Uluslararası standartların çöküşü ve yasal çerçevelerden kanunsuzluğa geçiş

Mali, Burkina Faso ve Nijer, UCM’den derhal çekileceklerini açıkladı

Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi binası, 14 Mart 2025 (AFP)
Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi binası, 14 Mart 2025 (AFP)
TT

Uluslararası standartların çöküşü ve yasal çerçevelerden kanunsuzluğa geçiş

Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi binası, 14 Mart 2025 (AFP)
Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi binası, 14 Mart 2025 (AFP)

Sergey Eledinov

Mali, Burkina Faso ve Nijer'den oluşan Sahel İttifakı (SSA), 22 Eylül 2025 tarihinde ortak bir bildiri yayınlayarak Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni (UCM) kuran Roma Statüsü'nden çekilme kararını duyurdu.

Bildiride UCM’nin ‘emperyalizmin elinde yeni bir sömürgeci baskı aracı ve seçici adaletin küresel bir modeli’ haline geldiği ve ‘kanıtlanmış savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, soykırım ve saldırganlık eylemlerini kovuşturmada başarısız olduğu’ belirtilerek net gerekçeler sunuldu.

Birçok basın kuruluşu, bu hamleyi uluslararası toplumdaki ‘asi çocukların’ yeni bir eylemi olarak nitelendirdi. Mali, Burkina Faso ve Nijer Rusya ile ortak bir şekilde Batı karşıtı bir politika izlerken uluslararası kurumlar ve ittifakların sistemini istikrarsızlaştırmayı hedefliyorlar.

Ancak bu kararın önemi Sahel bölgesinin çok ötesine uzanıyor. Karar, uluslararası adalet sistemindeki derin yapısal çatlağı somutlaştırmakta ve sistemin aşınması ve bozulmasını işaret ediyor. Yasal yorumlama tekelinin kaybından kaynaklanan küresel adaletin ‘işletim sisteminin’ çöküşü, açık bir sistemik başarısızlığı ortaya çıkardı. Uluslararası hukuk standartları artık evrensel olarak görülmüyor ve uluslararası hukuku sağlayan kurumların meşruiyeti tartışma konusu haline gelirken sürekli olarak aşınıyor.

UCM’ye kalan sorunlu miras

UCM, başta soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçlar olmak üzere en ağır suçların sorumlularını yargılamak üzere kuruldu. 1945 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Şartı uyarınca kurulan Uluslararası Adalet Divanı, yalnızca devletler arasındaki uyuşmazlıklarda yargı yetkisine sahiptir.

Küresel yargı yetkisine sahip kalıcı bir organ kurulması fikri, BMGK tarafından kurulan özel mahkemelerle ilgili deneyimlere dayanıyordu. Bu mahkemeler arasında 1993 yılında kurulan Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ve 1994 yılında kurulan Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi sayılabilir.

Ancak UCM, kurulmasından önce öncüllerini rahatsız eden; seçici kovuşturma, siyasi baskıya yatkınlık, bürokrasi ve mağdurlar dahil olmak üzere yerel topluluklarla zayıf iletişim gibi sorunları miras aldı.

Çin, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), İran ve Türkiye gibi Batı demokratik modeli dışındaki birçok ülke bu tüzüğe karşı çıktı. Bu ülkelerin gerekçeleri, egemenliklerine yönelik tehdit ve mahkemenin siyasallaşma olasılığı konusundaki endişelerine dayanıyordu.

Böylece seçicilik, mahkemenin ayrılmaz bir özelliği haline geldi. Adalet mekanizmaları ‘onaylanmış’ suçlamalarla sınırlıydı. Örneğin Sırplar ve Hutular ‘toplu suçlular’ olarak gösterilirken, Hırvatlar ve Boşnaklar çok daha az oranda yargılandı. Öte yandan Hutulara karşı toplu katliamlar ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki mültecilerin öldürülmesi dahil olmak üzere Tutsilerin suçları büyük ölçüde görmezden gelindi.

