30 yıl sonra “Barselona ruhu” geri mi dönüyor? Akdeniz ülkeleri yeni yol haritası mı arıyor?

Akdeniz ülkeleri, ortak zorlukların üstesinden gelmek için Barselona Süreci'nin 30’uncu yıldönümünde yeni bir stratejik vizyon benimserken jeopolitik krizler, daha derin iş birliğinin önündeki en büyük engel olmaya devam ediyor

Akdeniz için Birlik, Avrupa-Akdeniz ortaklığını teşvik etmek amacıyla 1995 tarihli Barselona Süreci’nden yola çıkarak 2008 yılında kurulmuştur (AiB)
Akdeniz için Birlik, Avrupa-Akdeniz ortaklığını teşvik etmek amacıyla 1995 tarihli Barselona Süreci’nden yola çıkarak 2008 yılında kurulmuştur (AiB)
TT

30 yıl sonra “Barselona ruhu” geri mi dönüyor? Akdeniz ülkeleri yeni yol haritası mı arıyor?

Akdeniz için Birlik, Avrupa-Akdeniz ortaklığını teşvik etmek amacıyla 1995 tarihli Barselona Süreci’nden yola çıkarak 2008 yılında kurulmuştur (AiB)
Akdeniz için Birlik, Avrupa-Akdeniz ortaklığını teşvik etmek amacıyla 1995 tarihli Barselona Süreci’nden yola çıkarak 2008 yılında kurulmuştur (AiB)

Ahmed Abdulhakim

Akdeniz için Birlik (AiB) üyesi ülkelerin dışişleri bakanları ve temsilciler cuma günü Barselona'daki Akdeniz için Birlik 10. Bölgesel Forumu'na katılarak güney Akdeniz'i etkileyen jeopolitik krizler, siyasi ve güvenlik sorunları ile güney ve kuzey arasındaki büyüme oranlarındaki eşitsizlikler çerçevesinde ortak sorunları ele alma ve Avrupa-Akdeniz ortaklığını derinleştirme konusundaki taahhütlerini yenilemeyi görüştüler. Bölge halkları, ekonomileri ve ülkelerini birbirine bağlamaya odaklanan forum, Akdeniz Paktı'nı siyasi olarak destekleyen yeni bir stratejik vizyon onaylandı.

Ancak, birçok Avrupa ve Kuzey Afrika ülkelerinin dışişleri bakanının da belirttiği üzere AiB’e Avrupa ve Akdeniz Havzası'ndan üye olan 43 ülkenin bu ‘tarihi’ yeni başlangıca verdiği siyasi desteğin ivmesine rağmen, siyasi ve güvenlikle ilgili zorluklar, Akdeniz'in iki yakasındaki ülkeler arasındaki ortaklığı derinleştirmek amacıyla başlatılan Barselona Süreci’nin 30’uncu yıldönümünde düzenlenen forumu gölgede bıraktı.

Yeni bir strateji ve Akdeniz Paktı

Barselona'da ‘Daha güçlü bir Avrupa-Akdeniz ortaklığı için birlik’ sloganı altında düzenlenen 10. Bölgesel Forumu'nda yapılan görüşme ve tartışmaların ardından, AiB yetkilileri yaptıkları açıklamalarda forumun ‘verimli’ geçtiğini söylediler. Akdeniz'in iki yakası arasında 2008 yılında kurulan ortaklığı teşvik etmek amacıyla 1995 yılında başlayan Barselona Süreci olarak da bilinen Avrupa-Akdeniz Ortaklığı’ndan (EUROMED) doğan AiB’e üye üyelerin temsilcileri, ‘bölgesel zorluklar karşısında birlik olma’ çabası çerçevesinde aralarındaki iş birliği ve koordinasyonu derinleştirmek için ‘önemli bir adım’ attılar.

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi ve Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Kaja Kallas ve Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen Safadi başkanlığında, AiB Genel Sekreteri Nasır Kamil ve AB Komisyonunun Akdeniz'den sorumlu üyesi Dubravka Suica’nın katılımıyla gerçekleşen forumda katılımcılar, Akdeniz bölgesinin ‘barış, refah ve karşılıklı anlayış için ortak bir alan’ olarak kalmasının önemini vurguladılar. Ayrıca “Çok taraflılık bir seçenek değil, bir zorunluluktur” diyen katılımcılar, Barselona Süreci'nin ve sürekliliğinin öneminin altını bir kez daha çizdiler.

rfhy
AiB üyeleri, insanları, ekonomileri ve ülkeleri birbirine bağlamaya ve Akdeniz Paktı'nı siyasi olarak desteklemeye odaklanan yeni bir stratejik vizyon benimsedi (AiB)

Forum katılımcıları, geniş kapsamlı bölgesel istişareler sonucunda geliştirilen ve önümüzdeki yıllarda AiB’in çalışmalarını yönlendirecek olan örgüt için yeni bir stratejik vizyonu onayladılar. Bu stratejik çerçeve, ‘eğitim, gençlerin hareketliliği, beceri geliştirme, cinsiyet eşitliği ve sosyal içerme yoluyla’ insanları, ‘gelişmiş diyalog, iklim direnci, su ve enerji güvenliği ve krizlere hazırlık yoluyla’ ülkeleri ve ‘gelişmiş ticaret, dijital iş birliği, sürdürülebilir altyapı ve yeşil yatırım yoluyla’ ekonomileri olmak üzere birbiriyle bağlantılı üç temel unsur üzerine inşa edildi.

Forum çerçevesinde, AiB Genel Sekreteri Kamil ve İspanya Dışişleri Bakanı José Manuel Albares, İspanya ile AiB arasında ‘AiB’in uluslararası bir kuruluş olarak statüsünü daha net hale getiren ve onu uluslararası en iyi uygulamalarla uyumlu hale getiren ve misyonunu yerine getirme kabiliyetini güçlendiren’ yeni bir genel merkez anlaşması imzaladılar.

