Washington ve Tahran arasında diplomasi ve savaş alanı

Hangisi daha olası, ABD saldırısı mı yoksa bir anlaşma mı? Ve her iki senaryoyu destekleyen nedir?

Görünüşe göre İran, zenginleştirme oranı konusunda taviz vermeye ve bunu yüzde 3,67'nin altına indirmeye hazır (Sosyal medya)
Görünüşe göre İran, zenginleştirme oranı konusunda taviz vermeye ve bunu yüzde 3,67'nin altına indirmeye hazır (Sosyal medya)
TT

Washington ve Tahran arasında diplomasi ve savaş alanı

Görünüşe göre İran, zenginleştirme oranı konusunda taviz vermeye ve bunu yüzde 3,67'nin altına indirmeye hazır (Sosyal medya)
Görünüşe göre İran, zenginleştirme oranı konusunda taviz vermeye ve bunu yüzde 3,67'nin altına indirmeye hazır (Sosyal medya)

Hüda Rauf

ABD saldırısı mı yoksa bir anlaşma mı? Amerika Birleşik Devletleri ve İran arasındaki gerilimde hangi senaryonun daha olası olduğu konusunda soru işaretleri artıyor. Birçok kişiyi bu soruyu sormaya iten husus hem Washington'un hem de Tahran'ın diplomasi ve savaş alanı sloganını benimsemesi. Her iki taraf da müzakere etme ve bir anlaşmaya varma arzusunu vurgularken, İran ve Amerikan askeri hareketliliği hızlanıyor, caydırıcılık mesajları, tehditler ve güç gösterileri de artıyor.

Bölgedeki artan ABD askeri yığınağı, İran tesislerine olası yakın bir ABD saldırısını düşündürüyor. Hatta ABD Merkez Komutanlığı Komutanı Amiral Brad Cooper Tahran ile Maskat'taki görüşmede ABD heyetinin bir parçasıydı. Öte yandan Tahran, İran Devrimi'nin yıldönümü kutlamaları sırasında füze gücünü sergilemeye devam ediyor ve savaş gemilerine saldırmak için kullanabileceği gemisavar füzeleri hakkında haberler yayınlamayı sürdürüyor.

İran, caydırıcılığını güçlendirme konusunda kararlı, herhangi bir saldırının bölgeyi bölgesel bir savaşa sürükleyeceğini ve böylece Washington ve İsrail ile olan çatışmasını uluslararasılaştıracağını belirtiyor. Eş zamanlı olarak Washington niyeti belirsiz olan askeri tehdidini sürdürüyor. Bu tehdidin amacı İran'ı hızla bir anlaşmaya varmaya zorlamak olacağı gibi, geçen yılki gibi sürpriz bir ABD saldırısı düzenlemek de olabilir. Ancak her iki taraf da diplomatik kanalları açık tutmak için çalışıyor; bu da bölgesel aktörlerin korumaya çalıştıkları bir süreç.

ABD, İran ile Türkiye yerine Maskat'ta görüşmeyi ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin dediği gibi, görüşmenin nükleer meseleyle sınırlı kalmasını kabul ederek esneklik göstermiş görünebilir. Ne var ki bu, Tahran'ı askeri bir saldırıyı önlediği konusunda iyimser olmaya itiyor mu?

Arakçi'ye göre sadece nükleer mesele görüşüldü. Buna ek olarak İran, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumu teslim etmeyi reddettiğini ve balistik füze programının veya bölgesel vekil güçleri ağının görüşülmesini reddettiğini açıkladı. Bu, zenginleştirme, anlaşmanın çerçevesi ve müzakere alanları konusunda temel anlaşmazlıkların devam ettiğini gösteriyor ve bu da şüphesiz nihai sonuca gölge düşürüyor.

İran, uranyum zenginleştirme oranı konusunda taviz vermeye, bunu 2015 nükleer anlaşmasında belirtilen seviye olan yüzde 3,67'nin altına düşürmeye hazır görünüyor. Hatta yüzde 1'e kadar düşürme tavizini de verebilir. İran ayrıca, Başkan Donald Trump yönetiminin kalan üç yıllık süresi boyunca uranyum zenginleştirmeyi dondurmayı teklif edebilir. Dahası, bazı bölge ve muhtemelen Avrupa ülkeleriyle ortaklık kurarak bölgesel bir uranyum zenginleştirme konsorsiyumuna katılmayı da önerebilir.