Başlangıçta mutlak iyiliği ve kötülüğü ayırt etmek için bir forum olarak tasarlanan ve ‘galip gelenlerin mahkemesi’ olarak bilinen Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi’nin mirası, günümüzde yaygın olarak ‘galip gelenlerin adaleti’ olarak anılan bir yapıya dönüşmüştü. Uluslararası hukuk, suçlu bulunanlara seçici bir şekilde uygulandığında, siyasi manevralar için bir araç haline geldi.

UCM, modern uluslararası kurumlardan; kararları ve eylemleri için sorumluluk almayı sistematik olarak reddetmek gibi başka bir sorunlu özelliği de miras aldı.

Roma Statüsü’nün ilkeleri ve evrenselliğinin sınırları

Roma'da 17 Temmuz 1998'de düzenlenen Birleşmiş Milletler konferansında 120 ülke, UCM’yi kuran Roma Statüsü’nü kabul etmek için oy kullandı. Roma Statüsü, ‘en ciddi suçların cezasız kalmayacağının garantisi’ olarak tasarlandı.

Temel ilkeleri, tamamlayıcılık ilkesi, sınırlı yargı yetkisi, bireysel cezai sorumluluk, suçlar için zamanaşımı olmaması, kişisel cezaların uygulanması, yargının bağımsızlığı, sınırlamalarına rağmen evrensellik, masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkının güvence altına alınması.

fgthy
Nijer’in başkenti Niamey’de SSA üyesi ülkelerin devlet ve hükümet Başkanları, 6 Temmuz 2024 (Reuters)

Roma Statüsü'nün uluslararası niteliği başından beri imzacı devletlerle sınırlıydı. Bu sınırlama, önceki mirasın bir uzantısı olarak değil, daha çok Mahkeme'nin kuruluşundan bu yana şikâyet ettiği bir ‘kurumsal çocukluk hastalığı’ olarak görülmeli.

Çin, Hindistan, BAE, İran ve Türkiye gibi Batı demokratik modeli dışındaki birçok ülke Roma Statüsü’ne karşı çıktı. Bunun nedenleri arasında egemenliklerine yönelik tehditler, mahkemenin siyasallaşma olasılığı, iç çatışmalara veya askeri operasyonlara dahil olmanın getireceği riskler ve bölgesel statülerini koruma arzusu sayılabilir.

Rusya, ABD ve İsrail gibi ülkeler Roma Statüsü’nüimzalamış, ancak onaylamaktan kaçınmış, böylece UCM’nin yargı yetkisini tanımamışlardır.

Ancak UCM, Roma Statüsü'nün 60 ülke tarafından 1 Temmuz 2002 tarihinde onaylanmasından sonra Hollanda'nın Lahey kentindeki merkezinde resmi olarak çalışmalarına başladı.

UCM yargıçlar, aşağıdaki kriterler temelinde seçildi:

- Yüksek mesleki nitelikler.

- Çeşitli hukuk sistemlerinin temsil edilmesi.

- Coğrafi denge.

- Cinsiyet eşitliği.

Üye devletlerin katkılarıyla finanse edilen UCM’nin 2025 yılı bütçesi yaklaşık 195 milyon euro olarak açıklandı.

Siyasi aktör olarak UCM

UCM’nin faaliyetlerinde, kurulduğu günden bu yana birbiriyle ilişkili iki eğilim olduğu görüldü. Bunlardan birincisi UCM, artık kanunların tarafsız bir şekilde uygulanması için tarafsız bir yargı aracı değil, uluslararası ilişkilerde giderek daha etkili bir rol üstlenerek fiilen siyasi bir aktör haline gelmiştir. İkinci olarak ise Afrika kıtası, 2025 yılına kadar soruşturmalarının yaklaşık yüzde 65'inin bu kıtada yoğunlaşmasından dolayı UCM’nin başlıca faaliyet alanı haline geldi. Öyle ki UCM tarafından hazırlanan 54 iddianamenin 47'si Afrika vatandaşlarını ilgilendiriyordu.

