İranlı milletvekili, yaptırımların yeniden uygulanması halinde Tahran'ın nükleer silah anlaşmasından çekileceği tehdidinde bulundu

Parlamento Ulusal Güvenlik Komisyonu üyeleri, 9 Haziran'da Tahran'daki nükleer araştırma reaktörünü inceledi. (İran Atom Enerjisi Kurumu)
Parlamento Ulusal Güvenlik Komisyonu üyeleri, 9 Haziran'da Tahran'daki nükleer araştırma reaktörünü inceledi. (İran Atom Enerjisi Kurumu)
TT

İranlı milletvekili, yaptırımların yeniden uygulanması halinde Tahran'ın nükleer silah anlaşmasından çekileceği tehdidinde bulundu

Parlamento Ulusal Güvenlik Komisyonu üyeleri, 9 Haziran'da Tahran'daki nükleer araştırma reaktörünü inceledi. (İran Atom Enerjisi Kurumu)
Parlamento Ulusal Güvenlik Komisyonu üyeleri, 9 Haziran'da Tahran'daki nükleer araştırma reaktörünü inceledi. (İran Atom Enerjisi Kurumu)

İranlı milletvekili Manuçehr Muttaki bugün Defa Press’e verdiği demeçte, Birleşmiş Milletler'in (BM) Tahran'a uluslararası yaptırımları yeniden uygulamaya koyması halinde parlamentonun Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'ndan çekilmeye hazır olduğunu söyledi.

Bu açıklama, Avrupa ülkelerinin BM'ye İran'a uluslararası yaptırımları yeniden uygulamaya hazır olduklarını bildirerek, ekim ayında sona erecek olan BM yaptırımlarını hızlı bir şekilde yeniden yürürlüğe koyabileceklerini ifade etmelerinden sonra geldi.

Daha önce Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya, ağustos ayı sonuna kadar Tahran'ın nükleer dosyası konusunda müzakere yoluyla bir çözüme ulaşılamaması halinde İran'a yaptırımları yeniden uygulamaya hazır olduklarını BM'ye gönderdikleri mektupta açıklamışlardı.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre üç ülkenin dışişleri bakanları, ‘İran'ın Ağustos 2025 sonuna kadar diplomatik bir çözüme varmak istememesi veya uzatma fırsatını değerlendirmemesi halinde snapback mekanizmasını harekete geçirmeye hazır olduklarını’ belirttiler.

Avrupa Troykası'nın (Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya) İran'a verdiği süre, yaklaşık 3 hafta sonra dolacak ve ardından İran'ın nükleer dosyası BM Güvenlik Konseyi'ne sevk edilecek. Bu, snapback mekanizmasının devreye sokulması için bir hazırlık niteliğinde.

Bu mekanizma, 2015 yazında İran ile P5+1 ülkeleri arasında Kapsamlı Ortak Eylem Planı olarak bilinen nükleer anlaşmaya varılmasının ardından, BM'nin 2231 sayılı kararı uyarınca askıya alınan altı grup uluslararası yaptırımın otomatik olarak yeniden uygulanmasını sağlıyor.



Japonya'da bir ilk: Belediye başkanı annelik izni kullanıyor

Üç yıl önce düzenlenen seçimlerde bağımsız aday olan Shoko Kawata zafer kazanmayı başarmıştı (Facebook/Shoko Kawata)
Üç yıl önce düzenlenen seçimlerde bağımsız aday olan Shoko Kawata zafer kazanmayı başarmıştı (Facebook/Shoko Kawata)
TT

Japonya'da bir ilk: Belediye başkanı annelik izni kullanıyor

Üç yıl önce düzenlenen seçimlerde bağımsız aday olan Shoko Kawata zafer kazanmayı başarmıştı (Facebook/Shoko Kawata)
Üç yıl önce düzenlenen seçimlerde bağımsız aday olan Shoko Kawata zafer kazanmayı başarmıştı (Facebook/Shoko Kawata)

Yawata Belediye Başkanı Shoko Kawata bir ilki daha gerçekleştiriyor. 

Japonya'da belediye başkanlığına seçilen en genç kadın unvanını taşıyan siyasetçi, şimdi de ilk annelik izni kullanan belediye başkanı olacak. 

2023'ten beri görevini sürdüren Kawata'nın eylül ortasında çocuğunu doğurması bekleniyor.

35 yaşındaki politikacı, 16 haftalık izninin yarısını doğumdan önce, yarısınıysa doğumdan sonra kullanmayı planlıyor. 

