ABD-Çin ilişkileri: Şu anda nerede ve nereye doğru gidiyor?

Her iki taraf da teknolojik bağımlılığı stratejik bir zafiyet olarak görüyor, bu da ekonomik rekabeti yarı güvenlik mücadelesine dönüştüren bir duruş

ABD Başkanı Donald Trump ve Çinli mevkidaşı Şi Cinping (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çinli mevkidaşı Şi Cinping (AFP)
TT

ABD-Çin ilişkileri: Şu anda nerede ve nereye doğru gidiyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve Çinli mevkidaşı Şi Cinping (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çinli mevkidaşı Şi Cinping (AFP)

Nebil Fehmi

Donald Trump'ın 30 Ekim'de Güney Kore'de Şi Cinping ile yaptığı görüşmenin sonuçları, en azından Trump'ın görev süresinin geri kalanında ABD-Çin ilişkileri üzerindeki potansiyel etkisi nedeniyle geniş çaplı bir ilgi görüyor. Göstergeler, her iki tarafın da gerginliği azaltarak ve temkinli ilerleyerek durumu yönetme arzusunda olduğunu gösteriyor.

 

Bilhassa Trump'ın gümrük tarifelerini daha da yükseltmesi ve diğer ticari önlemleri artırmasının ardından, her iki tarafın da halihazırdaki güçlü ve zayıf yönleri üzerinde duruluyor. Bunlar arasında Çin'in ABD’den soya fasulyesi alımlarını durdurması ve yarı iletkenlerin, silah sistemlerinin, otomobillerin ve hatta akıllı telefonların üretimi için gerekli olan ağır nadir toprak elementleri üzerindeki kontrolü yer alıyor. Bu arada Trump, Çin'in eş zamanlı uluslararası ve yerel ekonomik zorluklarla karşı karşıya olduğunun ve bunun bilhassa gelişmiş yapay zekâ çiplerinin ihracatı yeniden başlarsa ve ABD Tayvan'a askeri desteğini çekerse, kapsamlı bir ekonomik mücadeleye girme isteğini azaltabileceğinin farkında.

Kovid-19 pandemisi dönemi hariç, son on yılda Çin'i neredeyse düzenli olarak ve 2025 yazının başından bu yana da üç kez ziyaret ettim. Görüşmeler büyük ölçüde jeopolitik nitelikteydi ve katkılarımın odağında öncelikle küresel düzen ve Ortadoğu vardı, ancak ABD ile ilişkiler hem Çinliler hem de Amerikalılar için önemli bir ilgi noktası. Bu nedenle, Çin-Amerikan ilişkilerini daha derinlemesine inceleme ihtiyacı hissettim.

ABD-Çin ilişkileri; düşmanca mı yoksa rekabetçi mi? Bu sorunun cevabı, kişinin güvenlik, ekonomi, teknoloji veya ideoloji gibi çalıştığı alana bağlı olarak önemli ölçüde değişiyor. Aslında, iki ülke arasındaki gerilimler her ikisinin de karmaşık bir karışımı; özünde rekabetçi, ancak ulusal güvenlik ve siyasi kimlik söz konusu olduğunda genellikle düşmanca bir davranışa dönüşüyor.

2022 ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, Çin'i “uluslararası düzeni yeniden şekillendirme niyetine ve giderek artan bir şekilde bu güce sahip tek rakip” olarak tanımlıyor. Bu, etkileşim ve entegrasyonu vurgulayan önceki formülasyonlardan önemli bir sapmayı temsil ediyor. Strateji, teknoloji, ekonomik nüfuz ve askeri hazırlıkta “Çin'i geride bırakma” ihtiyacının altını çiziyor.

Pentagon'un Ulusal Savunma Stratejisi de bunu yansıtıyor ve Çin'i ABD'nin askeri modernizasyonu ve stratejik planlamaları konusunda “ivme belirleyici meydan okuma” olarak nitelendiriyor. Obama'nın “Asya'ya yönelme”sinden Trump'ın “stratejik rekabeti” ve Biden'ın “bağları koparmak yerine riskleri azaltma” çağrısına kadar, birbirini takip eden ABD yönetimleri temel bir konuda hemfikirler: Çin artık küreselleşmede bir ortak değil, sistemik bir rakiptir.

