ABD ulusal güvenlik stratejisi ve arzulanan Avrupa ‘mucizesi’

ABD Başkanı Donald Trump, görme engelli İtalyan opera sanatçısı Andrea Bocelli'nin Beyaz Saray'da verdiği konser öncesinde konuşuyor. (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, görme engelli İtalyan opera sanatçısı Andrea Bocelli'nin Beyaz Saray'da verdiği konser öncesinde konuşuyor. (AP)
TT

ABD ulusal güvenlik stratejisi ve arzulanan Avrupa ‘mucizesi’

ABD Başkanı Donald Trump, görme engelli İtalyan opera sanatçısı Andrea Bocelli'nin Beyaz Saray'da verdiği konser öncesinde konuşuyor. (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, görme engelli İtalyan opera sanatçısı Andrea Bocelli'nin Beyaz Saray'da verdiği konser öncesinde konuşuyor. (AP)

Antoine el-Hac

ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin ulusal güvenlik stratejisinin içeriği, Avrupa’daki müttefikleri zayıf gösteren ve Washington’un batı yarımküredeki hâkimiyetini yeniden tesis etmeyi amaçlayan yaklaşım nedeniyle sürpriz olmadı.

5 Aralık 2025 Cuma günü Beyaz Saray tarafından yayımlanan belge, Avrupa'nın geleneksel müttefikleri arasında rahatsızlık yaratacak nitelikte. Strateji, ‘eski kıta’ liderlerinin göç ve ifade özgürlüğü politikalarını sert ifadelerle eleştiriyor, Avrupa'nın ‘medeni varlığının silinme ihtimaliyle karşı karşıya olduğunu’ öne sürüyor ve uzun vadede ABD için güvenilir ortak olup olmadıkları konusunda kuşku yaratıyor.

Belgede, soğuk ve çatışmacı bir üslup eşliğinde, Trump’ın ‘Önce Amerika’ doktrinine yeniden vurgu yapılıyor. Bu yaklaşım, pratikte dış müdahalelerden uzak durmayı, onlarca yıllık stratejik ortaklıkların yeniden değerlendirilmesini ve Amerikan çıkarlarının her şeyin üzerinde tutulmasını ifade ediyor.

Kanunen her yönetim tarafından yayımlanması gereken bu belge, Trump’ın 20 Ocak 2025’te iktidara dönüşünden sonra hazırlanan ilk ulusal güvenlik stratejisi olma özelliğini taşıyor. Metin, Demokrat Başkan Joe Biden döneminin yaklaşımıyla belirgin bir kopuşa işaret ediyor. Biden yönetimi, Trump’ın ilk döneminde zedelenen ittifakları güçlendirmeye ve petrol ile doğal gaz ihracatı sayesinde ekonomik olarak güçlenen Rusya’yı frenlemeye odaklanmıştı.

Azalan rol

Trump, yeniden Beyaz Saray’a dönmesinden bu yana, yaklaşık dört yıldır süren Rusya-Ukrayna savaşına aracılık ederek son vermeye çalışıyor. Strateji belgesi, bu hedefin Washington açısından hayati çıkarlar kapsamında değerlendirildiğini belirtiyor. ABD’nin, yıllar süren gerginliğin ardından Rusya’yı uluslararası alanda dışlanmış bir aktör olarak görmekten vazgeçmeyi ve Moskova ile ilişkileri iyileştirmeyi hedeflediği ifade ediliyor. Bu nedenle savaşın sona erdirilmesi, ‘Rusya ile stratejik istikrarın yeniden tesisi’ için temel bir Amerikan çıkarı olarak tanımlanıyor.

