Esed'den Maduro'ya: Güvenilmez müttefikler anlatısının pazarlanması

Bu anlatının işlevi oldukça açık. Ortakların, baskı arttığında müttefiklerini terk edeceği tahminine dayalı, bir ön senaryo görevi görüyor.

Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)
Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)
TT

Esed'den Maduro'ya: Güvenilmez müttefikler anlatısının pazarlanması

Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)
Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)

Sergey Eledinov

Son zamanlarda transatlantik analizlerde ve medya yorumlarında tekrar eden, Rusya ve Çin'in “müttefiklerini terk ettiği” ve bunun Afrika'da giderek büyüyen bir kaygıya neden olduğu teması öne çıktı. Bu düşünce örneğin, Münih Güvenlik Raporu'ndaki Sahel bölümü, “Sahel: Terk Edilmiş Ortaklıklar” ile Batı Afrika hakkındaki çeşitli bilgilendirmeler de dahil olmak üzere çok çeşitli rapor ve makalelerde kendisine yer buldu. Aynı şekilde “Maduro, Rusya'nın Güvenilmez Bir Müttefik Olduğunu Acı Bir Şekilde Öğrendi” gibi başlıklar taşıyan makaleler, Suriye ve Venezuela vakalarını Sahel rejimleri ve Moskova ile Pekin'in diğer ortakları için ibretlik öyküler olarak sundular.

Bu argümanın bir miktar geçerliliği var. Bu krizler gerçekten de dış desteğin sınırları hakkında meşru soruları gündeme getiriyor. Ancak, anlatıyı yatay bir bağlama kaydırmak, onu analitik araç olmaktan çıkarıp, Afrikalı aktörlerin mevcut davranışlarını açıklamak yerine, gelecekteki krizleri tahmin etmeyi amaçlayan önceden tasarlanmış bir açıklayıcı çerçeveye dönüştürüyor.

Dahası “Afrika'da kaygı” ifadesinin kendisi, -özcü bir eğilimde- saklı temel bir analitik hatayı açığa çıkarıyor. Bu, üslup hatası veya gazetecilikteki aşırı basitleştirme değil, metodolojik olarak zayıf sonuçlara yol açan bir mantık hatasıdır. Bu analiz onlarca ülke, rejim ve elit oluşumu kapsayan bütün kıtayı hayali bir kolektif duyguya indirgiyor. Bu indirgemecilik, gerçekliği basitleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda etkinliğin içini boşaltıyor, somut kararları ve çıkarları genel bir “ruh haliyle” değiştiriyor. Hükümetleri, kurumları veya karar alma mekanizmalarını belirtmeden bir “Afrika kaygısı”ndan bahsetmek, bölge adına konuşma hakkını gasp etmek anlamına gelir. Bu perspektiften bakıldığında, özcülük sadece retorik bir süsleme değil, analitik çerçevenin destekleyici bir sütunudur ve eğer kaldırılırsa, tüm yapı çöker.

Gözlemlenebilir kurumsal göstergeler dikkate alındığında, Afrika bağlamında Rusya ve Çin'in “güvenilmezliğine” dair iddiaların derinleştirilmesinin deneysel temeli sınırlı kalmaktadır. Afrika devletleri, Moskova veya Pekin'e duydukları güvende yaşanan kayba dayalı olarak güvenlik anlaşmalarının feshedilmesi veya değiştirilmesi konusunda net bir dalgaya sahne olmamış, ayrıca dış politikayı yeniden yönlendiren belirleyici nedenlere “güvenilmezliği” ekleyen resmî açıklamalar da yayınlamamıştır. Bu, elbette risklerin gizli bir şekilde yeniden değerlendirildiği veya altta yatan şüphelerin var olduğu olasılığını dışlamaz. Nitekim Afrika ve Ortadoğu'da, Maduro'nun tutuklanmasının ardından Rus ve Çin garantilerinin gerçek değerini sorgulayan ve bazı elitler arasında “sessiz bir huzursuzluktan” bahseden makaleler yayınlandı. Ancak bu, şimdilik, karar alma süreçlerinde sağlam şekilde yerleşmiş kurumsal bir model değil, yorumlayıcı bir katman olmayı sürdürüyor. Bu ayrım çok önemli, çünkü söylemin analizden siyasi eyleme geçiş yaptığı nokta tam da burasıdır.

