Trump'ın çekici ve Truman'ın bombası arasında: Amerikan temkinlilik dönemi sona mı erdi?

Bu bağlamda, Trump'ın maceraları, Truman'ın izlediği savunmacı maceracılığa benzetilebilir

Kolaj: AFP/Reuters/Majalla
Kolaj: AFP/Reuters/Majalla
TT

Trump'ın çekici ve Truman'ın bombası arasında: Amerikan temkinlilik dönemi sona mı erdi?

Kolaj: AFP/Reuters/Majalla
Kolaj: AFP/Reuters/Majalla

Abdullah Faysal Al Rabah

Amerikan başkanlığı, özünde, devletin bürokratik kurumları ile siyasi tarihe iz bırakmayı amaçlayan kişisel bir iradeyle somutlaşan başkanın bireysel vizyonu arasında sürekli bir mücadeleyi temsil eder. Bu mücadele sadece bir görüş ayrılığı değildir; aksine, özünde iki güç tarzı arasındaki bir rekabeti yansıtır. O güçler de hassas kurumsal kâr ve zarar hesaplarına dayanan rasyonel, yasalcı bir güç ile gelenekleri yıkmaya ve hesaplı riskler alma yoluyla gerçekliği yeniden şekillendirmeye eğilimli karizmatik bir güçtür.

Donald Trump döneminde, denge açıkça ikinci tarz lehine kaymış gibi görünüyor. Zira Washington, on yıllardır dış politikasını karakterize eden stratejik temkinlilik alanından, ABD'nin yüksek çıkarlarını ve sınırlarını yeniden tanımlayan proaktif, şok edici eylemler alanına geçiş yapmış bulunuyor.

Bugün Amerikan dış politikasında tanık olduğumuz değişim, Beyaz Saray'daki başkanın kimliğindeki değişiklikle sınırlı değil; istihbarat ve saha risklerinin değerlendirilme biçiminde ve tolerans sınırlarında yapısal bir devrimi yansıtıyor. Önceki yönetimler başarısızlığın sonuçlarından ve bunun başkanın siyasi geleceği ve ulusun prestiji üzerindeki etkisinden korkarken, mevcut yönetim jeopolitik çıkmazı kırmanın temel yolu olarak şok taktiklerini benimseyerek yüksek riskli bir kumar oynamaya daha yatkın görünüyor. Bu makale, Amerikan başkanlığının elini kolunu bağlayan geçmişteki başarısızlıklar ile küresel güç dengesinde ulusal çıkar kavramını yeniden şekillendiren mevcut başarılar arasında derinlemesine bir tarihsel karşılaştırma yaparak bu doktrini çözümlemeyi amaçlamaktadır.

Başarısızlığın acısı ve Kennedy ile Carter'ın gölgeleri

Büyük Amerikan istihbarat operasyonları tarihi, on yıllarca Washington’daki politika yapıcılarının bilincini şekillendiren sert derslerin ağır bir kaydını sunmaktadır; zira ABD'nin yaşadığı kayıplar başkanlar üzerinde derin bir olumsuz etki bırakmıştır. 1961'e geri döndüğümüzde, John F. Kennedy'nin aslında selefi Dwight Eisenhower'ın yönetimi sırasında formüle edilmiş bir istihbarat planını miras alıp uyguladığını, ancak Küba'daki Domuzlar Körfezi çıkarmasının başarısızlığının bedelini hem iç hem de uluslararası alanda kendisinin ödediğini görüyoruz. Bu operasyonun başarısızlığı sadece sahada askeri bir geri adım değil, Soğuk Savaş'ın zirvesinde Amerikan başkanlığının prestijine doğrudan bir darbe oldu. O dönemde istihbarat hesaplarında yapılan bu hata, Kennedy'yi dünya önünde utanç verici bir savunma pozisyonuna soktu ve daha sonra Sovyetleri Küba Füze Krizi'nde Washington'un sınırlarını test etmeye cesaretlendirdi.

sdvds
Domuzlar Körfezi çıkarması sırasında patlak veren gösterilerde Kübalı ve Amerikalı Castro destekçileri ile muhalifleri arasında çıkan çatışmalar, New York, 19 Nisan 1961 (AFP)