Ukrayna'nın başkenti Kiev'e düzenlenen Rus hava saldırısının ardından çıkan yangınla mücadele eden bir itfaiyeci (AFP)Ukrayna'nın başkenti Kiev'e düzenlenen Rus hava saldırısının ardından çıkan yangınla mücadele eden bir itfaiyeci (AFP)

Belge, bu yılın sonuna yaklaşırken Avrupa’nın, Trump’ın Rusya-Ukrayna savaşının yükünden kurtulma konusundaki ısrarının sert sonuçlarıyla karşı karşıya kaldığını belirtiyor. Avrupa ülkeleri, iç ekonomik zorlukların yanı sıra Washington’ın tanımladığı şekliyle bir ‘medeniyet’ krizine de sürüklenmiş durumda.

Aslında Avrupa’nın ABD’nin stratejik önceliklerinde geri planda kalması şaşırtıcı değil. Tarihsel olarak, Amerikan büyük stratejisi uzun süre Avrupa merkezli olmuştu; ancak 2000’li yılların başından itibaren kıtada tek bir gücün hâkimiyet kurma ihtimalinin zayıflaması, yeni jeopolitik güç merkezlerinin ve jeoekonomik rekabetlerin ortaya çıkmasıyla Washington’ın odağı başka bölgelere kaydı. Bu değişim, ABD’nin dünya sahnesindeki ağırlık merkezini yeniden düzenlemesine yol açtı. Başkan George W. Bush Ortadoğu’ya yoğunlaşırken, ardından gelen başkanlar -tam anlamıyla uygulayamamış olsalar da- ‘Asya’ya dönüş’ stratejisini öne çıkardı. Trump döneminde ise Asya’ya ek olarak Latin Amerika da öncelikler listesine girdi. Trump’ın Panama hakkında söyledikleri, Venezuela konusunda attığı adımlar ve daha sınırlı ölçüde Kolombiya’ya yönelik politikaları bunun göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Farklı bir Amerikan kuşağı

ABD’deki demografik değişimler, Soğuk Savaş kuşağının (NATO’ya ve Avrupa ile tarihsel-kültürel bağlara doğal bir yakınlık duyan neslin) yavaş yavaş sahneden çekildiğini ortaya koyuyor. Yerlerini, etnik açıdan daha çeşitli, daha genç ve ABD’nin küresel rolünü yeniden sorgulayan bir nesil alıyor. Trump’ın NATO ve Avrupa Birliği’ne (AB) yönelik temkinli ve çoğu zaman kuşkulu tutumu, ikinci döneminde Avrupa’yı öncelik sıralamasında aşağıya çekmesi beklenen bir gelişme olarak görülüyor. Washington’ın bakışına göre 1949’da Sovyetler Birliği’ni durdurmak için kurulan NATO’nun bugünkü rolü, Avrupa’nın ‘bağımlı’ güvenlik yaklaşımıyla birlikte tartışmalı hâle gelmiş durumda. Bu nedenle Trump yönetimi, Avrupa’yı korumaya para harcamak yerine Moskova ile Avrupa ve diğer bölgeler konusunda bir uzlaşıya varmayı daha rasyonel bir seçenek olarak görüyor.

Belçika'nın başkenti Brüksel'de Avrupa Komisyonu'na ev sahipliği yapan Berlaymont binası (AFP)Belçika'nın başkenti Brüksel'de Avrupa Komisyonu'na ev sahipliği yapan Berlaymont binası (AFP)

Bu yaklaşım, Soğuk Savaş sonrası dönemde Washington’da görev yapan bütün başkanların Avrupa’ya tanıdığı merkezi konumla açık bir tezat oluşturuyor. O yıllarda Avrupa, Amerikan malları ve hizmetleri için başlıca pazar konumundaydı. Ayrıca Avrupa’daki müttefikler, ABD’nin dünya genelindeki nüfuzunu artıran önemli bir güç çarpanı olarak görülüyordu. Buna karşılık Rusya hem Avrupa’nın güvenliği hem de ABD’nin liderliği altındaki küresel düzen için tehdit teşkil ediyordu. Moskova’nın, Pasifik bölgesi de dahil olmak üzere kendi çıkarlarını güçlendirmeye yönelik hamleleri ve birçok konuda Çin’le aynı hizaya gelmesi, bu değerlendirmeyi daha da pekiştiriyordu.