Bu anlatının temel itici gücünün kaynağının bölge dışında, transatlantik analitik alanda olması dikkat çekicidir. Avrupalı ve Amerikan düşünce kuruluşları tarafından yayınlanan raporlarda ve bilgilendirmelerde, Esed'in devrilişi ve Maduro krizi, Afrika rejimleri için kapsamlı bir “ders” olarak sunuluyor; Rusya ve Çin'in uzun vadeli destek sağlamaya yönelik kaynakları ve siyasi iradeleri yetersizdir. Bazı ifadeler, Afrikalı liderlerin Moskova ve Pekin'in, Batı'nın daha önce müttefiklerine yaptığı gibi rejimlerin hayatta kalması için risk almayacağını anlamaları gerektiğini açıkça belirtiyor.

Bu mantık, Afrikalı elitler arasında genellikle daha büyük bir ihtiyatla gündeme getiriliyor ve kesin bir yargıdan ziyade, olası desteğin sınırları hakkında pratik bir soru olarak ifade buluyor. Anlatının kaynağı ile bölgedeki siyasi uygulama arasındaki bu tutarsızlık, fikrin doğrudan yerel deneyimle şekillenmediğini, aksine hazır bir açıklama olarak sunulduğunu gösteriyor.

efgthyjuı8
Nijer Dışişleri Bakanı Bakary Yaou Sangare, Mali Dışişleri Bakanı Abdoulaye Diop ve Burkina Faso Dışişleri Bakanı Karamoko Jean-Marie Traoré, Rus mevkidaşları Sergey Lavrov ile ortak basın toplantısında, Moskova, 3 Nisan 2025 (AFP)

Bu anlatının işlevi oldukça açık. Ortakların baskı arttığında müttefiklerini terk edeceği beklentisine dayanan bir ön senaryo görevi görüyor ve elitleri, kriz yoğunlaştığında kesin desteğin gelmeyeceği ön yargısını benimsemeye hazırlıyor. Hedef kitlesi genel halk değil, dar karar verici çevredir; devlet başkanları, üst düzey askeri komutanlar, güvenlik ve istihbarat teşkilatları ve büyük ekonomik çıkar grupları. Kriz zamanlarında, bu algılar genellikle birlik ve direnç, aşamalı bir çözüm veya dağılma ve yeniden konumlanma arasında seçim yapmayı destekler. Bu perspektiften bakıldığında, anlatı sadece gerçeği tanımlamakla kalmaz; krizin kendisi tam olarak gerçekleşmeden önce bile elitlerin hesaplarını yeniden şekillendirerek ona müdahale eder.

Bu anlatının dayandığı iki örnek -Suriye ve Venezuela- dış desteğin sınırlarını ortaya koyuyor, ancak kamuoyunda yaygın olarak tasvir edilenden daha karmaşık bir tablo içinde. Suriye'de, Rus ve İran müdahalesi, rejimin askeri yenilgisini önlemede ve devletin temel kurumlarını korumada belirleyici bir rol oynadı. Beşşar Esed'i “ihanete uğramış bir müttefik” olarak tasvir etmek, olayların seyriyle bağdaşmıyor çünkü çatışmanın en kritik aşamalarında kendisine destek güçlüydü. Tam aksine, Suriye deneyimi, dış desteğin neler başarabileceğinin sınırlarını göstermektedir; zaman kazandırır ve askeri gücü destekler, ancak yapısal dengesizlikleri gidermez, kaybedilen meşruiyeti geri kazandırmaz veya uzun vadeli ekonomik gerilemeyi telafi etmez. Tek başına destek miktarı kırılgan bir iç yapıyı istikrarlı bir yapıya dönüştüremez.