Kanunlarda kamu çalışanlarına annelik izni bulunsa da seçilmiş yetkililer için net bir hüküm yok. 

Annelik izni kullanacağını açıklayarak ülkedeki siyaset ve istihdam alanlarında süregelen ataerkil düzenin sorgulanmasını sağlayan Kawata, "sistemin değişmesi için bir katalizör" olmayı umuyor.

CNN'e konuşan siyasetçi, şu ifadeleri kullandı:

Bu sayede yalnızca çalışanların değil, işletme sahipleri ve yöneticiler gibi farklı kesimlerin de doğum ve çocuk yetiştirme gibi olayları işle makul bir denge kurarak benimsemelerini teşvik etmeyi umuyorum. Kadınlara çocuk ya da kariyer ikilemi dayatılıyor. Biz şimdi yavaş yavaş bu durumu düzeltmeye çalışıyoruz.

Kawata yaklaşık 70 bin kişinin yaşadığı kentteki görevlerini bir yardımcısına emanet edeceğini ve bebeğiyle ilgilenirken e-postalarına düzenli bakmayı planladığını belirtti. 

Sosyal medyada vergilerin boşa gittiğini söyleyenler bulunsa da yüz yüze konuştuğu kişilerin "inanılmaz anlayışlı" olduğunu vurguladı. 

Tokyo Üniversitesi'nde sosyoloji dersleri veren Sawako Shirahase, Japonya'da kamu yönetimine yönelik yaklaşımların genelde çalışan kadınlarının ihtiyaçlarına ayak uyduramayan "oldukça demode varsayımlara" dayandığını vurguladı. 

İlk kadın başbakanını geçen yıl seçen Japonya'nın Temsilciler Meclisi'nin yüzde 85'inden fazlasını erkekler oluşturuyor. 

Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi Japonya Merkezi'nden Stefanie Schwarte ise kadın belediye başkanı sayısının son 5 yılda yüzde 50'den fazla arttığını söyledi. 1700'ü aşkın belediyenin bulunduğu ülkede kadın belediye başkanı sayısı 50'lerden 80'lere geldi. 

Diğer yandan 29 Mayıs'ta nüfus sayımı verilerine göre Japonya'nın nüfusu 5 yıllık süre zarfında rekor bir düşüşle yüzde 2,5 azaldı.

Japonya'nın 5 yılda bir yayımlanan nüfus sayımı verileri, ülkenin nüfusunun 2025'te 123 milyona düştüğünü ortaya koydu. Bu rakam, 2020'de yayımlanan önceki verilere kıyasla 3 milyondan fazla azalma anlamına geliyor.

Üst üste üç ankettir ülkenin toplam nüfusunun azaldığı görülüyor. Yeni veriler, sayımın başladığı 1920'den bu yana en büyük nüfus düşüşünü gösterdi. 

Hükümet bu düşüşü ülkenin yaşlanan demografisine ve ölüm sayısının doğumları aşmasına bağlıyor.

Dünyanın en düşük doğum oranlarından birine sahip olan Japonya, bu tür kayıtların tutmaya başlandığı 1950'lerden beri en düşük çocuk nüfusunu 2025'te kaydetti. 

Mayısın önceki haftalarında açıklanan verilere göre, çocukların toplam nüfus içindeki oranı yüzde 10,8'le kayıtlardaki en düşük seviyeye geriledi.

Krizi çözmek için hükümet çocuk yetiştiren hanelere mali desteğin artırılması gibi bir dizi önlem alsa da bunlar beklenen sonuçları henüz sağlamadı.

Daha önce Dünya Bankası, Japonya'yı Monako'dan sonra dünyanın en yaşlı nüfusuna sahip ikinci ülkesi olarak tanımlamıştı.

Independent Türkçe, CNN, ABC


Trump, İran anlaşması ile gerginliğin tırmanması riski arasında

ABD Başkanı Donald Trump, 5 Haziran 2026’da New Jersey eyaletindeki Morristown Havaalanı’na vardıktan sonra Air Force One uçağından iniyor. (AFP/Getty Images)
ABD Başkanı Donald Trump, 5 Haziran 2026’da New Jersey eyaletindeki Morristown Havaalanı’na vardıktan sonra Air Force One uçağından iniyor. (AFP/Getty Images)
TT