AiB yetkililerine göre yeni stratejik vizyon ve genel merkez anlaşması, AiB’yi iklim değişikliği ve su kıtlığından gençler arasındaki işsizlik oranları ve kriz sonrası toparlanmaya kadar ortak zorluklara kolektif çözümler sunmak için kilit bir konuma yerleştiriyor. Akdeniz Paktı'nın resmi olarak yürürlüğe girmesi, AB ve güney Akdeniz ülkeleri tarafından yeşil dönüşüm, dijital dönüşüm, işgücü kaynağı ve bölgesel istikrar gibi ortak önceliklerin ilerletilmesi konusunda daha güçlü bir siyasi ve mali taahhüdü de yansıtıyor. Ayrıca, Akdeniz bölgesinin AB için stratejik önemi ve ortaklık ve entegrasyona dayalı ortak bir Akdeniz alanı oluşturmak için güney ülkeleriyle iş birliğini derinleştirme ihtiyacı da vurgulandı.

Anlaşma ayrıca, çatışmaların önlenmesi, arabuluculuk, organize suçla mücadele ve deniz güvenliği ve emniyeti dahil olmak üzere barış, güvenlik ve savunma alanlarında iş birliğinin kapsamının genişletilmesini öngörürken, Akdeniz ülkelerinde kapasite geliştirmeyi desteklemekte ve bölgesel alışverişi teşvik ediyor. Ayrıca, göç konusunda kapsamlı ve hak temelli bir yaklaşım çağrısında bulunan anlaşmada bu yaklaşım, düzensiz göçü azaltmak, göçmenleri, sığınmacıları ve mültecileri korumak ve etkili geri dönüş ve geri kabul politikalarını teşvik etmek amacıyla, tüm hükümet kademelerini ve göç sürecinin tamamını kapsıyor.

AB Konseyi, karşılıklı anlayışı derinleştirmek ve büyüme ve sürdürülebilir kalkınma için fırsatlar yaratmak amacıyla halklar ve ülkeler arasındaki bağların güçlendirilmesinin önemini vurgularken ekonomik entegrasyonu artırma, ticareti ve yatırımı kolaylaştırma, mavi ekonomi ve enerjiyi geliştirme ve Avrupa ile güneydeki ortakları arasındaki bağlantıları iyileştirme yoluyla istihdam yaratılmasına ve ekonomik dayanıklılığa katkıda bulunma konusunda önemli bir potansiyel olduğunun altını çizdi.

EUROMED’in temel taşı

Şarku’l Avsat’ın  Independent Arabia’dan aktardığı habere göre  AiB Genel Sekreteri Nasır Kamil, “Barselona Süreci, otuz yıl sonra, halen EUROMED’in temel taşı olmaya devam ediyor. Bugün, barış, refah ve dayanışma içinde bir Akdeniz bölgesi için ortak vizyonumuzu yeniliyoruz” dedi.

cfrgt
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi ve Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Kaja Kallas ve AiB Genel Sekreteri Nasır Kamil (AiB)

AiB’in yeni vizyonunun, daha dinamik ekonomiler inşa etme gibi temel hedeflerini korurken, halklar, devletler ve ekonomiler arasındaki karşılıklı bağımlılık ilkesine dayandığını belirten Genel Sekreter Kamil, ayrıca, ticareti teşvik etmenin, iklim değişikliğinin getirdiği zorlukları ele almanın, kadınların işgücüne katılımını artırmanın ve cinsiyet eşitliğini sağlamanın da hedefler arasında yer aldığını belirtti. Kamil, serbest ticaret ve yatırım yoluyla ekonomik bağları güçlendirmenin, üretim merkezlerini tüketime yaklaştırmanın ve Güney ülkelerindeki güneş ve rüzgar enerjisinin muazzam potansiyelini kullanarak ortak bir enerji pazarı oluşturmaya çalışmanın yanı sıra, halklar arasında eğitim, değişim ve işbirliğine dayalı etkili programları daha iyi uygulayabilecek bir organizasyon oluşturmaya dayandığını açıkladı.

Kamil'e göre son 30 yıl, Akdeniz'in iki yakası arasında ortak bir kimlik oluşturulmasına ve iş birliği, girişimler ve ortak projeler için geniş çerçeveler kurulmasına katkıda bulundu ve böylece Avrupa-Akdeniz kimliği hem Güney hem de Kuzey'deki sıradan vatandaşların bilincinde sağlam bir şekilde yer edindi. Ancak, projenin henüz tüm hedeflerine ulaşamadığını ve elde edilenlerin başlangıçtaki hedeflerin sadece bir kısmını temsil ettiğini kabul eden Kamil, “Kuzey ve güney arasındaki ekonomik uçurum devam ediyor. Her iki kıyının ekonomilerindeki büyüme dengesizlikleri, adil ve dengeli bir kalkınmaya dayalı daha uyumlu bir Avrupa-Akdeniz alanı oluşturmak için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini yansıtmaya devam ediyor” ifadelerini kullandı.

AB Komisyonunun Akdeniz'den sorumlu üyesi Dubravka Suica, forumun eğitim ve ekonomi alanlarında ortaklığın önemini vurguladığını, Kuzey Afrika'daki Avrupa ve Arap üniversiteleri arasında ortak projeler için temel oluşturduğunu, Körfez ve Kuzey Afrika ülkeleriyle yatırımları artırdığını, ayrıca yeni ve yenilenebilir enerji, göç, istihdam, güvenlik ve yeni proje ve girişimlerin geliştirilmesi alanlarında iş birliğini güçlendirdiğini belirtti. Suica, AB’nin ‘Güney Akdeniz bölgesinde kilit bir oyuncu olmayı hedeflediğini’ de sözlerine ekledi.