Aynı dramatik sahne, 1980'de Tahran'daki Amerikalı rehineleri kurtarmak için düzenlenen Kartal Pençesi Operasyonu sırasında Jimmy Carter’ın da başına geldi. Bu sadece teknik olarak başarısız bir girişim değil, aynı zamanda askeri ve bürokratik kurumun değişen saha koşullarına uyum sağlayamaması durumunun bir tezahürüydü. Tabas çölündeki enkaz görüntüleri, liderliğin başarısızlığının bir simgesi haline geldi. Carter, vatandaşlarını korumakta başarısız olan bir süper gücü yöneten zayıf bir başkan olarak görüldü ve bu da Ronald Reagan karşısında ezici bir yenilgi almasına neden oldu. Bu tarihi başarısızlıklar, “istihbarat başarısızlığı kompleksi” olarak adlandırılabilecek bir durum yarattı ve bu da sonraki birçok başkanın, siyasi ve ahlaki yıpranma tuzağından korkarak, cesur saha operasyonları yerine karmaşık diplomatik çözümleri tercih etmesine yol açtı.

Trump dönemindeki yaklaşım, özellikle 2025'teki Gece Yarısı Çekici Operasyonu sırasında, kriz yönetimi yerine proaktif eyleme dayalı farklı bir siyasi felsefeyi somutlaştırdıBuna karşılık, Trump'ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu kaçırma operasyonu, başarısızlık mirasıyla dolu bu tarihi kalıbı kırdı. Trump'ın giriştiği macera, Domuz Körfezi veya Kartal Pençesi Operasyonu kadar felaketle sonuçlanabilecek bir başarısızlık potansiyeli taşıyordu. Amerikan can kayıpları veya operasyonun başarısızlığı, siyasi kaderine Kennedy ve Carter'ın peşini bırakmayan aynı gölgeyi düşürebilirdi. Buna karşılık operasyonun başarısı, modern istihbarat hesaplarının doğruluğunda temel bir değişimi ortaya koydu; bu hesaplar artık önceki on yıllarda mevcut olanlardan çok daha fazla teknolojik araca ve insan kaynağına sahip. Bu nedenle Trump, hızlı ve nokta bir vuruşla başarısızlık korkusunun üstesinden gelmeyi seçti ve oynadığı kumarı Latin Amerika'daki güç dengesini yeniden şekillendiren stratejik bir başarıya dönüştürdü.

Gece Yarısı Çekici ve nükleer egemenliğin riskleri

Taktik operasyonlardan varoluşsal krizlerle başa çıkmaya geçiş, 1962 Küba Füze Krizi ile 2025'te zirveye ulaşan İran nükleer programı krizi arasında neredeyse kaçınılmaz bir karşılaştırmayı gerektiriyor.

dsfvdf
1961 Nisan'ında Küba'nın güney kıyısındaki Domuzlar Körfezi çıkarması sırasında yaklaşık 1500 Castro karşıtı müttefikin Playa Giron plajına çıkarma yapmasının ardından ele geçirilen ABD yapımı silahların yanında duran bir Küba askeri (Reuters)

Kennedy döneminde, ABD yönetimi, tam teşekküllü bir nükleer çatışmaya kaymayı önleyecek dikkatlice ayarlanmış bir çevreleme politikasıyla krizi yönetmeye çalışarak ince bir çizgide yürüdü. Amaç, karşılıklı olarak füzeleri geri çekme anlaşmasında olduğu gibi, doğrudan çatışmaya başvurmadan ulusal güvenliği garanti altına alacak, itibarı koruyacak bir uzlaşmaya varmaktı.

Trump dönemindeki yaklaşımsa, özellikle 2025'teki Gece Yarısı Çekici Operasyonu sırasında, kriz yönetimi yerine proaktif eyleme dayalı farklı bir siyasi felsefeyi somutlaştırdı. Washington artık kademeli çevreleme veya kırılgan izleme anlaşmaları arayışında değil; bunun yerine, düşmanın niteliksel gücünü felç ederek tehdidin kökünü kurutma stratejisine geçiş yaptı. Askeri doktrindeki bu niteliksel değişim, Harry Truman'ın çatışmanın tüm seyrini değiştirecek kesin bir eylem olarak, Japonya'ya karşı nükleer silah kullanma kararını aldığı zamanki yaklaşımını hatırlatıyor.