Buna karşılık, İran muhtemelen yaptırımların kaldırılmasını ve ABD'nin nükleer anlaşmadan çekilmesi nedeniyle yaşadığı kayıpların tazminini talep edecektir. Bu son talebin üzerinde çok durmayabilir ama müzakereler sırasında bir pazarlık kozu olarak kullanacaktır. İlave olarak İran, tutuklu bazı çifte vatandaşlığa sahip Amerikan vatandaşlarının serbest bırakılmasını da teklif edebilir.

Bölgesel bir uranyum zenginleştirme konsorsiyumu kurulması, zenginleştirme oranı konusunda bir çözüm olabilir ve İran'ın kırmızı çizgi olarak gördüğü sıfır zenginleştirme talebinden kaçınmasını sağlayabilir. Ancak bir ikilem devam ediyor: İran, konsorsiyumun yurt dışında değil, kendi topraklarında kurulmasına razı olabilir. Bu, kendi tesislerinde minimum bir zenginleştirme oranı teklif edilerek önlenebilecek bir sorun olabilir.

Yukarıda açıklandığı gibi bir anlaşmaya varılırsa, uzun vadeli, kapsamlı bir anlaşma değil, İran ve Washington arasında bir anlaşma veya pazarlık ile karşı karşıya kalacağız. Trump'ın anlık kazanımlar ve propagandasını yapacağı bir zafer arayışında olan pragmatik kişiliği göz önüne alındığında, böyle bir anlaşmayı kabul edebilir. Ancak, herhangi bir İran-Amerikan anlaşmasını baltalayabilecek ana faktör İsrail'dir. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre 12 günlük savaş, Tel Aviv'in İran'ın hızla gelişen füze programını ortadan kaldırmanın güvenliği için şart olduğunu anlamasını sağladı. Ancak Tahran, bunu ulusal güvenliğini ve savunma doktrinini tehdit eden kırmızı bir çizgi olarak görüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Washington’da Trump ile yaptığı görüşmeden sonra yaptığı açıklamalara göre, herhangi bir anlaşma İsrail'in balistik füzeler de dahil olmak üzere endişelerini ele almalıdır. Bu, İran için Washington ile bir anlaşmaya varılsa bile, İran füze yeteneklerini geliştirirse İsrail'in saldırı hakkını saklı tuttuğu anlamına geliyor. İran ise füze programını geliştirmeye devam edecek ve bu nedenle Tahran, herhangi bir anlaşmanın doğrudan bir İsrail saldırısından veya sabotaj eylemlerinin, topraklarındaki hayati önemdeki hedeflere yönelik saldırıların yeniden başlamasından muaf olacağının garantisi olmadığını anlıyor.

İran'ın bölgedeki tüm cephelerde gerilimi artırmaya, küresel enerji güvenliğini etkilemek için bilhassa Körfez güvenliğini etkileyecek gerilimler yaratmaya kararlı olduğunu açıkça gören bölgesel arabuluculuk çabaları göz önüne alındığında, Trump, İran ile şartlı diplomasiye bir şans vermeye çalışıyor olabilir. Nitekim bölgedeki bazı silahlı milis gruplar İran'a saldırılması durumunda onu desteklemeye niyetli olduklarını ilan ettiler. Bu durum, bölgenin 7 Ekim 2023'ten bu yana geçen üç yılda yaşadığından daha yoğun ve geniş çaplı bir çatışmaya sahne olacağını gösteriyor.



Pentagon’da yapılan bir dua sırasında Hegseth, Ucuz Roman filminden bir bölümü Kitab-ı Mukaddes’ten alıntıymış gibi aktardı

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)
TT

Pentagon’da yapılan bir dua sırasında Hegseth, Ucuz Roman filminden bir bölümü Kitab-ı Mukaddes’ten alıntıymış gibi aktardı

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Pentagon’da düzenlediği basın toplantısı sırasında (Reuters)

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in, Pentagon’da yapılan bir dua programı sırasında 1994 yapımı Pulp Fiction (Ucuz Roman) filminden bir bölümü Kitab-ı Mukaddes’ten alıntıymış gibi aktardığı bildirildi.

Şarku’l Avsat’ın Los Angeles Times’tan aktardığına göre Hegseth, bu ifadeyi İran’a yönelik askeri operasyonları ‘ilahi adaletin uygulanması’ olarak gerekçelendirmek için kullandı. Söz konusu anlatımın, filmde Samuel L. Jackson’ın silahsız bir kişiyi öldürmeden önce dile getirdiği sahneyle örtüştüğü belirtildi.

