Venezuela'dan sonra Ortadoğu: Trump'ın bir sonraki hedefi İran mı?

Washington'ın Tahran’a farklı bir yaklaşım sergilemeyi düşündüğü ihtimali göz ardı edilemez

Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)
Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)
TT

Venezuela'dan sonra Ortadoğu: Trump'ın bir sonraki hedefi İran mı?

Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)
Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)

Elie el-Kuseyfi

Venezuela'daki olaylar, Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve Cilia Flores'in ABD özel kuvvetleri tarafından kaçırılması ve ‘ABD mahkemesi kararı’ uyarınca yargılanmak üzere ABD'ye nakledilmesiyle başladı. Tüm dünya, yeni sorular ve endişelerle karşı karşıya kaldı. Dünyanın diğer yerlerinde yaşanan olaylar, tüm olasılıklara açık olan Venezuela'daki olaydan daha az önemli ve daha az soru ve endişe uyandırıcı görünüyordu.

Karakas'taki Amerikan saldırısını, sınırlı bir coğrafi alanda gerçekleşmiş olsa da bölgesel bir olay olarak değil, tam anlamıyla uluslararası bir olay olarak değerlendiriyoruz. Belki de bunu böyle tanımlamamızın ana nedeni, ABD'nin neredeyse tek başına doğrudan müdahil olmasıdır. ABD'nin müdahalesinin büyük ölçüde dolaylı olduğu veya ABD'nin tarihi müttefiki İsrail'in, Washington’ın politikalarını uygulasa da bölgedeki olayların ön saflarında yer aldığı ve özellikle Donald Trump'ın ikinci başkanlığı döneminde gündemlerinin ABD'nin gündemiyle kesiştiği Ortadoğu'daki açık çatışmadan farklı olarak, bu olay iki tarafın yakınlaşmalarının özünü etkilemeyen belirli konulardaki ‘durumsal’ farklılıklarla çelişmez.

Bu çerçevede Binyamin Netanyahu'nun, İsrail çevrelerinde ‘ABD dünyanın polisiyse, İsrail de bölgenin polisi’ konuşmalarının yapıldığı bir ortamda, Karakas'a yapılan saldırının ardından Trump'ı tebrik eden dünyadaki tek lider olması da yabana atılamaz.

Bu, İsrail ve Amerika'nın stratejik hedeflerine ulaşmak için askeri güç kullanmaya istekli olmaları bakımından benzerliklerini ortaya koymaktadır. Bu, uluslararası hukukun ihlali pahasına olsa bile geçerlidir. Uluslararası hukuk, aşırı ihlalleri ve tüm büyük ülkelerin birbirlerini ihlallerde bulunmakla suçlamaları nedeniyle artık uluslararası ilişkilerde etkili bir faktör olarak kabul edilemez. Tüm bunlar, daha fazla ihlale yönelik ‘uluslararası’ bir siyasi kisve haline geldi. Dolayısıyla, dünyadaki olaylara yasal ve etik yaklaşımlar, bu olayları anlamak yahut uluslararası eğilimler ya da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra aldığı şekliyle çökmekte olduğu söylenen uluslararası sistemin geleceği hakkında bir algı ya da değerlendirme oluşturmak için artık yeterli değil. Ancak bu sistemin yıkıntıları üzerine inşa edilecek yeni sistemin özelliklerini ve temellerini öngörme yeteneği de yok. Kısacası, ‘dünya nereye gidiyor?’ sorusu her zaman sorulmaya devam ediyor.

Çin, Brezilya, Peru, Arjantin ve Şili dahil olmak üzere birçok Latin Amerika ülkesinin başlıca ticaret ortağı haline geldi. Bu ülkeler ile Pekin arasındaki ticaret hacmi, 2000 yılında 10 milyar dolar iken, 2024 yılında 518 milyar dolara ulaştı.