Ağır zorluklar

ABD’nin ulusal güvenlik stratejisi belgesinde, “Avrupa’daki ekonomik durgunluk, karşı karşıya olduğu gerçek ve daha sert bir medeniyet erozyonu ihtimali kadar önemli değildir” ifadesi yer aldı.

Washington’a göre Avrupa, uyguladığı göç politikaları, düşen doğum oranları, ‘ifade özgürlüğünün bastırılması ve siyasi muhalefetin kısıtlanması’, ayrıca ‘ulusal kimliklerin ve öz güvenin yitirilmesi’ nedeniyle zayıflıyor.

Belge şöyle devam ediyor: “Eğer mevcut eğilimler devam ederse, kıta 20 yıl içinde -hatta daha da kısa sürede- tamamen farklı bir yer haline gelecek. Bu nedenle bazı Avrupa devletlerinin güçlü ekonomilere ve ordulara sahip olup olmayacağı, dolayısıyla güvenilir müttefikler olarak kalıp kalamayacakları hiç de kesin değil. Avrupa’nın Avrupalı kalmasını ve kendi medeniyetine yeniden güven duymasını istiyoruz.”

Bu tablo doğru kabul edilirse, Avrupa’nın, ABD’nin Rusya-Ukrayna savaşından muhtemel çekilmesinin sonuçlarını dengelemek veya yumuşatmak zorunda kalacağı sonucu ortaya çıkıyor. Zira kıta, Kiev’in savaşı sürdürmesini sağlayacak ya da Rus askeri gücüne karşı koyacak kapasiteden yoksun. Pek çok Avrupa ülkesinde askeri harcamaların artırılmasının da anlamlı bir denge yaratması beklenmiyor; aksine, Almanya’nın 2,55 trilyon euroya (GSYİH’nin yüzde 62,4’ü) ve Fransa’nın 3,416 trilyon euroya (GSYİH’nin yüzde 115,8’i) ulaşan kamu borçları dikkate alındığında, kırılgan ekonomilerin daha da zorlanmasına yol açabilir.

Hiç kuşkusuz AB’nin, Washington ile Moskova arasında Ukrayna’daki savaşı sonlandırmaya yönelik süren müzakerelerde masada yer alma hakkı bulunuyor. Zira savaş Avrupa topraklarında yaşanıyor ve ‘ev sahiplerinin’ olup bitenle doğrudan ilgisi var.

İletişim, izolasyondan daha faydalı

Söz konusu Avrupa talebi, ancak Brüksel ile Moskova arasında iletişim kanallarının kurulmasıyla hayata geçirilebilir. Aksi halde Avrupa, Ukrayna savaşının nasıl ve hangi şartlarda sona ereceğine ilişkin kararlarda söz sahibi olamaz; savaşın Avrupa güvenliğine etkilerini şekillendirme imkânı da kalmaz. Bu gerçekleşmediği takdirde Avrupa ülkeleri, Washington ve Moskova’nın -ve daha sınırlı ölçüde Kiev’in- aldığı kararları yalnızca izleyen ve gelişmelere tepki vermekle yetinen bir konuma sürüklenebilir.

Fransa'nın kuzeydoğusundaki Soissons kasabası yakınlarındaki açık alanda, Fransa ve Belçika'nın ortak askeri tatbikatına katılan piyadeler (AFP)Fransa'nın kuzeydoğusundaki Soissons kasabası yakınlarındaki açık alanda, Fransa ve Belçika'nın ortak askeri tatbikatına katılan piyadeler (AFP)

Avrupa, mevcut sıkıntılara rağmen hâlâ büyük, zengin ve teknolojik olarak gelişmiş bir güç. Ancak Moskova’yı ciddi müzakerelere ikna edebilecek güçlü bir yeniden silahlanma programına gerçekten ihtiyaç duyuyor.