Barselona Süreci’nin 30’uncu yıldönümünün kutlama için değil, Avrupa ve Akdeniz havzası ülkeleri arasındaki ortaklığı güçlendirme konusundaki ortak taahhüdü yenilemek ve bölge ülkeleri arasındaki uzun ortaklık tarihini hatırlamak için ‘özel bir an’ olduğunu söyleyen Suica, AiB çerçevesindeki onlarca yıllık deneyimin ‘yararlı ve verimli’ sonuçlar verdiğini belirtti. Farklı aşamalar ve isimlere rağmen, 43 üyeli birlik artık daha derinlemesine stratejik çalışmalara, fırsatların daha net bir şekilde belirlenmesi ve güvenlik, istikrar, ikili işbirliği ve bölgesel kalkınma düzeylerini yükseltmek için çalışmalara, ayrıca dayanıklılığı güçlendirmeye ve karşılıklı güveni artırmaya ihtiyaç duyuyor.

AiB’nin, Suriye'nin yaklaşık 13 yıllık bir aradan sonra birliğe geri dönmesini onaylaması da dikkat çekiciydi. Şam, Suriye Dışişleri Bakanlığı Avrupa İşleri Direktörü Muhammed Bera Şukri başkanlığındaki diplomatik heyetle Barselona'daki görüşmelere katıldı.

Gazze krizi ve İsrail'in ihlalleri gündemi domine etti

Forum sırasında görüşmelerin ve hatta Avrupalı ve Arap yetkililerin açıklamalarının gündeminin başındaki konular arasında Gazze'deki insani kriz ve İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının sonuçlarının yanı sıra Tel Aviv'in Lübnan ve Suriye'de sürdürdüğü ihlaller yer aldı. Yetkililer, tüm bunları Akdeniz'in iki yakasındaki ülkeler arasında arzu edilen iş birliği ve koordinasyonu engelleyebilecek ‘tehlikeli bir jeopolitik sorun’ olarak değerlendirildi.

İspanya Dışişleri Bakanı José Manuel Albares, forumda yaptığı konuşmada, ‘iki devletli çözümün’ Ortadoğu'da kalıcı barışı sağlamanın tek yolu olduğunu söyledi. Albares, “Tüm bu acıları sona erdirip kalıcı barışı inşa etmenin zamanı geldi” şeklinde konuştu. Bölgedeki tüm halklar için ‘adil ve kapsamlı bir barışa ihtiyaç olduğunu’ vurgulayan İspanyol Bakan, “Filistin halkına adil bir çözüm sunulmadan Ortadoğu'da barışın geleceği olamaz” dedi.

ABD'nin Gazze’de barış planı ve bunu destekleyen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) 2803 sayılı kararının ‘iki devletli çözümün uygulandığının kanıtı’ olduğunu belirten Albares, AiB'nin ‘Filistinlilerle İsraillileri aynı masaya oturtan tek kuruluş’ olduğunu dikkate alarak, “Bu, Ortadoğu'daki tüm halklara barış ve güvenliği geri getirebilecek tek alternatiftir” şeklinde konuştu.

İspanya Dışişleri Bakanı, İsrail'i Gazze Şeridi'ne yeterli insani yardımın girmesine izin vermemesi ve Lübnan ve Suriye'yi ihlal etmeye devam ederek bölgedeki istikrar ve güvenliği tehdit etmesi nedeniyle eleştirdi.

Öte yandan Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen Safadi, İsrail'in Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye'de devam eden ihlallerini eleştirdi. İsrail’in Gazze'de işlediği ‘soykırıma’ rağmen ‘uluslararası hukuku tanımayı reddetmesi ve cezasız kalmasına’ dikkati çeken Safadi, “Hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam edemeyiz” dedi. Filistinlilere karşı bir apartheid rejiminin kurulmasını asla kabul etmeyeceklerini vurgulayan Ürdünlü Bakan, iki devletli çözüm arayışının devam edeceğini ekledi.

Peki bu ivme devam edecek mi?

Güney Akdeniz ülkelerindeki karmaşık jeopolitik ve güvenlik durumu göz önüne alındığında ve Avrupa ve Akdeniz havzası ülkeleri arasındaki bu ivmeye rağmen, AiB koridorlarında ‘tüm bu zorlukların nasıl aşılacağı ve ortaklık ve koordinasyonun derinleştirilmesi hedeflerine nasıl ulaşılacağı’ sorusu dolaşıyordu. Bu konuda farklı görüşler dile getirildi. Overseas Development Institute (ODI) kıdemli araştırmacısı, İnsani yardım sistemlerini iyileştirmeye yönelik Grand Bargain (Büyük Pazarlık) Girişimi Eşbaşkanı Büyükelçi Michael Köhler, yaptığı değerlendirmede, “Bunun AiB için kararlı bir an olduğuna şüphe yok, ancak siyasi liderlerin çözülmemiş zorlukları aşmak ve belirtilen hedeflere ulaşmak için daha fazla istekli olmaları gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Büyükelçi Köhler, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Akdeniz'in iki yakası arasındaki ortaklığı güçlendirmek ve derinleştirmek için tüm Akdeniz ülkelerinin acil bir ihtiyacı ve doğrudan menfaati olduğuna inanıyorum ve bu ülkelerin, bu iş birliğini siyasi ve güvenlik açısından engelleyen her türlü zorluğu ve krizi çözmek için büyük bir potansiyeli ve yeteneği var.”

Aynı bölgede yaşadıklarını ve zorlukları birlikte çözmeleri gerektiğini vurgulayan Büyükelçi Köhler, “Bu ortaklığı derinleştirmek için yeni bir stratejimiz var, ancak bu strateji belge ve planların sayısı ile ilgili değil, daha çok bu planın hedeflerine ulaşma kararlılığı ve çabasıyla bağlantılı. Bu yüzden bunu başarmak için gerekli siyasi iradenin olmasını umuyorum. Jeopolitik sorunlar ve krizler, AiB’nin ortak çalışmalarını kesinlikle etkili oluyor. Zira güney Akdeniz bölgesi, Filistin ve İsrail arasındaki çatışma, İsrail'in Lübnan ve Suriye'de devam eden ihlalleri, Fas ve Cezayir arasındaki çatışma ve krizler veya Libya ve diğer yerlerdeki karışıklıklar gibi siyasi ve güvenlik sorunlarıyla dolu. Ama tüm bu zorlukların esiri olmamalı, iş birliği için ortak bir zemin bulmalı ve hedeflerimize ulaşmalıyız” şeklinde konuştu.