Venezuela ise sıkılıkla Rusya'nın “güvenilmezliğinin” kanıtı olarak gösteriliyor. Ancak, bu yorum daha yakından incelendiğinde zayıflamaktadır. Moskova ve Pekin'in desteği baştan beri açıkça tanımlanmıştır; hiçbir koşulda doğrudan askeri müdahaleye dair bir taahhütte bulunmaksızın, krediler, borçların yeniden yapılandırması, enerji ve savunma sözleşmeleri ile diplomatik koruma. Bu desteğin sınırları, dış aktörlerin kaynakları ve risk alma kapasitelerinin yanı sıra, elitler arasındaki dağılma, güvenlik kurumları üzerindeki kontrolün niteliği ve kilit oyuncuların hesapları da dahil olmak üzere Venezuela'nın iç dinamikleri tarafından belirlenmiştir.

Burada, ana akım söylemde sıklıkla gözden kaçırılan çok önemli bir nokta öne çıkıyor, o da desteğin sınırları tek taraflı bir karar değil, iki taraf arasındaki etkileşimin sonucudur. Dış aktörün iradesi olsa bile, iktidardaki elit içindeki uyumun yokluğunu telafi edemez, rejimin benimsemek istemediği siyasi veya güvenlik seçeneklerini dayatamaz veya giderek aşınan kurumlar üzerine istikrarlı bir meşruiyet inşa edemez. Bir ortağın “güvenilirliğini” rejimin kendi davranışlarından bağımsız olarak değerlendirmek, tehlikeli analitik sonuçları olan metodolojik bir hatadır. Otomatik kurtuluş yanılsamasını besler ve direnç yükünü içeriden dışarıya kaydırır.

Rus ve Çin garantilerinin “yetersizliğini” ispatlamak için Suriye, Venezuela ve Sahel ülkelerini karşılaştırmak, analitik olarak zayıftır. Bu karşılaştırmalar, son derece yoğun bir iç savaş, petrol gelirlerine dayalı popülist bir sistem içinde elitlerin dağılması bağlamını dikkate almamaktadır

Bu nedenle Rus ve Çin garantilerinin “yetersizliğini” ispatlamak için Suriye, Venezuela ve Sahel ülkelerini karşılaştırmak, analitik olarak zayıftır. Bu karşılaştırmalar, son derece yoğun bir iç savaş, petrol gelirlerine dayalı popülist bir sistem içinde elitlerin dağılması ve Sahel'deki asimetrik isyan bağlamını dikkate almamaktadır. Bunlardan her biri kendi yapısına ve dış aktörler için farklı manevra alanlarına sahip ve farklı kriz türlerini temsil etmektedir.

Sahel'de, Rus askeri birlikleri, ulusal ordular, güvenlik servisleri ve yerel milis gruplarla birlikte, geniş çaplı kara müdahalelerine katılmadan ayrılıkçı ve cihatçı isyanlarla mücadele ederek sınırlı yetkiler dahilinde faaliyet gösteriyorlar. Bu birbirinden farklı bağlamları tek bir açıklayıcı modelde birleştirmek, Afrika'daki güvenlik düğümlerini doğru değerlendirmeyi veya derinlemesine anlamayı sağlamaktan ziyade, uyarıcı anlatıları kolaylaştırmaya hizmet ediyor.

cdfvgthy
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kazakistan Devlet Başkanı Kasım Cömert Tokayev, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Özbekistan Devlet Başkanı Şevket Mirziyoyev, İkinci Dünya Savaşı'nın bitişinin 80. yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen askerî geçit töreninde, Pekin, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Bu anlatının güçlenmesinin zamanlaması, kendi başına anlamlı, çünkü Sahel bölgesinde Batılı güvenlik modellerinin yaşadığı kriz, Avrupa'nın askeri varlığının azalması, alternatif ortakların yükselişi ve Sahel devletlerinin ittifaklarının yeni dış bağlantılar etrafında pekişmesi zemininde ivme kazandı. Askeri misyonlar ve kurumsal araçlar aracılığıyla olayları doğrudan yönlendirme yeteneği azaldıkça, yorumları kontrol etmek, aşınan etkinin yerini alır. Beklentileri yönetmek, rakiplerin “güvenilirliğini” sorgulamak da dahil olmak üzere, önceki kontrol mekanizmalarının eskisi kadar etkili olmadığı bir bağlamda alternatif bir etki aracına dönüşür.