Trump, İran anlaşması ile gerginliğin tırmanması riski arasında

ABD Başkanı Donald Trump, 5 Haziran 2026’da New Jersey eyaletindeki Morristown Havaalanı’na vardıktan sonra Air Force One uçağından iniyor. (AFP/Getty Images)
ABD Başkanı Donald Trump, 5 Haziran 2026’da New Jersey eyaletindeki Morristown Havaalanı’na vardıktan sonra Air Force One uçağından iniyor. (AFP/Getty Images)

ABD Başkanı Donald Trump’ın, yeniden başlayan karşılıklı askeri saldırıların ardından İsrail ve İran üzerinde baskı kurarak tarafları çatışmaları durdurmaya ikna ettiği görülüyor. Trump, barışa ulaşılması amacıyla yürütülen ve ‘nihai aşamaya geldiğini’ söylediği müzakereler sırasında tarafları ‘cehalet’ ve ‘aptallıkla’ suçlayarak sert uyarılarda bulundu.

Son gerilim, iki taraf arasında süregelen sembolik saldırılar ve ‘ateşle verilen mesajlar’ zincirinin yeni bir halkasını oluştururken, Trump’ın en yakın müttefiki İsrail üzerindeki etkisinin boyutu ile nihai aşamaya geldiği belirtilen müzakerelerin sahadaki yansımaları konusunda soru işaretlerine yol açtı.

Karşılıklı saldırılar ayrıca, İran ile bir uzlaşıya varmayı hedefleyen Trump’ın diplomatik yaklaşımı ile Tahran’ın müzakerelerde avantaj elde etmesini veya şartlarını kabul ettirmesini engellemeye çalışan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çizgisi arasındaki görüş ayrılıklarını da gözler önüne serdi.

Beyaz Saray’a göre Trump, 24 saatten kısa bir süre içinde Netanyahu ile ikinci kez telefon görüşmesi gerçekleştirdi ve İsrail Başbakanı’ndan saldırıları ‘derhal’ durdurmasını istedi.

İran ve İsrail, daha geniş çaplı bir savaşa dönüşme endişelerini artıran askeri gerilimi düşürmeye hazır olduklarını açıkladı. Ancak taraflar arasındaki tehdit mesajları tamamen sona ermedi. İran ordusu saldırılarını şimdilik durdurduğunu duyururken, İsrail’in Güney Lübnan da dahil olmak üzere operasyonlarına yeniden başlaması halinde daha sert ve güçlü karşılık vereceği uyarısında bulundu.

Diğer taraftan, Netanyahu’nun Trump’ın baskısı altında İran’a yönelik saldırıların durdurulması talimatını vermek zorunda kaldığı değerlendiriliyor.

Tarafların geçici bir süre için gerilimi düşürmeye hazır olduğu görülse de Beyaz Saray’dan bir kaynak Şarku’l Avsat’a, İsrail’in Güney Lübnan’daki Hizbullah hedeflerini vurma hakkını saklı tutmakta ısrar ettiğini belirtti. Bu durumun, taraflar arasında bir mutabakat zaptı hazırlanmasına yönelik kırılgan görüşmeleri sekteye uğratabileceği ifade ediliyor.

Yaşanan gerilim, Trump’ın İran ile yürürlükte bulunan kırılgan ateşkesi uzatma ve bunun ötesinde Tahran’ın nükleer programı, yaptırımların hafifletilmesi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini kapsayan daha kapsamlı bir anlaşmaya ulaşma çabalarını da tehdit ediyor.

 İran’ın pazar akşamı İsrail’e düzenlediği füze saldırısından (Reuters)İran’ın pazar akşamı İsrail’e düzenlediği füze saldırısından (Reuters)

Ateşli mesajlar

Analistler, karşılıklı saldırıların son turunu, olası bir anlaşma öncesinde çatışma kurallarını yeniden şekillendirmeyi ve müzakere pozisyonlarını güçlendirmeyi amaçlayan ‘ateşle verilen mesajlar’ olarak değerlendiriyor.

Ancak çatışmanın daha geniş bir alana yayılma riski sürüyor. Yemen’deki Husilerin çatışmalara dahil olarak Babu’l Mendeb Boğazı’nı kapatma tehdidinde bulunması ve İran yanlısı Iraklı milislerin devreye girme ihtimali, askeri gerilimin coğrafi kapsamının genişlemesine yol açabilecek unsurlar arasında gösteriliyor.