2026 kumarı, potansiyel maliyetine rağmen, hesaplı riskin, ulusal güvenlik konularında tam bir kontrol kaybına yol açabilecek stratejik beklemeden daha az tehlikeli olduğu varsayımına dayanıyor

Trump'ın bu bağlamdaki maceraları, Truman'ın izlediği savunmacı maceracılığa benzetilebilir; her ikisi de uzun ve maliyetli bir yıpratma savaşını, geri dönüşü zor olacak yeni bir gerçeklik dayatan şok edici bir eylemle sona erdirmeyi amaçladı. Truman, yıkıcı bir dünya savaşını sona erdirmek ve Japonya'ya yapılacak bir kara işgalinde yüz binlerce Amerikan askerinin kaybını önlemek için nükleer silah kullanma yoluna gitti. Buna karşılık Trump, İran nükleer tehdidini etkisiz hale getiren ve Ortadoğu'da on yıllardır süren, ABD Hazinesine milyarlarca dolara mal olan jeopolitik yıpranmaya son veren yeni bir stratejik gerçekliği dayatmak için Gece Yarısı Çekici Operasyonunu düzenledi. Her ikisi de, beklemeye daha fazla tahammülü kalmayan yüksek Amerikan çıkarları adına siyasi ve kurumsal tabuları yıktı.

Ancak aralarındaki temel fark, Truman'ın kesin bir zafer ve konvansiyonel teslimiyetle sonuçlanan deklare edilmiş ve kapsamlı bir savaş bağlamında hareket etmesi, Trump'ın ise resmi bir teslimiyeti beklemeden düşmana stratejik felci dayatmayı ve oyunun kurallarını değiştirmeyi amaçlayan gri çatışmalar alanında hareket etmesidir. Bu durum, istihbarat hesaplarının başarısını, öngörülemeyen bir bölgesel felakete doğru kaymayı önlemede çok önemli bir unsur haline getiriyor.

Obama'nın mirasından kopuş ve 2026 gerilimi

 İran dosyasındaki 2026 gerilimi ile 2015 anlaşması arasındaki karşılaştırma, uluslararası ilişkilerde gücün rolüne dair anlayışta derin bir uçurumu açığa çıkarıyor. Obama, gücü diplomatik süreci desteklemek için son çare olarak görürken, Trump onu nükleer tehdidi kökünden ortadan kaldıran yeni bir diplomatik gerçekliği dayatmak için birincil, hatta bazen tek araç olarak ele alıyor. Beyaz Saray Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi arasında yapılması beklenen İstanbul görüşmeleri hazırlıklarıyla aynı zamana denk gelen bu tarihi değişim, ABD'yi, çözümsüz krizleri çözmek için kararlı eylemi tercih edilen yöntem olarak gören, küresel hiyerarşinin tepesinde kalmanın bedeli olarak hesaplı bir risk sayan Harry Truman mirasına geri döndürüyor.

fd
ABD'nin 33. Başkanı Harry Truman (1884-1972), 1945'te başkent Washington'da medyaya hitap ediyor (AFP)

Sosyolojik bir bakış açısıyla, Amerikan siyasi figüründe, ortak çıkarları koordine etmeye çalışan uluslararası yöneticiden, müzakere masasına oturmadan önce hegemonyayı dayatmayı ve sahadaki gerçekliği değiştirmeyi amaçlayan ulusal lidere doğru bir dönüşüm gözlemliyoruz. Bu değişim, Amerikan siyasi kurumunun ulusal çıkar kavramını anlama biçimindeki bir değişikliği yansıtıyor. Tavizlerden kaynaklanan geçici istikrar artık amaç değil; aksine, nihai hedef, kalıcı üstünlüğü garanti eden kesin bir stratejik zaferdir. Bu tırmandırmada istihbarat hesaplarının hassasiyeti, teknik bilgi toplamanın ötesine geçerek, nokta saldırıların düşman başkentlerindeki güç yapılarına yönelik etkisini anlama yoluyla düşmanların davranışlarının analizini de içerecek şekilde genişledi.

Sonuç olarak, 2026 kumarı, potansiyel maliyetine rağmen hesaplı riskin, hızlanan teknolojik ve nükleer silahlanma yarışının ortasında ulusal güvenlik konularında tam bir kontrol kaybına yol açabilecek stratejik beklemeden daha az tehlikeli olduğu varsayımına dayanıyor.

Karizmatik liderliğin sosyolojisi ve ulusal çıkarlar

Bu değişim, liderliğin sosyolojik boyutunu dikkate almadan anlaşılamaz. Trump, istihbarat ve askeri bürokrasiye meydan okuyan ve onu büyük hedeflere engel olarak gören bir lider modelini yeniden canlandırıyor. Kennedy ve Carter örneklerinde, kurum başkanı kontrol etti ve emellerinin sınırlarını belirledi; bu da sonuçta sorumluluğun dağılmasından kaynaklanan başarısızlıklara yol açtı. Trump döneminde ise karar alma merkezileştirildi ve maceracı kişiliğiyle iç içe geçmiş olsa da, bu durum istihbarat kuruluşunu, liderliğin direktiflerini desteklemek için en doğru değerlendirmeleri sağlamak zorunda kaldığı bir konuma getiriyor.