Avrupa-Akdeniz İklim Değişikliği Merkezi (CMCC) Veronica Casertelli ise forumun Avrupa-Akdeniz Ortaklığı’nı güçlendirmek için kesinlikle önemli bir an olduğunu ve bu ortaklığın söz konusu anın üzerine geliştirilmesi ve derinleştirilmesi gerektiğini söylerken, bunu engelleyen krizlere siyasi çözümler bulunmasının önemini vurguladı. Casertelli, The Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Herhangi bir ortak kolektif eylemin karşılaşabileceği krizleri ve zorlukları çözmek için toplumlar ve hükümetler arasındaki doğrudan iletişim kanallarını güçlendirmeye ihtiyacımız var” dedi.



Gölge koridorlar: Yaptırım anlaşmaları ve Afrika'nın serveti BAE'den nasıl geçiyor?

Milyarlarca dolarlık altın ticareti Sudan'daki çatışmayı körüklüyor (Reuters)
Milyarlarca dolarlık altın ticareti Sudan'daki çatışmayı körüklüyor (Reuters)
TT

Gölge koridorlar: Yaptırım anlaşmaları ve Afrika'nın serveti BAE'den nasıl geçiyor?

Milyarlarca dolarlık altın ticareti Sudan'daki çatışmayı körüklüyor (Reuters)
Milyarlarca dolarlık altın ticareti Sudan'daki çatışmayı körüklüyor (Reuters)

İnci Mecdi

Var olmaması gereken gemiler açık denizlerde seyir halinde. Bu gemiler, izleme cihazlarını kapatarak gölgelerde seyrediyor. Sahipleri paravan şirketlerin arkasına saklanıyor ve yaptırım uygulanan petrol, kaynağı bilinmeyen mineral maddeler ve nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen yükleri taşımak için seferler arasında isimlerini değiştiriyorlar.

Denizcilik uzmanları tarafından ‘gölge filo’ olarak adlandırılan bu gemiler, küresel denizcilik endüstrisinde gizlice büyüyor ve karşılıklı anlaşma ile birden fazla rota kullanıyor. Son yıllarda yayınlanan birçok uluslararası raporda ortaya çıktığı üzere, bu rotaların çoğunun merkezinde Körfez bölgesi, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yer alıyor.

Bin ton uranyum

Araştırmacılar ve yaptırım uzmanları son yıllarda, gölge filonun unsurlarının BAE'den faaliyet gösteren tüccarlar, komisyoncular ve şirketlerle nasıl kesiştiğini belgeledi. Yaptırım uygulanan petrolün Afrika altınlarına yönlendirilmesinden, yeniden ihracat merkezleri aracılığıyla küresel pazarlara giren yüksek değerli emtialara kadar, 250 milyon dolar değerinde bin ton uranyumun da olduğu yeni bir sevkiyat Afrika'nın kalbinde ortaya çıktı. Ancak Nijer ve Fransa arasındaki yasal anlaşmazlık nedeniyle alıcı bulamıyor. Uzmanlar, Nijer'de iktidardaki askeri cuntanın, geçtiğimiz yıl haziran ayında Fransız devletine ait nükleer enerji şirketi Orano'nun varlıklarını kamulaştırdıktan sonra el koyduğu sevkiyat için alıcı bulma kabiliyetini sorgularken, BAE merkezli bir şirket sevkiyatla ilgilendi.

İngiliz gazetesi Financial Times'a göre Nijer Maden Bakanı Sayın Ousmane Abarchi, BAE merkezli Axia Power şirketinin ilgilendiğini açıklarken, “Onlarla görüşmelerimiz devam ediyor” dedi. Nijer'in herhangi bir tercihi olmadığını vurgulayan Abarchi, ancak, sevkiyatın gerçek varış noktası hakkında şüphe uyandıran ise pek tanınmayan bir şirket olan Axia Power'ın yönetiminde Rusya’nın resmi nükleer enerji şirketi Rosatom'un eski bir üst düzey çalışanının yer alması. Ancak bu kişi, LinkedIn hesabında şirketten Ağustos 2025'te ayrıldığını belirtiyor.

Rusya, yaptırım uygulanan petrolü kaçırmak için gölge filosunu kullanıyor (Getty)Rusya, yaptırım uygulanan petrolü kaçırmak için gölge filosunu kullanıyor (Getty)

Gözlemciler, Rusya'nın bu anlaşmayı kazanma olasılığının yüksek olduğunu düşünüyorlar. Almanya merkezli Konrad Adenauer Vakfı'nın (KAS) Mali Uzmanı Ulf Laessing’e göre sıradan bir alıcı Fransız tarafının hemen yasal işlem başlatacağına inanıyor. Laessing, “Bunu satın almak için haydut bir devlet gerekir” ifadesini kullandı.

Nijer, azalan hazinesini doldurmak için acilen bir anlaşma yapmaya ihtiyaç duyuyor, ancak liderliğe yakın bir kaynak, Rusya'ya fazla yakınlaşmanın ters tepebileceğinin farkında olduklarını söyledi. Ülke ordusunun, Fransız şirketi Orono tarafından onlarca yıldır işletilen uranyum madenlerini ele geçirmesinin ardından Batı ile gerilimin daha da artacağına dair endişeler, Nijer'i, yaptırım altındaki Rus petrolünün satıldığına benzer şekilde, uranyumunu satmak için bir aracı bulmaya itiyor olabilir. Nijer, nükleer santraller için yakıt üretmek için kullanılan işlenmiş uranyum konsantresi olan ‘sarı pasta’ olarak bilinen bir tür uranyum ihraç ediyor. Bu uranyum, silah programlarında kullanılmak üzere zenginleştirilebilir. Ordu, 2023 yılında iktidarı ele geçirmeden önce Nijer, Avrupa'daki enerji santrallerinde kullanılan doğal uranyumun dörtte birini tedarik ediyordu.

