Doğu Akdeniz bir kavşakta: Artan gerilimler mi yoksa yenilenen nüfuz mu?

Benzersiz bir bölgesel yapı

Tek taraflı deklare edilmiş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Girne semalarındaki Türk helikopterleri ve savaş gemileri  (AFP)
Tek taraflı deklare edilmiş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Girne semalarındaki Türk helikopterleri ve savaş gemileri  (AFP)
TT

Doğu Akdeniz bir kavşakta: Artan gerilimler mi yoksa yenilenen nüfuz mu?

Tek taraflı deklare edilmiş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Girne semalarındaki Türk helikopterleri ve savaş gemileri  (AFP)
Tek taraflı deklare edilmiş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Girne semalarındaki Türk helikopterleri ve savaş gemileri  (AFP)

Michael Harari

Doğu Akdeniz'de son 15 yılda yapılan doğal gaz keşifleri, bölgede bir dizi önemli siyasi gelişmeye yol açtı ve benzersiz bir bölgesel yapının oluşmasına katkıda bulundu. Bu yapının özü, İsrail-Yunanistan-Kıbrıs üçgeni arasındaki yakın iş birliğinin yanı sıra, Ocak 2019'da Mısır'ın öncü rol oynadığı Doğu Akdeniz Gaz Forumu'nun kurulmasıdır.

Forum, yukarıda belirtilen ülkelere ek olarak Ürdün, İtalya ve Filistin'i de içeriyor ve merkezi Kahire'de bulunuyor. Türkiye'nin bu çerçevedeki yokluğu tesadüf değil, zira bu bölgesel blok, birçok açıdan, bölgedeki çoğu ülkenin ve kendi çıkarlarıyla uyuşmadığını düşündüğü Türk politikalarına bir tepki olarak ortaya çıktı. Lübnan'ın foruma katılma daveti aldığını, fakat (açıkça duyurulmadığı gibi) gözlemci olarak bile foruma katılamamasının şaşırtıcı olmadığını belirtmek gerekir. O zamandan beri bölgenin sahne olduğu çalkantılara rağmen, bu bölgesel mutabakat büyük ölçüde bir arada kaldı; bu, özellikle Gazze Savaşı'nın tetiklediği derin gerilimler göz önüne alındığında dikkat çekicidir.

Son birkaç yıl boyunca Türkiye, bu bölgesel gerçekliğe meydan okumaya çalıştı. Son zamanlarda da Mısır ve Körfez ülkeleriyle, özellikle Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini yeniden kurmayı başardı. Ankara ve Atina arasındaki ilişkilerde de belirgin bir iyileşme görüldü. Bilhassa Esed rejiminin çöküşü ve Ahmed eş-Şara'nın Şam'da iktidara gelmesi, Başkan Trump'ın ikinci bir dönem için Beyaz Saray'a dönmesi de dahil olmak üzere, bölgesel ve uluslararası gelişmeler Türkiye'nin yeni bir güven kazanmasını sağladı.

Türkiye, 2019'da Libya ile münhasır ekonomik bölgeyi belirleyen bir anlaşma imzalayarak yeni bölgesel düzenlemelere daha erken bir dönemde yanıt vermeye çalıştı. 2011'de Kaddafi'nin devrilmesinden bu yana Libya, uluslararası alanda tanınan Trablus'taki ile General Halife Hafter liderliğinde Tobruk'taki iki rakip otorite arasında bir iç savaş ve siyasi bölünmenin pençesinde. Trablus hükümetiyle imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşması, Girit Adası'nı göz ardı ederek Akdeniz'in büyük bir bölümünü Türkiye ve Libya arasında bölüyordu. Dolayısıyla diğer bölge ülkeleri ve daha geniş ölçüde uluslararası toplumun bu anlaşmayı tanımayı reddetmesi şaşırtıcı değildi.

Son aylarda Ankara, 2019 anlaşmasını onaylamaya her zamankinden daha yakın görünen Tobruk hükümetiyle ilişkilerinde önemli ilerleme kaydetti. Yunanistan, bu hamleyi hemen engellemeye çalıştı ve Dışişleri Bakanı yakın zamanda iki kez Libya'yı ziyaret ederek, Türkiye-Libya deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşmasını zaten reddeden Kahire'yi ikna etmeye çalıştı. Ancak bu çabaları şimdiye kadar pek başarılı olamadı. Hesaplı bir politika izleyen Türkiye, henüz deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşmasını resmen onaylamamış olmasına rağmen, General Hafter ile temaslarını güçlendirdi. Ankara, Libya geleneksel olarak Mısır'ın ulusal güvenlik hesaplarında en önemli önceliklerden biri olmasına rağmen, halihazırda nispeten alt sıralara gerilemiş olmasından faydalandı. Türkiye-Mısır ilişkileri son yıllarda iyileşmiş olduğu için de Kahire bu olumlu gidişatı şu anda tersine çevirme riskine girmeye istekli gibi görünmüyor.

