Sergey Eledinov
Son zamanlarda transatlantik analizlerde ve medya yorumlarında tekrar eden, Rusya ve Çin'in “müttefiklerini terk ettiği” ve bunun Afrika'da giderek büyüyen bir kaygıya neden olduğu teması öne çıktı. Bu düşünce örneğin, Münih Güvenlik Raporu'ndaki Sahel bölümü, “Sahel: Terk Edilmiş Ortaklıklar” ile Batı Afrika hakkındaki çeşitli bilgilendirmeler de dahil olmak üzere çok çeşitli rapor ve makalelerde kendisine yer buldu. Aynı şekilde “Maduro, Rusya'nın Güvenilmez Bir Müttefik Olduğunu Acı Bir Şekilde Öğrendi” gibi başlıklar taşıyan makaleler, Suriye ve Venezuela vakalarını Sahel rejimleri ve Moskova ile Pekin'in diğer ortakları için ibretlik öyküler olarak sundular.
Bu argümanın bir miktar geçerliliği var. Bu krizler gerçekten de dış desteğin sınırları hakkında meşru soruları gündeme getiriyor. Ancak, anlatıyı yatay bir bağlama kaydırmak, onu analitik araç olmaktan çıkarıp, Afrikalı aktörlerin mevcut davranışlarını açıklamak yerine, gelecekteki krizleri tahmin etmeyi amaçlayan önceden tasarlanmış bir açıklayıcı çerçeveye dönüştürüyor.
Dahası “Afrika'da kaygı” ifadesinin kendisi, -özcü bir eğilimde- saklı temel bir analitik hatayı açığa çıkarıyor. Bu, üslup hatası veya gazetecilikteki aşırı basitleştirme değil, metodolojik olarak zayıf sonuçlara yol açan bir mantık hatasıdır. Bu analiz onlarca ülke, rejim ve elit oluşumu kapsayan bütün kıtayı hayali bir kolektif duyguya indirgiyor. Bu indirgemecilik, gerçekliği basitleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda etkinliğin içini boşaltıyor, somut kararları ve çıkarları genel bir “ruh haliyle” değiştiriyor. Hükümetleri, kurumları veya karar alma mekanizmalarını belirtmeden bir “Afrika kaygısı”ndan bahsetmek, bölge adına konuşma hakkını gasp etmek anlamına gelir. Bu perspektiften bakıldığında, özcülük sadece retorik bir süsleme değil, analitik çerçevenin destekleyici bir sütunudur ve eğer kaldırılırsa, tüm yapı çöker.
Gözlemlenebilir kurumsal göstergeler dikkate alındığında, Afrika bağlamında Rusya ve Çin'in “güvenilmezliğine” dair iddiaların derinleştirilmesinin deneysel temeli sınırlı kalmaktadır. Afrika devletleri, Moskova veya Pekin'e duydukları güvende yaşanan kayba dayalı olarak güvenlik anlaşmalarının feshedilmesi veya değiştirilmesi konusunda net bir dalgaya sahne olmamış, ayrıca dış politikayı yeniden yönlendiren belirleyici nedenlere “güvenilmezliği” ekleyen resmî açıklamalar da yayınlamamıştır. Bu, elbette risklerin gizli bir şekilde yeniden değerlendirildiği veya altta yatan şüphelerin var olduğu olasılığını dışlamaz. Nitekim Afrika ve Ortadoğu'da, Maduro'nun tutuklanmasının ardından Rus ve Çin garantilerinin gerçek değerini sorgulayan ve bazı elitler arasında “sessiz bir huzursuzluktan” bahseden makaleler yayınlandı. Ancak bu, şimdilik, karar alma süreçlerinde sağlam şekilde yerleşmiş kurumsal bir model değil, yorumlayıcı bir katman olmayı sürdürüyor. Bu ayrım çok önemli, çünkü söylemin analizden siyasi eyleme geçiş yaptığı nokta tam da burasıdır.
Bu anlatının temel itici gücünün kaynağının bölge dışında, transatlantik analitik alanda olması dikkat çekicidir. Avrupalı ve Amerikan düşünce kuruluşları tarafından yayınlanan raporlarda ve bilgilendirmelerde, Esed'in devrilişi ve Maduro krizi, Afrika rejimleri için kapsamlı bir “ders” olarak sunuluyor; Rusya ve Çin'in uzun vadeli destek sağlamaya yönelik kaynakları ve siyasi iradeleri yetersizdir. Bazı ifadeler, Afrikalı liderlerin Moskova ve Pekin'in, Batı'nın daha önce müttefiklerine yaptığı gibi rejimlerin hayatta kalması için risk almayacağını anlamaları gerektiğini açıkça belirtiyor.
Bu mantık, Afrikalı elitler arasında genellikle daha büyük bir ihtiyatla gündeme getiriliyor ve kesin bir yargıdan ziyade, olası desteğin sınırları hakkında pratik bir soru olarak ifade buluyor. Anlatının kaynağı ile bölgedeki siyasi uygulama arasındaki bu tutarsızlık, fikrin doğrudan yerel deneyimle şekillenmediğini, aksine hazır bir açıklama olarak sunulduğunu gösteriyor.