Trump ile Netanyahu arasında kamuoyuna yansıyan görüş ayrılıkları da ABD Başkanı’nın İsrail üzerindeki etkisini ve Netanyahu’yu ne ölçüde dizginleyebileceğini test ediyor. Bölge ise kritik bir yol ayrımında bulunuyor: Ya göreceli bir sükûnet sağlayacak anlaşmaya varılacak ya da yüksek maliyetli ve kontrol edilmesi zor geniş çaplı bir bölgesel gerilim yaşanacak.

Öte yandan, çatışma alanının genişlemesinin önüne geçilse bile karşılıklı saldırıların herhangi bir barış anlaşmasına ulaşılmasını daha da zorlaştırdığı değerlendiriliyor.

New York Times’a göre Netanyahu, Trump yönetiminin üzerinde çalıştığı barış anlaşmasının İsrail açısından ‘felaket’ sonuçlar doğurabileceğinden ve ülkenin Lübnan’daki Hizbullah’a karşı hareket alanını kısıtlayabileceğinden endişe duyuyor.

Gazeteye konuşan eski İsrail Ulusal Güvenlik Danışmanı ve halen Washington merkezli Demokrasileri Savunma Vakfı’nda araştırmacı olarak görev yapan Eyal Hulata, İran’ın savaştan galip çıktığı yönünde bir söylem geliştirdiğini belirtti. Hulata, Tahran’ın ABD ve İsrail saldırılarına karşı ayakta kalmasını ve Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü bu söylemin temel unsurları olarak öne çıkardığını ifade etti. Hulata, İran’ın İsrail’e yönelik saldırılarını ise ‘öfke boşaltma girişimi’ ve güçlü taraf görüntüsü verme çabası olarak nitelendirdi.

Trump’ın hesapları

Trump, İran ile ‘iyi’ bir anlaşmaya varmayı hedeflerken, ABD’de ekonomik koşullara ve yükselen fiyatlara yönelik memnuniyetsizliğin yanı sıra, Tahran ile gerilimin sürmesinin Cumhuriyetçi Parti’nin ara seçimlerdeki şansını olumsuz etkileyebileceği yönündeki kaygılar da artıyor.

Trump ve üst düzey danışmanları, İran’la yaşanan krizin çözülmesi ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden tam kapasiteyle açılması halinde enerji fiyatlarının düşeceği tezini öne çıkarıyor. Ancak aralıklı olarak yeniden alevlenen çatışmalar göz önüne alındığında, bunun nasıl ve ne zaman gerçekleşebileceği belirsizliğini koruyor.

Uzmanlar, Trump’ın İsrail’i ve Netanyahu’yu İran’la bir anlaşma ihtimalini zedeleyecek adımlardan vazgeçirmeye yönelik güçlü baskı araçlarına sahip olduğu konusunda görüş birliği içinde. Bununla birlikte, Tahran’ın müzakere masasındaki konumunu güçlendirme çabaları ve karşılıklı saldırıların yeniden yaşanma ihtimali nedeniyle anlaşmaya ulaşma olasılığına ilişkin ciddi şüpheler devam ediyor.

Arap Denizi’nde, amfibi saldırı gemisi USS Tripoli üzerinde düzenlenen tatbikat sırasında, Deniz Piyade İndirme Gücü’ne bağlı 31. Keşif Birimi’nden ABD Deniz Piyadeleri mensupları (CENTCOM)Arap Denizi’nde, amfibi saldırı gemisi USS Tripoli üzerinde düzenlenen tatbikat sırasında, Deniz Piyade İndirme Gücü’ne bağlı 31. Keşif Birimi’nden ABD Deniz Piyadeleri mensupları (CENTCOM)

Atlantik Konseyi bünyesindeki Scowcroft Strateji ve Güvenlik Merkezi Başkan Yardımcısı Matthew Kroenig, Trump’ın hâlâ bir anlaşmaya ulaşılmasını sağlayabilecek ve İsrail’in müzakereleri sekteye uğratmasını engelleyebilecek güçlü baskı araçlarına sahip olduğunu belirtiyor. Kroenig’e göre Trump, İran’ı taviz vermeye zorlamak amacıyla yoğun diplomatik baskıyı sürdürürken, yaptırımları ve deniz ablukasına yönelik uygulamaları da koruyacak. Ancak Kroenig, son gerilimin diplomasiye olan güveni zedeleyebileceğini ve Tahran’daki sertlik yanlılarına anlaşmanın faydasını sorgulamak için yeni argümanlar sağlayabileceğini düşünüyor.