Hegseth, Pentagon’daki haftalık dua programı sırasında yaptığı konuşmada, ifadeyi ‘Sandy 1 görev ekibinin baş planlayıcısından’ öğrendiğini söyledi. Bu ekibin, kısa süre önce İran’da düşen ABD Hava Kuvvetleri personelini kurtardığı iddia edildi.

Bakan, bu cümlenin arama-kurtarma birlikleri tarafından sıkça tekrarlandığını ve ‘CSAR 25:17’ olarak adlandırıldığını, bunun da İncil’deki Hezekiel kitabının 25. bölüm 17. ayetine atıf olduğunu düşündüğünü ifade etti.

Hegseth’in aktardığı ifade şu şekildeydi: “Ve kardeşimi esir alıp yok etmeye çalışanlara karşı sizden büyük bir intikam ve şiddetli bir öfkeyle intikam alacağım. Ve adımın ‘Sandy 1’ olduğunu bileceksiniz. İntikamımı üzerinize indireceğim.”

Quentin Tarantino’nun yönettiği filmde ise bu repliğin, 1976 yapımı Japon dövüş filmi The Bodyguard’dan esinlendiği belirtildi.

Haberde, Hegseth’in bir dakikayı aşmayan dua konuşmasında İncil’e büyük ölçüde bağlı kaldığı, ancak son iki satırın bunun dışında olduğu ifade edildi.

Pentagon Sözcüsü Sean Parnell, bazı medya kuruluşlarının Hegseth’i, Oscar ödüllü aktör Samuel L. Jackson’ın performansı ile İncil metnini karıştırmakla suçladığını ve bu iddiaları ‘sahte haber’ olarak nitelendirdiğini açıkladı.

Parnell, X hesabından yaptığı paylaşımda, Hegseth’in çarşamba günü özel bir dua okuduğunu, bunun ‘combat search and rescue (CSAR) duaları’ olarak bilindiğini ve İran’dan bir askerin kurtarılması sırasında görev yapan askerler tarafından kullanıldığını belirtti. Açıklamada, bu duanın açık şekilde Ucuz Roman filmindeki bir diyalogdan esinlendiği ifade edildi. Parnell ayrıca hem CSAR duasının hem de filmdeki diyalogların, İncil’deki Hezekiel 25:17 ayetine dayandığını ve bunun Hegseth tarafından konuşmasında açıklandığını söyledi. Sözcü, “Bakanın Hezekiel 25:17 ayetini yanlış aktardığını iddia eden herkes sahte haber yayıyor ve gerçekleri bilmiyor” ifadesini kullandı.

Öte yandan, Ucuz Roman filminin senaristi Oscar ödüllü Roger Avary, X üzerinden yaptığı açıklamada, “Askerlerimizi kurşunlardan koruyacaksa, Savunma Bakanı’nın Jules karakterinden alıntı yapmasına hiç itirazım yok” dedi.

sdcvdv
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth (AP)

Los Angeles Times, Pete Hegseth’in Pentagon’daki dua programlarını sık sık İran’a yönelik savaşta şiddeti savunmak için kullandığını ve geçen ayki bir konuşmasında Tanrı’dan ‘bu güce şiddet için açık ve adil hedefler vermesini’ istediğini yazdı.

Savunma analizleri konusunda üst düzey bir yetkili, Pentagon içindeki operasyonlara ilişkin olarak gazeteye yaptığı açıklamada, bu dua programlarına katılımın zorunlu olmadığını ancak Pete Hegseth’e yakın bazı isimlerin ‘dolaylı bir baskı’ hissederek katılmaya ve ‘koltukları doldurmaya’ yönlendirildiğini söyledi.

Aynı kaynak, bu durumun bazı çevrelerde askerî operasyonlardan ziyade siyasi mesajlara odaklanılmasına yol açtığını, bunun da savaşla ilgili operasyonel karar süreçlerini yavaşlattığını ifade etti.

Kaynak, “Önemli işlerden sorumlu yöneticiler ve komutanlar, Ucuz Roman filminden alıntılar dinlemek için toplantılardan uzak kalıyor. Bu, savaşla ilgili operasyonel karar alma kapasitemizi geciktiriyor” dedi.

