Kuzey Kıbrıs seçimleri: Erdoğan yeni gerçeklikle nasıl başa çıkacak?

İki devletli çözüm ve federal çözüm arasındaki referandum

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) taraftarları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki zaferlerini kutluyorlar, 19 Ekim 2025 (AFP)
Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) taraftarları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki zaferlerini kutluyorlar, 19 Ekim 2025 (AFP)
TT

Kuzey Kıbrıs seçimleri: Erdoğan yeni gerçeklikle nasıl başa çıkacak?

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) taraftarları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki zaferlerini kutluyorlar, 19 Ekim 2025 (AFP)
Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) taraftarları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki zaferlerini kutluyorlar, 19 Ekim 2025 (AFP)

Ömer Önhon

Yalnızca Türkiye tarafından bağımsız bir devlet olarak tanınan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC), pazar günü dokuzuncu cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı.

Muhalefetteki Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) lideri Tufan Erhürman, oyların yüzde 62,80'ini alarak ezici bir zafer kazandı ve son beş yıldır görevde olan Cumhurbaşkanı Ersin Tatar'ı mağlup etti. Erhürman, 1983'teki kuruluşundan bu yana Cumhuriyet'in altıncı cumhurbaşkanı olacak.

Bu seçimler, özellikle Cumhuriyet’in geleceği, Türkiye ile ilişkileri ve Doğu Akdeniz'deki jeopolitik durum açısından büyük önem taşıyor. Kıbrıslı Türkler yalnızca yeni bir cumhurbaşkanı seçmekle kalmadı; ayrıca siyasi yönelimlerini ve Kıbrıs sorununu çözmek için yapılacak diplomatik görüşmelerde kendilerini temsil edecek müzakereciyi de belirlediler.

Kuzey Kıbrıs'taki cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kıbrıs Türk toplumu içinde iki karşıt seçenek arasında belirleyici bir referandum olarak da görülüyordu; iki devletli çözümü destekleyenler ve federal çözüme bağlı kalanlar.

Görev süresi sona eren Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, “iki devletli çözüm”ü savunmuş ve adil bir çözümün ancak eşit egemenliğe sahip ve daha sonra uluslararası alanda tanınmaya çalışacak iki bağımsız devletin kurulmasıyla mümkün olduğunu vurgulamıştı.

Tufan Erhürman ise iki kurucu devlet ve iki toplum arasında siyasi eşitlik temelinde “Ortak Kıbrıs Cumhuriyeti” çerçevesinde Türk ve Rum kesimleri arasında bir ortaklık çağrısında bulunuyor.

Seçilmiş Cumhurbaşkanı Erhürman, “Dış politikayla ilgili tüm sorumluluklarımı Türkiye ile yakın istişare içinde yürüteceğimin ve bu istişare çerçevesinde kararlaştırılanın ötesinde hiçbir adım atmayacağımın altını çiziyorum” dedi.

Bu açıklamalar, Kıbrıslı Rumların Erhürman'dan duymayı umdukları şeylerle çelişiyordu. Erhürman, Rum basını tarafından “yeniden birleşme yanlısı bir aday” ve “Kıbrıs'ı yeniden birleştirmek için BM destekli, tıkanmış görüşmeleri yeniden canlandırmaya yardımcı olabilecek kritik oylamada katı bir adayı yenen ılımlı aday” olarak övülmüştü.

Ankara muhtemelen yeni gerçekliği akıllıca yönetecek, kendi güvenliğini garantiye alacak şekilde Kıbrıslı Türklere desteğini sürdürürken seçmenlerin iradesine saygı duyacak

Türkiye, seçim kampanyası sırasında Ersin Tatar'ın adaylığına güçlü bir destek vermiş olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve bazı üst düzey yetkililer, sonuçların açıklanmasının ardından Erhürman'ı tebrik ederek, Ankara'nın Kıbrıslı Türklere desteğinin devam ettiğini vurguladılar.