ABD yönetiminin Venezuela ve İran gibi karmaşık dosyalarda elde ettiği istihbarat ve saha başarıları, yeni bir hegemonya çağını şekillendirdi

Bu liderlik tarzı, ABD'nin yüksek çıkarları kavramını temelden değiştiriyor; uzun vadeli kurumsal uzlaşmanın ürünü olmak yerine, başkan tarafından dayatılan ve tüm sorumluluğunu üstlendiği stratejik bir vizyon haline geliyor. Trump'ın Maduro'yu devirmedeki veya “Gece Yarısı Çekici” ile rakiplerinin nükleer yeteneklerini felç etmedeki başarısı, karmaşık diplomatik vaatlerden ziyade somut sonuçları tercih etme eğiliminde olan Amerikan kamuoyunun gözünde bu liderlik tarzının meşruiyetini güçlendiriyor. Ancak sürdürülebilirlik soruları devam ediyor. Hesaplar ne kadar hassas olursa olsun, bir macera her zaman bir maceradır ve can kayıpları -eğer meydana gelirse- karizmatik bir kahramanı bir anda istenmeyen bir başkana dönüştürebilir.

Peki sonra ne olacak?

ABD yönetiminin Venezuela ve İran gibi karmaşık dosyalarda elde ettiği istihbarat ve saha başarıları, geleneksel kurumların rutininden çok uzak, şok edici eylemlere ve hızlı sonuçlara dayalı yeni bir hegemonya çağını şekillendirdi. Bununla beraber bu yaklaşım, uluslararası düzenin geleceği için büyük zorlukları da içinde taşıyor. Proaktif maceraları gerçekleştirirken istihbarat hesaplarının doğruluğuna aşırı güvenmek, geçmişte büyük çatışmaları önleyen güvenceleri zayıflatabilir.

cdvfdv
Eylül 1945'te çekilen bir arşiv fotoğrafı, daha sonra tarihi bir dönüm noktası olarak korunan, Atom Bombası Kubbesi olarak bilinen Hiroşima Bölgesel Sanayi Geliştirme Binası'nın kalıntılarını gösteriyor (AFP)

Bugün dünya, Washington'un egemenlik ve güç kavramlarını yeniden tanımlamasını izliyor; artık mesele sadece çıkarları korumakla ilgili değil, tarihin seyrini saatler içinde değiştiren nokta operasyonlarla bunları dayatmakla ilgili.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre  Trump yönetiminin 2026'da benimsediği kesin sonuç doktrini, uluslararası topluma yeni bir gerçeklik sunuyor; burada stratejik ihtiyat zayıflıkla eş anlamlı hale gelirken, maceracılık, istenen sonuçlara ulaşıldığı ve önceki başkanları deviren ağır insani kayıplardan kaçınıldığı sürece, siyasi dehanın bir işareti olarak görülüyor.

ABD'nin sadece krizleri yönetmekle kalmayıp, onları tasfiye etmeye çalıştığı tarihi bir dönüm noktasındayız. Bu, hem fırsatlar hem de tehlikelerle dolu ve istihbarat camiasının, oyunun kurallarının sonsuza dek değiştiğini fark eden rakiplere karşı doğruluğunu koruyabilme yeteneğine bağlı bir süreçtir.



İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

TT

İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

İran, İsrail ve ABD liderleri, Ortadoğu’daki savaşın bugün (Cuma) ikinci haftasını tamamlarken meydan okuyan açıklamalar yaparak, çatışmaların devam edeceği mesajını verdi. Savaş yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine yol açarken milyonlarca insanın günlük yaşamını altüst etti ve finans piyasalarında da dalgalanmalara neden oldu.

Dün (Perşembe) devlet televizyonunda bir spiker tarafından okunan ilk açıklamasında İran’ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney, Hürmüz Boğazı’nın kapalı tutulacağını belirtti. İran Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen ve sertlik yanlısı çizgide olduğu ifade edilen Hamaney, “Hepinize şunu teyit ediyorum: Şehitlerimizin kanının intikamını almayı asla unutmayacağız” dedi. Hamaney’in açıklamayı neden bizzat yapmadığı ise netlik kazanmadı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava saldırılarının başlamasından bu yana ilk basın toplantısını düzenledi. Netanyahu, soruları video bağlantısıyla yanıtladı; Hamaney’i öldürmeye yönelik örtülü bir tehditte bulundu ve saldırılar devam edeceğini belirtti.

