Antoine El Hac
Bugün dünyayı, "yeni dünya düzeni" meselesi kadar meşgul eden ve aciliyet hissettiren başka bir konu yok gibi görünüyor. Bu durum, uluslararası ihtisas kongrelerinin başlıklarına da yansımakta. Bunlardan biri de önümüzdeki 18-20 Eylül tarihleri arasında Japonya’nın Kyoto kentinde "Kaygı Çağı: Bağımlılık, Özerklik ve Stratejik Belirsizlik" başlığı altında düzenlenecek olan yıllık Jeopolitik ve Uluslararası İlişkiler Konferansı.
İlk kez 2020 yılında başlayan konferansın geçen yılki teması "Dünya Düzenini Yeniden Düşünmek" idi. Ryukoku Üniversitesi kampüsünde gerçekleştirilecek olan önümüzdeki buluşma, bir öncekinin devamı niteliğinde. Masadaki tartışma konuları arasında; stratejik belirsizlik, değişen ittifaklar, çok kutupluluk, siyasi normlar, uluslararası hukuk ve diplomasinin dinamikleri yer alıyor.
Dünya Düzeni nedir?
Yukarıda zikredilen bütün başlıklar, vizyonlara ve çıkarlara göre tanımı değişebilen "dünya düzeni" kavramının şemsiyesi altında toplanmaktadır. Ancak bu kavram, küresel arenada devletler ve diğer uluslararası aktörler (örgütler, şirketler, kurumlar...) arasındaki ilişkilerin doğasından her bahsettiğimizde karşımıza çıkar.
Burada "dünya düzeni" ile "uluslararası düzen" kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir. İkinci kavram yalnızca devletler ve hükümetler arasındaki ilişkileri ifade ederken, ilk kavram her dönemin ve kırılma noktasının uluslar arasındaki güç dağılımını ele alan daha esnek ve geniş bir anlama sahiptir. Bu kavramın dinamiklerini kavrayabilenler, bazı ülkelerin küresel kararlara neden tahakküm ettiğini, ittifakların hangi sebeplerle kurulup dağıldığını ve dünya haritasının neden sürekli bir değişim içinde olduğunu anlayabilir.
Yapay zekâ, yeni dünya düzeninin merkezinde yer alıyor (Reuters)
Dünya düzeninin 20. yüzyılın son çeyreğinden bu yana büyük bir dönüşüm geçirdiği aşikâr. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte yürürlükte olan sistem; kapitalist-sosyalist ya da Batı-Doğu bölünmesine dayalı, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve onun yörüngesindeki rejimlerin çökmesiyle son bulan bir Soğuk Savaş dönemiydi. Birleşmiş Milletler (BM) bu dünya düzeninde, her ne kadar sınırlı bir etkinlikle de olsa, "itfaiyeci" rolü oynadı. Bugün ise dünya düzeninin hızla kabuk değiştirdiğini görüyoruz; yeni düzenin ayak sesleri büyük forumlarda ve küresel liderlerin beyanatlarında net bir şekilde duyulabiliyor.
Gelecekteki dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair yürütülen geniş çaplı tartışmalarda, birbiriyle taban tabana zıt iki yaklaşım ön plana çıkıyor.
Dördüncü Sanayi Devrimi ve Klaus Schwab’ın vizyonu
Davos Dünya Ekonomik Forumu’nun kurucusu Alman iktisatçı Klaus Schwab, dünya için iddialı ve bir o kadar da tartışmalı bir vizyon çiziyor. Ancak Schwab’ın konumu, karmaşık ilişkileri ve küresel karar alıcılar üzerindeki etkisi göz önüne alındığında bu vizyonun üzerinde durulması gerekiyor. Bu yaklaşım şu şekilde özetlenebilir:
Schwab’ın yeni dünya düzeni vizyonu; ekonominin, siyasetin ve toplumun kapsamlı bir şekilde yeniden yapılandırılmasına ve kendi deyimiyle "Akıllı Çağ"a geçişe dayanıyor. Schwab, dünyanın tarihi bir dönüm noktasından geçtiğine ve salt kâra dayalı geleneksel kapitalizmin aşılarak, şirketlerin kâr elde etmenin yanı sıra topluma, çalışanlara ve çevreyi korumaya hizmet etmeyi taahhüt ettiği "paydaş kapitalizmi"ne geçilmesi gerektiğine inanıyor.
Bu vizyon kökten bir biçimde; yapay zekâ, kuantum bilgisayarlar ve nesnelerin interneti (IoT) gibi Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerine sırtını yaslıyor. Schwab, bu teknolojileri tamamlayıcı araçlar olarak değil, insan uygarlığının çehresini yeniden şekillendiren "temel ortaklar" olarak görüyor. Meşhur "Büyük Sıfırlama" çağrısıyla; iklim değişikliği ve salgınlar gibi sınır aşan krizlerle mücadele etmenin tek mekanizması olarak kamu, özel sektör ve sivil toplum arasında sıkı bir iş birliğinin geliştirilmesini savunuyor.
Klaus Schwab Davos Forumu'nda... Dördüncü Sanayi Devrimi rejimi (Reuters)
Buna karşılık bu perspektif, sert eleştirilerle ve ciddi endişelerle karşı karşıya. Muhalifler, teknoloji ile veri yönetişiminin entegrasyonuna aşırı odaklanmanın, ekonomik seçkinler tarafından yönetilen katı bir küresel gözetim sistemine zemin hazırladığını ileri sürüyor. Dijital kimlikler ve veri kontrolü hakkındaki fikirler; mahremiyet ihlali ve bireysel özgürlüklerin sınırlanması konusunda somut korkuları tetikliyor. Bu durum Schwab'ın vizyonunu, kimilerine göre geleceği kurtarma planı, kimilerine göre ise küresel vesayet kurma girişimi olan derin bir tartışmanın merkezine oturtuyor.