İkna için ikinci unsur ise AB’nin Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra aşamalı olarak uyguladığı yaptırımlar çerçevesinde dondurulan ya da el konulan Rus varlıkları konusundaki çıkmazın aşılması. Moskova, Avrupa’daki değeri yaklaşık 210 milyar dolar olarak tahmin edilen bu varlıkların çözümü için bir formül arıyor. Buna karşın, Avrupa’da bu varlıkların Ukrayna’ya destek amacıyla kullanılmasını savunan görüş, savaşın ömrünü uzatacak ve kıtayı gereksiz bir Rusya karşıtlığı konumuna sürükleyecek bir yaklaşım olarak değerlendiriliyor.

Kimilerine göre Kremlin yalnızca ‘güç dilinden’, Beyaz Saray ise yalnızca ‘iş dilinden’ anlıyor; bu nedenle Avrupa her iki dili de öğrenmek zorunda. Fakat buna itiraz edenler, Washington’a dair değerlendirmenin doğru olduğunu, Kremlin’e yönelik değerlendirmenin ise yanıltıcı olduğunu savunuyor.

Gerçekte ise bu denklemin tamamının gerekli olmayabileceği ifade ediliyor. Avrupa’nın iki dili birden öğrenmekten ziyade, tarihi bilen ve geleceğe dair net vizyonlar ortaya koyacak gerçek liderler yetiştirmesi gerektiği vurgulanıyor. Ancak bu şekilde ‘medeniyet erozyonu’ ve ‘kimliklerin silinmesi’ gibi kaygıların önüne geçilebileceği ileri sürülüyor. Peki, bu ‘mucize’ mümkün mü? Bu soru, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu stratejik belirsizliğin merkezinde yer alıyor.



Trump'ın saçına neler oluyor?

Başkanın yeni saç stili, eski James Bond oyuncusu Pierce Brosnan'a benzetilmesine yol açtı (AFP)
Başkanın yeni saç stili, eski James Bond oyuncusu Pierce Brosnan'a benzetilmesine yol açtı (AFP)
TT

Trump'ın saçına neler oluyor?

Başkanın yeni saç stili, eski James Bond oyuncusu Pierce Brosnan'a benzetilmesine yol açtı (AFP)
Başkanın yeni saç stili, eski James Bond oyuncusu Pierce Brosnan'a benzetilmesine yol açtı (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın Air Force One'dan inerken çekilen ve imzası haline gelen sarı saçlarından daha koyu renkte görünen saçları, internette spekülasyonlara yol açtı.

Trump, saç modeliyle ilgili, özellikle de 80 yaşındaki başkanın herhangi bir tür peruk kullanıp kullanmadığı konusunda uzun süredir ortaya atılan iddiaları yalanlamak zorunda kalıyor. Yeni fotoğraflar ise söylentileri alevlendirdi.

Gazeteci Aaron Rupar, cumartesi günü X'te "Trump'ın saçına ne olmuş böyle?" diye yazdı.

Trump, cuma günü New Jersey'nin Morristown kentindeki havalimanının pistinde lacivert bir takım elbise ve sarı kravatla (ve görünüşe göre yeni saç stiliyle) gazetecilere el sallarken görüldü. Haftasonunu Bedminster'deki golf kulübünde geçiriyor.

Trump eleştirmeni avukat George Conway, X'te "Anayasanın 25. maddesi kapsamında saçıyla ilgili bir şeyler yapılmalı" diye yazarak, Trump'ın saçlarının bu şekilde görünmesine engel olunması gerektiğini öne sürdü.

csdvthyjugf
Başkan Donald Trump'ın Air Force One'dan inerken çekilen ve imzası haline gelen sarı saçlarından daha koyu bir renkte görünen saçları internette şaşkınlık yarattı (Reuters)

Gazeteci Yashar Ali, Trump'ın havalimanındaki fotoğraflarını yayımladı ve "Bu saç ne??? Fotoğrafları Getty Images'tan kendim almasaydım inanmazdım" ifadelerini kullandı.

cdfvgrthyjuk
Başkan cuma günü Air Force One'dan inerken görüntülendi. Trump'ın saç stili onlarca yıldır ilgi odağı olmayı sürdürüyor (AP)

Trump'ı sık sık eleştiren eski Cumhuriyetçi temsilci Adam Kinzinger, büyük harflerle "Şaka yapıyor olmalısın" diye yazdı.