Ancak, İsrail'in eylemini ABD’nin eylemiyle veya bölgedeki olayları Venezuela'daki olaylarla ya da Latin Amerika yahut diğer adıyla Batı Yarımküre’de beklenen olaylarla karşılaştırmak, -ki bunlar şu anda Trump yönetiminin ulusal güvenlik stratejisinin merkezinde yer alıyor- Venezuela'daki olayların ölçeği hakkında bir tür yanlış değerlendirme yaratabilir. Bu, Washington'ın gerekli gördüğü durumlarda, Birleşmiş Milletler (BM), uluslararası veya hatta ABD yasal korumasından bağımsız olarak güç kullanmaya ve tek taraflı saldırılar başlatmaya istekli olduğunun açık işareti olarak görülebilir. Diğer bir deyişle, Batı'nın en büyük askeri ve ekonomik gücü, uluslararası hukuka uymak kendi çıkarlarına zarar verdiğinde veya bunları gerçekleştirmek için gerekli gördüğü adımları engellediğinde, uluslararası hukuku asla dikkate almıyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uluslararası düzeni ve uluslararası hukuku yeniden şekillendiren ‘Batı’nın değerler sistemine’ ait olmayan, aksine bu sistemi reddeden ve onu zayıflatmaya çalışan Çin ve Rusya gibi öteki ülkelerle ABD arasındaki fark da bu. Mevcut uluslararası düzenin ikilemi tam da burada yatıyor; bu düzeni yaratan Batı sisteminin en büyük ülkeleri artık bu sisteme bağlı kalmıyor.

Artık dünya genelinde daha geniş yer kaplayan bu tartışma, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesiyle ciddi bir şekilde başladı, çünkü ABD ordusunun Saddam Hüseyin rejimini devirmesi, 1945 yılından bu yana görülmemiş bir meşruiyet ihlali örneği oluşturdu. Ancak Bağdat ve Karakas'taki saldırılar arasındaki farklardan biri, Fransa gibi bir Batı ülkesinin ABD'nin Irak işgalini kategorik olarak reddetmiş, buna karşın ABD'nin Venezuela'daki operasyonundan sonra hiçbir Batı ülkesinin benzer tutum sergilememiş olması. Bu da Atlantik'in iki yakasında bölünmüş olan Batı kampı içindeki güç dengesini ve Batı ülkelerinde uluslararası hukuk ile siyasi uygulamalar arasındaki bağın zayıfladığını gösteriyor.

asdcfrgthy
Venezuela ile sınır kapısını izlemek için Kolombiya'nın Cúcuta kentinde nöbet tutan Kolombiyalı askerler, 4 Ocak 2026 (AFP)

Ancak, 200 Amerikan askerinin katıldığı Karakas Operasyonu, Trump yönetimi içindeki iki eğilimi ortaya koyduğundan bu konuda tamamen Amerikan bir boyut da var. ABD Başkanı Trump, bir yandan dünyanın dört bir yanında sekiz savaşı durdurduğunu ve bu yüzden Nobel Barış Ödülü'nü hak ettiğini övünerek söylerken, diğer yandan kendi ülkesindeki meşruiyeti ve iktidarı kullanma yöntemleri ne olursa olsun, başka bir devletin başkanını kaçırmaktan ve ABD’nin arka bahçesi olan Güney Amerika’daki diğer ülkeleri ‘durumlarını iyileştirmezlerse’ tehdit etmekten çekinmiyor.

ABD'nin Batı Yarımküre’ye yönelik stratejisinin, resmi ABD söylemlerinde iddia edildiği gibi uyuşturucu ve yasadışı göçle mücadeleye değil, Çin’in buradaki genişlemesini durdurmak için ‘Donroe Doktrini’ olarak bilinen stratejiyi uygulamaya dayandığı aşikar. Diğer bir deyişle, Güney Amerika'da, bu kez ABD ile Brezilya, Peru, Arjantin ve Şili dahil birçok Latin Amerika ülkesinin başlıca ticaret ortağı haline gelen Çin arasında yeni bir Soğuk Savaş biçimiyle karşı karşıyayız. Peru, Arjantin ve Şili'nin Pekin ile ticareti 2000 yılında 10 milyar dolarken, 2024 yılında 518 milyar dolara ulaştı. Bu da Çin'in bu ülkelerdeki siyasi ve istihbarat etkisinin genişlemesi anlamına gelmekte ve bu ülkeleri öncelikle Çin'in etki alanı haline getirmektedir.

Karakas'taki ABD operasyonunun ardından bölgeyle ilgili en acil soru İran'la ilgili, özellikle de Washington’ın mevcut rejimi devirmek için bir tür güvenlik veya askeri operasyonla Tahran'da da aynı şeyi yapmaya hazır olup olmadığıyla ilgili.

