taraf arasında ortak bir zemin bulunması şarttır

Bunun için birkaç siyasi dayanak gerekiyor:

1. Washington, bölgesel arena ve Ankara, İsrail'in proaktif yaklaşımına, yani askeri müdahalesine, özellikle de Şara rejimine karşı “tetiğe hafifçe basmak” olarak varsayılan müdahalesine olumsuz bakıyor. İsrail'in Dürzi bölgesindeki nüfuzu ile Türkiye'nin Kürt bölgesindeki nüfuzu arasında bir paralellik kurmaya çalıştığı varsayılabilir. Teorik olarak bu anlaşılabilir, ancak pratik ve stratejik açıdan son derece sorunlu. Her halükarda, İsrail'in Suriye sahasında Türkiye üzerinde nüfuz ve etki gücü sahibi olduğu ve bu yönde daha fazla tırmandırmaya gerek olmadığı mesajı alındı. Türkiye de İsrail'in, Suriye'de kendi çıkarları kadar önemli hayati çıkarları olduğunu anlamalı.

2- İsrail, Türkiye'nin Suriye'ye müdahalesini aşırı buluyor ve hayati çıkarlarını tehlikeye atabileceğini düşünüyor. Aslında bölgedeki diğer aktörler de aynı görüşte. Ancak, Suriye'deki Türk askeri varlığının İran'ınkinden daha tehlikeli olduğu yönündeki gizemli İsrailli sesler hatalı ve yanıltıcı olup, kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet yaratma riski taşıyor.

3- Suriye'deki Türk hegemonyasının İsrail ve diğerleri açısından istenmeyen bir durum olduğu şüphesizdir. Bunu, özellikle Washington yoluyla öncelikle diplomatik kanallar aracılığıyla sınırlamak için çaba gösterilmelidir. Ancak bu, İran tehdidiyle aynı nitelikte bir tehdit oluşturmamaktadır.

4. Üç tarafın çıkarlarını netleştirmek ve istenmeyen yanlış anlamalara doğru bir kaymayı önlemek için Kudüs-Ankara-Washington üçgeninde yoğun bir diplomatik faaliyete ihtiyaç vardır. İsrail ve Türkiye arasında doğrudan ve gizli bir iletişim kanalı ve Azerbaycan'ın arabuluculuğu şarttır.

5. İsrail, etkileyici askeri başarılarının ardından kibrini dizginlemeli ve mevcut kibrinden vazgeçerek, başarısını maceracı bir şekilde değil akıllıca değerlendiren, rasyonel ve stratejik bir yaklaşım benimsemelidir. Sahadaki askeri başarıları ona bunu yapma fırsatı sunmaktadır.

6. İsrail-Türkiye ilişkileri Filistin meselesi nedeniyle gerginliğini sürdürecektir, bu nedenle iki taraf arasında Suriye konusunda ortak bir zemin bulunması şarttır. Aralarındaki gerginliği yatıştırmak ve her birinin sorduğu sorulara cevap vermek gerekmektedir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran karşılık vermeyi değerlendiriyor... Adımların sıralaması konusunda anlaşmazlık yaşanıyor

Tahran’daki caddelerden birinde sergilenen İran füzeleri (Arşiv-Reuters)
Tahran’daki caddelerden birinde sergilenen İran füzeleri (Arşiv-Reuters)
TT

İran karşılık vermeyi değerlendiriyor... Adımların sıralaması konusunda anlaşmazlık yaşanıyor

Tahran’daki caddelerden birinde sergilenen İran füzeleri (Arşiv-Reuters)
Tahran’daki caddelerden birinde sergilenen İran füzeleri (Arşiv-Reuters)

İran hükümeti dün, Tahran’ın savaşı sona erdirmeye yönelik son önerilerine ABD’nin verdiği cevabı aldığını ve cevabın incelendiğini açıkladı. Bu gelişme, yedi günlük planın adımlarının hangi sırayla uygulanacağı konusunda yaşanan anlaşmazlık ortamında geldi. Hükümet, cevabın içeriğini veya Washington’un planı reddedip reddetmediğini açıklamadı.

Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, cevabı salı akşamı Doha’da Katarlı arabuluculardan aldı. Arakçi, New York’tan dönüş yolunda Doha’da kısa süreliğine durmuştu. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre görüşmeler hakkında bilgi sahibi bir yetkili yaptığı açıklamada, temel anlaşmazlığın planın unsurlarından ziyade adımların uygulanma sırasıyla ilgili olduğunu söyledi.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, hükümetinin “mutabakat zaptını hayata geçirmek için bütün çabayı göstereceğini” belirterek, anlaşmanın artık “kazan-kazan stratejisine” dayanması gerektiğini söyledi. Pezeşkiyan, mutabakat zaptını savunarak bunun “hiçbir şekilde onurlarına dokunmadığını” ve ABD’yi “belirli taahhütlerde” bulunmaya mecbur bıraktığını ifade etti.

Bundan birkaç saat önce ABD Başkanı Donald Trump ise, “Henüz teslim olup olmayacaklarını bilmiyorum ama teslim olacaklar” dedi. Trump ayrıca İran’ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini yineledi.

Axios haber sitesinin kaynaklara dayandırdığı haberinde ise “İşler tıkanmış durumda. İranlılar ABD’nin kabul edemeyeceği taleplerde bulunuyor. ABD ise kazandığına inanıyor ve bu nedenle taviz vermeye ihtiyaç duymuyor” ifadelerine yer verildi.

Sahadaki gelişmelerde ise İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu’nun (UKMTO) açıklamasına göre, salı günü Hürmüz Boğazı’ndan geçen 3 gemi “kimliği belirsiz” mermilerin isabet etmesi sonucu hasar gördü. Kurum, saldırının sorumlusunu belirlemedi.

İran Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhib ise Devrim Muhafızları’nın bir süredir boğazdan geçmeye çalışan küçük gemileri hedef aldığını ve geçişlerini engellediğini söyledi. Muhib, “Buna rağmen ABD bir süredir herhangi bir karşılık vermedi” dedi.


Rapor: İsrailli askerlerin tanıklıkları Gazze’deki “hedef fabrikasını” ortaya koyuyor

Gazze Şeridi’nde yıkılan evler, “Google Earth” görüntülerinde görülüyor
Gazze Şeridi’nde yıkılan evler, “Google Earth” görüntülerinde görülüyor
TT

Rapor: İsrailli askerlerin tanıklıkları Gazze’deki “hedef fabrikasını” ortaya koyuyor

Gazze Şeridi’nde yıkılan evler, “Google Earth” görüntülerinde görülüyor
Gazze Şeridi’nde yıkılan evler, “Google Earth” görüntülerinde görülüyor

Fransız gazetesi “Le Monde” tarafından yayımlanan ve İsrailli “Sessizliği Kırmak” (Breaking the Silence) kuruluşunun topladığı İsrailli askerlerin tanıklıklarına dayanan bir rapor, İsrail ordusunun Gazze Şeridi’ndeki savaş sırasında hedefleri belirleme yöntemleri ve bombardıman kurallarına ilişkin yeni ayrıntılar ortaya koydu. Raporda, bazı saldırılarda ölebilecek sivillerin sayısına ilişkin önceden tahminler yapıldığı ve olası hedeflerin belirlenmesinde yapay zekâ tabanlı sistemlerden yararlanıldığı belirtildi.

Kimliklerinin açıklanmasını istemeyen askerlerin ifadelerine dayanan rapor, bombardıman kararlarının nasıl alındığına, hedef alınan bölgelerde sivillerin varlığıyla nasıl başa çıkıldığına ve dijital sistemlerin bilgi toplama, analiz etme ve bunları hedef listelerine dönüştürme sürecinde giderek artan rolüne ilişkin bir tablo sunuyor.

Raporda ele alınan başlıca olaylardan biri, İsrail ordusunun 31 Ekim 2023’te Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırı. İsrail’in açıklamasına göre saldırının hedefi, Hamas’a bağlı bir taburun komutanı olan ve bir tünel ağının içinde bulunan İbrahim Biari’ydi. “Le Monde”un aktardığı verilere göre bombardımanda 68’i çocuk 126 Filistinli hayatını kaybederken, yaklaşık 280 kişi yaralandı.