Birçok sosyal medya kullanıcısı Trump'ın saç stilini alaya aldı.

Gazeteci Molly Jong-Fast, "Trump artık esmer!" dedi.

cdvfgbh
Trump cuma günü New Jersey'nin Morristown kentindeki havalimanının pistinde lacivert takım elbisesi, sarı kravatı ve görünüşe göre yeni saç stiliyle gazetecilere el sallarken görüldü.(AFP)

İlerici roman yazarı Anne Lamott, "Bayıldım. Çok genç. Tam Pierce Brosnan gibi" diyerek James Bond oyuncusuna atıfta bulundu.

Roman ve oyun yazarı Paul Rudnick ise "Trump stilistine, 'Seri katil Rex Heuermann gibi görünmek istiyorum' dedi" diye yazdı. Bu da Gilgo Plajı cinayetleri diye bilinen davada 8 kadını öldürdüğünü itiraf eden New Yorklu seri katile atıfta bulunuyordu.

The Independent, yorum almak için Beyaz Saray'la iletişime geçti.

Trump'ın saçı geçen ay başka bir nedenle de dikkat çekmişti. Sarı saçları daha parlak ve daha kalın görünüyordu.

Başkanın geçen ay Las Vegas'taki bir konuşması sırasında sergilediği saç modeli hakkında konuşmak için herkes sosyal medyaya akın etmişti.

Gazeteci Rupar, X'te şunları yazmıştı:

Trump peruk mu takıyor, bu da ne böyle?

Demokrat Parti'nin resmi X hesabı, Trump'ın açıkça daha seyrek saçlı olduğu bir fotoğrafını paylaşmış ve "Bu, Trump'ın 3 aydan daha kısa bir süre önceki saçıydı" diye yazmıştı.

Eski kongre üyesi Kinzinger, "Trump peruk takıyor!!" diye yazmıştı.

Çarşamba günü Beyaz Saray Gül Bahçesi'nde yaptığı konuşmada Trump, "Yıllarca insanların 'Peruk takıyor' demelerine katlanmak zorunda kaldım. Peruk takmıyorum" dedi.

Trump'ın alışılmadık saç stili, onlarca ilgi odağı olmayı sürdürüyor. Siyasete girmeden çok önce sohbet programlarına katılışlarında da tartışma konusu oluyordu.

Independent Türkçe


İran ve yaptırımlar: Yanlış ders

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

İran ve yaptırımlar: Yanlış ders

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İbrahim Hamidi

Trump yönetiminin başlattığı “ekonomik dışlama” kampanyası, Washington'un düşmanlarından birine uyguladığı en büyük mali yaptırımları temsil ediyor ve İran rejiminin ekonomisinin can damarlarını kesmeyi amaçlıyor. Bu yaptırımlar sadece ABD'nin Tahran ile ilişkilerini yasaklamakla kalmıyor, aynı zamanda onunla iş yapan üçüncü tarafların Amerikan finans sistemine erişimini de engelleme tehdidinde bulunuyor. Bu, Trump'ın daha önce 2019'un sonunda imzaladığı “Sezar Yasası” aracılığıyla Beşşar Esed rejimine karşı kullandığı bir mekanizma.