Bu da Venezuela’daki olayı, ABD’nin dünya genelindeki varlığı ve nüfuzu göz önüne alındığında, doğrudan ABD’yi ve dolaylı olarak uluslararası toplumu ilgilendiren bir olay haline getiriyor. Başka bir deyişle, Trump yönetiminin tutumundaki herhangi bir değişiklik, ABD’nin varlığı, nüfuzu ve gücünün olduğu tüm dünyada, özellikle çatışmaların niteliği, kriz yönetimi ve ittifakların ve rekabetlerin oluşumu açısından bazı yansımalar bulabilir. Aynı durum, ABD’nin 7 Ekim 2023'ten sonra İsrail'i desteklemek ve savunmak için katılımını yeniden tanımladığı Ortadoğu için de geçerli. Oysa o dönemde, özellikle 2022 yılında Afganistan'dan çekilmesinden sonra, Washington’ın ‘Çin tehdidini’ kontrol altına almak için odak noktasını Pasifik bölgesine kaydırdığı ve bölgeden çekilme sürecinde olduğu yaygın olarak kabul ediliyordu.

Bu durum, 7 Ekim 2023'ten bu yana Ortadoğu’da yaşanan olayların, özellikle Çin ve ABD arasında uluslararası nüfuz mücadelesinin bir parçası mı, yoksa yansıması mı olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Burada Ortadoğu'nun iki taraf arasında askeri ve güvenlik rekabetinin yaşandığı bir arena olmadığına dikkat çekilmesi gerekiyor. Ancak Pekin, fırsatı değerlendirmeye ve bölgedeki Amerikan boşluğunu doldurmaya hazır olduğunu erken bir aşamada belirtmişti. Bu, güvenlik veya askeri varlık açısından değil, daha çok ekonomik açıdan geçerliydi. Son birkaç yılda bölge, Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleri bir yana, İsrail'den İran'a kadar Çin'in ekonomik varlığının yoğunlaştığına tanık oldu.

Ancak, ABD’nin Karakas'taki operasyonundan sonra bölgeyle ilgili en acil soru İran'la ilgili. Özellikle Washington'ın, Karakas'taki ‘ertesi günün’ belirsizliği nedeniyle ayrıntıları henüz kesinleşmemiş olsa da İran’daki mevcut rejimi devirmek ya da Venezuela'daki darbeye benzer bir darbe gerçekleştirmek için bir tür güvenlik yahut askeri operasyon yoluyla Tahran'da da aynı tecrübeyi tekrarlamaya hazır olup olmadığı sorusu gündemde. Bu soru, özellikle de ABD Başkanı, Venezuela'ya yapılan saldırıdan bu yana, Tahran ve diğer İran şehirlerinde protestolara tanık olan çok sayıda protestocunun öldürülmesi durumunda İran'ı iki kez tehdit ettiğinden şu anda Trump'ın kendisi ve yakın çevresi dışında kimsenin cevaplayamayacağı açık bir soru. Trump, şimdiye kadar bu tehdidini gerçekleştirmedi. Ancak bu tehdit, önceki protestolardan niteliksel bir fark yaratıyor.

Burada, ABD'nin İran'a yönelik gelecekteki yaklaşımını değerlendirirken dikkate alınması gereken çeşitli ve bazen çelişkili faktörler bulunuyor. Bir yandan Karakas’taki Amerikan saldırısı, Trump'ın, iki on yıl süren maliyetli Amerikan askeri müdahalelerinin ardından ‘Önce Amerika’ sloganıyla cezbedilen Trump'ın destekçileri içinde ortaya çıkardığı tüm bölünmelere rağmen, topyekûn bir savaş riski düşük olan belirli saldırılar gerçekleştirmeye hazır olduğunu ortaya koydu.

Washington’ın İran’a karşı farklı bir yaklaşım benimsemeyi düşündüğü ihtimalini göz ardı edemeyiz, zira İran'ın zayıflıkları giderek artıyor ve bunun en son örneği, Tahran'ın müttefiki Maduro Venezuela'da iktidardan uzaklaştırıldı.

Bu, Tahran’ın teorik olarak Washington'ın onu hedef alma arzusunu artıran büyük zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemde, içerde kötüleşen ekonomik kriz ve dışarda ‘direniş ekseninin’ zayıflamasından kaynaklanıyor. Geçtiğimiz haziran ayında İsrail ve ABD'nin İran'a karşı 12 gün süren savaşının, İran'a ahlaki ve askerî açıdan izler bırakmış olması da cabası. Tüm bunlar, İran'ın ABD ve İsrail karşısında konumunu zayıflatıyor. ABD ve İsrail şu anda İran'ı hedef almak için siyasi bir zemin oluşturmak amacıyla Tahran'ın nükleer ve balistik füze programlarını yeniden inşa etme girişimlerine odaklanıyor. Ancak Trump, geçtiğimiz hafta Florida'da Netanyahu ile yaptığı son görüşmede, İsrail'in İran'ın füze programına saldırmak için acele etmesine karşı daha temkinli bir tavır sergiledi ve İran'ın nükleer programını yeniden inşa etmeye kalkışması halinde askeri saldırıyı yeniden yönlendirmekte kararlı olduğunu belirtti.