Netanyahu, “Aldığımız önlemlerin ayrıntılarını açıklamayacağım. Rejimi devirmek için en uygun koşulları hazırlıyoruz. Ancak İran halkının rejimi devireceğini kesin olarak söyleyemem; çünkü rejimler içeriden yıkılır. Ama kesin olan şu ki biz buna yardımcı olabiliriz ve zaten yardımcı oluyoruz” ifadelerini kullandı.


Birleşik Krallık, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik pervasız saldırılarını kınadı

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
TT

Birleşik Krallık, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik pervasız saldırılarını kınadı

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper dün akşam Riyad’dan yaptığı açıklamada, ülkesi adına Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer ülkelere yönelik İran kaynaklı tehlikeli saldırıları kınadığını belirtti.

Cooper, Ortadoğu’daki savaşın başlamasından 13 gün sonra bölgeye gerçekleştirdiği ilk bakanlık düzeyindeki ziyarette, ‘Birleşik Krallık’ın Körfez’deki ortaklarını İran’ın tehlikeli saldırganlığına karşı destekleme çerçevesinde’ Riyad’da bulunduğunu açıkladı.

Cooper, Suudi mevkidaşı Prens Faysal bin Ferhan ile yaptığı görüşmede, ülkesi adına İran saldırılarından etkilenen devletlerle dayanışma içinde olduklarını vurguladı ve bölgeyi istikrar ve barışa yönlendirmek için tüm çabaların bir araya getirilmesi gerektiğini ifade etti.

rb
Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, İran saldırılarından etkilenen ülkelerle ülkesinin dayanışma içinde olduğunu yineledi. (SPA)

Prens Faysal bin Ferhan, Bakan Yvette Cooper ile bölgesel gelişmeleri ve bunlara yönelik ortak çabaları görüştü; ayrıca iki ülke arasındaki stratejik ilişkiler ve ikili iş birliği alanları ele alındı.

Öte yandan Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman, Riyad’da Cooper’ı kabul ederek, özellikle enerji alanında ikili iş birliği fırsatlarını ve gelecekteki sektör projelerini değerlendirdi; bu görüşmeler, iki hükümet arasında imzalanan iş birliği mutabakatı çerçevesinde gerçekleştirildi.

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan açıklamada, Cooper’ın ziyaretinin ‘bölgede iş birliği yapılan ülkelerle iş birliği yollarını ele alarak, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan saldırılar ışığında petrol arzının devamlılığını sağlama’ amacını taşıdığı ifade edildi.

gtbngt
Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman dün Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’ı kabul etti. (SPA)

Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, Cooper ile yaptığı görüşmede, iki ülke arasında güvenlik alanındaki koordinasyon ve iş birliğini ele aldı. Taraflar ayrıca, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve bölgeyi hedef alan İran’ın ağır saldırılarını ortak bir şekilde kınadıklarını bildirdi.

Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, resmi X hesabı üzerinden paylaştığı mesajda, Suudi hükümetinin, ülkedeki güvenlik ve istikrar ortamında farklı uyruklardan vatandaş ve yabancıların güvenliğinin sağlanmasına özel önem verdiğini vurguladı.

Cooper da Körfez ülkelerine yönelik İran saldırılarını sert şekilde kınayarak, bu ülkelerin ‘İran rejiminin tehlikeli saldırılarına maruz kaldığını’ belirtti.

thtyh
Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper ile görüştü. (Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı)

Cooper, “Ortadoğu’daki durumun hâlâ son derece kırılgan olduğunu, herkesin bölgeye güvenlik ve istikrarı geri getirecek, İran’ın komşularına yönelik tehditlerini durduracak hızlı bir çözüm beklediğini” söyledi.

Cooper, Suudi Arabistan’ı ‘Birleşik Krallık’ın Körfez’deki temel ortağı’ olarak nitelendirerek, ‘mevcut savaş ortamında petrol arzını ve enerji güvenliğini sağlamak için yakın iş birliğini’ vurguladı.

Birleşik Krallık ile Suudi Arabistan arasındaki savunma ilişkilerinin ve Suudi Arabistan’ın hava savunma kapasitelerinin gücünü vurgulayan Cooper ayrıca, Suudi Arabistan’a, Birleşik Krallık vatandaşlarının tahliyesine sağladığı destek için teşekkürlerini iletti.

fvfv
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi, Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’ı kabul etti. (DPA)

Diğer yandan Cooper, Riyad’a yaptığı ziyaret kapsamında Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ile de bir görüşme gerçekleştirdi.