Afrika altını

Nijer'in uranyumu bizi başka bir değerli metalin hikayesine geri götürüyor. Afrikalı uzmanlar ve yetkililer, Afrika altınının büyük miktarlarının yasal ya da kaçak olarak Dubai'den geçtiğini söylüyor. Bern'deki sivil toplum örgütü Swissaid'in daha önceki bir uyarısına göre, bu kanlı ticaretten elde edilen kârlar, Sudan'ın Faşir kentinde suçlar ve zulümler işleyen HDK'yı destekleyen BAE’deki gelişen altın merkezi aracılığıyla alıcı bulmaya devam ediyor.

Swissaid, son bulgularının “BAE'nin kaçak Sudan altınının başlıca varış noktası olarak rolünü” doğruladığını söylüyor. Bu bulgu, geçtiğimiz yıl mayıs ayında yayınlanan Afrika altını hakkındaki raporunda belgelendi. Londra merkezli Chatham House Araştırma Enstitüsü’ne göre milyarlarca dolarlık altın ticareti Sudan'daki çatışmayı körüklüyor.

Sudan'ın Cenevre'deki Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Hasan Hamid, geçtiğimiz yıl kasım ayında düzenlediği basın toplantısında “HDK güçlerine silah tedarikçisi iyi biliniyor. Ne yazık ki bu ülke BAE'dir” açıklamasında bulunurken, Abu Dabi savaş suçları işlemekle suçlanan HDK’yı desteklediği ve silahlandırdığı yönündeki uluslararası iddiaları reddediyor.

The Sentry tarafından yapılan son araştırma, Dubai merkezli şirketleri HDK finansörlerinin yararına yasadışı Sudan altınlarının aklanmasıyla ilişkilendirdi. 2022 ile 2024 yılları arasında, küresel finans suçlarını izleyen Finansal Eylem Görev Gücü (FATF), Dubai altın piyasasının yasadışı finansal akışlara katkısı nedeniyle BAE'yi gri listesine dahil etti.

Gana’nın 229 ton altını

Swissaid tarafından hazırlanan başka bir rapor, Gana'nın hızla gelişen altın madenciliği sektöründe kaçakçılık nedeniyle her yıl milyarlarca dolar gelir kaybettiğini ve bu altının büyük bir kısmının BAE’ye aktığını ortaya koydu. Raporda Gana'nın, altın ihracatı ile ilgili ithalatı arasında sadece beş yıl içinde 229 metrik tonluk yani 11,4 milyar dolarlık büyük bir ticaret açığı olduğu ve kaçak altının çoğunun Dubai'ye gittiği ortaya çıktı.

Bunun sadece buzdağının görünen tarafı olduğunu vurgulayan Ulf Laessing, “Dubai'de elle taşınan altın beyan edilmesine gerek yok ve gayri resmi altın genellikle uçakla getiriliyor” diye belirtti. Laessing, Afrika'dan BAE'ye altın kaçakçılığı yapılan diğer şeffaf olmayan yöntemlere de dikkati çekti.

Swissaid raporunda, Gana altınının çoğunlukla Togo'ya kaçırıldıktan sonra Dubai'ye ulaştığı, bazı altın külçelerinin ise sınırın geçirgenliğinden yararlanarak Burkina Faso üzerinden Mali'ye ulaştığı belirtildi.

Reuters'ın haberine göre Gana'nın madencilik düzenleme kurumundaki üst düzey bir yetkili, Swissaid'in bulgularını ‘ortak bilgi’ olarak nitelendirdi.

BM tarafından geçtiğimiz yıl mayıs ayında yayınlanan bir rapor, gayri resmi madencilik faaliyetlerinin Sahra altı Afrika'da 10 milyondan fazla insana geçim kaynağı sağladığını, ancak giderek organize suç ve silahlı çatışmaların finansmanında bir kanal haline geldiğini belirtiyor.

Kaçak sermaye

Oxford Üniversitesi'nin geçtiğimiz ocak ayında yayınladığı bir araştırma, Afrikalı elitlerin ve şirketlerin ‘kaçak sermaye için güvenli liman’ olarak başta Dubai, Singapur ve Hong Kong olmak üzere Asya'daki finans merkezlerine giderek daha fazla yöneldiklerini ortaya koydu.

Sermaye kaçırma, Afrika ekonomilerine büyük zararlar veriyor. BM verilerine göre kıta her yıl 88 milyar dolardan fazla kayıp yaşıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre İsviçre gibi geleneksel finans cenneti ülkeler düzenleyici ve finansal kontrollerini sıkılaştırdıktan sonra, bu üç Asya finans merkezi bu fonlar için giderek daha fazla cazip hale geldi. Hatta “Afrika için en hızlı büyüyen ve en önemli sınır ötesi bağlantılar” arasına girdi.

Paris Siyasi Bilimler Akademisi (Sciences Po) siyaset bilimi profesörü ve Oxford Üniversitesi'nde kıdemli araştırmacı olan Ricardo Soares de Oliveira tarafından hazırlanan çalışmada, Asya'daki finans merkezleri arasında Dubai'nin, sadece kıtadaki büyük BAE şirketlerinin varlığıyla değil, aynı zamanda yasadışı finansal akışlar ve emtia temelli kara para aklamada oynadığı rolle de Afrika ile olan derin finansal bağları nedeniyle açıkça öne çıktığı belirtiliyor.