Türkiye, 2019 yılında Libya ile münhasır ekonomik bölgeyi belirleyen bir anlaşma imzalayarak yeni bölgesel düzenlemelere daha erken bir dönemde yanıt vermeye çalıştı

Aynı zamanda, son aylarda Yunanistan ve Türkiye arasındaki gerginlikte bir yükseliş yaşandı. Ankara, Yunanistan ve Kıbrıs arasındaki elektrik bağlantısı projesine, güzergahının kendi ekonomik sınırları içindeki bölgelerden geçtiğini iddia ederek itiraz etti. Bu anlaşmazlık, Atina'nın Türkiye'ye kısıtlamalar getirmesi için Avrupa Birliği'nden (AB) destek almaya çalışmasıyla Brüksel'de bir dizi diplomatik hamleye yol açtı.

Türkiye'nin temel amacının, son 15 yıldır dışlandığı bölgesel yapıyı zayıflatmak olduğu aşikar. Ankara'nın stratejik konumunun, özellikle Suriye'deki dönüşümler, Başkan Trump'ın iktidara dönüşü, ABD'nin kıtaya ve NATO'ya olan bağlılığındaki gerileme ile birlikte Avrupa’nın artan güvenlik ihtiyaçları gibi bir dizi radikal gelişme sayesinde son iki yılda iyileştiği göze çarpıyor. Ankara ayrıca, bölgesel konumunu güçlendirmek için göç kartını da kullanıyor ve Libya'dan artan düzensiz göç dalgaları ile ilgili Avrupa'nın ve özellikle de İtalya'nın endişelerinden yararlanıyor.

6u7ı8
ABD Başkanı Donald Trump, 25 Eylül 2025'te Washington D.C.'deki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile el sıkışıyor (AFP)

Buna ek olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Washington'a yaptığı başarılı ziyaret ve Başkan Trump ile arasındaki kişisel uyum, Ankara'nın Doğu Akdeniz'deki rolünü yeniden kazanma gücüne olan güvenini artırdı. Ziyaret, Türkiye'nin 2045 yılına kadar ABD'den sıvılaştırılmış doğal gaz ithal etmeye devam etmesi ve 225 adet Boeing yolcu uçağı satın alınması konusunda bir anlaşmaya varmasıyla sonuçlandı. F-35 meselesi henüz çözüme kavuşmamış olsa da Başkan Trump, sorunun çözülebileceğini ima ederek, “Ama önce Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bizim için bir şey yapması gerekiyor” dedi. İki taraf, İsrail ile Suriye'deki Kürtler konusunda da anlaşmazlıkları aşmayı başardı.

Bu hamlelerin, özellikle Ankara ve Atina arasındaki bölgesel gerginlikleri daha da kötüleştirebileceği endişesi devam ediyor. Bu durum, esas olarak Akdeniz ve özellikle de Girit adası yakınlarındaki tartışmalı sularda arama ruhsatları konusundaki anlaşmazlıklara ek olarak, AB için hayati önem taşıyan ve 670 milyon avroluk finansman sözü verdiği elektrik bağlantısı projesi konusundaki anlaşmazlıklardan kaynaklanıyor. Bu bağlamda, Türkiye birkaç hafta önce, planlanan bağlantı için deniz tabanı araştırmaları yapan Cebelitarık bandıralı bir araştırma gemisini durdurdu ve gemiyi geri dönmeye zorladı.

Suriye ve Lübnan arasındaki sınırların belirlenmesi

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Suriye ve Lübnan'da yaşanan köklü dönüşümler, bölgesel rekabeti de etkileyecektir. Şam'da Şara rejiminin istikrara kavuşmasıyla birlikte, iki ülkenin yakında kara ve deniz sınırlarını belirlemek için anlaşmalar imzalamaya çalışması bekleniyor. Akdeniz'deki bu deniz sınırları büyük ekonomik ve stratejik öneme sahip. Ankara'nın Şara ile yakın bağları ve artan özgüveni, Doğu Akdeniz'deki rolünü güçlendirmek için bu müzakerelerin gidişatını etkilemeye çalışacağını gösteriyor. Bu gelişmelerin, başta İsrail, Yunanistan, Kıbrıs ve Mısır olmak üzere bölgedeki çeşitli ülkeler ve Avrupa üzerinde doğrudan etkileri olacaktır.

Filistin tarafının ve özellikle de Gazze Deniz Gaz Sahası'nın bölge enerji sektöründeki rolüne de işaret etmek önemlidir

Bu taraflar arasında Kıbrıs ve Lübnan, 2007 yılında imzalanan ve henüz onaylanmamış olan deniz anlaşmasının tamamlanması için yakın zamanda müzakerelere yeniden başladı. İki taraf da büyük engeller oluşturması beklenmeyen nihai bir anlaşmaya varmayı hedefliyor ve bu anlaşma her iki ülke için de büyük önem taşıyor.