Bu anlatının işlevi oldukça açık. Ortakların baskı arttığında müttefiklerini terk edeceği beklentisine dayanan bir ön senaryo görevi görüyor ve elitleri, kriz yoğunlaştığında kesin desteğin gelmeyeceği ön yargısını benimsemeye hazırlıyor. Hedef kitlesi genel halk değil, dar karar verici çevredir; devlet başkanları, üst düzey askeri komutanlar, güvenlik ve istihbarat teşkilatları ve büyük ekonomik çıkar grupları. Kriz zamanlarında, bu algılar genellikle birlik ve direnç, aşamalı bir çözüm veya dağılma ve yeniden konumlanma arasında seçim yapmayı destekler. Bu perspektiften bakıldığında, anlatı sadece gerçeği tanımlamakla kalmaz; krizin kendisi tam olarak gerçekleşmeden önce bile elitlerin hesaplarını yeniden şekillendirerek ona müdahale eder.
Bu anlatının dayandığı iki örnek -Suriye ve Venezuela- dış desteğin sınırlarını ortaya koyuyor, ancak kamuoyunda yaygın olarak tasvir edilenden daha karmaşık bir tablo içinde. Suriye'de, Rus ve İran müdahalesi, rejimin askeri yenilgisini önlemede ve devletin temel kurumlarını korumada belirleyici bir rol oynadı. Beşşar Esed'i “ihanete uğramış bir müttefik” olarak tasvir etmek, olayların seyriyle bağdaşmıyor çünkü çatışmanın en kritik aşamalarında kendisine destek güçlüydü. Tam aksine, Suriye deneyimi, dış desteğin neler başarabileceğinin sınırlarını göstermektedir; zaman kazandırır ve askeri gücü destekler, ancak yapısal dengesizlikleri gidermez, kaybedilen meşruiyeti geri kazandırmaz veya uzun vadeli ekonomik gerilemeyi telafi etmez. Tek başına destek miktarı kırılgan bir iç yapıyı istikrarlı bir yapıya dönüştüremez.
Venezuela ise sıkılıkla Rusya'nın “güvenilmezliğinin” kanıtı olarak gösteriliyor. Ancak, bu yorum daha yakından incelendiğinde zayıflamaktadır. Moskova ve Pekin'in desteği baştan beri açıkça tanımlanmıştır; hiçbir koşulda doğrudan askeri müdahaleye dair bir taahhütte bulunmaksızın, krediler, borçların yeniden yapılandırması, enerji ve savunma sözleşmeleri ile diplomatik koruma. Bu desteğin sınırları, dış aktörlerin kaynakları ve risk alma kapasitelerinin yanı sıra, elitler arasındaki dağılma, güvenlik kurumları üzerindeki kontrolün niteliği ve kilit oyuncuların hesapları da dahil olmak üzere Venezuela'nın iç dinamikleri tarafından belirlenmiştir.
Burada, ana akım söylemde sıklıkla gözden kaçırılan çok önemli bir nokta öne çıkıyor, o da desteğin sınırları tek taraflı bir karar değil, iki taraf arasındaki etkileşimin sonucudur. Dış aktörün iradesi olsa bile, iktidardaki elit içindeki uyumun yokluğunu telafi edemez, rejimin benimsemek istemediği siyasi veya güvenlik seçeneklerini dayatamaz veya giderek aşınan kurumlar üzerine istikrarlı bir meşruiyet inşa edemez. Bir ortağın “güvenilirliğini” rejimin kendi davranışlarından bağımsız olarak değerlendirmek, tehlikeli analitik sonuçları olan metodolojik bir hatadır. Otomatik kurtuluş yanılsamasını besler ve direnç yükünü içeriden dışarıya kaydırır.
Rus ve Çin garantilerinin “yetersizliğini” ispatlamak için Suriye, Venezuela ve Sahel ülkelerini karşılaştırmak, analitik olarak zayıftır. Bu karşılaştırmalar, son derece yoğun bir iç savaş, petrol gelirlerine dayalı popülist bir sistem içinde elitlerin dağılması bağlamını dikkate almamaktadır
Bu nedenle Rus ve Çin garantilerinin “yetersizliğini” ispatlamak için Suriye, Venezuela ve Sahel ülkelerini karşılaştırmak, analitik olarak zayıftır. Bu karşılaştırmalar, son derece yoğun bir iç savaş, petrol gelirlerine dayalı popülist bir sistem içinde elitlerin dağılması ve Sahel'deki asimetrik isyan bağlamını dikkate almamaktadır. Bunlardan her biri kendi yapısına ve dış aktörler için farklı manevra alanlarına sahip ve farklı kriz türlerini temsil etmektedir.
Sahel'de, Rus askeri birlikleri, ulusal ordular, güvenlik servisleri ve yerel milis gruplarla birlikte, geniş çaplı kara müdahalelerine katılmadan ayrılıkçı ve cihatçı isyanlarla mücadele ederek sınırlı yetkiler dahilinde faaliyet gösteriyorlar. Bu birbirinden farklı bağlamları tek bir açıklayıcı modelde birleştirmek, Afrika'daki güvenlik düğümlerini doğru değerlendirmeyi veya derinlemesine anlamayı sağlamaktan ziyade, uyarıcı anlatıları kolaylaştırmaya hizmet ediyor.