Rusya'da petrol kaçakçılığı

Uydu haritalarında, bu sahne ara sıra tekrarlanıyor. Öyle ki bir gemi kıyı yakınlarında izleme sistemlerinden kayboluyor, ardından günler sonra binlerce kilometre uzakta yeniden ortaya çıkıyor. Kargo belgeleri ve rotası değiştiriliyor, ödemeler hızı ve esnekliği ile tanınan finans merkezlerindeki aracılar vasıtasıyla yapılıyor. İngiliz gazetesi Financial Times'ın cuma günü yayınladığı bir araştırma raporu, özel bir e-posta sunucusundaki teknik bir hata sayesinde, bağımsız gibi görünen ancak Rusya’nın petrol ticaretinde koordineli bir şekilde faaliyet gösteren 48 şirketten oluşan bir ağın izinin sürülebildiğini ortaya çıkardı. Bu şirketlerin çoğu BAE merkezli olarak faaliyet gösteriyor.

Soruşturma, aynı sunucuyu kullanan 442 elektronik alan adı tespit etti ve alan adlarını Rusya ve Hindistan'daki gümrük kayıtlarıyla karşılaştırarak, bu kuruluşların 90 milyar dolardan fazla değerde petrol ihraç ettiğini ortaya çıkardı.

Soruşturma ayrıca bu şirketlerin çoğunun BAE'de kayıtlı olduğunu ve serbest bölgelerin, yaptırımlardan kaçınmak ve hızla değiştirilen kısa ömürlü şirketler kurmak için kullanıldığını gösterdi.

BAE, aracı şirketlerle yapılan anlaşmalar ve ham petrolün genel isimler altında yeniden sınıflandırılması yoluyla, sevkiyatların yönünü değiştirme ve petrolün menşeini gizleme konusunda bir geçiş noktası olarak da öne çıkıyor. Bazı sevkiyatlar ülkenin limanlarından veya orada kayıtlı ticari yapılar üzerinden geçerek, özellikle ABD'nin Rosneft ve Lukoil'e ABD yaptırımları uygulandıktan sonra gerçek kaynağı tespit etmeyi zorlaştırdı. Nakliye uzmanları, bu mekanizmaların, gölge filoların kullanımı ve gemi isimleri ile yöneticilerin değiştirilmesinin yanı sıra, fiyat sınırlamalarını ve Batı'nın yaptırımlarını atlatmak ve Rus petrolünün pazarlara akışını sürdürmek için entegre bir sistem oluşturduğuna inanıyor.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Ortadoğu'da Amerikan savaş davulları yeniden çalıyor

USS Gerald Ford uçak gemisi, Akdeniz'deki Girit adasının Suda Körfezi'nde demirlemiş durumda, 24 Şubat 2026 (AFP)
USS Gerald Ford uçak gemisi, Akdeniz'deki Girit adasının Suda Körfezi'nde demirlemiş durumda, 24 Şubat 2026 (AFP)
TT

Ortadoğu'da Amerikan savaş davulları yeniden çalıyor

USS Gerald Ford uçak gemisi, Akdeniz'deki Girit adasının Suda Körfezi'nde demirlemiş durumda, 24 Şubat 2026 (AFP)
USS Gerald Ford uçak gemisi, Akdeniz'deki Girit adasının Suda Körfezi'nde demirlemiş durumda, 24 Şubat 2026 (AFP)

Elie Kuseyfi

İran'a karşı Amerikan askeri saldırısını geciktiren tek şeyin, sanki zaten gerçekleşmiş ve hedeflerine ulaşmış gibi, etkilerinin tamamlanması olduğu açıkça ortaya çıktı. Bunun dışında, saldırı bir zaman meselesi ve görünüşe göre hiçbir sebeple, hatta son günlerde ve haftalarda Donald Trump'ı saldırıyı başlatmadan önce durup on, yüz veya bin kere saymaya iten sebeplerle bile ertelenmesi söz konusu değil. Bu sebepler arasında İran'ın Nicolás Maduro Venezuelası ya da Saddam Hüseyin Irakı olmaması da yer alıyor. Bu nedenle, savaşın uzayacağı ve Amerika Birleşik Devletleri ve bölge içinde çok sayıda yankısı olacağı korkusu var. Mühimmatta, özellikle de İsrail'in geçen haziran ayındaki savunmasında kullanılan, Ukrayna'ya da gönderilen ve üretim sorunları yaşanan önleme füzelerinde bir yetersizlik de yaşanabilir.

Buna ilave olarak, Dini Lider Ali Hamaney'in tehdit ettiği gibi bu “uyarı saldırısının” bölgesel bir savaşı tetiklemesi korkusu da var. Trump da bu tehdide “Ne olacağını göreceğiz” diyerek meydan okumuştu. Ancak ABD Başkanı, İran'a, daha doğrusu Hamaney'e karşı bir “zafer” elde etmeden yarı yoldan geri dönemeyeceğine ikna olmuş gibi görünüyor. Muhtemelen, 2003’teki Irak işgalinden bu yana benzerinin konuşlandırılmadığı bir askeri gücü bölgede kullanmaktan kaçınmanın maliyetinin, özellikle de ABD ara seçimleri yaklaşırken, kullanmanın maliyetinden daha büyük olduğuna ikna olmuş durumda. Trump bu saldırıyı, kritik bir seçim fırsatı (aksi değil) olarak düşünüyor da olabilir.