Filistin tarafının ve özellikle de Gazze Şeridi'ne yaklaşık 35 kilometre uzaklıkta bulunan Gazze Deniz Gaz Sahası'nın bölge enerji sektöründeki rolüne de işaret etmek önemlidir. Bu saha, ticarileştirilmesi için uygun koşullar sağlandığı takdirde Filistin için büyük bir potansiyel taşımaktadır.

dfrg
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Mısır Petrol Bakanı Tarık el-Molla, İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz ve ABD Enerji Bakanı Rick Perry, 25 Temmuz 2019'da Kahire'de düzenlenen Doğu Akdeniz Gaz Forumu'nda (EMGF) bir araya geldi (AFP)

İsrail, bölgesel sahneyi stratejik bir bakış açısıyla yorumladığını kanıtladı. Türkiye ile yaşadığı anlaşmazlık ve medyada Arap Baharı olarak adlandırılan olayların yansımalarının ardından, hızla inisiyatif alarak Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan bölgesel yapıya entegre oldu. Bu strateji hem siyasi hem de ekonomik düzeyde etkinliğini kanıtladı; Mısır ve Ürdün ile ilişkilerinde mevcut gerginliklere rağmen, şimdiye kadar önemli bir kopuş yaşanmadı. Benzer şekilde, Yunanistan ve Kıbrıs, Brüksel'de İsrail'i desteklemeye devam ediyor. Buna ilaveten İsrail, Mısır ve Ürdün için kritik bir doğal gaz kaynağı.

Bölgenin geleceğinin, Gazze'de devam eden savaşın kaderinden ve yakın gelecekte sona erme ihtimalinden büyük ölçüde etkileneceği aşikar. Trump'ın Gazze planı, bölgenin tamamı için yeni ufuklar açabilir. Son 15 yılda Doğu Akdeniz, uluslararası alanda geniş ilgi gören kritik bir alt bölge haline geldi. Ancak, bu ilgiye rağmen gerilimin artması ve bir çatışmanın patlak vermesi riski hâlâ devam ediyor.



Hürmüz’de gemileri hedef alan saldırı dalgası büyüyor

Hürmüz Boğazı yakınlarında seyreden petrol tankerleri (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarında seyreden petrol tankerleri (Reuters)
TT

Hürmüz’de gemileri hedef alan saldırı dalgası büyüyor

Hürmüz Boğazı yakınlarında seyreden petrol tankerleri (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarında seyreden petrol tankerleri (Reuters)

Gemilere yönelik saldırılar artarken petrol ihracatında sert düşüş yaşandı. Brent petrolün varil fiyatı 110 dolara yükselirken, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim küresel enerji arzına ilişkin endişeleri artırıyor.

Körfez’de deniz ulaşımını tehdit eden riskler, savaşın başlamasından bu yana gemilere ve petrol tankerlerine yönelik saldırılarda benzeri görülmemiş bir artış yaşanmasıyla giderek büyüyor. Bu gelişme, küresel enerji arzının güvenliğine ilişkin endişeleri artırırken petrol fiyatlarının da yükselmesine yol açıyor.

ABD ile İran’ın Hürmüz Boğazı çevresinde karşılıklı askeri baskı uyguladığı bir dönemde, boğazdan geçişin maliyeti ve riskleri artıyor. Savaşı sona erdirmeyi amaçlayan müzakerelerin geleceğine ilişkin belirsizlik ise sürüyor.

Saldırılarda rekor artış

İngiliz Financial Times gazetesinin yayımladığı istatistiklere göre, ekim ayının ilk iki haftasında 24 gemi hedef alındı. Bu sayı, savaşın ilk iki haftasında saldırıya uğrayan 13 geminin yaklaşık iki katına karşılık geliyor.

Saldırılardaki artış, Hürmüz Boğazı’ndan geçişin Tahran ile Washington arasındaki mücadelenin başlıca cephelerinden birine dönüşmesiyle birlikte bölgedeki deniz güvenliği risklerinin genişlediğini ortaya koyuyor.

ghyju
Hürmüz Boğazı’nı geçtikten sonra bir boşaltma terminalinde ham petrolünü boşaltan Hindistan bayraklı tanker (Reuters)

Mevcut veriler, boğazdan geçişin giderek daha maliyetli hale geldiğine işaret ediyor. Gemilerin kaptanlarına, geçişin risklerini üstlenmeleri karşılığında aylık yaklaşık 100 bin dolar ödenmesi gerektiği belirtiliyor. Bu durum, deniz taşımacılığında işletme ve sigorta maliyetlerinin ne ölçüde arttığını gösteriyor.

Yeni saldırılar ve yangınlar

İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu (UKMTO), cumartesi günü yaptığı açıklamada, cuma akşamı Körfez’de Suudi Arabistan kıyıları açıklarında iki petrol tankerinin saldırıya uğradığını bildirdi.