Pekin'in resmi dili daha diplomatik olsa da niyeti aynı derecede açık. Çin'in ulusal güvenlik ve savunma alanı ile ilgili resmi belgelerinde, egemenliğin ve toprak bütünlüğünün korunmasının ve “Çin ulusunun büyük ölçekli yenilenmesinin” altı çizilmektedir. Bu belgeler, ABD'yi Çin'in yükselişini kontrol altına almaya çalışan, içişlerine (özellikle Tayvan, Hong Kong ve Güney Çin Denizi) müdahale eden ve böylece Soğuk Savaş zihniyetini sürdüren bir taraf şeklinde göstermektedir. Ancak bu belgeler aynı zamanda Çin'in “hegemonya peşinde koşmadığı” ve “insanlık için ortak geleceğe sahip bir toplumu” desteklediği konusunda ısrar ederek, barışçıl niyeti yansıtırken, stratejik kararlılığı da haklı göstermektedir.

1990'lardan bu yana ABD-Çin ilişkileri büyük ölçüde etkileşim ve karşılıklı bağımlılıkla karakterize edilmiştir. Washington, Çin'in Dünya Ticaret Örgütü'ne (2001) katılımını memnuniyetle karşıladı ve ekonomik entegrasyonun siyasi ılımlılığı teşvik edeceğini varsaydı. 2008 küresel finans krizi, Çin milliyetçiliğinin yükselişi ve ABD'nin fikri mülkiyet hırsızlığı ve teknoloji transferi konusundaki artan endişeleri, bu tonlamayı değiştirdi.

21. yüzyılın ilk on yılında, ticaret anlaşmazlıkları, yaptırımlar ve Huawei tartışması daha derin bir güvensizliği somutlaştırdı. Kovid-19 salgını ve yanlış bilgilendirmeyle ilgili karşılıklı suçlamalar, pozisyonları daha da sertleştirdi. Günümüzde ise ikili ajanda, ekonomik, teknolojik, askeri ve ideolojik olmak üzere tüm stratejik alanlarda rekabeti kapsıyor.

Ekonomik alanda rekabet baskın, ancak düşmanca eğilimler de artıyor. ABD, gelişmiş yarı iletkenlere ihracat kontrolleri uyguladı, yabancı yatırımlarla ilgili incelemelerini sıkılaştırdı ve nadir toprak elementleri ve ilaçlar gibi kritik sektörlerde Çin tedarik zincirlerine olan bağımlılığı azaltmaya çalıştı. Pekin, kendi yabancı yaptırım karşıtı yasasını çıkardı, bazı temel madenlerin ihracatına kısıtlamalar getirdi ve “çifte dolaşım” stratejisi kapsamında kendi kendine yeterliliği hızlandırma çabalarını sürdürdü.

Teknolojik hakimiyet, merkezi öneme sahip sayılıyor. Washington, (Japonya, Güney Kore ve Tayvan ile) Chip 4 gibi ittifaklar kurarak inovasyon ve icat alanındaki üstünlüğünü korumaya çalışırken, Çin'in “Made in China 2025” planı robotik, yapay zeka ve yeşil enerji alanlarında liderliği hedefliyor. Her iki taraf da teknolojik bağımlılığı stratejik bir zafiyet olarak görüyor, bu da ekonomik rekabeti yarı güvenlik mücadelesine dönüştüren bir duruş.

Rekabetin düşmanca davranışlara en çok yaklaştığı nokta ise askeri boyut. ABD, özellikle Tayvan ve Güney Çin Denizi konusunda Çin saldırganlığını caydırmak için tasarlanmış Hint-Pasifik stratejisi, QUAD (Japonya, Hindistan, Avustralya ve ABD) ile AUKUS (Birleşik Krallık, Avustralya ve ABD) aracılığıyla ittifaklarını ve ortaklıklarını sürdürüyor. Çin ise donanmasını genişletti, yapay adalarını güçlendirdi, nükleer cephaneliğini modernize etti ve Tayvan yakınlarında sık sık askeri tatbikatlar gerçekleştirdi. Her iki tarafın savunma önlemleri, diğeri için kışkırtıcı görünüyor.

“Stratejik felsefe” arasındaki fark yanlış anlamaları derinleştiriyor. Sun Tzu'nun “Savaş Sanatı”nda vücut bulan geleneksel Çin düşüncesi, sabrı, aldatmayı ve dolaylı avantajı, yani savaşmadan kazanmayı önemsiyor. Bu yaklaşım, Pekin'in uzun vadeli stratejisini teyit ediyor; açık bir çatışma yerine ticaret, diplomasi ve ekonomik kaldıraç yoluyla kademeli etki.