“Fildişi Sahili'nin eski Cumhurbaşkanı Laurent Gbagbo, 2011 seçimlerinin ardından çıkan çatışmalardan sonra insanlığa karşı suç işlemekle yargılanmak üzere Lahey'e nakledilen ilk devlet başkanı oldu.

Her vaka benzersiz olsa da toplu olarak ele alındığında daha geniş bir düşüş tablosu ortaya çıkıyor. ‘Galip gelenin adaleti’, zayıf devletlere karşı seçici soruşturmaların yapıldığı ‘koruyucu adalet’ özelliklerini taşımaya başladı.

Afrika, UCM için bir ‘deneme alanı’ ve ‘mezarlık’ oldu

2009 yılında mahkeme, Darfur'da soykırım suçu işlediği gerekçesiyle Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir hakkında tutuklama emri çıkardı. Amaç Hartum rejimine baskı uygulamaktı, ancak sonuç tam tersi oldu, çünkü bu hamle Afrika Birliği içindeki diyaloğu felç etti. 2015 yılında Güney Afrika da dahil olmak üzere birçok ülke, UCM’nin yargı yetkisini onaylamış olmalarına rağmen tutuklama emirlerini uygulamayı reddetti.

UCM, 2010 yılında, Kenya’da seçimlerin ardından yaşanan şiddet olayları nedeniyle dönemin Devlet Başkanı Uhuru Kenyatta ve Başkan Yardımcısı William Ruto aleyhine dava açtı. Ancak UCM, tarafsız bir hakem olarak hareket etmek yerine iç siyasi çatışmalara karışarak güvenilirliğini zedeledi. Dava, delil yetersizliği nedeniyle sona ererken, Kenyatta bu suçlamaları kampanyasında kendisini ‘Lahey komplosunun kurbanı’ olarak gösterme amacıyla kullandı.

dcfvgt
Niamey'de Mali, Nijer ve Burkina Faso'nun Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu'ndan (ECOWAS) çekilmesini kutlayanlar, 28 Ocak 2025 (AFP)

UCM, 2011 yılında NATO'nun Libya'daki müdahalesi sırasında, Muammer Kaddafi ve oğlu Seyfulislam için tutuklama emri çıkarttı. Bu hamlenin zamanlaması, NATO’nun politikalarıyla yakın bir uyum içinde olduğundan Libya liderliğinin meşruiyetini zayıflattı.

Fildişi Sahili'ndeki durum: Gbagbo ve Mahkeme

Fildişi Sahili'nin eski Cumhurbaşkanı Laurent Gbagbo, 2011 seçimlerinin ardından çıkan çatışmalardan sonra insanlığa karşı suç işlemekle yargılanmak üzere Lahey'e nakledilen ilk devlet başkanı oldu.

Bu davanın karmaşıklığı başından beri belliydi. Gbagbo, Abidjan'daki silahlı çatışmalar sırasında BM barış gücü helikopterlerinin başkanlık sarayına düzenlediği saldırının ardından Fransız özel kuvvetleri tarafından tutuklandı. Ardından, yeni Cumhurbaşkanı Alassane Ouattara’ya sadık yetkililer tarafından UCM’ye teslim edildi.

Gbagbo’nun davası 2016 yılında başladı. UCM 2019 yılında, delil yetersizliği nedeniyle onu tamamen beraat ettirdi. Bu karar, 2021 yılında Temyiz Mahkemesi tarafından onandı. Gbagbo daha sonra siyasi bir figür olarak ülkesine döndü, ancak Fransa'ya yakın olan Ouattara'nın en önde gelen muhalifi olarak statüsü fiilen azaldı.