Askerlerin tanıklıklarına göre İsrail ordusu, söz konusu operasyonda yaşanabilecek sivil kayıpların boyutunu önceden biliyordu. Ordu içinde “Naza” olarak adlandırılan ilk değerlendirmede yaklaşık 300 kişinin hayatını kaybedebileceği öngörüldü. Hedefin konumunun daha kesin biçimde belirlenmeye çalışılması sırasında komutanın tünel ağının tam olarak neresinde olduğunun bilinmemesi, saldırının kapsamının genişletilmesine ve çevredeki binalarla bölgelerin de hedef alınmasına yol açtı.

Raporda yer verilen tanıklıklara göre Cibaliye saldırısı münferit bir olay gibi görünmüyor. İHA operatörlerinden biri, farklı ateş açma kurallarının bulunduğunu ve bazı durumlarda Hamas veya İslami Cihad’la bağlantılı olduğundan şüphelenilen kişilerin evlerinde veya sokakta hareket halindeyken dahi hedef alınmasına izin verildiğini anlattı.

Asker ayrıca her operasyon için önceden öngörülen sivil kayıp tahminlerinin bulunduğunu, bu tahminlerin hiç sivil kayıp yaşanmamasından bazı durumlarda onlarca kişinin hayatını kaybetmesine kadar uzandığını söyledi.

İsrail ordusunun Gazze kentinde hedef aldığı bir aracın enkazı (EPA)
İsrail ordusunun Gazze kentinde hedef aldığı bir aracın enkazı (EPA)

Nüfusun tahmini için iletişim verileri

Rapora göre İsrail ordusu, hedef alınması planlanan bölgelerde kalan nüfusun sayısını tahmin etmek için teknolojik araçlardan da yararlandı. İletişim verileri üzerinden belirli bir bölgedeki tahliye oranının yüzde 25, 50 veya 75 seviyesinde olup olmadığı tahmin edilebiliyordu.

Askerlerden biri, bazı büyük binaların, bölge sakinlerinin yaklaşık yüzde 75’inin bölgeden ayrıldığını gösteren veriler elde edildiğinde hedef alındığını söyledi. Bunun, saldırı sırasında bölgede bulunan sivil sayısını azaltmaya yönelik bir uygulama olduğu belirtildi.

Savaşın ilk aylarında bombardımanların kapsamı son derece genişti. İsrail Hava Kuvvetleri verilerine göre savaşın ilk haftasında Gazze Şeridi’ne 6 binden fazla bomba atıldı. Bunların önemli bir bölümünün ağırlığı 500 ila 1000 kilogram arasında değişen ağır bombalar olduğu ifade edildi.

Ordu ayrıca “ateş kuşakları” olarak bilinen, geniş bölgeleri hedef alan eş zamanlı saldırı dizilerine başvurdu. Bu saldırıların amacı, çok sayıda noktayı imha etmek ve kara birliklerinin ilerlemesinin önünü açmaktı.

Hedef belirlemede yapay zekâ

Raporda dikkat çekilen başlıca hususlardan biri de yapay zekâ sistemlerinin hedef belirleme sürecinde oynadığı rol oldu. İsrail ordusunun kısa sürede büyük miktarda veriyi işleyerek bunları olası hedef listelerine dönüştürebilen sistemler geliştirdiği belirtildi.

Bu sistemler arasında, askerî faaliyetlerle bağlantılı olduğu düşünülen yer ve tesisleri belirlemek için verileri kullanan “Habsora” veya “İncil” ile kişilerin askerî faaliyetlerle bağlantılı olma ihtimaline ilişkin değerlendirme sunan “Lavender” sistemi bulunuyor.

İsrail ordusu, bu sistemlerin bağımsız olarak öldürme kararı vermediğini ve nihai kararın insanlar tarafından alındığını savunuyor. Ancak raporda yer verilen tanıklıklar, özellikle dijital sistemlerin kısa süre içinde çok sayıda hedef üretmesi nedeniyle bu karar sürecinin niteliğine ilişkin soru işaretleri doğuruyor.

7 Ekim 2023’ten bu yana yaklaşık 200 tanıklık toplayan “Sessizliği Kırmak” kuruluşu ise sivil kayıpların sınırlı sayıdaki olağanüstü saldırıyla açıklanamayacağını, kendi değerlendirmesine göre bunun, çatışmaya doğrudan katılmayanlar arasında yüksek düzeyde kayıplara izin veren operasyonel kurallar ve uygulamalarla bağlantılı olduğunu belirtiyor.