Buna karşılık, Amerikan “stratejik kültürü” genellikle “anlaşma sanatı” mantığını yansıtır. Trump'ın nüfuz, görünür güç ve anlaşmaya dayalı müzakerelere odaklanması, hızlı ve somut kazanımlar arayan daha anlık ve sonuç odaklı bir yaklaşım ortaya koyuyor. Bu iki zihniyet -biri örtülü, diğeri aleni- etkileşime girip çatıştıkça, yanlış anlamalar çoğalıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Washington, Çin'in kademeli tavrını manipülasyon olarak görebilirken, Pekin Amerikan açık sözlülüğünü provokasyon olarak görebiliyor.

İdeoloji de rekabeti şekillendiriyor. Trump'tan önce, ABD kendisini uzun süre liberal demokrasinin ve kurallara dayalı düzenin savunucusu olarak tanımlarken, Çin Komünist Partisi bu çerçeveyi Batı'nın bir egemenlik aracı olarak görüyordu. Şi Cinping liderliği, parti egemenliği ve ideolojik disiplin konusundaki Marksist-Leninist vurguyu yeniden canlandırırken, ABD’li yetkililer rekabeti giderek daha fazla “demokrasi ve otoriterlik” arasında bir rekabet olarak nitelendiriyor.

İç siyaset bu ayrışmayı pekiştiriyor. ABD'de Çin'e yönelik partizan şüphecilik yoğunlaştı ve hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler ticaret, güvenlik ve insan hakları konusunda daha sert duruşları destekliyor. Çin'de ise milliyetçilik ve tarihsel aşağılanmayla ilgili anlatılar, Amerikan baskısına karşı dik durmanın siyasi zorunluluğunu vurguluyor.

Binaenaleyh, her iki taraf da kendi iç hedef kitlesine diğeriyle aynı şekilde hitap ediyor ve bu da uzlaşma alanını daraltıyor.

Artan sürtüşmeye rağmen, her iki taraf da açık bir çatışmanın felaketle sonuçlanacağının farkında. Ekonomileri iç içe geçmiş durumda; Çin, aralarında ABD'nin önemli müttefiklerinin de bulunduğu 120'den fazla ülkenin en büyük ticaret ortağıyken, ABD Çin'in birincil ihracat noktası, teknoloji ve finans kaynağı olmaya devam ediyor. Küresel zorluklar (iklim değişikliği, pandemiler, finansal istikrar ve nükleer silahsızlanma) hâlâ iş birliği gerektiriyor.

Dolayısıyla, kontrollü rekabet bir motto haline geldi. Washington “güvenlik bariyerlerinden” bahsederken, Pekin “karşılıklı saygı ve barış içinde bir arada yaşama” çağrısında bulunuyor. Ancak güvensizlik kökleşmiş durumda ve iş birliği çabaları bile rekabetçi bir bakış açısıyla değerlendiriliyor.

Günümüz ABD-Çin ilişkileri, ara sıra yaşanan düşmanlık patlamaları ile sürekli rekabetin bir karışımıdır. Bu patlamalar karşılıklı caydırıcılık, ekonomik bağımlılık, rekabetin kaçınılmaz olduğu, ancak doğrudan çatışmanın kendi kendini yenilgiye uğratmak olduğu ortak bilinci tarafından sınırlandırılıyor.

Sun Tzu'nun da dediği gibi, “Savaşın en büyük sanatı, düşmanı savaşmadan alt etmektir.” Ve Amerikan pragmatizminin de belirttiği gibi, en iyi anlaşma her iki tarafı da ayakta tutan anlaşmadır. ABD-Çin ilişkilerinin geleceği, liderlerinin bu iki felsefeyi ne kadar iyi uzlaştırabildiğine bağlı olacaktır.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Uzmanlar endişeli: Dünya genelindeki nehirlerin yüzde 80'i oksijen kaybediyor

En büyük oksijen kaybı, Güney Amerika'daki Amazon Nehri gibi yerlerde görülüyor (AFP)
En büyük oksijen kaybı, Güney Amerika'daki Amazon Nehri gibi yerlerde görülüyor (AFP)
TT