Kurumun açıklamasına göre, ilk tanker Cübeyl kentinin 68 deniz mili kuzeydoğusunda kimliği belirlenemeyen bir mühimmatın isabet etmesi sonucu hasar gördü. Fransız Haber Ajansı’nın (AFP) aktardığı bilgilere göre, olayın ardından geminin mürettebatı tahliye edildi ve herhangi bir yaralanma yaşanmadı. O sırada olayın çevre üzerinde olumsuz bir etkisi olduğuna ilişkin herhangi bir bildirim de yapılmadı.

İkinci olayda ise bir petrol tankerinin kaptanı, gemisinin küçük bir tekneden fırlatılan roketle hedef alındığını bildirdi. Cübeyl’in 78 deniz mili açığında meydana gelen saldırıda geminin arka kısmı hasar gördü. UKMTO, mürettebatın yerinin tespit edildiğini ve güvende olduklarını açıklarken hasarın boyutunun ve çevresel etkilerin henüz netlik kazanmadığını belirtti.

scdfvgbhj
Petrol varilleriyle birlikte Hürmüz Boğazı’nın görüntüsü (Reuters)

Deniz güvenliği şirketi Vanguard, saldırıya uğrayan gemilerden birinin Marshall Adaları bayraklı ST 3 adlı petrol tankeri olduğunu açıkladı. Şirket, tankerin mürettebatının yakındaki Birleşik Arap Emirlikleri bayraklı bir konteyner gemisine nakledildiğini bildirdi.

Öte yandan İran Devrim Muhafızları’na bağlı deniz kuvvetleri, cumartesi günü bir petrol tankerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçerken deniz mayınına çarpması sonucu alev aldığını duyurdu.

İran medyasının aktardığı Devrim Muhafızları açıklamasında, tankerin 2 milyon varilden fazla ham petrol taşıdığı ve İran’ın izin vermediği bir güzergâhtan geçmeye çalıştığı öne sürüldü.

Reuters da İran medyasına dayandırdığı haberinde, iki tankerin deniz mayınlarına çarptığı ve gemilerde yangın çıktığı yönündeki iddiaları aktardı. Ancak bu anlatımları doğrulayan bağımsız bir teyit bulunmadığı belirtildi.

Tahran, söz konusu gemileri konum belirleme ve radar sistemlerini devre dışı bırakmakla ve izin verilmeyen bir güzergâhı kullanmaya çalışmakla suçladı. Olayların tüm ayrıntıları ve koşulları ise henüz açıklığa kavuşmadı.

cdvfbg
ABD güçleri, 2 binden fazla ticari geminin Hürmüz Boğazı’ndan geçişine yardımcı olduklarını açıkladı (CENTCOM)

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) ise petrol tankerlerinin deniz mayınlarına çarptığı yönündeki İran açıklamasını yalanladı. CENTCOM, gemilerin kullandığı güzergâhların mayınlardan arındırılmış olduğunu savunarak hasarların İran’a ait mühimmatlar veya insansız hava araçlarıyla gerçekleştirilen saldırılardan kaynaklandığını belirtti.

Petrol ihracatı sert düşüş kaydetti

Gerilimin sonuçları yalnızca gemilerin ve mürettebatın güvenliğiyle sınırlı kalmıyor; Körfez’den dünya pazarlarına petrol sevkiyatını da doğrudan etkiliyor.

Şarku’l Avsat’ın Deniz taşımacılığı ve enerji verilerinin analizinde uzmanlaşan Kpler şirketinden aktardığı verilere göre eylül ayında günlük ortalama petrol ihracatı 15,5 milyon varil düzeyindeydi. Bu miktar, 11 Ekim’de günlük 2,9 milyon varile kadar geriledi. Sert düşüş, petrol arzında yaşanan aksamanın boyutunu ortaya koydu.

Arzdaki daralma fiyatlara da yansıdı. Brent petrolün varil fiyatı, cuma günü işlemlerin kapanışında yaklaşık 110 dolara yükselerek geçen mayıs ayından bu yana en yüksek seviyesine ulaştı.

Bu gelişmeler, deniz ulaşımındaki aksaklıkların sürmesi halinde enerji piyasaları üzerindeki baskının daha da artabileceği endişesini güçlendiriyor. Özellikle petrol tankerlerinin geçişine yönelik kısıtlamaların uzaması veya saldırıların daha fazla gemiyi ve petrol ihracatıyla bağlantılı tesisi kapsayacak şekilde genişlemesi, küresel arz üzerindeki riskleri artırabilir.

Riskler yalnızca ham petrol fiyatlarındaki yükselişle sınırlı değil. Arzda yaşanan aksaklıklar, nakliye ve sigorta maliyetlerine, oradan da akaryakıt fiyatlarına yansıyabilir. Bu durum, enerji ithalatçısı ekonomiler üzerindeki enflasyon baskısını artırabilir.