Ancak, medyadaki abartılı haberlere rağmen, İsrail’in İran’a yönelik bir başka saldırıyı öncelikli olarak görmediği anlaşılıyor. Bu durum, İran ile İsrail arasında gerginliğin yeniden tırmanmasını önlemek için Rusya'nın arabuluculuk yaptığına dair İsrail kaynaklarından sızan bilgilerle de doğrulanıyor. İsrail'de, "İran henüz tam füze üretim kapasitesine ulaşmamış, ancak birkaç ay içinde ulaşabilir ve bu noktada saldırı konusu yeniden gündeme gelebilir" şeklinde yan sızıntılar da bulunmaktadır. Ancak bu gerçekler İran'daki gelişmelere bağlı olarak her an değişebilir.

xcdfgrthy
İranlı öğrenciler başkent Tahran’daki Amir Kabir Üniversitesi önünde protesto düzenliyor, 11 Ocak 2020 (AFP)

Ancak Washington’ın hesaplamaları daha karmaşıktır ve İsrail'in durumunda olduğu gibi güvenlik endişeleri ve bölgesel kontrol ile sınırlı değil. İran, özellikle bölgedeki Amerikan üslerini ve çıkarlarını hedef alarak Washington'a zarar verebilecek güce halen sahipken ABD, Afganistan ve Irak'taki askeri müdahalesinin sonuçlarından, özellikle de ölen Amerikan askerlerinin sayısından dolayı hâlâ sarsılırken, İran'da bu deneyimi tekrarlamak istemeyebilir. Bu, İran rejiminin devrilmesinin kara birlikleri olmadan, sadece hava saldırıları ile gerçekleştirilebileceğini varsayıyor. Ancak nihayetinde en acil soru, Washington’ın İran'da kaosu tolere etmeye hazır olup olmadığıdır. Bu kaos, Trump yönetiminin son birkaç aydır durumu istikrara kavuşturmaya çalıştığı bölgenin geri kalanına da sıçrayabilir. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre burada da Washington, Gazze’deki durumun belirsizliğini koruduğu, aynı şekilde Karakas'ta da durumun kesin olarak belirsiz olduğu bir dönemde, ‘ertesi gün’ sorusuyla karşı karşıya!

Ancak, Washington’ın İran’a karşı farklı bir yaklaşım düşünmekte olduğu da göz ardı edilemez. İran'ın zayıflıkları giderek artıyor ve bunların en sonuncusu, Hugo Chávez tarafından kurulan rejimin elitlerinin liderlerinin kaçırılmasından sonra nasıl tepki verecekleri henüz belli değilken, Tahran’ın müttefiki Maduro'nun Venezuela'da iktidardan uzaklaştırılması oldu.

Birçok uzman, Maduro’nun kaçırılmasının rejim içindeki taraflarla koordine edildiğine inanıyor, yani ‘darbe’ rejimin kendi içinden bir ihlal yoluyla gerçekleşti. Ayrıca, ABD'nin Venezuela'ya müdahalesinin, Washington ile iş birliği temelinde Venezuela rejimi içindeki çıkarlar sistemini yeniden tesis etmesi de muhtemel.

Kısa vadede İsrail, ABD’nin yatıştırma stratejisinden uzaklaşarak bazı hedeflerine ulaşabilir, ancak bu strateji de esnektir ve potansiyel olarak tırmanabilir.

Fakat, Karakas’taki operasyona hayranlığını dile getiren Trump, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı ve özellikle de İran'daki durum daha karmaşık olduğundan, iktidar tabanı sağlam kaldığı ve ona karşı yapılacak herhangi bir operasyon, son savaşta olduğu gibi halkı birleştirebileceğinden, Washington içeriden bir ‘darbe’ düzenlemeyi planlamıyorsa, İran'da bu deneyimi tekrarlamak istemeyebilir. Ancak, ABD'nin ‘ertesi günü’ garanti etmeden düşmanca ortamlarda farklı siyasi gerçeklikleri dayatmak için aşırı güç kullanması, uzun vadede onu tüketebilir ve bu da Çin'i, ABD ile rekabetin ana alanı olan endüstriyel ve teknolojik ilerlemesini sürdürürken uzun vadede stratejik bir konuma getirebilir.