Uzmanlar endişeli: Dünya genelindeki nehirlerin yüzde 80'i oksijen kaybediyor

En büyük oksijen kaybı, Güney Amerika'daki Amazon Nehri gibi yerlerde görülüyor (AFP)
En büyük oksijen kaybı, Güney Amerika'daki Amazon Nehri gibi yerlerde görülüyor (AFP)

Dünya genelindeki nehirlerin yaklaşık yüzde 80'inde oksijen seviyelerinin düştüğü tespit edildi. Bilim insanları acil önlemler alınmazsa bu eğilimin, tatlı su ekosistemlerini ciddi tehlikeye sokacağını söylüyor.

Çin Bilimler Akademisi'nden Qi Guan liderliğindeki yeni araştırma, yaklaşık 40 yıllık verileri inceleyerek nehirlerin can damarı olan çözünmüş oksijen seviyelerindeki endişe verici düşüşü ortaya koydu.

Hayvanlardan bitkilere, planktonlardan bakterilere kadar sualtındaki tüm canlılar "nefes almak" için çözünmüş oksijene ihtiyaç duyuyor.

Bilim insanları 1985 ila 2023'te çekilen 3,4 milyon uydu görüntüsünü kullanarak dünya genelindeki 16 binden fazla nehirdeki çözünmüş oksijen seviyelerini hesapladı.

Bulguları hakemli dergi Science Advances'ta yayımlanan çalışmada, incelenen nehirlerin yüzde 79'unun oksijen kaybettiği saptandı. Araştırmaya göre bu nehirler her 10 yılda litre başına ortalama 0,045 miligram oksijen kaybediyor.

Bu çok yüksek bir oran gibi görünmeyebilir ancak bilim insanları eğilimin bu şekilde sürmesi halinde bu ekosistemlerde kitlesel ölümler yaşanabileceği uyarısında bulunuyor.

Karbondioksit salımları benzer hızda artmaya devam ederse (ki bu en kötü senaryo değil), 2100'e gelindiğinde Güney Amerika'nın büyük bir bölümü, Hindistan, Arktik ve ABD'nin doğusundaki nehirlerin çözünmüş oksijen seviyelerinin yaklaşık yüzde 10 azalması bekleniyor.

Çalışmada en ciddi kaybın tropik nehirlerde görüldüğü tespit edildi ancak bilim insanları böyle bir sonuçla karşılaşmayı beklemiyordu.

İklim krizinin, yüksek enlemlerdeki nehirleri daha çok etkilemesi nedeniyle en büyük oksijen kaybının bu bölgelerde yaşanacağını düşünüyorlardı.

Ancak tropik nehirlerde suyun zaten daha sıcak olması, iklimdeki değişimlerden daha hızlı etkilenmelerine neden olmuş görünüyor.

Guan ve ekibi birden fazla faktör oksijen düşüşüne yol açsa da en büyük rolü insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim krizinin oynadığını tespit etti.

Yeni çalışmaya göre, iklim krizi sonucu su kütlelerinin çözünmüş oksijeni tutma yeteneğinin azalması, dünya genelindeki nehirlerde görülen oksijen kaybının yaklaşık yüzde 63'ünden sorumlu.

Bu durum sıcak suyun daha az oksijen tutmasından kaynaklanıyor. 

Ayrıca tarım ve atık sudan kaynaklanan besin kirliliği, alg büyümesini besliyor. Algler ölüp ayrıştığında da mikroplar daha fazla oksijen tüketerek seviyelerin daha fazla düşmesine neden oluyor.

Suda yaşayan türlerin ihtiyaç duyduğu çözünmüş oksijen miktarları arasında büyük farklar var. Ancak yine de nehir suyunda litre başına 0,1 miligramlık bir değişim ekosistemlerde ciddi değişimlere yol açabilir.

Bilim insanları küçük bir değişimin bile kitlesel ölümlere yol açabileceğine ve oksijen seviyelerindeki düşüşün devam etmesiyle bu tür "ölü bölgelerin" yaygınlaşabileceğine dair uyarıyor.

Associated Press'e konuşan Guan "Oksijen azalması çok yavaş bir süreç. Uzun süre devam ederse, olumsuz etki nehir ekosistemlerine zarar verecektir" diyerek ekliyor:

Düşük oksijen seviyeleri, biyoçeşitlilik azalması ve su kalitesinin bozulması gibi bir dizi ekolojik krize neden olabilir.