Hürmüz yeniden çatışmanın merkezinde

Hürmüz Boğazı, Körfez’den uluslararası pazarlara petrol ve doğal gaz ihracatında üstlendiği stratejik rol nedeniyle 28 Şubat’ta savaşın başlamasından bu yana ABD ile İran arasındaki mücadelenin merkezinde yer alıyor.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından Tahran, boğazdaki deniz trafiğine kısıtlamalar getirdi ve kendisinden izin almadan geçmeye çalışan gemileri defalarca hedef aldı. Buna karşılık Washington, İran limanlarına abluka uyguladı ve deniz kuvvetlerinin bölgedeki varlığını güçlendirdi. ABD donanmasına ait unsurlar, boğazdan geçen petrol tankerlerine artan sayıda eşlik etmeye başladı.

İran Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri Komutanı Ali Azmai, geçen hafta yaptığı açıklamada, geçiş sırasında tespit edilmemek amacıyla takip sistemlerini devre dışı bırakan gemilerin “düşman hedef” sayılacağı uyarısında bulundu. Bu açıklama, Tahran’ın deniz trafiği üzerindeki denetimini sıkılaştırma konusundaki kararlılığını ortaya koydu.

Gemilere yönelik saldırıların yoğunluğu, özellikle müzakerelerin tıkanması ve ABD ile İran arasında doğrudan çatışmaların yeniden başlayabileceğine ilişkin açıklama ve işaretlerin artmasıyla yükseliyor.

Mevcut durumda ABD Başkanı Donald Trump, askeri operasyonların yeniden başlatılması ihtimaline ilişkin Amerikan güçlerinden planlar hazırlanmasını istediğini defalarca dile getirdi. Trump’ın son açıklamalarında, İran’ın Cebel-i Fes bölgesindeki nükleer tesisine “tüm bombaların anası” olarak bilinen bombayla saldırı düzenlenmesi ihtimaline de değindiği belirtildi.

İran, boğazdaki geçişleri denetleme ve izin verilen güzergâhları belirleme hakkını savunuyor. ABD ve diğer bazı taraflar ise bu uluslararası su yolundaki deniz trafiğinin tek taraflı kısıtlamalara tabi tutulmasına karşı çıkıyor.

Böylece Hürmüz Boğazı, yalnızca ticari bir geçiş güzergâhı olmaktan çıkarak nüfuz mücadelesinde ve savaşın sona erdirilmesine yönelik pazarlıklarda tarafların birbirine karşı kullandığı bir baskı aracına dönüşüyor.

Ekonomik etkiler genişliyor

Saldırıların sürmesi ve boğazdan güvenli geçişe ilişkin belirsizlik, deniz ulaşımının normal seviyelerine dönmesini zorlaştırıyor. Ticari gemiler giderek artan güvenlik riskleriyle karşı karşıya kalırken deniz taşımacılığı sektörü, mürettebatın ve yüklerin güvenliğini sağlamak için daha fazla önlem almak zorunda kalıyor.

Denizcilik sektöründen yetkililer, yakın zamanda boğaz yakınlarında iki ayrı olayda bir konteyner gemisi ile bir dökme yük gemisinin mühimmat isabet etmesi sonucu battığını bildirmişti. Bu gelişme, deniz taşımacılığında meydana gelen hasarın boyutlarının genişlediğine ilişkin işaretlere yenisini ekledi.

ABD’nin ablukası ve İran’ın uyguladığı kısıtlamalar devam ederken gerilimin nasıl seyredeceği, tarafların deniz ulaşımı ve deniz güvenliği konusunda uzlaşmaya varabilmesine bağlı kalıyor.

O zamana kadar enerji piyasalarının dalgalanmalara açık olması bekleniyor. Gemilere yönelik tekrarlanan saldırılar, bölgesel bir güvenlik krizinin ötesine geçerek petrol fiyatlarının, nakliye ve sigorta maliyetlerinin yükselmesi ve enflasyon risklerinin artması yoluyla küresel ekonomi üzerinde daha geniş çaplı bir baskı unsuru haline gelebilir.


Bangladeş kızamıkla mücadele ediyor

Bangladeş’in Sylhet kentinde bulunan Şehit Şemseddin Ahmed Hastanesi’ndeki kızamık izolasyon koğuşunda yerde tedavi gören hastalar (Reuters)
Bangladeş’in Sylhet kentinde bulunan Şehit Şemseddin Ahmed Hastanesi’ndeki kızamık izolasyon koğuşunda yerde tedavi gören hastalar (Reuters)
TT

Bangladeş kızamıkla mücadele ediyor

Bangladeş’in Sylhet kentinde bulunan Şehit Şemseddin Ahmed Hastanesi’ndeki kızamık izolasyon koğuşunda yerde tedavi gören hastalar (Reuters)
Bangladeş’in Sylhet kentinde bulunan Şehit Şemseddin Ahmed Hastanesi’ndeki kızamık izolasyon koğuşunda yerde tedavi gören hastalar (Reuters)

Bangladeş, dünyadaki en büyük kızamık salgınını kontrol altına almakta zorlanıyor. Yetersiz veriler, bilinçlendirme çalışmalarındaki eksiklikler ve aşılamadaki açıklar nedeniyle daha da ağırlaşan kriz, uzmanlara göre aşılama oranlarının düşmesinin yol açabileceği ölümcül risk konusunda diğer ülkeler için de bir uyarı niteliği taşıyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), rutin aşılama programının 2025’te aksadığı Bangladeş’te, salgının mart ortasında başlamasından 9 Ekim’e kadar 202 bin şüpheli kızamık vakasının bildirildiğini açıkladı. Bu vakaların 22 bini laboratuvar testleriyle doğrulandı. Bu sayı, bu yıl herhangi bir ülkede kaydedilen en yüksek şüpheli vaka sayısı oldu.