Buna karşılık İsrail ordusu, sivillere yönelik riskleri azaltmak için broşürler dağıtmak, kısa mesajlar göndermek ve halkı hedef alınan bölgeleri terk etmeye çağıran diğer yöntemleri kullanmak da dahil olmak üzere çeşitli önlemler aldığını belirtiyor. Ordu ayrıca savaş sırasında meydana gelen çok sayıda olayla ilgili soruşturma başlattığını belirtiyor.

Şarku’l Avsat’ın Le Monde”den aktardığı habere göre İsrail ordusu yaklaşık 150 olayı incelenmek üzere askerî savcılığa sevk etti. En az 2 vakada ise cezai soruşturma başlatıldı.

Bu tanıklıklar, uluslararası gazetecilerin Gazze Şeridi’ne girişinin hâlâ ciddi ölçüde kısıtlandığı bir dönemde gündeme geliyor. Bu durum, askerlerin anlatımlarını gazetecilik soruşturmaları ve insan hakları kuruluşlarının verileriyle birlikte, askerî operasyonların nasıl yürütüldüğü ve savaşın yol açtığı sivil kayıpların boyutuna ilişkin daha ayrıntılı bir tablo ortaya koymaya katkı sağlayan kaynaklar arasına yerleştiriyor.


İran’ın yeni planı... İslamabad Mutabakatı’ndan ne değişti?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmaları kapsamında (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmaları kapsamında (İran Dışişleri Bakanlığı)
TT

İran’ın yeni planı... İslamabad Mutabakatı’ndan ne değişti?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmaları kapsamında (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmaları kapsamında (İran Dışişleri Bakanlığı)

İran’ın ABD’ye sunduğu yedi günlük planın akıbetine ilişkin belirsizlik sürerken taraflar, arabulucular üzerinden mesaj ve öneri alışverişinde bulunuyor.

İran’ın ABD’ye sunduğu yedi günlük plan, 14 maddeden oluşan İslamabad Mutabakatı’nda yer alan taahhütlere dayanıyor. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran’ın şartlarının “yeni olmadığını” ve mutabakatta öngörülenlerin ötesine geçmediğini söyledi. Ancak yeni plan bu taahhütlerin uygulanma sırasını değiştiriyor ve bir haftalık takvime bağlıyor.

Planın resmi metni yayımlanmadı. “Yedi şartın” numaralandırılmış resmi bir listesi de bulunmuyor. Teklifin ayrıntıları, Arakçi ve İranlı yetkililerin açıklamalarının yanı sıra temaslar hakkında bilgi sahibi kaynaklara dayandırılan basın haberlerinden derleniyor.

İslamabad Mutabakatı 17 Haziran’da imzalandı ancak uzun süre yürürlükte kalmadı. Washington, Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere yönelik İran saldırılarının ardından 7 Temmuz’da petrol yaptırımlarını yeniden uygulamaya koydu. ABD Başkanı Donald Trump 8 Temmuz’da mutabakatın sona erdiğini açıkladı ve 13 Temmuz’da deniz ablukası yeniden uygulamaya konuldu. İran ise ABD’yi taahhütlerini yerine getirmemekle suçladı.

Yedi gün nasıl işleyecek?

İran planı New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları sırasında sundu. Arakçi, 24 Eylül’de Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın da katıldığı toplantıda gazetecilere planın ayrıntılarını anlattı. Pezeşkiyan da ABD medyasına ülkesinin şartlarını açıkladı.

Arakçi, yedi günlük sürenin ABD’nin planı kabul ettiği anda başlayacağını söyledi. Gerekli adımların dört veya beş gün içinde tamamlanabileceğini belirten Arakçi, Hürmüz Boğazı’nın altıncı gün açılacağını ve ABD’nin yedinci gün nihai anlaşma için devreye gireceğini ifade etti.

dfthyj
Pezeşkiyan başkanlığındaki İran heyetiyle New York’ta istişarelerde bulunan Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve beraberindeki heyet (İran Cumhurbaşkanlığı)

Arakçi, Washington’dan istenen adımların daha önce ABD tarafına iletildiğini ve bunların “mutabakat çerçevesinde” olduğunu söyledi. İranlı bakan, ABD tarafında samimiyet olması halinde “bunun gerçekleşeceğini ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılacağını” belirtti.