Esed deneyimi ve diğerleri, yaptırımların otoriter rejimleri zayıflatabileceğini ve onları taviz vermeye zorlayabileceğini, ancak nadiren kendi başlarına devirebileceğini gösteriyor. Bu rejimler liderliği, güvenlik aygıtını ve dar çevreleri korurken, maliyeti vatandaşların sırtına yüklerler. Baskıyı haklı çıkarmak için “dış düşmanı” kullanırlar ve yoksulluk, yolsuzluk ve kötü yönetimi yaptırımlara bağlarlar. Yaptırımlar, sertlik yanlılarını güçlendirirken reformcuları zayıflatır. Yönetimin miras bırakılması sürecini hızlandırır ve seçimleri erteler.

Küba'da, ABD ambargosu 1962'de başladı, ekonomiyi zayıflattı ancak rejimi devirmedi. İktidar Fidel Castro'dan kardeşi Raul'e, ardından Miguel Díaz-Canel'e geçti. Venezuela'da, Hugo Chávez ve Nicolás Maduro'nun yetkililerine karşı yaptırımlar 2015'te başladı ve 2017'de genişletildi. Ekonomi daraldı ve milyonlarca insan göç etti, ancak yaptırımlar rejimi devirmedi. Rejimi deviren, bu yılın başındaki ABD operasyonu oldu.

Kuzey Kore'de ise iktidar Kim Il-sung'dan oğlu Kim Jong-il'e geçti. Yaptırımlar, Pyongyang'ın nükleer programını geliştirmesini engellemedi. Rejim, bombayı bir sigorta poliçesi olarak gördü ve ilk nükleer denemesini 2006'da gerçekleştirdi. İktidar, 2011 yılının sonunda torun Kim Jong-un'a geçti.

Arap dünyasında, Güvenlik Konseyi, 1990'da Kuveyt'i işgalinden sonra Irak'a yaptırımlar uyguladı. Bu yaptırımlar, rejimi kitle imha silahı programlarını denetime açmaya ve imha etmeye zorladı, ancak Saddam Hüseyin'i devirmedi. 2003'teki ABD işgali onu devirdi. Muammer Kaddafi, yaptırımlar ve izolasyon ile aynı yılın sonunda kimyasal silah cephaneliğinden vazgeçmek zorunda kaldı, ancak rejimi 2011'deki Libya ayaklanması ve NATO müdahalesine kadar devrilmedi. Sudan'da da yaptırımlar Ömer el-Beşir rejimini devirmedi, ancak 2019'daki protestoların baskısı altında devrilmeden önce davranışlarını değiştirmesine katkıda bulundu. Bunun üzerine yaptırımlar kaldırıldı. 2013'te “iki generalin savaşı”nın patlak vermesinin ardından Washington, her iki tarafı da yeniden yaptırımlarla hedef aldı.

Suriye, İran'a en yakın örneği sunuyor. Washington, 1979'da Suriye'yi terörizmi destekleyen devletler listesine aldı, ancak Hafız Esed 2000'deki ölümüne kadar iktidarda kaldı; ardından oğlu Beşşar Esed, yaptırımların ve izolasyonun gölgesinde 24 yıldan fazla bir süre iktidarda kaldı. 2013'teki kimyasal saldırıdan sonra ABD'nin askeri müdahale tehdidi, Esed'i kimyasal silahlarını imha etmeyi kabul etmeye zorladı. Bu baskı davranışlarını değiştirdi, ancak onu devirmedi.

Onu deviren, 2024'ün sonunda Sezar Yasası'nın sonuçlarının ortasında başlatılan askeri bir saldırı oldu; o sırada Rusya Ukrayna'daki savaşla meşguldü ve İran ile Hizbullah yoğun İsrail baskısı altındaydı. Müttefiklerinin korumasını kaybettiğinde ve güçleri Ahmed eş-Şara liderliğindeki gruplar karşısında dağıldığında, Moskova'ya kaçtı.