WHO, son derece bulaşıcı olan hastalık nedeniyle şu ana kadar bin 147 kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi. Kaydedilen ölümlerin yüzde 94’ünü beş yaşın altındaki çocuklar oluşturdu.

Bangladeş’te yaşananlar, aşılama oranı yüzde 95’in altına düştüğünde bir salgını kontrol altına almanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor. WHO, salgınların önlenmesi için bu oranın gerekli olduğunu belirtiyor. Bangladeş, son birkaç yılda bu seviyeye yaklaşmıştı, ancak aşılama oranı 2025’te geriledi.

sd
Kızamık hastaları için ayrılmış izolasyon koğuşunda tedavi gören çocuklarına bakan ebeveynler (Reuters)

Reuters’ın WHO belgelerini incelemesi ve 10’dan fazla bilim insanı, sağlık çalışanı ve yetkiliyle yaptığı görüşmeler sonucunda, Bangladeş’in acil müdahale çalışmalarının, milyonlarca çocuğu kapsam dışında bırakan veriler, hazırlık eksiklikleri ve yeterli sayıda ebeveyne ulaşamama nedeniyle sekteye uğradığı ortaya çıktı.

WHO aşı danışmanı ve New York Üniversitesi Küresel Halk Sağlığı Fakültesi profesörü Mark Jit, “Bu, her ülke için gerçek bir uyarı” dedi.

Jit, salgınları aşılamayla önlemenin acil durumlara müdahale etmekten daha kolay, daha düşük maliyetli ve daha güvenli olduğunu belirtti.

Jit, “Müdahale çalışmaları sonunda salgını durduracaktır, ancak bu süreçte çok sayıda kişi kızamığa yakalanacak, bazıları ise hayatını kaybedecek” ifadelerini kullandı.

Bangladeş Başbakanı Tarık Rahman’ın sağlık işlerinden sorumlu özel danışmanı Ziyaeddin Haydar, eylül ayında Reuters’a yaptığı açıklamada, hükümetin salgını sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptığını söyledi.

“Oğlumu defnettikten sonra geldiler”

178 milyon nüfuslu Bangladeş’in salgından en fazla etkilenen bölgelerinden biri olan Sylhet’te, iki yaşındaki Arman Hüseyin temmuz ayında hayatını kaybetti. Ailesinin, hastanede tedavi masraflarını karşılamak için sahip oldukları üç tekerlekli aracını satarak finanse ettiği tedavinin ardından çocuk, hastaneye yatırılmasından 24 saat sonra yaşamını yitirdi. Dört yaşındaki kız kardeşi ise kendisi de aşılanmamış olmasına rağmen hayatta kaldı.

D
Kızamık hastaları için ayrılmış koğuşta tedavi gören 6 yaşındaki bir çocuk (Reuters)

26 yaşındaki baba Emin Miya, Sylhet’teki uzak köylerine çocuklara zamanında aşı yapılması için hiçbir sağlık çalışanının gelmediğini söyledi. Miya, “Oğlumu defnettikten sonra geldiler” dedi.

WHO’ya göre kızamık, normal şartlarda her bin vakadan iki ya da üçünün ölümüne yol açıyor. Ancak yetersiz beslenme gibi etkenler nedeniyle hastalık, yoksul ülkelerde daha ölümcül olabiliyor.

Yine Sylhet bölgesinde bulunan Chhatak kasabasında, 30 yaşındaki marangoz Hümâyun Reşid’in dokuz aylık kızı, haziran ayında hayatını kaybetti. Labibe Ahter, acil aşılama programının aşılanma yaşını dokuz aydan altı aya indirdiği nisan ayında aşı olabilirdi.

Babası, “Bize haber vermek için hiçbir sağlık çalışanı gelmedi” dedi.

Bangladeş Sağlık Bakanı Serdar Muhammed Sakavat Hüseyin, mayıs ayında yaptığı açıklamada, acil aşılama kampanyasının salgın bölgelerindeki vaka sayısını ‘neredeyse sıfıra’ indirdiğini ve salgının kontrol altına alındığını söylemişti.