Mutabakatın üçüncü maddesi, tarafların en fazla 60 gün içinde nihai anlaşma için müzakere yürütmesini ve anlaşmaya varmasını öngörüyordu. Bu süre tarafların karşılıklı onayıyla uzatılabilecekti. İran’ın yeni teklifindeki yedi günlük süre ise nihai anlaşmanın tamamlanması için değil, anlaşma öncesinde karşılıklı atılacak adımlar için öngörülüyor.

Yeni teklifin farkı, İran’ın nükleer dosyaya ilişkin müzakerelere 60 gün yerine yedi gün içinde başlamaya hazır olması.

Çatışmaların durdurulması

Mutabakatın birinci maddesi “Lübnan dahil tüm cephelerde askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirilmesini” öngörüyordu. Ayrıca ABD, İran ve müttefiklerinin birbirlerine karşı savaş veya askeri operasyon başlatmaması, güç kullanma tehdidinde bulunmaması veya güç kullanmaktan kaçınması taahhüt ediliyordu.

İranlı yetkililere göre yeni teklif, Lübnan da dahil olmak üzere cephelerde çatışmaların durdurulmasını içeriyor.

Deniz ablukasının kaldırılması

İslamabad Mutabakatı’nın dördüncü maddesi, ABD’nin deniz ablukasını ve İran’ın önündeki diğer engelleri kaldırmaya başlamasını ve bunları 30 gün içinde tamamen sona erdirmesini öngörüyordu. ABD’nin nihai anlaşmanın ardından 30 gün içinde güçlerini İran çevresinden çekmesi de planlanıyordu.

ghyju
İran petrol tankerleri, CENTCOM’a göre 8 Eylül 2026’da ABD saldırılarında hedef alınmadan önce (Reuters - ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı)

Yeni teklifte ise ablukanın kaldırılması yedi gün içinde atılması gereken adımların bir parçası haline geliyor.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bagai, şartların “deniz ablukasının ve ABD’nin ekonomik baskısının sona erdirilmesini” içerdiğini söyledi.

Hürmüz: Altıncı gün

Mutabakatın beşinci maddesinde İran’ın Basra Körfezi ile Umman Denizi arasında ticari gemilerin “60 gün boyunca herhangi bir ücret alınmadan güvenli geçişi” için düzenlemeler yapması öngörülüyordu. Gemilerin geçişinin derhal başlaması ve mayınların temizlenmesi ile teknik ve askeri engellerin kaldırılması dikkate alınarak 30 gün içinde tamamen normale dönmesi planlanıyordu.

Yeni teklifte ise Arakçi, boğazın açılmasını ilk günlerde gerekli adımların tamamlanmasına bağlıyor. Buna göre Hürmüz Boğazı altıncı gün açılacak.

fvghjuk
Nükleer Natanz tesisinin yakınındaki “Cevz-i Balta” tünel girişleri, İran, 30 Haziran 2026 (Reuters - Vantor)

İran medyası, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü’nün açıklamalarına dayanarak yeni şartlar arasında “iki kıyıdaş ülke arasındaki mutabakata dayanarak güvenli bir deniz ulaşımı güzergahının kabul edilmesinin” bulunduğunu aktardı. Açıklamada Körfez’e kıyısı bulunan diğer ülkelere değinilmedi.

Reuters 24 Eylül’de İran’ın geçiş ücretleri konusunu ana anlaşmadan ayırarak daha sonraki düzenlemelere bırakmaya hazır olduğunu bildirdi. Ancak ajansın kaynakları bunun Tahran’ın bu talepten tamamen vazgeçtiği anlamına gelmediğini belirtti.

Petrol muafiyetleri

Mutabakatın 10. maddesi, ABD Hazine Bakanlığı’nın anlaşmanın imzalanmasının ardından yaptırımlar kaldırılana kadar İran’ın ham petrol, petrol ürünleri ve türevleri ile bunlarla bağlantılı hizmet ihracatına yönelik muafiyetler çıkarmasını öngörüyordu. Bankacılık işlemleri, sigorta ve taşımacılık da bu kapsamdaydı. Söz konusu muafiyetler 7 Temmuz’da kaldırıldı.