Washington'ın açık bir güç kullanma stratejisi benimsemesini beklerken ihtiyatlı olunması için ek ve temel bir neden de bu. Öte yandan Çin, şimdiye kadar itidalli davrandı ve yeni dünyanın güç dengesini temel olarak belirleyecek olan hassas ve teknolojik endüstrilerdeki kazanımlarını pekiştirdi.

Ortaya çıkan bir diğer soru ise Washington’ın kendi arka bahçesine odaklanmasının Ortadoğu'ya olan ilgisinin azalmasına yol açıp açmayacağı ve bunun kimin yararına olup olmayacağı sorusudur. Kısa vadede İsrail, ABD’nin yatıştırma stratejisi içindeki marjını genişletebilir, ancak bu strateji esnek ve tırmanmaya da açık. Bunun bir örneği, ABD’nin Lübnan ve İsrail arasında arabuluculuk yapmaya devam etmesine rağmen, İsrail'in Lübnan'daki bombardımanını Litani Nehri'nin güneyi ve kuzeyini de kapsayacak şekilde genişleterek Bekaa Vadisi’nin batısına kadar ulaşmasıdır. Ancak, Hizbullah'ı daha da zayıflatmak, nihai olarak olası bir ‘saldırı’ anına hazırlık olarak İran'ı daha da zayıflatmayı amaçlıyor. Tüm bunlar Trump ve ekibine zarar vermez, ancak daha da önemlisi, Venezuela'daki olaylardan sonra, bölgesel sahneyi daha geniş bir perspektifle görmek gerekli hale geldi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD'nin Salt Lake City kentinde meydana gelen silahlı saldırıda iki kişi hayatını kaybetti

Olay yerinin yakınındaki ABD polis memurları (AP)
Olay yerinin yakınındaki ABD polis memurları (AP)
TT

ABD'nin Salt Lake City kentinde meydana gelen silahlı saldırıda iki kişi hayatını kaybetti

Olay yerinin yakınındaki ABD polis memurları (AP)
Olay yerinin yakınındaki ABD polis memurları (AP)

Yerel medya dün, ABD’nin Utah eyaletindeki Salt Lake City kentinde bir kilisede düzenlenen cenaze töreni sırasında meydana gelen silahlı saldırıda iki kişinin hayatını kaybettiğini, bazı kişilerin de yaralandığını bildirdi.

Şarku’l Avsat’ın Deseret News’ten aktardığına göre saldırı, kiliseye ait otoparkta gerçekleşti. KUTV televizyonu ise şüphelinin henüz yakalanamadığını aktardı.

Saldırı sırasında kilise içinde onlarca kişinin bulunduğu, hayatını kaybedenlerin ve yaralananların tamamının yetişkin olduğu kaydedildi.

AP’nin aktardığına göre polis, saldırganın herhangi bir dine karşı özel bir husumet taşıdığına dair bulgu olmadığını açıkladı.

xsdfrgt
Kilise binasının yanındaki polis aracı (AP)

Salt Lake City Polis Şefi Brian Reid, “Bunun belirli bir dine veya benzer bir şeye yönelik hedefli bir saldırı olduğunu düşünmüyoruz” dedi.

Polis, olayın rastgele gerçekleştiğine de inanmadıklarını açıkladı. Yetkililer, hâlâ herhangi bir şüphelinin yakalanmadığını bildirdi.

Brennan McIntyre, eşi Kina ile birlikte otoparkın bitişiğindeki dairelerinde televizyon izlerken silah seslerini duyduklarını söyledi. McIntyre, “Koltuktan fırladım ve durumu görmek için dışarı koştum” dedi.

McIntyre, “O anda yerde birini gördüm. İnsanlar ona yardım etmeye çalışıyor, ağlıyor ve bağrışıyordu” şeklinde konuştu.

juı
Olay yerinin yakınındaki ABD polis memurları (AP)

Olayın ardından yaklaşık 100 polis ve güvenlik aracı bölgeye sevk edildi, helikopterler ise havadan gözetleme yaptı.