Ancak, Erdoğan ile en yakın müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli arasında konuya ilişkin görüş ayrılıkları olduğu görülüyor. Bahçeli, seçim sonuçlarının açıklanmasının hemen ardından, KKTC parlamentosundan seçimlere katılımın çok az olması nedeniyle sonuçları geçersiz ilan etmesini, ayrıca KKTC’nin Türkiye'ye katılımını zorunlu kılan bir karar almasını talep etti.

Bir sonraki adımın, seçilen Cumhurbaşkanı’nın başkent Ankara'yı ziyaret etmesi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesi olması bekleniyor. Şimdi soru, Türkiye'nin iki devletli çözüme verdiği sürekli destek göz önüne alındığında, iki tarafın ortak bir zemin bulup bulamayacağı.

cvfgb
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve görev süresi dolan KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, KKTC’nin başkenti Lefkoşa'daki yeni cumhurbaşkanlığı kompleksinin açılışında, 3 Mayıs 2025 (AFP)

Ankara muhtemelen Kıbrıslı Türklere desteğini sürdürürken, kendi güvenliğini ve KKTC’nin güvenliğini garantiye alacak şekilde seçmenlerin iradesine saygı duyacak ve yeni gerçekle akıllıca başa çıkacaktır. Farklı bir hareket tarzı Türkiye'nin çıkarlarına hizmet etmeyebilir.

Önümüzdeki haftalarda hem ikili ilişkilerde hem de BM çerçevesinde Türkler ve Rumlar arasında yeni atılımlar yaşanabilir.

Kıbrıs Rum nüfusu yaklaşık 1 milyon ve azınlık olarak gördükleri yaklaşık 470 bin Kıbrıslı Türk ile siyasi eşitliği tanımayı reddediyorlar

Muhalefet lideri Erhürman'ın büyük bir farkla zafer kazanmasına birçok etken katkıda bulundu. Bu etkenlerin en belirginleri, Kıbrıslı Rumların uluslararası tanınma ve Avrupa desteği sayesinde elde ettiği refahtır. Buna karşın, önceki Kıbrıs Türk liderliği Kıbrıs sorununu çözmek için ciddi adımlar atamadı, vatandaşların yaşam koşullarını iyileştirmekte başarısız oldu ve Kuzey Kıbrıs'ı etkileyen bir dizi skandal yaşandı.

Bununla birlikte, Kıbrıs Türk liderliğinin benimseyeceği yön ne olursa olsun, Kıbrıs sorununda nihai bir çözüme ulaşmak kolay olmayacaktır. Çünkü her iki tarafın hafızası da hâlâ ağır bir etniksel şiddet mirası taşımaktadır.

1960 yılında, Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörleri olduğu bir anlaşma kapsamında “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni kurdular. Ancak bu düzenleme uzun sürmedi; çünkü hem düzenli hem de düzensiz Kıbrıslı Rum güçleri, “Enosis” olarak bilinen aşırı milliyetçi bir ideolojinin etkisiyle Kıbrıslı Türklere karşı silahlı saldırılar başlattı. Amaçları, ada üzerinde tam kontrol sağlamak ve Yunanistan'a katılmaktı ve bu da nihayetinde 1974'te Türkiye'nin askeri müdahalede bulunmasına neden oldu.

dfg
KKTC’nin yeni lideri Tufan Erhürman ve eşi Nilden Bektaş Erhürman, KKTC cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki zaferini kutluyor, Lefkoşa,19 Ekim 2025 (Reuters)

O zamandan beri Kıbrıslı Rumlar adanın güney kesimine yerleşirken, Kıbrıslı Türkler KKTC’yi ilan ettikleri kuzeyde yaşıyorlar.

Türk tarafı, iki toplum arasında siyasi eşitliğe dayalı ortak bir cumhuriyet kurmak amacıyla Rum tarafıyla uzun müzakereler yürüttü, ancak bu görüşmeler sonuçsuz kaldı.

Dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan “Annan Planı”, Kıbrıslı Türk ve Rumları iki bölgeli bir devlette birleştirmeyi amaçlıyordu. Plan, 24 Nisan 2004'te adanın her iki kesiminde de referanduma sunuldu. Kıbrıslı Türklerin yüzde 65'i plana evet oyu verirken, Kıbrıslı Rumların yüzde 75'i planı reddetti ve bu da planın iptal edilmesine yol açtı.

Yaklaşık 1 milyon kişiden oluşan Kıbrıslı Rumlar, azınlık olarak gördükleri yaklaşık 470 bin Kıbrıslı Türk ile siyasi eşitliği tanımayı reddediyorlar. Ayrıca, Türkiye'nin garantör güç olmaya devam etmesine de karşı çıkıyorlar; Türkiye ise bu itirazı şiddetle reddediyor.

Daha sonra, 2017 yılında İsviçre'nin Crans-Montana dağ köyünde yapılan barış görüşmeleri de başarısızlıkla sonuçlandı.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, temel gelir kaynakları turizm, üniversite gelirleri ve kumarhaneler iken, geri kalan gelir kaynakları doğrudan Türkiye'nin desteğinden oluşuyor

Annan Planı'nın reddedilmesine ve AB yasalarının çözümlenmemiş sınır anlaşmazlıkları olan ülkelerin katılımına izin vermemesine rağmen, Kıbrıs, 2002 yılında Kıbrıslı Türkleri tamamen dışlayan bir hamleyle, yalnızca Rum tarafını temsil edecek şekilde AB'ye katıldı. Ancak, daha sonra bazı Avrupalı ​​siyasetçiler ve uzmanlar bu hamlenin bir hata olduğunu itiraf ettiler. O zamandan beri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), adanın tek meşru temsilcisi olarak AB fonlarından yararlanıyor. Ayrıca Türkiye'nin AB’ye katılımını engelliyor ve üyeliğini kendi siyasi ajandalarına hizmet edecek şekilde kullanıyor.

Son zamanlarda, ABD'nin silah ambargosunu kaldırması ve bu durumun kendilerine önemli bir askeri avantaj sağlaması nedeniyle Kıbrıslı Rumlar silahlanma alanındaki faaliyetlerini de yoğunlaştırdılar.

Paralel bir bağlamda, Türkiye ile ilişkileri gergin olan Binyamin Netanyahu hükümeti liderliğindeki İsrail, GKRY ile bir güvenlik ortaklığına girdi ve kendisine hava savunma sistemleri de dahil olmak üzere çeşitli askeri teçhizat sağladığı söyleniyor.

Gerilimi tırmandıran bu adımların ortasında, Kıbrıs açıklarındaki hidrokarbon rezervleri de bölgede ilave bir çatışma noktası haline geldi.

zxcvbg
Görev süresi sona eren KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, başkent Lefkoşa'da yapılan KKTC cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında bir sandıkta oyunu kullanıyor, 19 Ekim 2025 (AFP)

Rum tarafı, Kıbrıslı Türklerin keşfedilen enerji kaynakları üzerinde hiçbir hakkı olmadığını iddia ediyor ve Chevron gibi büyük uluslararası şirketleri arama ve sondaj faaliyetlerine katılmaya davet ederek Türkiye üzerindeki baskıyı artırmaya çalışıyor.

Ancak Türkiye de buna sessiz kalmıyor; Kıbrıslı Türklerin güvenli ve istikrarlı bir ortamda yaşamasını sağlamak için sürekli çaba sarf ediyor ve adanın kuzeyindeki askeri varlığı bu desteğin en önemli dayanaklarından biri. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) kendi ordusuna sahip olsa da asıl gücü Türk askeri varlığına ve Ankara'nın adanın kuzeyinde sağladığı altyapıya dayanıyor.