Donald Trump ve dünyası
Washington'daki Brookings Enstitüsü araştırmacılarına göre, ABD Başkanı Donald Trump "dünya düzeni" fikrinin kendisini "gerçeklikten kopuk ideolojik bir soyutlama" olarak görüyor. Trump’ın dış politika projesi küresel yapıyı yeniden şekillendirmek değil; uluslararası siyasete yönelik "gerçekçi ve açık sözlü" bir bakış açısının gereği olarak, ABD'nin ekonomik ve askeri gücünü, hiçbir uluslararası kısıtlamaya bağlı olmadan kullanabilmesini amaçlamaktadır.
Trump yönetiminin boş bir teorik illüzyon olarak kabul ettiği İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen dünya düzeni, on milyonlarca insanın hayatına mal olan iki dünya savaşının ardından doğmuştu. Bu düzenin amacı, benzer trajedilerin ve yıkımların tekrarlanmasını önlemekti.
Bu doğrultuda, bir ülkeye diğer ülkelerin zararına kazanç sağlayan gümrük tarifeleri gibi ekonomik araçların kullanımı sınırlandırıldı. Ayrıca, askerî açıdan güçlü devletlerin, zayıf devletlere hiçbir korku veya tereddüt duymadan saldıramayacağı ilkesi yerleştirildi. Bu ilkeler uygulamada; serbest ticaret anlaşmaları, Birleşmiş Milletler’e geniş katılım ve NATO gibi askeri savunma ittifakları aracılığıyla hayata geçirildi.
ABD Başkanı Donald Trump'ın, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzene inanmayan bir vizyonu var (EPA)
1945 ile 2024 yılları arasındaki dönemde ABD, iniş çıkışlara ve kendi içindeki çelişkilere rağmen bu ilkelerin en ateşli savunucularından biri oldu. Antoine el Hac Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bugün Trump; ticaret yaptırımları, ABD'nin ittifaklarının önemini azaltma ve askeri eylemlere başvurma tehditlerini yineleyerek bu temellere saldırıyor.
Onun dünya düzeni vizyonu "Önce Amerika" ilkesinden yola çıkıyor; küreselleşmeye ve çok taraflı kurumlara doğrudan karşı çıkarak, ikili ilişkileri ve tam ulusal egemenliği temel alıyor.
Çatışma ve yol arayışı
Donald Trump ile Klaus Schwab arasındaki karşıtlık, korumacı milliyetçilik ile kurumsal küreselleşme arasındaki entelektüel bir savaşı temsil ediyor.
Venezuela petrolü, ABD'nin yeni politikasının hedefi haline geldi (Reuters)
Trump’ın vizyonu: Ulusal egemenlik, sınırlar ve uluslararası kuruluşlara boyun eğmek yerine, devletten devlete doğrudan ikili anlaşmalar yapmaktan besleniyor. Ekonomik olarak korumacı ve sert bir jeopolitik rekabet yaklaşımını benimseyen Trump, teknolojiyi bir nüfuz ve üstünlük kurma aracı olarak görüyor.
Schwab’ın vizyonu: "Büyük Sıfırlama" çağrısıyla madalyonun diğer yüzünü temsil ediyor. Mevcut zorlukların, bireysel egemenliklerin hükümetler, dev şirketler ve sivil toplum arasındaki yakın iş birliği lehine eridiği, sınırlar ötesi bir küresel yönetişim gerektirdiğine inanıyor. "Paydaş kapitalizmi" aracılığıyla, Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerini insan toplumlarının derinliklerine entegre ederek akıllı elitler tarafından yönetilen, birbirine bağlı ve açık bir küresel ekonomi inşa etmeyi amaçlıyor.
Başka bir deyişle Trump, dünyayı kendi çıkarlarını arayan bağımsız devletler arasındaki bir mücadele ve ticari rekabet alanı olarak görürken; Schwab, akıllı ve entegre sistemlere dayanarak merkezi olarak yönetilmesi gereken birleşik bir ağ olarak görüyor.
İki ismin ötesine geçerek dünyaya dair iki zıt vizyona dönüşen bu köklü çelişki, karar alıcıları zor bir tercihle karşı karşıya bırakıyor: Ya kimliğe ve ekonomik milliyetçiliğe doğru içe kapanma ya da kapsamlı bir dijital küreselleşmeye dahil olma.
İlk seçeneğin gerilimleri ve çatışmaları artırabileceğini, ikinci seçeneğin ise insan mahremiyeti ve toplumların özgünlüğü konusunda ciddi endişeler doğurduğunu kestirmek güç değil.
Elbette bu meseleye başka yaklaşımlar da var. Örneğin Avrupa Birliği, tüm organlarıyla BM'nin rolüne bağlı kalmaya devam ediyor; ekonomik adaletin çiğnendiğini ve "Küresel Güney" ülkelerinin kapsamlı bir kalkınmaya ihtiyaç duyduğunu savunan Çin ile "çok kutupluluk" ortak paydasında buluşuyor.
Sonuç olarak, dünyanın uluslararası iş birliği ile devletlerin egemenliği arasında denge kuran bir dünya düzenine ihtiyacı olduğu söylenebilir. ABD liderliğindeki kurallara ve normlara dayalı geleneksel sistemin benzeri görülmemiş baskılarla karşı karşıya kaldığı günümüzde, sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek; giderek daha karmaşık ve birbirine bağlı hale gelen bir dünyada iş birliğine dayalı, güçlünün zayıfı, zenginin ise fakiri desteklediği çoğulcu bir model gerektirmektedir.