Belediye Başkanı Erin Mendenhall, “Böyle bir şeyin asla ibadet yerinde olmaması gerekirdi. Asla bir cenaze töreni alanında yaşanmamalıydı” ifadelerini kullandı.

Kilisenin sözcüsü, kurumun kolluk kuvvetleriyle iş birliği içinde olduğunu ve kurtarma ekiplerinin çabalarına minnettar olduklarını açıkladı.

xcdfgth
Olayın meydana geldiği kilisenin yakınında sevdiklerinin yasını tutan yakınları (AP)

Kilisenin merkezi Salt Lake City’de bulunuyor ve Utah eyaletinin 3,5 milyonluk nüfusunun yaklaşık yarısı bu dine mensup. Silahlı saldırının yaşandığı kiliseye benzer ibadet yerleri, eyalet ve şehir genelinde farklı bölgelerde de yer alıyor. Geçen ay Michigan eyaletinde eski bir deniz piyadesinin bir kilisede ateş açıp yangın çıkarmasının ardından, bu kilise de en yüksek güvenlik alarmı durumuna geçirildi. Federal Soruşturma Bürosu (FBI), saldırganın motivasyonunun ‘dine yönelik düşmanca inançlar’ olduğunu belirledi.


WSJ: Trump, Venezuela petrolünü kontrol altına almayı ve varil fiyatını 50 dolara düşürmeyi düşünüyor

Petrol, minyatür petrol varilleri ve ABD doları banknotları (Reuters)
Petrol, minyatür petrol varilleri ve ABD doları banknotları (Reuters)
TT

WSJ: Trump, Venezuela petrolünü kontrol altına almayı ve varil fiyatını 50 dolara düşürmeyi düşünüyor

Petrol, minyatür petrol varilleri ve ABD doları banknotları (Reuters)
Petrol, minyatür petrol varilleri ve ABD doları banknotları (Reuters)

Wall Street Journal (WSJ) dün yayımladığı haberde, ABD Başkanı Donald Trump ve danışmanlarının önümüzdeki yıllarda Venezuela petrol sektöründe hakimiyet kurmayı planladığını bildirdi. Şarku’l Avsat’ın WSJ’den aktardığına göre Trump, çabalarının petrol fiyatlarını varil başına 50 dolara düşürmeye yardımcı olabileceğine inandığını yardımcılarına iletti.

Haberde, konuya yakın kaynaklara dayandırılarak, ABD’nin, devlet şirketi Petreleos de Venezuela (PDVSA) üzerinde belirli bir kontrol sağlamayı, şirketin petrol üretiminin büyük bir kısmını ele geçirip pazarlamayı içeren bir plan üzerinde çalıştığı öne sürüldü. Reuters, haberin doğruluğunu henüz bağımsız olarak teyit edemedi.


Çin silahları Sahel bölgesine hâkim: Peki neden?

Çin'in Batı Afrika ülkelerine silah satışları artıyor (AFP)
Çin'in Batı Afrika ülkelerine silah satışları artıyor (AFP)
TT

Çin silahları Sahel bölgesine hâkim: Peki neden?

Çin'in Batı Afrika ülkelerine silah satışları artıyor (AFP)
Çin'in Batı Afrika ülkelerine silah satışları artıyor (AFP)

Ali Yahi

Sahel bölgesi, askeri cuntaları iktidara getiren darbeler nedeniyle ülkeleri her düzeyde kırılganlık yaşarken, uluslararası çatışmanın ve büyük güçlerin savaş arenası haline geldi. Askeri darbeler, silahlı hareketlerin ve terör örgütlerinin yeniden canlanmasının yanı sıra, uluslararası organize suç ağlarının da oluşmasına yol açan bir güvenlik boşluğuna neden oldu. Bu durum, Çin de dahil olmak üzere dış tarafları, silah anlaşmaları dahil çeşitli kanallar aracılığıyla “yumuşak” müdahaleye teşvik etti.