Kuzey Kıbrıs'ın Türkiye'ye coğrafi yakınlığı ve Türk savaş uçaklarının Kıbrıs hava sahasına dakikalar içinde ulaşabilmesi, Kıbrıslı Türkler için güvenlik garantilerini daha da destekleyen iki faktör.

KKTC'nin temel gelir kaynakları turizm, üniversiteler ve kumarhaneler iken, geri kalan gelir kaynakları doğrudan Türkiye'nin desteğinden oluşuyor.

Türkiye'nin KKTC'nin uluslararası alanda tanınması yönündeki çağrılarına henüz hiçbir ülke yanıt vermemiş olsa da 20'den fazla ülkede temsilciliği bulunuyor. Ne uluslararası toplum ne de Kıbrıslı Rumlar, adanın egemenliğine eşit siyasi katılım için gereken tüm niteliklere sahip yaklaşık yarım milyon Kıbrıslı Türk'ün varlığını inkar edemez.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran savaşı: Askeri çatışmadan uluslararası düzen mücadelesine

Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)
Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)
TT

İran savaşı: Askeri çatışmadan uluslararası düzen mücadelesine

Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)
Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)

Hüda Rauf

Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki savaş artık sadece sınırlı bir bölgesel çatışma değil; gelecekteki dünya düzeninin şekli için büyük bir sınav haline geldi. Bugün yaşananlar, ekonomik, kimliksel ve jeopolitik olmak üzere üç çatışma katmanının kesişimidir. ABD-İran çatışması sırasında diplomasi yeniden ön plana çıkmasına rağmen, kendisine İran'a uygulanan deniz ablukası eşlik etti. Dolayısıyla savaş, diplomasi ve abluka ile uluslararası düzen krizinin üç yüzünü oluşturmaktadır.

ABD stratejisi, savaşı sonuçlandırmak yerine ablukaya dayanıyor. Washington, topyekun savaştan biraz uzaklaşmayı ve İran limanlarını hedef alarak, ticareti kontrol ederek deniz yoluyla ekonomik abluka uygulamaya geçiş yapmayı seçti. Bu strateji, İran ile bağlantılı olmayan gemiler için Hürmüz Boğazı'nda geçiş özgürlüğünü korurken, İran ekonomisine doğrudan baskı uygulamayı amaçlıyor. Ekonomik araçlar yoluyla siyasi iradeyi kırma fikrine dayanıyor, ancak açıkça küresel ekonomiyi bir savaş alanına dönüştürme riskini taşıyor.

Buna karşılık, İran'ın ABD’nin askeri üstünlüğüne karşı koyamayacağı göz önüne alındığında, stratejisi küresel ticareti aksatmaya ve enerji arzını tehdit etmeye, bölgesel vekil güçleri kullanmaya, savaşın maliyetini komşularına yüklemek anlamına gelse bile, “ya herkes için petrol ya da petrol yok” ve “ya herkes için güvenlik ya da hiç güvenlik yok” sloganlarına dayandı. Bunun sonucunda İran, komşularının güvenini ve son dört yılda kendisine verdikleri diplomatik desteği kaybetti. Tahran, dünya petrol arzı için hayati bir uluslararası su koridoru olması nedeniyle önemi büyük olan Hürmüz Boğazı kozunu kullanmaya çalıştı. Dolayısıyla Tahran'ın amacı askeri zafer elde etmek değil, savaşın maliyetini uluslararası olarak sürdürülemez bir seviyeye çıkarmak.