Kaybedilen oksijen oranı yüzde 4-5 artarsa bu senaryoların yaşanması çok daha muhtemel.

Bilim insanları nehirlerin içinde bulunduğu tehlikenin farkına varılması ve buna karşı acil harekete geçilmesi çağrısı yapıyor.

Independent Türkçe, Science Alert, NDTV, Science Advances


İki kambur balina yaptıkları yolculukla yeni bir rekora imza attı

Kambur balinalar genellikle bilim insanlarının tahmin edebildiği rotalarda yolculuk yapıyor (Pacific Whale Foundation/AP)
Kambur balinalar genellikle bilim insanlarının tahmin edebildiği rotalarda yolculuk yapıyor (Pacific Whale Foundation/AP)
TT

İki kambur balina yaptıkları yolculukla yeni bir rekora imza attı

Kambur balinalar genellikle bilim insanlarının tahmin edebildiği rotalarda yolculuk yapıyor (Pacific Whale Foundation/AP)
Kambur balinalar genellikle bilim insanlarının tahmin edebildiği rotalarda yolculuk yapıyor (Pacific Whale Foundation/AP)

Kambur balinaların Avustralya ve Brezilya'daki üreme alanları arasında yolculuk yaptığı ilk kez kaydedildi. Birbirinden bağımsız hareket eden bu iki balina, 14 bin kilometreden fazla mesafe giderek türleri için kaydedilen mesafe rekorunu kırdı.

Okyanuslarda uzun mesafeler kat etmesiyle bilinen kambur balinalar genellikle annelerinden öğrendikleri göç rotalarını izliyor.

Kril ve küçük balıklarla beslenen bu memeliler kış mevsiminde tropik sularda ürüyor.

Ömürlerinin çoğunu sualtında geçirdikleri için hareketlerini takip etmek zor. Ancak hem profesyonel araştırmacıların hem de yurttaş bilim insanlarının çektiği balina kuyruğu fotoğraflarını yüklediği Happywhale platformu sayesinde araştırmacılar bu zorluğu aşabiliyor.

Uluslararası bir araştırma ekibi platforma 1984 ila 2025'te yüklenmiş 19 binden fazla balina kuyruğu fotoğrafını inceleyerek yaptıkları yolculukları belirlemeye çalıştı. 

Kullandıkları yazılım, kuyrukların renk desenlerine ve kenarlarındaki girintilere dayanarak balinaların ayırt edilmesini sağladı.

Araştırmacılar tarama sonucunda iki kambur balinanın farklı yıllarda, çok uzak yerlerde görüldüğünü tespit etti.

Balinalardan biri Avustralya'nın doğusundaki Hervey Bay'de 2007 ve 2013'te görüntülendikten sonra 2019'da Brezilya'nın São Paulo kentinde kameralara yakalanmıştı.

Diğeriyse Brezilya'nın doğu kıyısındaki Abrolhos Bank'te 2003'te fotoğraflanmış, ardından Eylül 2025'te Hervey Bay'de tekrar görüntülenmişti. 

dcfv
Kambur balinaların kuyrukları adeta kimlik kartı görevi görüyor (Pacific Whale Foundation/AP)

Bulguları hakemli dergi Royal Society Open Science'ta bugün (20 Mayıs) yayımlanan çalışmaya göre balinaların ilki yaklaşık 14 bin 200, diğeriyse 15 bin 100 kilometre mesafe kat etmiş.

Fotoğraflar, balinaların yolculuklarının yalnızca başlangıç ve bitiş noktalarını gösterdiği için araştırmacılar tam olarak hangi rotayı izlediklerini bilmiyor.

Ancak bu iki balina, daha önce kaydedilen 13 bin kilometrelik rekoru kırarak kambur balinalar arasında bilinen en uzun mesafeyi kat etti.

Pacific Whale Foundation'dan çalışmanın ortak yazarı Stephanie Stack şu ifadeleri kullanıyor:

Avustralya ve Brezilya arasında geçiş yapmış bir değil, iki birey bulmak, bu popülasyonların gerçekte ne kadar ayrı olduğuna dair bildiklerimizi sorgulatıyor.