Silah ithalatının yüzde 26'sı Çin'den

Fransız “Jeune Afrique” dergisinde yayınlanan bir haber, Çin'in Batı ülkelerine kıyasla sunduğu sayısız avantajın gölgesinde, Pekin'in Batı Afrika ülkelerine silah satışlarındaki artışı ortaya koydu. Haber ayrıca 2020-2024 yılları arasında Batı Afrika'daki silah ithalatının dörtte birinden fazlasının, yani askeri teçhizatın yaklaşık yüzde 26'sının Çin'den ithal edildiğini de açıkladı. Burkina Faso, Fildişi Sahili, Mali, Moritanya, Nijer ve Senegal’in talebin en yüksek talebin en yüksek olduğu ülkeler olduğu belirtildi.

hyjukıl
Bölge ülkelerinin Çin askeri teçhizatı alımları ihtiyaçlarına göre değişiyor (AFP)

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü'nde (SIPRI) araştırmacı olan Simon Wezeman, Pekin'in Sahel bölgesi de dahil olmak üzere Batı Afrika'da önde gelen silah ve askeri teçhizat tedarikçisi haline geldiğini vurguladı. Jeune Afrique dergisinin haberi bağlamında, bu değişimin iki faktörden kaynaklandığını belirtti; birincisi, Pekin'in kıtanın kaynaklarına olan stratejik ilgisi ve ekonomik varlığını güçlendirme ve bölge pazarlarına erişimi güvence altına alma çabaları. İkinci faktör ise rejimlerin zayıflığından kaynaklanan kırılgan güvenlik durumu nedeniyle bölgede silaha olan talebin artması. Çin silahları, Batılı muadillerine kıyasla daha düşük maliyetleri nedeniyle güçlü bir rakip haline geldi. Dahası, Fransa ve ABD gibi Batılı ortakların insan hakları endişeleri nedeniyle bazı Batı Afrika ülkelerine silah ihracatı üzerindeki kontrollerini sıkılaştırmaları gibi siyasi ve insan haklarıyla ilgili kısıtlamalardan da muaflar.

Artan bölgesel talep

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü, bölge ülkelerinin Çin askeri teçhizatı alımlarının ihtiyaçlarına göre değiştiğini, ancak zırhlı araçlar ve insansız hava araçlarının en çok talep edilen ürünler olduğunu vurguladı. Burkina Faso, 2015 ile 2024 yılları arasında 122 araç ile her türden zırhlı aracın en büyük alıcısı olurken, onu 118 araçla Nijerya takip etti. Enstitü ayrıca, Afrika ordularının yaklaşık yüzde 70'inin Çin zırhlı araçlarına sahip olduğunu belirtti.

Haberde, bölgedeki Amerikan nüfuzunun gerilediği, Pekin'in askeri varlığının ise genişlediği ifade edildi. Son yirmi yılda Çin, 20 ortak askeri tatbikat gerçekleştirdi, Afrika limanlarına 44 ziyaret yaptı ve üst düzey askeri yetkililer arasında yüzlerce karşılıklı ziyaret gerçekleştirildi. Haber, Çin'in askeri varlığında yaşanan bu genişlemeyi, 2015-2019 yılları arasında bölgesel silah talebinde yüzde 100'lük bir artış ile 2010-2014 dönemine kıyasla yüzde 82'lik artışa bağladı. En yüksek artışlar Burkina Faso, Fildişi Sahili, Mali, Moritanya, Nijer ve Senegal'de kaydedildi. Haberde, Rusya'nın Ukrayna'ya yapılan saldırıdan bu yana ihracatını azaltmasına rağmen, Afrika kıtasında önemli bir silah tedarikçisi olmaya devam ettiği de belirtildi.

Ekonomiden stratejik güvenlik ortaklıklarına

Bu bağlamda, Uluslararası İlişkiler Profesörü Selim Talis, kendisi ile özel röportajda, Afrika'da her düzeyde yaşanan dönüşümlerin Pekin'i nüfuzunu güçlendirmeyi amaçlayan proaktif adımlar atmaya sevk ettiğini belirtti. Bu adımlar, sık sık ziyaretler yoluyla Afrika ülkeleriyle, özellikle Sahel bölgesindekilerle, askeri iş birliğini genişletmeyi, Afrikalı subayların eğitimini ve yetiştirilmesini denetlemeyi, çeşitli silah türleri satmayı ve ortak askeri tatbikatlar yapmayı içeriyor. Çin'in Cibuti'deki üssüne ilave olarak Batı Afrika'da ikinci bir kalıcı askeri üs edinme çabalarına işaret eden haberlerin, Pekin'in Afrika ile ilgili niyetlerini ortaya koyduğunu açıkladı.