Yeni plana göre İran, ABD’den İran petrolünün ihracatına yönelik muafiyetler çıkarmasını talep ediyor.

Dondurulmuş varlıklar

Mutabakatın 11. maddesi, mutabakatın uygulanmasıyla birlikte ABD’nin dondurulmuş veya kısıtlanmış İran paraları ve varlıklarını “tam kullanım için” erişilebilir hale getirmesini öngörüyordu. Tarafların müzakereler sırasında bu varlıkların serbest bırakılmasına ilişkin mekanizmalar üzerinde anlaşması planlanmıştı. Maddede herhangi bir miktar belirtilmemişti.

İlk aşamada İran basınında Trump’ın, yurtdışındaki finans kuruluşlarında tutulan 100 milyar dolardan fazla İran varlığının yaklaşık 24 milyar dolarının serbest bırakılmasını kabul ettiği yönünde haberler yayımlandı.

Yeni teklif ise en az 12 milyar dolarlık dondurulmuş varlığa erişim sağlanmasını talep ediyor.

Nükleer dosya

İslamabad Mutabakatı’nın sekizinci maddesinde İran’ın nükleer silah edinmeyeceğini veya geliştirmeyeceğini teyit etmesi öngörülüyordu. Zenginleştirilmiş malzeme stokunun üzerinde anlaşılacak bir mekanizmaya göre ele alınması ve bunun asgari olarak İran içindeki zenginleştirme seviyesinin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetiminde düşürülmesini içermesi planlanıyordu. Zenginleştirme meselesinin nihai anlaşmada ele alınması öngörülmüştü.

scdvfb
Trump ve Pezeşkiyan, savaşı sona erdirmeye yönelik mutabakatın imzalanması sırasında ayrı görüntülerde (AFP)

Dokuzuncu madde ise nihai anlaşmaya kadar mevcut durumun korunmasını öngörüyordu. Buna göre İran nükleer programının mevcut durumunu koruyacak, Washington ise yeni yaptırımlar uygulamayacak ve ilave asker konuşlandırmayacaktı.

madde, nihai anlaşma müzakerelerinin başlaması için beş maddenin uygulanmaya başlamasını ve uygulanmaya devam etmesini şart koşuyordu. Bunlar çatışmaların durdurulması (1. madde), ablukanın kaldırılması (4. madde), Hürmüz’de deniz ulaşımının güvence altına alınması (5. madde), petrol muafiyetleri (10. madde) ve dondurulmuş varlıkların erişime açılmasıydı (11. madde). Bu unsurlar, yedi günlük plandan kamuoyuna açıklanan ayrıntıların da büyük bölümünü oluşturuyor.

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai 23 Eylül’de İran’ın Haber kanalına yaptığı açıklamada ABD’nin önce Tahran’ın şartlarını yerine getirmesi gerektiğini söyledi. Rızai, bu gerçekleşene kadar “Hürmüz Boğazı’nı açmayacağız ve müzakere yapılmayacak” dedi. Şartların daha önce kesinleştirildiğini ve arabulucular aracılığıyla iletildiğini belirten Rızai, bunlardan herhangi birinin çıkarılması veya yeni bir şart eklenmesinin söz konusu olmadığını ifade etti.

Fark nerede?

İranlı yetkililere göre yeni plan ile haziran ayındaki mutabakat arasındaki temel fark, uygulamanın hızında yatıyor. İlk adımlar Washington’ın planı kabul etmesiyle başlayan bir haftalık süreye sıkıştırılıyor.

Yeni planda Hürmüz’ün açılması, söz konusu adımların tamamlanmasına bağlanarak altıncı güne çekiliyor. Mutabakat ise anlaşmanın imzalanmasının ardından deniz ulaşımının derhal başlamasını öngörüyordu.

Plan hakkında mevcut bilgiler ayrıca dondurulmuş varlıklar için en az 12 milyar dolarlık bir miktarın belirlenmesini, geçiş ücretleri konusunun sonraki düzenlemelere bırakılabilmesini ve deniz ulaşımına ilişkin düzenlemelerin İran ile Umman arasındaki mutabakatla sınırlandırılmasını içeriyor.