Yani, ABD’nin savaş hazırlıkları artık tamamlandı, geriye sadece “başlama saati”ni beklemek kaldı. USS Gerald R. Ford uçak gemisi, Yunanistan'ın Girit adasına ulaşarak, onlarca savaş uçağı, bombardıman uçağı, yakıt ikmal uçağı ve füze savunma bataryasıyla birlikte USS Abraham Lincoln'e katıldı. Haberler, bu askeri yığınağın ABD hava kuvvetlerinin küresel konuşlanma kapasitesinin yüzde 40 ila 50'sini temsil ettiğine ve “ABD’nin daha önce hiç bu kadar gücü kullanmadan konuşlandırmadığına” işaret ediyor. Ayrıca, ABD Başkanı pazartesi akşamı Truth Social platformundan yaptığı paylaşımda, Genelkurmay Başkanı General Dan Keane'in İran'a saldırı düzenlenmesine karşı yaptığı uyarılarla ilgili haberleri ve raporları yalanladı. Haberler Keane'in, mühimmat ve müttefiklerden destek eksikliği ve ABD kuvvetleri için olası önemli riskler nedeniyle böyle bir saldırıya karşı çıktığını aktarmışlardı. Bu yalanlamayla Trump, yönetimi içindeki tartışmaya İran rejimine karşı askeri bir saldırı düzenleme lehine son noktayı koyuyor gibi görünüyordu.

Bugün Amerikan sözlüğünde teslimiyet, her şeyden önce, İran rejiminin 47 yıllık tarihinde ikinci kez “zehri yudumlamaya” hazır olduğunu ilan etmesi demek; zehri ilk kez 1980'lerin sonunda Irak ile ateşkesi kabul ederek yudumlamıştı

Bundan önce, ABD Özel Temsilcisi Steve Wittkof, Donald Trump'ın Tahran'ın neden henüz “teslim olmadığını” sorguladığını açıklamıştı. Bu, İran'a bu son fırsatı değerlendirmesi ve mevcut Amerikan mantığına göre, İran rejimini “zorunlu teslimiyete” zorlayacak askeri bir saldırıdan önce “gönüllü teslimiyeti” kabul etmesi için açık bir davetti.

Trump'ın İran'a askeri saldırı düzenleme seçeneğine meyilli olduğunun göstergelerinden biri de Washington'un gerekli olmayan diplomatlara Beyrut'tan ayrılmaları direktifini vermesi ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun İsrail'e yapmayı planladığı hafta sonu ziyaretini gelecek ayın başına ertelemesidir.

Dahası, New York Times gazetesinin sızdırdığı “Trump'ın İran'ı nükleer programından vazgeçmeye zorlamak için sınırlı bir saldırı düşündüğü ve saldırı başarısız olursa rejimi devireceği” yönündeki bilgiler, esasen “İran sorunu” ile başa çıkmakla ilgili mevcut seçenekleri tartışan bir Beyaz Saray toplantısının tutanaklarıydı. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu sadece gazetecilik açısından bir sansasyon haber değildi; İran liderliğine, muhtemelen önümüzdeki perşembe Cenevre'de olacak son fırsatı değerlendirmesi için doğrudan bir mesajdı. Buna göre ya nükleer konuda ciddi tavizler verip “sembolik bir zenginleştirme” oranını kabul etmeli ya da Tahran, Trump'ın uzun süreceğinden korkmadığı bir askeri harekat için hazır olmalıdır. New York Times'ın sızdırdığı bilgiler, Trump'ın savaşın uzun sürmesinden korkmadığını, aksine İran “teslim olmazsa” kendisi ile aylarca, belki de ikinci ve son döneminin geri kalanında, aşamalı olarak sürecek bir savaş olasılığını dışlamadığını gösteriyor. Amerikan gazetesinin haberine göre Trump, yakın danışmanlarına, diplomasi başarısız olursa önümüzdeki aylarda İran'a karşı büyük bir saldırı başlatacağını veya Tahran'ı nükleer programından vazgeçmeye zorlamak için kısa, açılış niteliğinde bir saldırı düzenleyeceğini bildirdi.

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago kulübündeki görüşmenin ardından düzenlenen basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago kulübündeki görüşmenin ardından düzenlenen basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)

Bugün Amerikan sözlüğünde teslimiyet, her şeyden önce, İran rejiminin 47 yıllık tarihinde ikinci kez “zehri yudumlamaya” hazır olduğunu ilan etmesi demek; zehri ilk kez 1980'lerin sonunda Irak ile ateşkesi kabul ederek yudumlamıştı. Gelgelelim, Irak ile sekiz yıllık savaş İran rejiminin sosyal, siyasi ve askeri temellerini sağlamlaştırdıysa, ABD ile bir savaş, bu rejimi en azından “yumuşatılmış İslami versiyonu” ile yeniden üretecektir.

Ancak, dikkat çekici olan şu ki, önemli ve mesaj yüklü Amerikan sızıntılarına karşılık, İran sızıntıları da en az onlar kadar önemli ve anlamlı; sanki İran rejiminin kendi isteğiyle bir geçiş evresine girdiğini doğruluyor gibi. Nitekim Fransız Le Figaro gazetesi, bilgili kaynaklara dayanarak, eski İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin, protestoların zirveye ulaştığı 8-9 Ocak gecesinde baskıların başlamasından kısa bir süre önce, rejim içinde Dini Lideri görevden almaya yönelik bir harekete öncülük ettiğini belirtti. Kaynaklar, bu girişimin başarısız olduğunu, çünkü toplantıda hazır bulunan Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani'nin desteğini alamadığını ifade etti.

Dini Lider ve oğlu Mücteba da dahil olmak üzere İran liderliğinin hedef alınması, geniş bir askeri seçenek yelpazesinin parçası olarak Trump'a sunulan senaryolar arasındaydı

Bu haber, New York Times gazetesinin, protestolar ve Dini Lider başta olmak üzere İran liderliğine yönelik suikastlar da dahil olmak üzere, ABD ile artan savaş olasılığının gölgesinde, Dini Lider'in, en güvendiği adamlarından biri olan Laricani'yi ülkeyi yönetmekle görevlendirdiğini bildirmesinin ardından geldi. Cumartesi günü Axios sitesi de bilgi sahibi olduğunu söylediği kaynaklara dayanarak, Dini Lider ve oğlu Mücteba da dahil olmak üzere İran liderliğinin hedef alınmasının, geniş bir askeri seçenek yelpazesinin parçası olarak Trump'a sunulan senaryolar arasında yer aldığını bildirdi.