Talis, saldırıların artması ve bilhassa can kayıplarının boyutu ile terör örgütlerinin kontrolünün genişlemesi göz önüne alındığında, Sahel bölgesinin küresel terörizmin merkezi haline geldiğini, buna karşılık iktidardaki askeri cuntaların başarısız olduğunu belirtti. Bu durum, Çin'i bir dayanak noktası arayışı içinde bölgeye sızmaya itti. Pekin'in Sahel bölgesinde büyük güçlerin tek başlarına nüfuz için rekabet etmelerine izin vermediğini, bunun yerine, Mali, Nijer ve Burkina Faso Batı'nın yerini alacak yeni müttefikler ararken, Pekin’in hızla odağını ekonomik yönden stratejik güvenlik ortaklıkları kurmaya kaydırdığını söyledi.

Dünyanın dördüncü büyük silah ihracatçısı

Çin, dünyanın dördüncü büyük silah ihracatçısı sayılıyor ve çeşitli silahlı çatışmalarda yaygın kullanımı nedeniyle Çin silah satışları hızla artıyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü'ne göre 2020-2024 yılları arasındaki beş yıllık dönemde ortalama silah ihracatı, 2000-2004 yılları arasındaki döneme kıyasla üç kattan fazla arttı.

Enstitü, Çin'in askeri sanayisinin büyük dönüşümler geçirdiğini, seri silah üretimine odaklanmaktan niteliksel verimliliği artırmaya doğru kaydığını açıkladı. Bu durum Pekin'e modern savaşlarda rekabet avantajı sağladı, çatışmalardaki konumunu güçlendirdi ve Washington ile bölgesel müttefiklerine yeni caydırıcılık denklemleri dayattı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ayrıca, özellikle nispeten düşük fiyatlar ve ithalat üzerindeki siyasi kısıtlamaların azlığı nedeniyle, Çin bazı Afrika ve Asya ülkeleri için önemli bir silah tedarikçisi haline geldi.

Çin'in bölgede artan varlığının arkasındaki hesaplar

Sahel bölgesinde güvenlik konularında uzman bir gazeteci olan Hüseyin Lansari, Çin'in Sahel'deki artan varlığının ardında çeşitli hesaplar olduğunu değerlendiriyor. Bunlar arasında, özellikle Çinli şirketlerin ekipmanlarına yönelik saldırılar, vatandaşlarının ve işçilerinin kaçırılmasının ardından terör örgütlerinin Çin'in bölgedeki özellikle madencilik ve enerji sektörlerindeki büyüyen çıkarlarına yönelik artan tehditlerinin yanı sıra, Pekin'in bölgenin doğal kaynaklarına olan artan ilgisi de yer alıyor. Bu kaynaklar, Çin'in devasa ekonomisinin ihtiyaç duyduğu stratejik hammaddeler için hayati bir kaynak. Mali, Burkina Faso, Nijer ve bölgedeki diğer ülkeler, Çin'in teknolojik ve askeri endüstrileri için hayati önem taşıyan altın, uranyum, lityum ve diğer mineraller açısından zengin rezervlere sahip. Lansari, Pekin'in kendisini yeni bir sömürgeci güç olarak göstermemeye özen gösterdiğini ve ortaklıklarının karşılıklı fayda ve ulusal egemenliğe saygıya dayalı olduğunu vurguladığını belirtti.

Lansari, özellikle Fransız ve Amerikan varlığının gerilemesiyle birlikte, Çin'in askeri alanda yer edinmek için öncelikle ekonomik ve kalkınma yönlerine odaklandığını açıkladı. Pekin'in stratejisinin, bölgesel hükümetlerin Çin'i katı siyasi koşullar olmaksızın yatırım ve finansman alternatifleri sunabilen önemli bir ekonomik ortak olarak görmelerini sağladığını belirtti. Pekin'in eğitim, askeri ve askeri olmayan teçhizat ve istihbarat paylaşımı sağlayarak bölgedeki ülkelerle güvenlik iş birliğini geliştirdiğini ifade etti. Pekin'in bilhassa bölge hükümetleri tarafından memnuniyetle karşılanan ekonomik ve kalkınma yönlerine odaklanmasıyla, Sahel'de Çin varlığını güçlendirme fırsatlarının umut verici göründüğünü açıkladı. Uluslararası rekabetin Çin'in etkisini genişletme hevesini körüklediğini, ancak en önemli zorluğun ön siyasi koşullar veya sahada askeri varlığa sahip olmadan karşılıklı fayda sağlayabilen, güvenilir bir ortak olarak kendini sunabilme yeteneği olmaya devam ettiğini vurguladı.