Öte yandan, Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) analizlerinden birinde Charles Kupchan, Trump’ın İsrail’e Hizbullah’a karşı sınırlı veya ‘cerrahi hassasiyette’ operasyonlar düzenleme izni vermesinin çatışmayı geçici olarak dondurabileceğini, ancak kalıcı bir anlaşmaya ulaşma ihtimalini zayıflatabileceğini savunuyor.

ABD Kongresi’ndeki Cumhuriyetçiler ise konuya ilişkin iki farklı çizgide yer alıyor. Bir grup, İran tehdidiyle mücadele açısından İsrail’in saldırılarını gerekli görerek destekliyor. Bu yaklaşımın önde gelen isimlerinden biri Senatör Lindsey Graham olarak gösteriliyor. Diğer grup ise anayasal yetkilendirme olmaksızın daha geniş çaplı bir savaşa sürüklenme riskine dikkat çekiyor ve Kongre denetiminin artırılmasını talep ediyor. Bu kanadın öne çıkan isimleri arasında Temsilciler Meclisi üyesi Thomas Massie bulunuyor.


Uluslararası sistemin dönüşümlerinde güç kullanımı bir norma dönüştü

ABD Ordusu hava savunma topçu birliğinden bir asker, Patriot MIM-104 füze sisteminin bakımını yapıyor, 1 Haziran 2026 (AFP)
ABD Ordusu hava savunma topçu birliğinden bir asker, Patriot MIM-104 füze sisteminin bakımını yapıyor, 1 Haziran 2026 (AFP)
TT

Uluslararası sistemin dönüşümlerinde güç kullanımı bir norma dönüştü

ABD Ordusu hava savunma topçu birliğinden bir asker, Patriot MIM-104 füze sisteminin bakımını yapıyor, 1 Haziran 2026 (AFP)
ABD Ordusu hava savunma topçu birliğinden bir asker, Patriot MIM-104 füze sisteminin bakımını yapıyor, 1 Haziran 2026 (AFP)

Bugün gündemde olan soru, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana güç kullanımının artıp artmadığı değil, nasıl ve neden daha yaygın ve İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde uluslararası sistemin yerleştirmeye çalıştığı kısıtlamalara daha az tabi hale geldiğidir. Dünya, 20. yüzyılın ilk yarısındaki gibi büyük, topyekûn savaşlara sürüklenmedi, fakat buna karşılık, Soğuk Savaş'ın bitişine eşlik eden vaadi de yerine getirmedi, o da açık kurallar ve etkili hesap sorma tarafından yönetilen daha disiplinli bir uluslararası sistem.

Bana göre güç kullanımının doğasında niteliksel bir değişim yaşandı. Savaş artık istisnai bir olay değil, doğrudan askeri müdahalelerden vekalet savaşlarına, sınırlı saldırılara ve siber operasyonlara kadar çeşitli derecelerde ve biçimlerde kullanılan bir siyasi araç haline geldi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu aşamanın en belirgin özelliği, topyekûn savaşın maliyeti caydırıcı olmaya devam etse de güce başvurma eşiğinin düşmesi olabilir.

Bu dönüşüm, ABD'nin tek başına uluslararası hegemonyaya sahip olduğu ve Irak Savaşı'nda olduğu gibi çeşitli bağlamlarda güç kullanmasına olanak tanıyan Soğuk Savaş sonrası dönem dikkate alınmadan anlaşılamaz. Ancak bu aşama uzun sürmedi. Çin'in yükselişi ve özellikle Ukrayna savaşından sonra Rusya'nın uluslararası sahnede yeniden yükselişiyle dünya daha çok taraflı, ancak aynı zamanda daha akışkan ve daha az yönetilebilir hale geldi.

Bu değişimin en derin etkisi, geleneksel çatışma arenasından yeni güç kullanım modelleri için açık bir laboratuvara dönüşen Ortadoğu'da açıkça görülmektedir. Bölge artık istikrarlı dengeler içinde yaşamıyor. Devletler parçalandı, silahlı örgütler yükseldi ve yabancı müdahaleler arttı; bu da bölgesel etkileşimleri yönetmede gücü günlük bir araç haline getirdi.

Artık sadece “vekâlet savaşlarından” bahsetmek mümkün değil. Yeni bir modelle karşı karşıyayız; açık bir savaş ve gerçek, ancak hesaplı bir gerilim. Bu, kendi içinde, oyunun kurallarında bir değişimi yansıtıyor, çünkü eski normlar artık güç kullanımını engellemiyor.