Ancak Bangladeş, eylül ayında yüksek ateş, öksürük ve deri döküntüsüne neden olan kızamıkta günlük ortalama bin 198 yeni vaka bildirdi. Bu, mayıs ayından bu yana kaydedilen en yüksek sayı oldu.

Bangladeş’teki salgın, özellikle daha zengin ülkelerde aşıya yönelik tereddütlerin arttığı bir dönemde yaşanıyor. Bu şüpheciliği ABD Sağlık Bakanı gibi isimler de yaygınlaştırıyor.

Uzmanlar, Bangladeş’te aşıya erişim ve aşılama konusunda farkındalık oluşturulmasının başlıca engeller arasında yer aldığını belirtti.

Bangladeş, yakın zamana kadar aşılama konusunda başarılı bir ülke olarak gösteriliyordu. WHO ile Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) tahminlerine göre, 2024’te kızamık aşısının ilk dozunu alan çocukların oranı yüzde 96’ya, tek dozla bağışıklık geliştiremeyen az sayıdaki çocuğu korumak amacıyla uygulanan ikinci dozu alanların oranı ise yüzde 93’e ulaşmıştı.

Ancak aynı yıl, Başbakan Şeyh Hasina’nın 15 yıllık iktidarını sona erdiren protestolar patlak verdi. Ardından yaşanan siyasi çalkantılar sırasında sağlık çalışanları greve gitti, aşı siparişleri gecikti ve rutin aşılama programlarında genellikle uygulanan takip dozları aksadı.

WHO ve UNICEF’in temmuz ayında yayımladığı raporda yer alan tahminlere göre, 2025’te ilk doz aşılama oranı yüzde 90’a, ikinci doz oranı ise yüzde 86’ya geriledi. Bu oranlar, sürü bağışıklığı olarak bilinen korumanın sağlanması için gerekli yüzde 95’lik seviyenin birkaç puan altında kaldı.

dcserghyj
Bangladeş’in Sylhet kentinde bulunan Şehit Şemseddin Ahmed Hastanesi’ndeki kızamık izolasyon koğuşunda tedavi gören 8 yaşındaki bir çocuk (Reuters)

Raporda ayrıca, 2023-2025 yılları arasında kızamık ve diğer hastalıklara karşı yapılan aşılara ilişkin resmî verilerin kalitesi konusunda da soru işaretleri gündeme getirildi.

Raporda, ilk verilerin bazı durumlarda aşılanan kişi sayısının hedeflenen nüfusun yüzde 100’ünü aştığını gösterdiği belirtildi. Bunun, uygulanan dozların veya hedef nüfusun hesaplanmasında yapılan hatalara işaret ettiği ifade edildi.

Acil yardım programı milyonlarca kişiyi göz ardı etti

Buna rağmen, kızamık salgınının başlamasının ardından Bangladeş hızla harekete geçti ve başlangıçta mücadelede başarılı olduğu izlenimi verdi.

Acil aşılama programının ardından, nisan ve mayıs aylarında yaklaşık 20 milyon çocuğa aşı yapılmasıyla yeni vaka sayısındaki artış ilk etapta yavaşladı. Hükümet, 6 ay ile 5 yaş arasındaki hedef yaş grubunda bulunan tüm çocukların aşılandığını açıkladı.

Ancak program gerçekte hedefine ulaşamadı. Bu durum, haziran ayında yürütülen başka bir rutin sağlık müdahalesinin hedef listesinde, aynı yaş grubunu kapsamasına rağmen kızamık aşılama kampanyasındakinden 4 milyon daha fazla çocuk bulunmasıyla ortaya çıktı.

Kızamık vakalarının 14 Eylül’de yeniden artması üzerine Reuters’a konuşan Haydar, “Bir açık var” dedi. Haydar, çocukların aşılanamamasını ebeveynlerin tereddüt etmesine veya çocukların hastalanmasına bağladı.

Başka sorunlar da ortaya çıktı.

Reuters’ın daha önce yayımlanmamış belgeleri incelemesi, hükümet, WHO ve diğer sağlık ortakları arasında nisan ve ağustos aylarında yapılan toplantıların ayrıntılarını ortaya koydu. Belgeler, hızlı hareket etme çabasının bazı eksikliklere yol açmış olabileceğini gösterdi.

19 Nisan’da yapılan toplantının tutanaklarına göre hükümet, zaman darlığı nedeniyle acil aşılama programını başlatmadan önce normalde dört tur halinde gerçekleştirilen hazırlık kontrollerinden yalnızca birini yapmayı tercih etti. Bu kontroller, aşıların soğuk zincirde saklanması için yeterli buzdolabı bulunup bulunmadığının doğrulanmasından aşılanması gereken çocuk sayısının belirlenmesine kadar birçok unsuru kapsıyor.

Tutanaklarda, tek tur halinde gerçekleştirilen kontroller sonucunda bölgelerin çoğunun hazır olduğunun, ancak tüm bölgelerin gerekli hazırlıkları tamamlamadığının belirlendiği kaydedildi.