Öte yandan küresel dikkat, temkinli bir faydalanıcı olarak Çin'in rolünün doğasına odaklanmış durumda. Trump'ın İran'a uyguladığı deniz ablukası, Pekin'e petrol sevkiyatını aksatmayı ve böylece Pekin’i Tahran'a Hürmüz Boğazı'ndan güvenli geçişe izin vermesi için baskı yapmaya zorlamayı amaçlıyor olabilir. Ancak Pekin karmaşık bir konumda bulunuyor denilebilir. Yükselen enerji fiyatlarından ve ticaretin aksamasından olumsuz etkilenirken, savaşın uzaması ABD'nin Asya dışındaki konularla meşgul olmasını ve Çin’in rasyonel bir güç imajını pekiştirdiği için kendisine fayda sağlıyor. Bu durum aynı zamanda Washington dışında alternatif ittifaklar arayan ülkeleri de kendisine çekmesine olanak tanıyor. Bu nedenle, Pekin rolünü ne Tahran'a baskı yapmak ne de Washington'u desteklemekle sınırlarken; sadece ateşkes için baskı yapabilir. Dolayısıyla bu çatışmada her iki taraf da diğerini zayıflatmaya çalışıyor, ancak aynı zamanda güçlendirebilir de. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ABD ekonomik baskı uygularken İran'daki direniş söylemini güçlendiriyor, İran’ın davranışları ise daha saldırgan ancak bunları Amerikan yaptırımlarını gerekçe göstererek haklı çıkarıyor. İsrail'in Lübnan'a düzenlediği saldırılar, Şii seferberliği daha da körüklüyor.

Mevcut durumun en tehlikeli yönü savaşın kendisi değil, Çin veya Körfez petrolüne bağımlı devletler gibi büyük güçlerin müdahale etmesi durumunda savaşın genişleme potansiyelidir. Çatışma o zaman bölgesel bir savaştan uluslararası düzen krizine dönüşebilir. Bu göz önüne alındığında, en olası senaryo ne ABD’nin bir zafer kazanamaması ne de İran'ın çökmemesi, bunun yerine, yaptırımlar ile ablukaları kullanan ve vekalet savaşları yoluyla çatışmaları yöneten, küresel ekonomiyi baskı altında tutan, uzun süreli, nispeten düşük yoğunluklu ve coğrafi olarak genişleyen bir çatışmadır.

Savaş, ordular ve askeri güç tarafından belirlenen bir dünyadan, tedarik zincirleri, deniz yolları ve siyasi kimlik tarafından yönetilen bir dünyaya doğru derin bir kaymayı açığa çıkardı. Tanık olduğumuz şey, dünyadaki üç güç yönetimi modeli arasındaki bir çatışmadır. Bunlar; kontrol ve baskı ile karakterize edilen Amerikan modeli, direnç ve kaosa dayalı İran modeli ile bekle-gör yaklaşımını benimseyen Çin modelidir. İran-ABD-İsrail savaşı, eski sorunlara ilave olarak yeni sorunlar yaratarak uluslararası düzeni daha büyük bir krizle tehdit etti. Ayrıca, diğer bölgesel güçlerin arabuluculuk ve diplomasi rolleri oynamasına olanak tanıyarak bölgesel düzenin yeniden şekillendiğini gösterdi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Lübnan ile İsrail arasında ateşkes başladı... Trump, İran’ın nükleer stoklarını ‘teslim etmeyi’ kabul ettiğini açıkladı

Lübnan ile İsrail arasında ateşkes başladı... Trump, İran’ın nükleer stoklarını ‘teslim etmeyi’ kabul ettiğini açıkladı
TT

Lübnan ile İsrail arasında ateşkes başladı... Trump, İran’ın nükleer stoklarını ‘teslim etmeyi’ kabul ettiğini açıkladı

Lübnan ile İsrail arasında ateşkes başladı... Trump, İran’ın nükleer stoklarını ‘teslim etmeyi’ kabul ettiğini açıkladı

ABD Başkanı Donald Trump, hızla değişen jeopolitik gelişmeler kapsamında Lübnan ile İsrail arasında 10 gün süreyle geçerli olacak ateşkesin yürürlüğe girdiğini açıkladı. Trump, bu geçici sükûneti Beyaz Saray’da düzenlenmesi planlanan bir zirve aracılığıyla ‘kalıcı barışa’ dönüştürmeyi hedeflediğini belirtti.