Cooper, söz konusu görüşmede, İran’ın Körfez ülkelerine ve bölgeye yönelik devam eden saldırılarını ele aldı. Görüşmede, bu saldırılara karşı alınacak önlemler, bölgedeki güvenlik ve yabancıların emniyetinin sağlanması ile gerilim süreci ve bu kapsamda yürütülen çabalar değerlendirildi.


Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
TT

Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)

Hüda Rauf

Yeni İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, İran halkına, bölgeye ve Amerika Birleşik Devletleri'ne seslendiği ilk mesajını verdi. Ülkenin üçüncü Dini Lideri olarak atanmasından bu yana ilk mesajı olmasına rağmen, İran politikasının temel yönlerini, sadece İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı mevcut savaş bağlamında değil, aynı zamanda gelecekteki yönüyle de açıklığa kavuşturdu. Bu, İran'ın vizyonunu bölgeye dayatmak için savaşı nasıl kullandığını açıklıyor.

 

Yeni Dini Liderin konuşması, İran halkına, bölge ülkelerine, “direniş ekseni”ne ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yönelik mesajlar içeriyordu. Uzmanlar Meclisi'nin oylama sonuçlarını “devlet televizyonu aracılığıyla sizin de öğrendiğiniz anda” öğrendiğini vurguladı. İran rejimi, savaş zamanında İran'ın üçüncü Dini Lideri'nin seçimi sürecini tamamlayabilme gücünü, direncini ve bütünlüğünü göstermek istediği için elbette onun seçilmesi bekleniyordu.

Mücteba'nın seçilmesinin birkaç nedeni var. Siyasi olarak babası tarafından yetiştirildi ve resmi bir pozisyonda olmasa da gölge bir figür olarak babasının danışmanı kabul ediliyordu. Ayrıca rejimin güvenlik, siyasi, askeri ve dini çevreleriyle güçlü bağları var; bu da onun, on yıllardır var olan ve sistem içindeki etkilerini korumakta çıkarı olan etki ağlarının bir parçası olduğu anlamına geliyor. Savaş koşulları nedeniyle, seçimi, İranlı siyasi gruplar ve akımlar arasında Velayet-i Fakih’e inansalar da var olan rekabet düşüncesini geri plana itti. Dış baskılar ve Kürtler ile Beluçlar gibi bazı azınlıkların ayrılıkçı girişimlerine dair korkular, bu gruplar arasında halef seçimi sürecini kontrol etme rekabetinin öne çıkmasını engelledi. Buna ilave olarak, ABD-İsrail savaşının, Velayet-i Fakih üzerine kurulu ve monarşiye karşı olan devrimci bir sistemle bağdaşmayan miras alma sürecini kolaylaştırdığı ileri sürülebilir.

Öte yandan, Mücteba Hamaney, “direniş ekseni”ne mensup olanlara minnettarlığını ifade etmeye önem verdi ve Husileri, Iraklıları ve Hizbullah'ı övdü. Bu, İran'ın Trump'ın Özel Temsilcisi ile müzakere etmeyi reddettiği İran stratejisinin bir parçası olarak bölgedeki silahlı grupların önemini destekliyor. İran, 40 yıldır iç krizlerden muzdarip kırılgan Arap devletleri içinde milis gruplar kurmaya yatırım yaptı. Ayrıca mevcut gruplarla ilişkiler kurdu ve bu grupları ulusal hükümetlerinden daha güçlü hale getiren bağımlılık ilişkileri yaratarak barış zamanında başarıyla kullandı. Savaş zamanlarındaysa İran, “arenalar birliği” stratejisini devreye sokarak, Lübnan, Yemen ve Irak'ta olduğu gibi, bölge ülkelerini İsrail'in misillemelerine karşı savunmasız hale getiren çeşitli saldırılar düzenliyor.

Ancak Mücteba'nın konuşmasının en önemli yönü, İranlı karar vericilerin hem askeri hem de siyasi, hem şimdi hem de gelecekte nasıl düşündüklerini ortaya koymasıdır. Körfez ülkeleriyle ilişkilere değinirken, İran'ın “her zaman bu ülkelerin tümüyle dostane ve yapıcı ilişkiler kurmaya istekli olduğunu ve olmaya devam ettiğini, fakat düşmanın, yıllardır bölge üzerindeki hegemonyasını pekiştirmek amacıyla bu ülkelerin bazılarında askeri ve mali üsler kurmuş olduğunu” vurguladı. Bu mantığa dayanarak, İran Amerikan varlığına karşı çıkarken, aynı zamanda bölgesel vekiller aracılığıyla bölge ülkeleri içinde kendi askeri ve mali varlığını kurmuştur. İran'ın, iç savaş sırasında verdiği desteğin bedelini ödemesi için Beşşar Esed'e önemli ölçüde baskı uyguladığı, bu sayede askeri varlığını sağlamlaştırdığı ve kendisine ekonomik ayrıcalıklar tanıyan anlaşmalar imzalaması için baskı yaptığı göz ardı edilemez.