Bu dava, UCM’nin nasıl kullanıldığını ortaya koymuştu. Gbagbo hakkında tutuklama emri çıkaran UCM, Ouattara'nın destekçilerinin işlediği şiddeti büyük ölçüde görmezden gelmiş ve bu da yeni rejime uluslararası meşruiyet kazandırmıştı. Ouattara, geçtiğimiz ağustos ayında anayasa başkanların görev süresini iki dönemle sınırlasa da dördüncü bir başkanlık dönemi için aday olacağını açıklamıştı.

Afrika'nın UCM’ye karşı tepkileri

Afrika toplulukları arasında yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açan UCM, önyargılı ve çifte standartlı olmakla suçlanarak ‘Afrikalılar üzerinde beyaz adamın mahkemesi’ lakabını aldı. 2016 yılına gelindiğinde, Afrika Birliği (AfB) içinde ‘Afrika'nın çıkışı’ olarak bilinen UCM’nin yargı yetkisi alanından toplu olarak çekilme kararı ciddi olarak değerlendirilmeye başlandı.

“UCM’nin Afrika'da yaşadığı tekrarlanan başarısızlıklar, küresel yankı uyandıracak davaların aranmasına neden oldu.

Yetki alanını genişletmeye çalıştıkça endişeleri artıran UCM, bu yıl, sosyal medyada dolaşan videoları ‘psikolojik terör’, ‘kişisel onurun ihlali’ ve ‘insanlığa karşı suçlar’ gibi suçlar olarak sınıflandırarak bir emsal oluşturmaya çalıştı. Bu materyallerin çoğunun hükümet yanlısı güçlerin eylemlerini belgelemesi dikkati çekti.

Hissene Habre davası ve sorumluluğun başkalarına yüklenmesi

UCM, sorumluluğu üstlenecek bölgesel veya ulusal mahkemelerin kurulmasını teşvik ederek, Afrika’daki bazı yüksek profilli davalarından uzak durmaya çalıştı.

Eski Çad Devlet Başkanı Hissene Habre'nin davasında, AfB’nin desteğiyle Senegal'deki Olağanüstü Afrika Mahkemeleri, onu tek başına yargılama görevini üstlendi. Habre’nin hakkındaki suçlamalar, resmi olarak UCM’nin yargı yetkisi dışında kalıyordu. Çünkü bu suçlar, 1982 ile 1990 yılları arasında, mahkeme kurulmadan önce işlenmişti.

Ancak, davada birçok suçlama o dönemde uluslararası hukukta suç olarak kabul edilmeyen eylemlerle ilgili olduğundan, ‘kanun olmadan suç olmaz’ (nullum crimen sine lege) ilkesi açıkça ihlal edildi. Afrikalı gözlemcilere göre bu daha çok devrik bir lideri cezalandırmak için kullanılan bir araç gibi görünüyordu, oysa Habre'nin siyasi rakibi Devlet Başkanı İdris Debi'ye atfedilen suçlar görmezden gelinerek, hukuk ve siyaset arasındaki bir uzlaşı temelinde seçici bir adalet uygulandığı ortaya çıktı.

Duruşmanın meşruiyeti, uluslararası standartlara uygunluğu ve bağımsız denetim eksikliği ile ilgili sorular, duruşmanın güvenilirliğini daha da zedeledi.

Uluslararası adaletin siyasileştirilmesi ve UCM’nin sınırları

UCM’nin Afrika'da tekrar tekrar yaşadığı başarısızlıklar, mahkemeyi küresel yankı uyandıran davalar aramaya itti. UCM, 2021 ile 2025 yılları arasında etkili devlet liderlerine karşı davalar açtı. Bu davalar arasında 2021 yılında, dönemin Filipinler Cumhurbaşkanı Rodrigo Duterte hakkında, ‘uyuşturucuyla mücadele’ kapsamında gerçekleştirilen yargısız infazlar hakkında başlatılan soruşturma, 2023 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hakkında, işgal altındaki topraklardan Ukraynalı çocukları sınır dışı ettiği gerekçesiyle savaş suçu işlediği gerekçesiyle çıkarılan tutuklama emri ve 2025 yılında UCM Başsavcısı Kerim Han’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkında Gazze'de yürütülen askeri operasyonlar sırasında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlediği gerekçesiyle tutuklama emri çıkarılmasını talebi yer alıyor.