‘Büyük bir kırılma’ olarak nitelendirilen gelişmede Trump, Tahran’ın nükleer materyallerin geri verilmesi ve zenginleştirilmiş uranyum stokunun teslim edilmesini kabul ettiğini, ayrıca nükleer silah edinmeme taahhüdünde bulunduğunu söyledi. Ancak Trump, nihai bir anlaşmaya varılamaması halinde çatışmaların yeniden başlayabileceği uyarısında bulundu.

Trump ayrıca, uygun bir zamanda Beyrut’u ziyaret etmeye hazır olduğunu ifade etti. Öte yandan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, sahadaki duruma ilişkin açıklamasında İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmeyi kabul etmediğini belirtti. Netanyahu, İsrail’in sınır hattında 10 kilometre derinliğinde ‘geniş bir güvenlik bölgesinde’ kalmaya devam edeceğini ve bu alanın Suriye sınırına kadar uzandığını söyledi. Söz konusu adımın, Hizbullah’ın sınıra yeniden yaklaşmasını engellemeyi amaçladığını ifade etti. Bu durum, yeni ateşkesin sahadaki uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri yarattı.

Lübnan cephesindeki bu temkinli iyimserliğe karşılık, İran hattında gerilimin sürdüğü belirtiliyor. Washington’ın, İslamabad öncülüğünde yürütülen Pakistan arabuluculuğu üzerinden Tahran ile görüş ayrılıklarını gidermeye çalıştığı, buna paralel olarak ise Hürmüz Boğazı’nda askeri baskının arttığı ifade ediliyor.

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, deniz ablukası ve enerji sektörüne yönelik baskılar yoluyla ‘çatışmanın sona erdirilebileceğini’ dile getirdi. Bölge, Trump’ın ‘zorlayıcı diplomasi’ olarak tanımlanan yaklaşımının yeni bir nükleer anlaşma üretip üretemeyeceğini ya da İsrail’in uyardığı şekilde daha ‘acı verici’ bir çatışma sürecine mi yol açacağını yakından takip ediyor.


Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ülkelerini silah sevkiyatlarında olası gecikmeler konusunda bilgilendirdi

Washington'daki Pentagon'un havadan görünümü (Reuters)
Washington'daki Pentagon'un havadan görünümü (Reuters)
TT

Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ülkelerini silah sevkiyatlarında olası gecikmeler konusunda bilgilendirdi

Washington'daki Pentagon'un havadan görünümü (Reuters)
Washington'daki Pentagon'un havadan görünümü (Reuters)

Reuters'a konuşan kaynaklar ABD'li yetkililerin Avrupalı meslektaşlarına, İran'daki savaşın silah stoklarını tüketmeye devam etmesi nedeniyle, daha önce sözleşmesi yapılmış bazı silah sevkiyatlarının gecikme ihtimalinin yüksek olduğunu bildirdiğini ifade etti.

İletişimlerin gizliliği nedeniyle kimliklerinin açıklanmaması koşuluyla konuşan kaynaklar, Baltık ve İskandinav ülkeleri de dahil olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin bundan etkileneceğini söyledi. Kaynaklar, bazı Avrupa ülkelerinin söz konusu silahların bir kısmını dış askeri satış programı kapsamında satın aldığını, ancak henüz teslim almadığını da belirtti. Kaynaklar, bu teslimatların gecikmesinin muhtemel olduğunu ifade etti.

ABD ve İsrail, 28 Şubat'ta İran'a hava saldırıları başlattı. Bu operasyon, bazı ABD'li yetkililerde, ABD savunma sanayisinin talebi karşılayamayacağı ve bazı alıcılara yapılan sevkiyatları yavaşlatmak zorunda kalabileceği endişelerini uyandırdı.

ABD, 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden ve 2023'ün sonlarında İsrail'in Gazze'deki askeri operasyonlarını başlatmasından bu yana, topçu sistemleri, mühimmat ve tanksavar füzeleri dahil olmak üzere milyarlarca dolarlık silah stokunu zaten çekmişti.