Bu bağlamda, artan güç kullanımının, İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde uluslararası sistemin çekirdeğini oluşturan beş temel norm üzerinde derin bir etkisi olduğu söylenebilir.

Bu normlardan ilki güç dengesidir. Geçmişte bu denge, büyük güçler arasında açık bir caydırıcılığa dayanıyordu. Ancak bugün daha karmaşık hale geldi, zira artık devletlerle sınırlı değil, devlet dışı aktörleri ve sınır ötesi nüfuz ağlarını da kapsıyor. Sonuç, istikrarsızlığa yatkın ve gerilimi kontrolsüz bir şekilde gerilime daha duyarlı, kırılgan bir dengedir.

İkinci norm, kurumsal denge ve denetim mekanizmalarıdır. Uluslararası kurumların güç kullanımını düzenleme gücü gerek büyük güçler arasındaki bölünmelerden gerekse bu kurumların birçok durumda atlanmasından dolayı geriledi. Nitekim çoğu askeri operasyon, bağlayıcı kolektif çerçevelerin dışında yürütülüyor ve bu da uluslararası denetim kavramını zayıflatıyor.

Üçüncüsü hesap sormadır. Uluslararası sistemde yasal hesap sorma mekanizmalarında ilerlemeler kaydedilmiş olsa da uygulamada seçici olunmaya devam edildi. Büyük ve bölgesel güçlerden, güç kullanımından dolayı nadiren gerçek anlamda hesap soruldu. Müdahaleler sıklıkla neredeyse hiçbir yasal sonuç doğurmadan tekrarlandı. Bu gerçeklik, sisteme olan güveni zayıflatmakla kalmayıp, bu tür davranışların tekrarını da teşvik ediyor.

Dördüncüsü egemen kurallar ve normlarla ilgilidir. Bunlar yok sayılma yoluyla değil, yeniden yorumlanma yoluyla kademeli olarak erozyona uğradı. “Öz savunma”, “önleyici saldırılar”, “terörle mücadele” ve hatta “rejim değişikliği” gibi kavramlar artık çok çeşitli askeri operasyonları haklı çıkarmak için kullanılıyor. Bu kavramlar, çatışma yönetiminde günlük araçlar haline geldi ve meşru ile gayrimeşru eylemler arasındaki çizgileri daha da bulanıklaştırdı.

Beşincisine gelince, teknolojik gelişme ve bunun farklı büyüklükteki ve güçteki ülkeler, hatta geleneksel olarak bu tür teknolojilere erişime alışkın olmayan hükümetler ve sivil toplum kuruluşları arasında yayılmasının gölgesinde, silahlanma yöntemleri ve askeri planlarla ilgilidir. Bunun en belirgin örnekleri, füze ve insansız hava araçlarındaki teknolojik uzmanlık, yüksek hassasiyetli ile ayrım gözetmeyen teknolojiler arasındaki eşitsizliktir. Bu durum, bazen askeri ve sivil hedefler arasındaki çizgileri, maddi maliyet ile askeri etki hesapları arasındaki çizgileri bulanıklaştırmıştır.

Giderek daha karamsar hale gelen bu tabloya rağmen, uluslararası sistemin tamamen çöktüğü söylenemez. Topyekûn savaşın maliyeti, küresel ekonomik karşılıklı bağımlılık ve özellikle karşılıklı caydırıcılık olasılığı tarafından dayatılan sınırlar hâlâ ayakta.

Hesap sormaya maruz kalmadan artan aşırı güç kullanımının en tehlikeli ve kötü sonuçlarından biri, savaşan tarafların ve uluslararası toplumun, sivillerin aşırı biçimde hedef alınması, askeri operasyonlar ve çatışmalar sırasında yaşanan ve “ikincil (tali) zarar” olarak adlandırılan durumun giderek daha fazla kabul görmesi yoluyla insanlıklarını hızla kaybetmeleridir.

Bana göre, günümüzdeki gerçek meydan okuma, çok kutuplu bir dünyada ulaşılması zor bir hedef olan çatışmaların sayısını azaltmakta değil, güç kullanımına ilişkin kurallar konusunda asgari bir uzlaşmayı yeniden inşa etmekte yatıyor. Bu olmadan, kurallardan ziyade güç dengesiyle yönetilen bir sisteme doğru kayma devam edecektir.

Başka bir deyişle, güç, sistemin yerini almadı ama yeni kurallarının bir parçası haline geldi ve dönüşümün özü de burada yatıyor.