Dua programlarının, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile Vatikan lideri Papa 14. Leo arasında süregelen gerilim ortamında gerçekleştiği belirtildi. Son haftalarda Papa’nın ABD-İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarını sert şekilde eleştirdiği aktarıldı.

Vatikan açıklamalarının ardından Trump’ın Papa’ya yönelik eleştirilerde bulunduğu ve ‘ABD başkanını eleştiren bir Papa istemediğini’ söylediği bildirildi. Papa’nın ise dün yaptığı açıklamada, dini ve askeri alanların karıştırılmasına karşı çıkarak, “Dini ve Tanrı’nın adını askerî, ekonomik ve siyasi çıkarlar için kullananlara yazıklar olsun; kutsal olanı kirletiyorlar” dediği aktarıldı.


ABD’li nükleer bilim insanlarının ‘kaybolduğuna’ dair haberler... Trump: Bu son derece ciddi bir durum

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)
TT

ABD’li nükleer bilim insanlarının ‘kaybolduğuna’ dair haberler... Trump: Bu son derece ciddi bir durum

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (DPA)

ABD medyası, son dönemde uzay, savunma ve nükleer alanlarda görev yapan bazı bilim insanlarının kaybolması veya hayatını kaybetmesiyle ilgili olaylara dikkat çekti.

Bilim çevrelerinde bu vakalara ilişkin soru işaretlerinin arttığı belirtilirken, söz konusu olaylar arasında herhangi bir bağlantı bulunduğu ise henüz doğrulanmadı.

Newsweek dergisi, NASA’ya bağlı bir laboratuvarda çalışan kıdemli bilim insanı Michael David Hicks’in 2023 yılında hayatını kaybettiğini ve ölüm nedeninin açıklanmadığını bildirdi. Hicks’in bu liste kapsamında dokuzuncu vaka olduğu ifade edildi.

The Hill ise ABD Başkanı Donald Trump’ın dün gazetecilere yaptığı açıklamada, nükleer bilim insanlarının kaybolduğuna dair doğrulanmamış raporlar hakkında bir toplantı yaptığını söylediğini aktardı. Trump, “Az önce bu konuda bir toplantıdan çıktım” diyerek durumu ‘son derece ciddi’ olarak nitelendirdi.

F
ABD polisi (Arşiv – DPA)

Trump, “Bunun rastlantısal olmasını umuyorum, ancak gerçeği önümüzdeki bir buçuk hafta içinde öğreneceğiz” dedi ve bazı isimlerin ‘son derece önemli kişiler’ olduğunu belirtti.

Trump’ın açıklamaları, Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt’in çarşamba günü Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısında konuyla ilgili olası bir soruşturma yürütülebileceğini söylemesinin ardından geldi. Leavitt, “Bu konuda ilgili makamlarla henüz konuşmadım. Bunu mutlaka yapacağım ve size yanıt vereceğiz. Eğer doğruysa, bu yönetimin ve hükümetin konuyu ciddiyetle ele alacağını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

 


İran savaşı: Askeri çatışmadan uluslararası düzen mücadelesine

Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)
Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)
TT

İran savaşı: Askeri çatışmadan uluslararası düzen mücadelesine

Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)
Hürmüz Boğazı'nı gösteren harita (Reuters)

Hüda Rauf

Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki savaş artık sadece sınırlı bir bölgesel çatışma değil; gelecekteki dünya düzeninin şekli için büyük bir sınav haline geldi. Bugün yaşananlar, ekonomik, kimliksel ve jeopolitik olmak üzere üç çatışma katmanının kesişimidir. ABD-İran çatışması sırasında diplomasi yeniden ön plana çıkmasına rağmen, kendisine İran'a uygulanan deniz ablukası eşlik etti. Dolayısıyla savaş, diplomasi ve abluka ile uluslararası düzen krizinin üç yüzünü oluşturmaktadır.

ABD stratejisi, savaşı sonuçlandırmak yerine ablukaya dayanıyor. Washington, topyekun savaştan biraz uzaklaşmayı ve İran limanlarını hedef alarak, ticareti kontrol ederek deniz yoluyla ekonomik abluka uygulamaya geçiş yapmayı seçti. Bu strateji, İran ile bağlantılı olmayan gemiler için Hürmüz Boğazı'nda geçiş özgürlüğünü korurken, İran ekonomisine doğrudan baskı uygulamayı amaçlıyor. Ekonomik araçlar yoluyla siyasi iradeyi kırma fikrine dayanıyor, ancak açıkça küresel ekonomiyi bir savaş alanına dönüştürme riskini taşıyor.