Rusya ve Çin, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir himaye modeli sunmuyor. Aksine, Afrika ve ötesindeki katılımları karşılıklı bir mantığa dayanıyor; sınırlı askeri yardım, silah ve eğitim, uluslararası forumlarda siyasi destek ve ekonomik projeler

Rusya ve Çin, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir himaye modeli sunmuyor. Aksine, Afrika ve ötesindeki katılımları karşılıklı bir mantığa dayanıyor; resmi güvenlik garantileri veya her koşulda müdahale taahhüdünde bulunmaksızın, sınırlı askeri yardım, silah ve eğitim, uluslararası forumlarda siyasi destek ve ekonomik projeler. Deneyimler sicili, bu yaklaşımı ortakların yakın zamanda terk edilmesinin bir öncüsü olarak yorumlamayı desteklemiyor, aynı zamanda iç krizlere karşı kapsamlı bir sigorta poliçesi olarak değerlendirmeyi de haklı çıkarmıyor. Desteğin sınırları vardır ve bu sınırlar, dış tarafların kaynaklarının yanı sıra rejimlerin bu katılımla uyumlu bir iç güç yapısı kurma istekliliği ve gücüyle belirlenir.

Afrika devletlerine gelince temel ders, rejimlerin hayatta kalmasını garanti altına alacak “güvenilir bir hami” aramakta değil, bağımsız bir strateji formüle etmekte yatıyor. Mesele, güvenlik ve siyasi kurumlar üzerindeki hayati kontrolü bırakmadan, manevra alanlarını genişletmek için dış ortaklardan -Batılı, Rus, Çinli veya bölgesel olsun- nasıl yararlanılacağıdır.

Bu süreç zaten başladı. G5 Sahel ittifakı içindeki ülkeler de dahil olmak üzere Sahel ülkeleri, Türkiye ve Körfez ülkeleriyle aktif ve büyüyen ilişkilerini sürdürürken, Rusya ve Çin ile iş birliğini derinleştiriyor. Doğu Afrika hükümetleri de güvenlik mimarilerini tek bir eksene hapsetmeden, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Çin ile programlarını harmanlıyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu anlamda, çeşitlendirme, hayali bir “Afrika kaygısını” değil, bağımlılığı azaltmayı amaçlayan rasyonel bir hesabı yansıtıyor.

Tam da bu noktada “güvenilmez müttefikler” anlatısı gerçekten tehlikeli hale geliyor. Tehlikesi, bazı iddiaların doğruluğunda değil, sorumluluk merkezinin içeriden dışarıya kaydırılmasında ve elit çevrelerde kaçınılmaz bir terk edilme beklentisini yerleştirmesinde gizli. Bu beklentiler, iktidardaki koalisyonların uyumunu zayıflatıyor, proaktif yeniden konumlanmaları teşvik ediyor ve dağılma süreçlerini hızlandırıyor. Ardından bu dağılmanın kendisi anlatının geçerliliğinin kanıtı olarak sunuluyor.

Bu anlatının yıkıcı işlevi budur. Sadece gerçeği tanımlamakla kalmıyor, beklentileri ve davranışsal hesapları şekillendirerek onu yeniden biçimlendiriyor. Bu nedenle tehlikeli; yanlış olabileceği için değil, elit kesimin bir bölümünün bilincinde kök saldığında krizin oluşmasına katkıda bulunan bir faktör haline gelebileceği için. O zaman, “güvenilmez müttefikler” söylemi bir baskı aracı haline geliyor ve etkileri dış desteğe ilişkin herhangi bir nesnel sınırlamayı aşabiliyor.

Dış ortaklıklar hangi biçimi alırsa alsın, Afrika krizlerinin sonuçları nihayetinde rejimlerin dış yardımın sınırlılığını kabul etmeye ve direnç sorumluluğunu üstlenmeye ne ölçüde istekli olduklarına bağlı olacaktır; bu görev Moskova'ya, Pekin'e veya başka herhangi birine devredilemez.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.