Peki, İran yaptırımlarla nasıl başa çıkacak? Büyük olasılıkla aynı taktikleri uygulayacaktır. Trump'ın ekonomik yaptırım kampanyasına, 40 yılı aşkın süredir biriktirdiği araçlarla, yani gölge filolar, paravan şirketler, kaçakçılık ağları, vekil güçler, komşu ülkelerle ticaret, takas ve kripto paralar, paralel bir finans sistemi kurma ve Çin ve Rusya ile iş birliğini derinleştirmeyle karşılık verecektir. Ayrıca bölgesel nüfuzunu müzakerelerde kaldıraç olarak ve yaptırımları aşmak için kullanacaktır.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre içeride rejim, yaptırımları bir “ekonomik savaş” olarak gösterecek, enflasyon ve yoksulluktan Washington'u sorumlu tutarken, kendi kötü yönetimini, askeri harcamalarını ve vekil güçlerine desteğini görmezden gelecektir. Hatta daha fazla baskıyı haklı çıkarmak için dış baskıyı bile kullanabilir.

Trump'ın yaptırımlarının tek başına İran rejimini devirmesi olası değil. Ancak bunların askeri saldırılar ve tedarik hatlarını hedef almakla birleşmesi, rejimi daha da zayıflatacak ve seçeneklerini daraltacaktır

Ancak hata, Tahran'ın başkalarının deneyimlerinden çıkarabileceği ders olabilir. Kaddafi alışılmadık programından vazgeçti ve rejimi düşmeden önce 8 yıl daha iktidarda kaldı. Esed 2013'te kimyasal silahlarını imha etmeyi kabul etti, ancak 11 yıl daha iktidarda kaldı. Kuzey Kore nükleer bombasını korudu ve kimse rejimini askeri olarak devirmeye cesaret edemedi.

Ayrıca Kuzey Kore ve Suriye'de babadan oğula, Küba'da ise büyük kardeşten küçük kardeşe iktidar devir teslimi, Tahran'da da tekrarlandı; Mücteba, babası Ali Hamaney'in yerine ülkenin Dini Lideri oldu. NATO Libya'ya müdahale etmeseydi, Seyfül İslam babasının yerine geçebilirdi ve Amerikan müdahalesi olmasaydı Uday veya Kusay hâlâ Saddam'ın saraylarında yaşıyor olabilirdi.

Trump'ın yaptırımlarının tek başına İran'ın ideolojik rejimini devirmesi olası değil. Ancak bunların askeri saldırılar ve tedarik hatlarını hedef almakla birleşmesi, onu daha da zayıflatacak ve seçeneklerini daraltacaktır, hatta müzakere masasına oturmaya bile itebilir. Öte yandan, baskılar onu tam tersi yöne; bölgeye yönelik tehditlerinin ve maceralarının dozunu artırma, ülke içindeki kontrolünü sıkılaştırma ve nükleer bomba edinme ve Kuzey Kore modeline yönelme çabasını hızlandırmaya da itebilir.

Soru sadece yaptırımların rejimi devirip deviremeyecekleri değil, rejimin çöküşten kaçınmak için ne yapacağıdır

İşte “yanlış ders” burada gizli. İran nükleer silahı, sadece dış baskılara karşı caydırıcı bir unsur olarak değil, rejimin hayatta kalmasının nihai garantisi olarak görüyor; dahası rejim değişikliğine karşı bir sigorta poliçesi olarak değerlendiriyor.

“İsrail faktörü” hesapları değiştiriyor. İsrail, 1981'de Irak reaktörünü vurdu, 2007'de Deyrizor yakınlarındaki Suriye nükleer tesisini imha etti ve İran'ın nükleer ve füze programlarına karşı suikastlar, sabotaj operasyonları, siber saldırılar ve askeri saldırılar gerçekleştirdi.

İsrail, İran nükleer programını bir pazarlık kozu olarak değil, 7 Ekim 2023'ten sonra yoğunlaşan varoluşsal bir tehdit olarak görüyor. Tahran'ın bir bombanın gerçeğe dönüşeceği noktaya ulaşmasına izin vermeyebilir.