Bu davalar, UCM’nin son derece hassas siyasi meselelere giderek daha fazla müdahil olduğunu ortaya koyarken tarafsızlığı ve yargı yetkisinin sınırları hakkında derin soru işaretleri ortaya çıkarıyor. Bu davaların çeşitli bağlamlara rağmen, evrensel yargı yetkisi ve hesap verebilirlik mekanizmaları gibi araçların siyasi çatışmalarda kullanılan araçlara dönüşmesi gibi ortak özellikleri var. UCM’nin kararları artık esasen uygulanmasının zayıf veya hiç olmaması muhtemel siyasi sinyaller olarak ele alınıyor.

Uluslararası hukuk kurumları siyasi bir cepheye dönüştüğünde, hukukun kendisi jeopolitik hesaplamalara tabi hale gelir ve bağlayıcı bir küresel standart olmaktan çıkar.

Bu durum, UCM’nin zayıflıklarını ve sınırlamalarını ortaya koymakla kalmıyor, aynı zamanda bir hukuk kurumu olarak yetersizliğini de yansıtıyor. Macaristan ve Moğolistan hükümetlerinin tepkileri de bunu doğrulayarak, UCM’yi devletleri resmen çekilmeyi düşünmeye veya kararlarını tekrar tekrar görmezden gelmeye sevk eden ‘yüksek riskli bir oyun’ olarak nitelendirdi.

Bölgesel ve ulusal alternatifler ve uluslararası hukukun aşınması

Bu dinamikler, uluslararası hukukun giderek aşınmasına, küresel hukuk çerçevesinin parçalanmasına ve kurumlarının zayıflamasına katkıda bulundu. Ancak uluslararası arenada, yargısal bir otorite olarak ‘ulusal alanlara’ giderek artan bir geri dönüş yaşanıyor.

SSA üyesi ülkeler, UCM’den çekileceklerini duyururken, egemenliği koruyan ve ulusal değerlere dayanan alternatif adalet mekanizmaları kurmayı planladıklarını açıkladılar. Halihazırda Sahel Ceza Mahkemesi de bu yaklaşımı somutlaştırmak için kuruldu.

hyuj
Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) 66. Olağan Oturumu'nda, Nijerya Devlet Başkanı Abdourahmane Tchiani için ayrılmış boş koltuk, 15 Aralık 2024 (AFP)

Bu anlamda, UCM’den çekilme, devletlerin onlarca yıl boyunca kendilerini uluslararası hukukun eşit tarafları değil, yalnızca özneleri olarak gördükleri bir dönemden sonra kendi adalet kavramlarını formüle etme hakkının yeniden teyidi anlamına geliyor.

Uluslararası hukuk kurumları siyasi bir cepheye dönüştüğünde, hukukun kendisi jeopolitik hesaplamalara tabi hale gelir, kapsamlı bir küresel standart ortaya çıkar ve adaletin güç dengesi tarafından belirlendiği ulusal ve bölgesel siyaset arenasına geri döner.

Bu aşınma sadece UCM ile sınırlı kalmayıp uluslararası kurumlara olan güveni tehdit ederek domino etkisi yaratıyor. Kamuoyunun ikisi de Lahey’de bulunan UCM ve Uluslararası Adalet Divanı (UAD) arasındaki farkı ayırt edememesi, kafa karışıklığını daha da artırıyor.

Nürnberg'den Lahey'e kadar, küresel adalet projesi hayata geçirilemezken üstüne üstlük sahte bir hukuki cephe yaratıldı ve bu da uluslararası hukukun gerçekte var olmadığını ortaya çıkardı.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.