Araştırmacılar balinaların neden bu iki üreme alanı arasında yolculuk yaptığına emin değil. Ortak beslenme alanlarında başka balinalarla karşılaştıktan sonra kendi rotalarına dönmek yerine farklı bir rota takip etmiş olabilirler.

Bilim insanları bu nadir yolculukların tür için uzun vadede faydalı olabileceğini söylüyor. Bu sayede popülasyonların genetik çeşitliliğini korumak mümkün olabilir.

Ayrıca balinaları takip etmek için kullanılan yöntemler, iklim krizinin etkisiyle okyanusların ısınması sonucu daha önemli hale gelebilir. 

Uzmanlar, suların ısınması nedeniyle balinaların temel besin kaynağı krilin yaşadığı yerlerin değişebileceğini ve bu nedenle balinaların da farklı bölgelere göç edebileceğini düşünüyor.

Çalışmaya liderlik eden Dr. Cristina Castro, "Bu tür araştırmalar, yurttaş biliminin değerini vurguluyor" diyerek ekliyor:

Her fotoğraf, balina biyolojisi hakkındaki anlayışımıza katkıda bulunurken bu örnekte, şimdiye kadar kaydedilen en uç hareketlerden birini ortaya çıkarmamızı sağladı.

Independent Türkçe, Science Alert, Phys.org, Royal Society Open Science


Rekortmen dizinin evreni genişliyor: Yeni projeye yeşil ışık

Rekortmen dizinin evreni genişliyor: Yeni projeye yeşil ışık
Rekortmen dizinin evreni genişliyor: Yeni projeye yeşil ışık
TT

Rekortmen dizinin evreni genişliyor: Yeni projeye yeşil ışık

Rekortmen dizinin evreni genişliyor: Yeni projeye yeşil ışık
Rekortmen dizinin evreni genişliyor: Yeni projeye yeşil ışık

Televizyon tarihinin en uzun soluklu medikal draması Grey's Anatomy'nin dünyası yeni bir yapımla genişliyor. ABC, 2026-2027 yayın sezonunda izleyiciyle buluşacak yeni bir yan diziye onay verdiğini resmen duyurdu.

Henüz ismi açıklanmayan ve bir saatlik bölümlerden oluşacak bu yeni dizi, Batı Teksas'ta, kilometrelerce uzanan ıssızlıktan önce sağlık hizmeti için son durak sayılan kırsal bir tıp merkezinde görev yapan ekibin sıradışı hikayesini konu alacak. 

Dizinin yaratıcı ekibinde Grey's Anatomy'ye de imza atan Shonda Rhimes ve 2024'ten bu yana dizi sorumlusu görevini üstlenen Meg Marinis yer alıyor. Dizinin yürütücü yapımcılığını ise Shondaland ekibinden Betsy Beers ve Grey's Anatomy yıldızı Ellen Pompeo üstleniyor.

"Grey's Anatomy evrenini genişletmek heyecan verici"

Yeni projeyle ilgili heyecanını dile getiren Meg Marinis, "Grey's Anatomy evrenini genişleteceğim için inanılmaz heyecanlıyım" diyerek şunları ekledi:

Bu fırsat, izleyicilerin 20 yılı aşkın süredir sevdiği o derin duyguları, samimiyeti ve güçlü bağları temsil edecek yeni karakterleri ve hikayeleri ekranlara taşıyacak. Üstelik tüm bunlar, kendi memleketim olan Teksas'ta geçecek. Shonda Rhimes'a böyle dinamik bir dünya yarattığı için minnettarım; bu hikayenin bir parçası olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Grey's Anatomy evreninin 4. üyesi

Yeni dizinin Grey's Anatomy'yle doğrudan bir bağlantısı olup olmayacağı veya Ellen Pompeo'nun canlandırdığı Meredith Grey gibi tanıdık karakterlerin Teksas'taki bu tıp merkezinde görünüp görünmeyeceği şimdilik gizemini koruyor.

Bu yapım, 22. sezonunu yakın zamanda tamamlayan Grey's Anatomy'nin 4. yan projesi olacak. 

Dizi geçmişte; Private Practice (2007-2013), Station 19 (2018-2024) ve dijital platforma özel çekilen Grey's Anatomy: B-Team (2018) gibi yapımlarla da televizyon tarihine iz bırakmıştı. 

Grey's Anatomy, Türkiye'de Disney+ üzerinden izlenebiliyor.

Independent Türkçe, Variety, TV Line