Yoksullar bedelini ödüyor

Bangladeş’te kızamık ve kızamıkçığın ortadan kaldırılmasına yönelik Ulusal Doğrulama Komitesi Başkanı Prof. Dr. Mahmud er-Rahman, “Hazırlık kontrolleri gerektiği gibi yapılmadığında, aşılamayı kaçıran ve bunun bedelini ödeyenler genellikle en yoksul ve ulaşılması en zor çocuklar oluyor” dedi.

Diğer yandan Haydar, nisan ayındaki aşılama kampanyasının dört hafta içinde başlatıldığını söyledi. Ancak 2017 yılına kadar Bangladeş’in bağışıklama programını yöneten Taculislam Abdulbari, bu tür kampanyaların normalde aylar süren bir planlama gerektirdiğini belirtti.

Ağustos ayında yapılan toplantıya gelindiğinde uygulamadaki eksiklikler tespit edilmişti. Toplantı tutanaklarında, kızamık vakası laboratuvar testleriyle doğrulanan ancak aşılanmamış çocukların oranının kampanya öncesinde yüzde 82, sonrasında ise yüzde 85 olduğu belirtildi. Tutanaklarda bu durumun, ‘kapsama alanındaki eksikliklerin devam ettiğini’ doğruladığı ifade edildi.

WHO, nisan ve ağustos aylarında yapılan toplantılara ilişkin soruları yanıtlamadı. Ancak örgütün Bangladeş’teki temsilci yardımcısı Dr. Rajesh Narwal, risk altındaki tüm çocukların aşılanması hedefinde hükümeti desteklemeye kararlı olduklarını söyledi.

Narwal, “Bu tür eksikliklerin tekrarlanmaması için rutin aşılama programının daha etkili ve dayanıklı hale getirilmesi gerekiyor” dedi.

Resmî kayıtlara göre 180 çocuğun hayatını kaybettiği Sylhet’te, Reuters’ın eylül ayında görüştüğü 16 aileden sekizi, çocuklara aşı yapmak üzere gelen sağlık çalışanlarını hiç görmediklerini söyledi. En az altı aile ise sağlık çalışanlarının bölgeyi ancak kızamık nedeniyle bir çocuk hayatını kaybettikten sonra ziyaret ettiğini belirtti.

Hükümet, eylül ayının sonunda önceki kampanyalarda aşılanamayan 3,4 milyon çocuğu hedefleyen yeni bir kampanya başlattı.

Sağlık Bakanı, bir basın toplantısında, “Hiçbir çocuğun geride kalmaması için tüm köylerdeki insanları sürece dahil edeceğiz” dedi.

Ancak her çocuğa ulaşmak hâlâ önemli bir sorun olmayı sürdürüyor. UNICEF ve Bangladeş İstatistik Bürosu verilerine göre çocukların yüzde 40’ına kadarı nüfus kayıtlarında yer almıyor. Hükümet verileri ise sağlık çalışanlarına ayrılan kadroların yaklaşık üçte birinin boş olduğunu gösteriyor.


Trump iki büyük okyanustan birini istedi... Google reddetti

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump iki büyük okyanustan birini istedi... Google reddetti

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, Amerikan teknoloji şirketi Google’ı, bir okyanusa kendi adını vermeye ikna etmeye çalıştığını, ancak şirketin bu öneriyi reddettiğini söyledi.

Georgia eyaletinde düzenlenen bir seçim mitinginde konuşan Trump, şirketin temsilcilerine Atlas Okyanusu veya Pasifik Okyanusu’nun adını ‘Trump Okyanusu’ olarak değiştirmeyi önerdiğini belirtti. Şarku’l Avsat’ın DPA’dan aktardığına göre Trump, şirketin bu öneriye öfkeyle karşılık vererek, “Artık yeter. Bu kadarı da fazla. Daha fazlasını yapmayacağız” dediğini aktardı.

Trump, 2025 yılında Meksika Körfezi’nin adının Amerika Körfezi olarak değiştirilmesini öngören bir başkanlık kararnamesi yayımlamıştı. Geçtiğimiz ağustos ayında ise ABD ile Kanada sınırında bulunan Ontario Gölü’ne ‘Amerika Gölü’ adını vermişti.

Google, her iki isim değişikliğini de ABD’deki kullanıcılar için haritalarına yansıtmıştı.

Trump, destekçilerine Google’a ‘Trump Okyanusu’ adının yer aldığı bir harita gönderdiğini, ancak şirket temsilcilerinin bu fikri reddettiğini söyledi. Bu kez yalnızca şaka yaptığını öne süren Trump, yine de bunun aklına gelen en kötü fikir olmadığını belirtti.

Trump, uzun süredir okyanuslardan birinin adını değiştirmek istediğini dile getiriyor. ABD ile İran arasındaki savaş devam ederken İran’ı açıkça kışkırtma girişimi olarak Hürmüz Boğazı’nın adını ‘Trump Boğazı’ olarak değiştirmeyi de önermişti.