Gazete, adlarını vermediği altı üst düzey İranlı yetkili, 3 Devrim Muhafızı üyesi ve iki eski diplomatın, Laricani'nin ülkenin geniş çaplı protestolar ve ABD askeri saldırısı tehditleriyle karşı karşıya kaldığı ocak ayı başından beri hassas siyasi ve güvenlik dosyalarını etkin bir şekilde yönettiğini söylediğini aktardı. Bu arada, İran medyası da Ayetullah Humeyni'nin ölümünün ardından 1989'da göreve gelen Dini Lider'in yerine bir halef atama çabaları hakkındaki spekülasyonları körükledi.

 İran Parlamentosu Eski Başkanı Ali Laricani, cumhurbaşkanlığı seçimleri için kayıt belgelerini gösteriyor, Tahran, 31 Mayıs 2024 (AFP)İran Parlamentosu Eski Başkanı Ali Laricani, cumhurbaşkanlığı seçimleri için kayıt belgelerini gösteriyor, Tahran, 31 Mayıs 2024 (AFP)

Bütün bunlar, İran iktidar yapısı içinde bir tür “hareketliliğe” veya daha doğrusu, olanların Laricani'ye yönetim gücünün devredilmesinden başka bir şey olmadığına işaret ediyor. Bu, “fırtına geçene” kadar geçici bir icraat olmaktan ziyade, büyük olasılıkla kalıcı bir icraat olacaktır. Yine bu, “Cenevre süreci”ne paralel bir yol izliyor gibi görünen Ali Laricani liderliğinde İran rejiminin gidişatında yeni bir aşamanın duyurusu niteliğindedir. Kendisi büyük olasılıkla Umman ve belki de Katar'ın arabuluculuğuyla Amerikalılarla siyasi müzakereler yürütüyor ve bu müzakereler, Washington'un “yeni rejimi” tanımasını sağlamayı da içeriyor.

Peki, bu gerçekleşecek mi? Amerikan iç kaygılarından bölgesel endişelere kadar, İran meselesini çevreleyen karmaşıklıklar göz önüne alındığında, bu sorunun cevabı şüphesiz zor. Ancak, İran rejiminin şahin kanadından ve son protestoların bastırılmasını denetleyen Laricani'nin hem içeride hem de dışarıda rejimin meşruiyetini yeniden inşa edebileceğini hayal etmek de aynı derecede zor. Bu kesinlikle Trump'ın İran’dan beklediği türden bir “teslimiyet” değil, aksine İran rejiminin tarihinin en zayıf döneminde elde ettiği bir zafer olacaktır. Bu ise Donald Trump “teslimiyet” kelimesini yeniden tanımlamadığı sürece, mevcut bölgesel ve uluslararası iklimde gerçekleşmesi pek olası görünmeyen bir paradoks.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Ulusa Sesleniş'te Trump'tan üçüncü dönem şakası

ABD Başkanı Donald Trump, Ulusa Sesleniş konuşmasında bunun "Üçüncü dönemim olması gerek" diye espri yaptı (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Ulusa Sesleniş konuşmasında bunun "Üçüncü dönemim olması gerek" diye espri yaptı (Reuters)
TT

Ulusa Sesleniş'te Trump'tan üçüncü dönem şakası

ABD Başkanı Donald Trump, Ulusa Sesleniş konuşmasında bunun "Üçüncü dönemim olması gerek" diye espri yaptı (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Ulusa Sesleniş konuşmasında bunun "Üçüncü dönemim olması gerek" diye espri yaptı (Reuters)

Brendan Rascius 

ABD Başkanı Donald Trump, salı akşamı yaptığı Ulusa Sesleniş konuşmasında, üçüncü döneminin ortasında olması gerektiğine dair espri yaptı.

79 yaşındaki Cumhuriyetçi başkan, Temsilciler Meclisi salonunda toplanan meclis üyelerine, kabine üyelerine ve Yüksek Mahkeme yargıçlarına, "İkinci dönemimin ilk yılı... Üçüncü dönemim olmalıydı" dedi.

Bu, Trump'ın, eski Başkan Joe Biden'a kaybettiği 2020 seçiminin kendisinden "çalındığını" kanıt olmadan ima ettiği son olaylardan sadece biri.

Geçen yıl göreve döndüğünden beri başkan, Anayasa'nın 22. maddesi başkanların iki dönemden fazla görev yapmasını yasaklamasına rağmen, üçüncü bir dönem için aday olma fikrini de defalarca dile getirdi.

Martta NBC News'a 2028'de aday olma konusunda "şaka yapmadığını" söylemiş ve "Birçok insan bunu yapmamı istiyor" diye eklemişti.

Ekimde Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Hakeem Jeffries, Kongre Demokratlarıyla yaptığı bir toplantıda "Trump 2028" şapkalarının Oval Ofis'teki çalışma masasına yerleştirildiğini söylemişti.

Aralık ayında Beyaz Saray'da düzenlenen bir resepsiyonda Trump, İsrail asıllı Amerikalı mega bağışçı Miriam Adelson'ın kendisine 2028'de anayasaya aykırı bir üçüncü dönem için aday olması karşılığında 250 milyon dolar teklif ettiğini öne sürmüştü.

Ancak zaman zaman bu kuşkulu olasılık hakkında karışık sinyaller verdi.

Ekimde Air Force One'da tekrar aday olup olmayacağı sorulduğunda gazetecilere, "Bunu yapmayı çok isterim. Şimdiye kadarki en iyi rakamlarıma sahibim" demişti. Ancak daha sonra 2028'de aday olmanın "fazla kurnazca" ve "yanlış" olacağını söylemişti.

Üçüncü bir dönem için aday olmayı tamamen masadan kaldırıp kaldırmadığı sorulduğunda Trump şu yanıtı vermişti:

Masadan kaldırmıyor muyum? Yani, siz söyleyin.

Independent Türkçe,independent.co.uk/news/world/americas/us-politics