Buna karşılık, İran'ın ABD’nin askeri üstünlüğüne karşı koyamayacağı göz önüne alındığında, stratejisi küresel ticareti aksatmaya ve enerji arzını tehdit etmeye, bölgesel vekil güçleri kullanmaya, savaşın maliyetini komşularına yüklemek anlamına gelse bile, “ya herkes için petrol ya da petrol yok” ve “ya herkes için güvenlik ya da hiç güvenlik yok” sloganlarına dayandı. Bunun sonucunda İran, komşularının güvenini ve son dört yılda kendisine verdikleri diplomatik desteği kaybetti. Tahran, dünya petrol arzı için hayati bir uluslararası su koridoru olması nedeniyle önemi büyük olan Hürmüz Boğazı kozunu kullanmaya çalıştı. Dolayısıyla Tahran'ın amacı askeri zafer elde etmek değil, savaşın maliyetini uluslararası olarak sürdürülemez bir seviyeye çıkarmak.

Öte yandan küresel dikkat, temkinli bir faydalanıcı olarak Çin'in rolünün doğasına odaklanmış durumda. Trump'ın İran'a uyguladığı deniz ablukası, Pekin'e petrol sevkiyatını aksatmayı ve böylece Pekin’i Tahran'a Hürmüz Boğazı'ndan güvenli geçişe izin vermesi için baskı yapmaya zorlamayı amaçlıyor olabilir. Ancak Pekin karmaşık bir konumda bulunuyor denilebilir. Yükselen enerji fiyatlarından ve ticaretin aksamasından olumsuz etkilenirken, savaşın uzaması ABD'nin Asya dışındaki konularla meşgul olmasını ve Çin’in rasyonel bir güç imajını pekiştirdiği için kendisine fayda sağlıyor. Bu durum aynı zamanda Washington dışında alternatif ittifaklar arayan ülkeleri de kendisine çekmesine olanak tanıyor. Bu nedenle, Pekin rolünü ne Tahran'a baskı yapmak ne de Washington'u desteklemekle sınırlarken; sadece ateşkes için baskı yapabilir. Dolayısıyla bu çatışmada her iki taraf da diğerini zayıflatmaya çalışıyor, ancak aynı zamanda güçlendirebilir de. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ABD ekonomik baskı uygularken İran'daki direniş söylemini güçlendiriyor, İran’ın davranışları ise daha saldırgan ancak bunları Amerikan yaptırımlarını gerekçe göstererek haklı çıkarıyor. İsrail'in Lübnan'a düzenlediği saldırılar, Şii seferberliği daha da körüklüyor.

Mevcut durumun en tehlikeli yönü savaşın kendisi değil, Çin veya Körfez petrolüne bağımlı devletler gibi büyük güçlerin müdahale etmesi durumunda savaşın genişleme potansiyelidir. Çatışma o zaman bölgesel bir savaştan uluslararası düzen krizine dönüşebilir. Bu göz önüne alındığında, en olası senaryo ne ABD’nin bir zafer kazanamaması ne de İran'ın çökmemesi, bunun yerine, yaptırımlar ile ablukaları kullanan ve vekalet savaşları yoluyla çatışmaları yöneten, küresel ekonomiyi baskı altında tutan, uzun süreli, nispeten düşük yoğunluklu ve coğrafi olarak genişleyen bir çatışmadır.

Savaş, ordular ve askeri güç tarafından belirlenen bir dünyadan, tedarik zincirleri, deniz yolları ve siyasi kimlik tarafından yönetilen bir dünyaya doğru derin bir kaymayı açığa çıkardı. Tanık olduğumuz şey, dünyadaki üç güç yönetimi modeli arasındaki bir çatışmadır. Bunlar; kontrol ve baskı ile karakterize edilen Amerikan modeli, direnç ve kaosa dayalı İran modeli ile bekle-gör yaklaşımını benimseyen Çin modelidir. İran-ABD-İsrail savaşı, eski sorunlara ilave olarak yeni sorunlar yaratarak uluslararası düzeni daha büyük bir krizle tehdit etti. Ayrıca, diğer bölgesel güçlerin arabuluculuk ve diplomasi rolleri oynamasına olanak tanıyarak bölgesel düzenin yeniden şekillendiğini gösterdi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.