Bu anlatının güçlenmesinin zamanlaması, kendi başına anlamlı, çünkü Sahel bölgesinde Batılı güvenlik modellerinin yaşadığı kriz, Avrupa'nın askeri varlığının azalması, alternatif ortakların yükselişi ve Sahel devletlerinin ittifaklarının yeni dış bağlantılar etrafında pekişmesi zemininde ivme kazandı. Askeri misyonlar ve kurumsal araçlar aracılığıyla olayları doğrudan yönlendirme yeteneği azaldıkça, yorumları kontrol etmek, aşınan etkinin yerini alır. Beklentileri yönetmek, rakiplerin “güvenilirliğini” sorgulamak da dahil olmak üzere, önceki kontrol mekanizmalarının eskisi kadar etkili olmadığı bir bağlamda alternatif bir etki aracına dönüşür.
Rusya ve Çin, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir himaye modeli sunmuyor. Aksine, Afrika ve ötesindeki katılımları karşılıklı bir mantığa dayanıyor; sınırlı askeri yardım, silah ve eğitim, uluslararası forumlarda siyasi destek ve ekonomik projeler
Rusya ve Çin, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir himaye modeli sunmuyor. Aksine, Afrika ve ötesindeki katılımları karşılıklı bir mantığa dayanıyor; resmi güvenlik garantileri veya her koşulda müdahale taahhüdünde bulunmaksızın, sınırlı askeri yardım, silah ve eğitim, uluslararası forumlarda siyasi destek ve ekonomik projeler. Deneyimler sicili, bu yaklaşımı ortakların yakın zamanda terk edilmesinin bir öncüsü olarak yorumlamayı desteklemiyor, aynı zamanda iç krizlere karşı kapsamlı bir sigorta poliçesi olarak değerlendirmeyi de haklı çıkarmıyor. Desteğin sınırları vardır ve bu sınırlar, dış tarafların kaynaklarının yanı sıra rejimlerin bu katılımla uyumlu bir iç güç yapısı kurma istekliliği ve gücüyle belirlenir.
Afrika devletlerine gelince temel ders, rejimlerin hayatta kalmasını garanti altına alacak “güvenilir bir hami” aramakta değil, bağımsız bir strateji formüle etmekte yatıyor. Mesele, güvenlik ve siyasi kurumlar üzerindeki hayati kontrolü bırakmadan, manevra alanlarını genişletmek için dış ortaklardan -Batılı, Rus, Çinli veya bölgesel olsun- nasıl yararlanılacağıdır.
Bu süreç zaten başladı. G5 Sahel ittifakı içindeki ülkeler de dahil olmak üzere Sahel ülkeleri, Türkiye ve Körfez ülkeleriyle aktif ve büyüyen ilişkilerini sürdürürken, Rusya ve Çin ile iş birliğini derinleştiriyor. Doğu Afrika hükümetleri de güvenlik mimarilerini tek bir eksene hapsetmeden, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Çin ile programlarını harmanlıyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu anlamda, çeşitlendirme, hayali bir “Afrika kaygısını” değil, bağımlılığı azaltmayı amaçlayan rasyonel bir hesabı yansıtıyor.
Tam da bu noktada “güvenilmez müttefikler” anlatısı gerçekten tehlikeli hale geliyor. Tehlikesi, bazı iddiaların doğruluğunda değil, sorumluluk merkezinin içeriden dışarıya kaydırılmasında ve elit çevrelerde kaçınılmaz bir terk edilme beklentisini yerleştirmesinde gizli. Bu beklentiler, iktidardaki koalisyonların uyumunu zayıflatıyor, proaktif yeniden konumlanmaları teşvik ediyor ve dağılma süreçlerini hızlandırıyor. Ardından bu dağılmanın kendisi anlatının geçerliliğinin kanıtı olarak sunuluyor.
Bu anlatının yıkıcı işlevi budur. Sadece gerçeği tanımlamakla kalmıyor, beklentileri ve davranışsal hesapları şekillendirerek onu yeniden biçimlendiriyor. Bu nedenle tehlikeli; yanlış olabileceği için değil, elit kesimin bir bölümünün bilincinde kök saldığında krizin oluşmasına katkıda bulunan bir faktör haline gelebileceği için. O zaman, “güvenilmez müttefikler” söylemi bir baskı aracı haline geliyor ve etkileri dış desteğe ilişkin herhangi bir nesnel sınırlamayı aşabiliyor.
Dış ortaklıklar hangi biçimi alırsa alsın, Afrika krizlerinin sonuçları nihayetinde rejimlerin dış yardımın sınırlılığını kabul etmeye ve direnç sorumluluğunu üstlenmeye ne ölçüde istekli olduklarına bağlı olacaktır; bu görev Moskova'ya, Pekin'e veya başka herhangi birine devredilemez.
Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)
Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)
Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)