Trump'ın yaptırımları İran'da yeni bir aşama başlattı. Soru sadece rejimi devirip deviremeyecekleri değil, rejimin çöküşten kaçınmak için ne yapacağıdır. Ve “yanlış dersin” tehlikesi de işte burada yatıyor.


Washington-Tahran çatışmasında askeri tırmanışa ekonomik kuşatma eşlik ediyor

Washington-Tahran çatışmasında askeri tırmanışa ekonomik kuşatma eşlik ediyor
TT

Washington-Tahran çatışmasında askeri tırmanışa ekonomik kuşatma eşlik ediyor

Washington-Tahran çatışmasında askeri tırmanışa ekonomik kuşatma eşlik ediyor

Washington ile Tahran arasındaki çatışma, karşılıklı saldırıların yeniden başlamasıyla yeni bir döneme girerken askeri cephedeki tırmanışa ekonomik baskının derinleşmesi eşlik ediyor. İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın yeni saldırılara “daha hızlı, daha sert ve daha acı verici bir karşılık” verileceği yönündeki açıklaması, Tahran'ın çatışmanın maliyetini yalnızca askeri hedeflerle sınırlı tutmayabileceğine ilişkin mesajlarının son örneğini oluşturuyor.

İran'ın karşı karşıya olduğu baskı ise savaş alanının çok ötesine uzanıyor. ABD'nin yaptırımları ve İran'ın petrol ihracatına yönelik baskısı, Tahran'ın savaş koşullarında ihtiyaç duyduğu döviz gelirlerini ve ekonomik manevra alanını daraltırken ülke içinde finansal istikrar üzerindeki baskıyı artırıyor.

Kalibaf, döviz kurundaki sert dalgalanmalar, yüksek enflasyon ve işsizliğin yanı sıra piyasaların yönetilmesini de ülkenin başlıca sorunları arasında sıraladı. İran Ekonomi Bakanlığı ise savaşın yol açtığı ekonomik sorunlarla mücadele amacıyla çalışmaların yoğunlaştırıldığını açıkladı.

Böylece Washington ile Tahran arasındaki çatışma, askeri baskı ile ekonomik kuşatmanın birbirini beslediği çift cepheli bir mücadeleye dönüşüyor. ABD'nin petrol gelirlerini hedef alan baskısı Tahran'ın ekonomik dayanıklılığını sınarken İran'ın misilleme tehdidi, Washington'ın bölgedeki askeri ve ekonomik çıkarlarını daha geniş bir çatışmanın parçası haline getirme riskini artırıyor.

Gelişmeler, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının üzerinden altı ay geçmesinin ardından yaşanıyor. Ancak geçen süre çatışmayı sona erdirmek yerine savaşın daha karmaşık ve maliyetli bir dengeye oturduğunu gösteriyor. Diplomatik girişimlerin sonuçsuz kalması ve ateşkes konusunda varılan ön anlaşmanın çökmesi, iki tarafın askeri baskıyı müzakere masasında avantaj elde etmenin temel aracı olarak görmeye devam ettiğine işaret ediyor.

Bu tablo, savaşın kısa vadede kesin bir sonuca ulaşmasından çok uzayan bir yıpratma savaşına dönüşme ihtimalini güçlendiriyor. Washington ekonomik baskıyı Tahran'ın savaş kapasitesini ve siyasi manevra alanını daraltmak için kullanırken İran da askeri misilleme tehdidini ABD'ye çatışmanın maliyetlerini yükseltme aracı olarak kullanıyor.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde çatışmanın seyri yalnızca cephedeki saldırıların yoğunluğuyla değil, İran ekonomisinin artan yaptırım baskısına ne ölçüde dayanabileceği ve Tahran'ın ekonomik sıkışmışlığını ne kadar süre askeri caydırıcılıkla dengeleyebileceğiyle de belirlenecek.