Konuşmasında en önemli nokta, İran'ın ABD-İsrail saldırılarına ilk yanıtının Körfez ülkelerine yönelik saldırıları başlatmak ve bugüne kadar sivil ve ekonomik hedefleri vurmak olmasına rağmen, ülkesinin yalnızca Amerikan askeri üslerini hedef aldığı konusunda ısrar etmesiydi. Sivil ve ekonomik hedeflere saldırı, ülkesinin enerji fiyatlarını ve küresel ekonomiyi etkilemek ve herkes için savaşın maliyetini yükseltmek istediğine dair açık bir mesaj veriyor.

İran, son dört yılda Körfez ülkeleriyle kurmaya çalıştığı dostane ilişkileri kaybetti. Oysa Körfez ile iyileşen ilişkileri, bir yandan İran'ı bölgesel izolasyonundan kurtarırken, diğer yandan Körfez ülkelerini askeri müdahaleyi önlemek için ABD yönetimi ile arabuluculuk rolü oynamaya teşvik etmişti. Arap devletlerinin Donald Trump'ın ilk döneminde önerdiği “Arap NATO”su projesini reddetmiş olduğu da göz ardı edilemez. Bu nedenle, İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları, Tahran'ın onarmak için önemli çaba sarf etmesi gereken ilişkilerde bir çatlağa ve güvensizliğe neden oldu. Ancak burada en önemli nokta, Mücteba'nın tavsiye olarak değerlendirdiği ve bölge ülkelerine yapılan ABD üslerinin kapatılması çağrısıdır; çünkü dediğine göre İran, bu üsleri hedef alma politikasını sürdürecektir. İran bu saldırılar ile bir emsal oluşturdu ve bunu bölgesel politikasının ayırt edici özelliği haline getirmek istiyor. Yani Körfez ülkelerine ve sivil, ekonomik ve petrol hedeflerine, ayrıca Ortadoğu'daki herhangi bir ABD varlığına saldırılar düzenleyerek, Körfez'in jandarması gibi davranıyor, ancak bunu zorla ve sert bir şekilde yapıyor.

İran'ın Körfez ülkelerini hedef almaya devam ederek, savaşı Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatmak için kullandığı kesindir. Bu nedenle, sadece Amerikan ve İsrail saldırılarına karşılık verip savaşı durdurmak için Körfez ülkelerine saldırmakla kalmıyor, aynı zamanda Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatıyor. İran açısından, Körfez bölgesindeki birincil tehdit kaynağı, bölgede ve İran'ın Afganistan, Irak ve Ortadoğu'daki sınırları boyunca yayılmış Amerikan varlığıdır. İran'ın kendisinin de bu Amerikan varlığından faydalanmış olduğuysa inkar edilemez, nitekim olmasaydı Kuveyt kolay kolay kurtarılamaz ve Irak oradan çıkarılamaz veya Irak'taki Saddam Hüseyin rejimi devrilmezdi.

Buna rağmen İran, bölgedeki Amerikan varlığını bir tehdit kaynağı olarak görüyor ve bölgesel güvenlikte kendisinin temel bir rol oynaması gerektiğine inanıyor. Ancak bu tutum, yalnızca bölgedeki Amerikan varlığı için geçerli değil. İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimine de karşı çıkıyor; bunun en açık örneği ise 1994 Şam Deklarasyonu'na karşı çıkmasıdır. Bu deklarasyona muhalefeti, İran'ın sadece Amerikan ve Batılı askeri güçlere değil, tüm yabancı güçlere, hatta Körfez ülkeleri dışındaki Arap devletleri de dahil olmak üzere herhangi bir gücün varlığına karşı çıkan tutumunun en önemli örneklerinden biriydi. 1991’deki Körfez Savaşı'ndan sonra Mısır ve Suriye, o dönemde savaştan kaynaklanan zorluklar ve tehditlerle başa çıkmak ve ekonomik iş birliğini geliştirmek için Arap devletleri arasında siyasi ve güvenlik alanlarında iş birliği ve koordinasyon sağlamak amacıyla Şam Deklarasyonu'nu önermişti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, Tahran'ın, Arap veya Batılı olsun yabancı güçlerin varlığını reddetmesi, tek taraflı olarak baskın bir rol üstlenme arzusunu yansıtıyor.

İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimini reddediyor. O halde şu soru öne çıkıyor: İran, herhangi bir Amerikan veya İsrail tehdidiyle karşılaştığında komşuları için birincil tehdit kaynağı haline gelirken, bölgesel ve kolektif güvenliğin nasıl bir parçası olabilir? Dahası, jeopolitik konumunu küresel ekonomiye tehdit oluşturmak için kullanıyor. Bu nedenle, İran zihniyeti gerçek bir ikilemle karşı karşıya bulunuyor.

Hamaney'in oğlu ayrıca Hürmüz Boğazı'nın pazarlık kozu olarak kullanılmaya devam edileceğini de vurguladı. Washington'un yeterli deneyime sahip olmadığı ve son derece kırılgan olacağı başka cephelerin açılmasıyla ilgili çalışmalar yapıldığını da belirtti. Bu cephelerin, savaşın devam etmesi halinde ve İran'ın çıkarlarına hizmet edecek şekilde aktif hale getirileceğini söyledi. Burada kastedilen Hürmüz Boğazı ve Babül Mendeb’tir. Şimdiye kadar, Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiğinin seçici bir biçimde engellenmesi, küresel petrol fiyatlarında artışa neden oldu ve küresel ekonomiyi etkiledi. İran, henüz kullanmadığı kartlara sahip olmakla tehdit ediyor ve bunların arasında Babül Mendeb Boğazı ve Husilerin seferber edilmesi de yer alıyor. Mücteba, küresel yankıların ve olası bir küresel krizin boyutunu tasvir etmeye çalışıyor. Burada İran, elinde olduğunu düşündüğü ve kademeli olarak kullanacağı kozlarını sergiliyor. Dahası savaşın başından beri İran'ın yanıtı rastgele değil, bölgenin askeri altyapısını hedef alan ve Körfez ülkelerini savaşın maliyetine ortak eden, aynı zamanda İsrail toplumu üzerinde psikolojik ve siyasi baskı uygulayan çok yönlü bir saldırıydı.

Dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nın kapanması veya seyrüseferin tehdit edilmesi, küresel petrol fiyatlarında önemli bir yükselişe neden olacak ve Avrupa ile Asya ekonomilerine zarar verecektir. Benzer şekilde, Süveyş Kanalı'na giden gemilerin geçtiği Babül Mendeb Boğazı'ndaki herhangi bir kargaşa, Asya ve Avrupa arasındaki ticareti doğrudan etkileyecektir. Boğazın kapatılması, gemilerin Ümit Burnu'nu dolanmak zorunda kalmasına ve nakliye sürelerinin büyük ölçüde uzamasına neden olacaktır.

Kısacası, İran şu anda ateşkes istemiyor, bunun yerine seyrüseferi ve nakliyeyi sekteye uğratma gücünü kademeli olarak göstermeyi ve böylece küresel bir ekonomik krizi tetiklemeyi amaçlıyor. O zaman ateşkes, İran'ın stratejik kapasitesini tamamen kaybetmediği, güçlü bir konumda müzakere masasına oturmasını sağlayacak yeni bir stratejik denklemin kurulmasına bağlı olacaktır. Bu nedenle, İran, bölgedeki Amerikan varlığını tüketmek ve azami kayıplara neden olmak için savaşı uzatmayı hedefleyerek çatışmayı kademeli olarak tırmandırıyor. Bu da Amerikan kamuoyunu Ortadoğu'daki Amerikan varlıklarının tamamen çekilmesi için baskı yapmaya itecektir ki bu İran Devrimi'nden bu yana Körfez güvenliğine yönelik vizyonunun temel bir hedefidir. Bu amaçla İran, balistik füze saldırılarından deniz yollarına yönelik saldırılara kadar bir dizi aşamadan geçerek savaşı bölgesel bir askeri çatışmadan küresel bir ekonomik krize dönüştürüyor. Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatmasına gerek yok; tek bir petrol tankerine yapılacak saldırı, nakliye, denizcilik ve sigorta şirketlerinin petrol tankerlerini işletmeyi durdurmaları için yeterli olacaktır. Bu noktada İran, denizcilik rotalarının kontrolcüsü rolünü üstlenmeyi ve böylece baskıcı ve güçlü bir hegemonya kurmayı hedefliyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevrilmiştir.