Suriye ve İran'daki savaş: Arap dünyasının açıkça dayanışması ve sınırları korumak için acil önlemler

İran'ın bölgedeki vekilleriyle doğrudan çatışma

Şam'ın orta kesimlerinde dalgalanan Suriye bayrağı, 4 Haziran 2025 (AFP)
Şam'ın orta kesimlerinde dalgalanan Suriye bayrağı, 4 Haziran 2025 (AFP)
TT

Suriye ve İran'daki savaş: Arap dünyasının açıkça dayanışması ve sınırları korumak için acil önlemler

Şam'ın orta kesimlerinde dalgalanan Suriye bayrağı, 4 Haziran 2025 (AFP)
Şam'ın orta kesimlerinde dalgalanan Suriye bayrağı, 4 Haziran 2025 (AFP)

Subhi Franjieh

Suriye hükümeti, ABD ve İsrail'in 28 Şubat Cumartesi günü İran'a karşı başlattığı savaşı son derece ihtiyatlı bir şekilde ele alıyor. Irak ve Lübnan sınır bölgelerinde yoğun güvenlik önlemleri alınması ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani'nin Arap ve komşu ülkelerin liderleriyle yoğun iletişim halinde olmaları, bu ihtiyatlılığın birer göstergesi.

Suriye hükümeti, ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper'dan bölgede büyük bir tırmanış olacağına dair mesajları daha önce birkaç kez duymuştu. Bu mesajlar, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile bir anlaşmaya varılması ve Fırat'ın doğusundaki coğrafi parçalanmanın sona erdirilmesi gerektiği bağlamında verildi. ABD tarafı, Suriye hükümetine ve SDG lideri Mazlum Abdi'ye, bölgenin büyük bir savaşın eşiğinde olduğunu ve Washington'ın Suriye'nin bu savaşı karmaşıklaştıracak veya Washington'ın hedeflerine ulaşma hızını etkileyecek bir kaos kaynağı olmasını istemediğini defalarca kez garanti etti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Suriye hükümeti yetkilileri, ABD güçlerinin Suriye'den Irak'a çekilmesi ve tutuklu DEAŞ’lıların Suriye hapishanelerinden Irak hapishanelerine nakledilmesi ile bahsi geçen savaşın yaklaştığını hissettiler. ABD'nin aldığı hızlı önlemler, Washington’ın Suriye'deki üslerinin saldırıya uğrayarak kuvvetlerinde kayıplara yol açacağı ve İran destekli milislerin ya da DEAŞ’ın bölgede daha da genişlemesine olanak sağlayacak bir güvenlik boşluğu yaratacağı endişesini yansıtıyor. Bu durum, Beşşar Esed rejiminin düşüşünün ilk günlerinde İsrail'in Suriye'deki askeri üslere düzenlediği yüzlerce saldırı sonucunda askeri kapasitesinin büyük çoğunluğunu kaybeden Suriye hükümetinin askeri hava gücü (önleme kabiliyeti) zayıflığı çerçevesinde değerlendirilmeli.

Bunun yanında Suriye İran'ın füzelerini ve saldırılarını önleyebilecek gelişmiş yeteneklere sahip değil. İran yanlısı hücrelerin Suriye topraklarında faaliyet gösterme olasılığı, Washington'ın Amerikan askerlerinin Suriye topraklarından ve yakın mesafeden saldırılara maruz kalacağına dair endişelerini artırdı.

İran, Irak'taki milislerini Irak ve Erbil'deki ABD üslerine saldırılara katılmaya zorlayarak savaş alanını genişletirken, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri ve Ürdün'ü hedef almaya başladı. Suriye hükümeti, Arap ülkelerine desteğini açıklayıp İran'ın bu ülkelere yönelik saldırılarını kınamanın yanı sıra, sınır bölgelerinde derhal önlemler aldı. Bu durum, Suriye Dışişleri Bakanlığı'nın 28 Şubat Cumartesi günü yayınladığı açıklamada açıkça belirtildi. Açıklamada, ‘İran’ın Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Ürdün’ün egemenliğini ve güvenliğini hedef alan saldırıları’ şiddetle kınandı. Suriye, ‘bu saldırılara maruz kalan kardeş ülkelerle tam dayanışma içinde olduğunu’ da ekledi.

Al Majalla, Suriye hükümetinin Irak, Lübnan ve Irak Kürdistanı'na, güvenliği sağlamak için Irak ve Lübnan sınır bölgelerine takviye kuvvetler gönderdiğini ve Suriye'nin kendi topraklarından silah veya savaşçıların geçişini engellemek için her türlü çabayı göstereceğini garanti ettiğini bildiriyor. Suriye hükümeti, Suriye'nin topraklarının herhangi bir saldırı için kullanılmasını istemediğini vurguladı.

İran yanlısı hücrelerin Suriye topraklarında faaliyet gösterme olasılığı, Washington'ın Amerikan askerlerinin Suriye topraklarından ve yakın mesafeden saldırılara maruz kalacağına dair endişelerini artırdı.

Sınırların destek koridoru haline gelmesini önlemeyi amaçlayan seferberlik

28 Şubat Cumartesi günü, Suriye hükümeti Suriye-Lübnan ve Suriye-Irak sınırlarına takviye kuvvetler göndermeye başladı. Takviye kuvvetler, Savunma ve İçişleri Bakanlıklarından Lübnan sınırına gruplar gönderilmesiyle başladı. Sınırı kontrol etmek ve Suriye'den Lübnan'a yahut tersi yönde silah veya insan kaçakçılığını önlemek şeklindeki talimatlar açıktı.

Suriye'nin endişeleri, Suriye'de saklanan silahların sınırdan Lübnan’daki Hizbullah’a ulaşması ya da Hizbullah'ın silahlarının Suriye'de onunla birlikte hareket eden gruplara ulaşarak Suriye topraklarından İsrail veya ABD üslerine saldırılar düzenlenmesi olasılığından kaynaklanıyor. Suriye, Hizbullah ile İsrail arasında Lübnan topraklarında savaşın tırmanması durumunda, Hizbullah ile bağlantılı Suriyelilerin Lübnan'a kaçak olarak sokulup Hizbullah'a katılarak olası askeri operasyonlara katılmaları konusunda da endişelerini dile getirdi.

Görsel kaldırıldı.
Lübnan'da ikamet eden Suriyeliler, Hizbullah ile İsrail arasında savaşın patlak vermesinin ardından Suriye'ye dönmek üzere Suriye-Lübnan sınırındaki İçişleri Bakanlığı Göçmenlik ve Pasaport Dairesi önünde beklerken, 3 Mart 2026 (Reuters)

Al Majalla’ya konuşan güvenlik kaynakları, sınırların kontrol edilmesinin zorluğuna rağmen, Suriye hükümetinin ilk üç gün içinde sınır bölgelerine binlerce personel ve savunma silahları gönderdiğini, bunun amacının Hizbullah'ın sınırları kullanarak güvenliği bozma ve Suriye'yi devam eden savaşa sürükleme girişimlerini önlemek olduğunu vurguladılar. Savunma ve İçişleri bakanlıkları da İsrail yakınlarındaki bölgenin Suriye'yi savaş ve kaos durumuna sürükleyecek saldırılar düzenlemek için kullanılmasını önlemek amacıyla, Suriye'nin güneyinde güvenlik ve istihbarat varlıklarını güçlendirerek azami hazırlık durumuna geçtiler. Zira bu tür saldırılar, Suriye hükümetinin güvenlik ve istikrarı sağlama çabalarını baltalar.

Suriye'nin endişeleri, Suriye'de saklanan silahların sınırdan Lübnan’daki Hizbullah’a ulaşması ya da Hizbullah'ın silahlarının Suriye'de onunla birlikte hareket eden gruplara ulaşarak Suriye topraklarından İsrail veya ABD üslerine saldırılar düzenlenmesi olasılığından kaynaklanıyor.

Irak sınırında, güvenlik ve DEAŞ hücreleriyle mücadele için bölgeye getirilen iç güvenlik güçleri ve Savunma Bakanlığı’na bağlı birimlerle zaten kalabalık olan bölgede, son günlerde takviye güçlerinin gelme hızı yavaşladı. Bu güçler bugün DEAŞ hücrelerini takip edip bunlarla çatışmak ve yeteneklerini ortadan kaldırmak, İran bağlantılı Iraklı milislerin sızmasını veya Suriye'deki hücrelere silah getirme ya da bunları Hizbullah'a aktarma girişimlerini önlemek için Suriye-Irak sınırını korumak gibi karmaşık bir görev üstleniyor. Al Majalla’nın edindiği bilgilere göre Suriye, Irak ve Lübnan hükümetleri arasında güvenlik koordinasyonu yoğunlaştırıldı. Özellikle İran, uluslararası toplumu kendisine yönelik ABD-İsrail saldırılarını sona erdirmek için baskı yapmak amacıyla kaosa güveniyor olması nedeniyle, bölgede daha fazla tırmanışın önlenmesi amacıyla taraflar arasında istihbarat alışverişi de son günlerde artırdı.

Görsel kaldırıldı.
Golan Tepeleri yakınlarındaki Suriye'nin güneyindeki Kuneytra kırsalında İsrail savunma sistemleri tarafından önlenen İran füzesinin enkazını inceleyen BM barış gücü askerleri, 28 Şubat 2026 (AFP)

Suriye’de faaliyet gösteren ‘Suriye İslamî Direnişi – Uli’l-Ba’s’ adlı grup, 28 Şubat Cumartesi günü, bu duruma seyirci kalmayacağını açıkladı. Grup, ‘herkesin kendi konumuna ve yeteneklerine göre kişisel gayret ve farkındalıkla ve mümkün olduğunda üst makamlar ve referanslarla koordineli olarak direniş savaşçılarını ve onurlu insanları, tarihsel sorumluluklarını üstlenmeye’ çağırdı. Bu açıklama ve çağrı, İran'a bağlı grupların, meseleyi ve eylemin niteliğini bireylere ve gruplara bırakarak yaygın bir kaos yaratma arzusunu gösteriyor. Aynı grup, 2 Mart Pazartesi günü, ABD güçlerinin haftalar önce tahliye ettiği Şeddadi Üssü’ne düzenlenen saldırının sorumluluğunu üstlendi. Saldırı, ABD'nin çıkarlarını doğrudan hedef almamasına rağmen, grubun Suriye'de İran'ın çıkarları için çalışan ve hizmet eden herhangi bir kişi veya grubu harekete geçmeye teşvik etme girişiminin bir parçası olarak değerlendirilebilir.

İran bağlantılı milislerin bölgeyi kaosa sürüklemek istediğini gösteren bir başka faktör ise, bir yılı aşkın bir sürenin ardından ‘Irak İslam Direnişi’ adının yeniden gündeme gelmesiydi.

İran bağlantılı milislerin bölgeyi kaosa sürüklemek istediğini gösteren bir başka faktör ise, bir yılı aşkın bir sürenin ardından ‘Irak İslam Direnişi’ adının yeniden gündeme gelmesiydi. Bu grubun, Irak'ta organize ve organize olmayan gruplar tarafından gerçekleştirilen saldırıların sorumluluğunu üstlenmek amacıyla kurulmuş sahte bir çatı örgütü veya sahte operasyon odası olduğu düşünülüyor. Böylelikle, bu gruplar saldırıların sorumluluğunu gerçek isimleriyle üstlenerek kendilerini tehlikeye uzak tutuyor. Suriye'de son birkaç yıldır, uluslararası koalisyon ve SDG üslerine saldırı planlayan iki grup bulunuyor. Bunlardan biri Halk Direnişi, diğeri ise İslam Direnişi. Bu iki grup, SDG'nin 2023 yılının ağustos ayında Deyrezor Askeri Meclis Başkanı Ahmed el-Habil'i (Ebu Havle) tutuklamasının ardından Arap aşiretleri ile SDG arasında gerginlik ve çatışmaların yaşandığı dönemde aktifti. Suriye İslam Direnişi – Uli’l-Ba’s grubu, Irak ve Lübnan’daki İran yanlısı milislerle halen temas halinde olan kişiler tarafından gerçekleştirilen saldırıların yanı sıra, grubun kendisi tarafından gerçekleştirilebilecek saldırılar için yeni bir çatı örgütü olabilir. 

Suriye hükümeti, bölgenin içinde bulunduğu zorlu dönemin farkında ve sahada bu durumu ihtiyatlı bir şekilde ele alıyor. İran'ın Arap ülkeleri üzerindeki saldırganlığına karşı siyasi olarak Arap ülkeleriyle birlikte hareket ediyor. Ancak aynı zamanda, savaşın daha da karmaşık hale gelmesi ihtimaline karşı tüm askeri ve güvenlik seçeneklerini değerlendiriyor. İran'ın vekilleri, Suriye'yi devam eden savaşa sürüklemek amacıyla Suriye'ye ve güvenliğine doğrudan tehdit oluşturmaya başladı. Önümüzdeki dönemde cevap bekleyen en önemli soru şu: Suriye'nin Irak ve Lübnan sınırlarındaki seferberliği sınır güvenliğiyle sınırlı kalacak mı, yoksa bir noktada bölgedeki İran'ın vekilleriyle doğrudan çatışarak Suriye'nin güvenliğini savunma görevine dönüşecek mi?



Barış ne zaman istisna değil, kural haline gelecek?

Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)
Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)
TT

Barış ne zaman istisna değil, kural haline gelecek?

Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)
Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)

Antoine el Hac

Uluslararası ilişkiler alanında, analistler arasında giderek yaygınlaşan bir görüşe göre dünya, yeni bir küresel sisteme girmiş bulunuyor. Bu yeni düzende, “hukukun gücü”nün yerini “gücün hukuku”nun aldığı ve yerleşik kurallara dayanan eski uluslararası sistemin etkisini yitirdiği ileri sürülüyor. Dolayısıyla uluslararası ilişkilerin artık uzlaşı ve çok taraflılık yerine güç ve nüfuz mantığıyla yürütüldüğü değerlendiriliyor. Mevcut sistem, farklı büyüklüklerdeki güç merkezlerinden oluşurken, aktörlerin eşitliğe dayalı uluslararası anlaşmalardan ziyade güç kullanımı yoluyla etki alanlarını ve ekonomik kaynaklarını genişletmeye yöneldiği görülüyor.

Herhangi bir katılımcı küresel düzenin birincil hedefinin, sürdürülebilir barışı sağlamak olduğu genel kabul görmektedir. Nitekim Baruch Spinoza barışı, güven, adalet ve iyi niyete dayanan erdem olarak tanımlarken; Albert Einstein barışın zorla değil, anlayış yoluyla sağlanabileceğini vurgulamıştır. Antik düşünürler Platon ve Aristoteles de benzer şekilde barışı toplumsal düzenin en yüksek hedeflerinden biri olarak görmüş; Mahatma Gandhi ise kalıcı barışın, zorluklar karşısında bile ancak adalet temelinde mümkün olacağını ifade etmiştir.

Bununla birlikte tarihsel deneyim, barışın çoğu zaman istisna olduğunu ortaya koymaktadır. İnsanlık tarihinin yaklaşık 3 bin 500 ila 5 bin yıllık yazılı döneminde, büyük savaşların tamamen yaşanmadığı sürelerin toplamı 230 ila 268 yıl arasında kalmıştır. Bu da savaşsız dönemlerin, insanlık tarihinin yüzde 10’undan daha azına karşılık geldiğini göstermekte; dolayısıyla çatışmanın hem bireysel hem de kolektif düzeyde baskın bir olgu olduğunu düşündürmektedir.

Bu bağlamda “uluslararası sistem” ile “küresel düzen” arasında ayrım yapmak önem taşımaktadır. Uluslararası sistem, dünya siyasetinin işleyiş mekanizmalarını; aktörleri, güç dengelerini ve sınırlayıcı unsurları ifade ederken, küresel düzen daha çok siyasi, kurumsal ve kültürel bir inşa sürecini tanımlar. Bu düzen; müzakere, iş birliği ya da zorlayıcı süreçler sonucunda şekillenebilir. Nitekim I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan düzenler, galip ve mağlup ilişkileri üzerinden inşa edilmiştir. Bu açıdan küresel düzen sabit değil, aktörlerin bilinçli tercihleriyle şekillenen dinamik bir yapıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan küresel düzenin önemli kazanımlar sağladığı kabul edilmektedir. Büyük ölçekli savaş ihtimali azalmış, klasik imparatorluk yapıları sona ermiş, ekonomik refah artmış ve birçok devletin egemenliği güçlenmiştir. Bu süreçte Vestfalya Barışı ilkeleri de ulus-devlet sisteminin temelini oluşturmuştur. Ancak bu düzenin, günümüzde yaşanan derin dönüşümlere yeterince yanıt veremediği hususunda güçlü bir kanaat oluşmuştur. Bu durum, küresel ölçekte artan belirsizlik ve kriz algısını beslemekte; hatta nükleer riskler nedeniyle olası bir büyük savaş ihtimaline dair endişeleri artırmaktadır.

Son yıllarda küresel güç dengelerinde belirgin değişimler yaşanmaktadır. Özellikle BRICS ülkelerinin yükselişi, Batı merkezli sistemin tek başına belirleyici olma özelliğini zayıflatmaktadır. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik ve askeri güç unsurlarını değil, aynı zamanda düşünsel ve kültürel alanları da içermektedir. Batı dışı aktörlerin kendi kimliklerini vurgulaması ve alternatif kalkınma modelleri geliştirmesi bu sürecin önemli parçasıdır.

“Batı sonrası dönem” olarak da tanımlanan bu süreç hem Batı dünyası hem de yükselen güçler açısından ciddi sınamalar içermektedir. İklim değişikliği, siber güvenlik, göç, organize suçlar ve terörizm gibi küresel sorunlar, daha geniş uluslararası iş birliğini zorunlu kılmaktadır. Ancak büyük güçler arasındaki rekabet, özellikle ekonomik ve ticari alanlarda yaşanan gerilimler ve zaman zaman ortaya çıkan askeri karşılaşmalar, istikrarlı bir küresel denge kurulmasını zorlaştırmaktadır.

Ayrıca milliyetçilik ve popülist akımların yükselişi de uluslararası iş birliği açısından olumsuz bir faktör olarak değerlendirilmektedir. Bu eğilimler, çoğu zaman uluslararası kurumlara olan güveni zayıflatarak, dar ulusal çıkarların ön plana çıkmasına yol açmaktadır. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre özellikle büyük güçler arasında rekabetin artması, küresel sistemdeki dağılmayı daha da derinleştirmektedir.

Bir diğer önemli mesele ise küresel değerler ile ulusal öncelikler arasında denge kurulmasıdır. Tek taraflı dayatmaların, kültürel ve siyasi çeşitliliği göz ardı etmesi nedeniyle sürdürülebilir olmadığı görülmektedir. Bu nedenle esnek, çok katmanlı ve ağ temelli diplomasi yöntemlerinin önemi giderek artmaktadır.

Sonuç olarak mevcut uluslararası sistem, çok boyutlu bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Yeni güçlerin yükselişi, Batı’nın göreli etkisinin azalması, artan çatışmalar ve küresel sorunlar bu dönüşümün temel dinamiklerini oluşturmaktadır. Bu süreçte devletlerin ekonomik ve stratejik çıkarlarını koruma çabası ise belirleyici olmaktadır.

Gelecekte küresel sistemin nasıl şekilleneceği, büyük ölçüde uluslararası aktörlerin iş birliği kapasitesine ve değişime uyum sağlayabilme yeteneklerine bağlı olacaktır. Alternatif yaklaşımların ortaya çıkışı bir tehditten ziyade, çok kutuplu dünyayı anlamak açısından bir fırsat olarak görülebilir. Nitekim oluşmakta olan yeni düzen, gücün tek bir merkezde toplanmadığı daha karmaşık bir yapıya işaret etmektedir.

Bu doğrultuda daha çok katmanlı ve çeşitli yönetim modellerinin bir arada var olacağı bir küresel düzenin temelleri atılmaktadır. Ancak bu yeni yapının sağlıklı işleyebilmesi için mevcut kurumların güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kuruluşlarda reform ihtiyacı sıklıkla dile getirilmektedir. Sonuç olarak, daha adil, barışçıl ve sürdürülebilir bir dünya düzeninin inşası, farklılıkları yönetebilen ve iş birliğini teşvik edebilen ortak iradenin varlığına bağlıdır.


Trump döneminde sol görüşlü Amerikalılar daha fazla silahlanıyor

Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)
Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)
TT

Trump döneminde sol görüşlü Amerikalılar daha fazla silahlanıyor

Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)
Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)

ABD’nin Richmond kentine yakın ormanlık bir alanda silah sesleri yankılanıyor. Aralarında Colin’in de bulunduğu çok sayıda Amerikalı burada ateşli silah kullanımı üzerine eğitim alıyor.

38 yaşındaki Colin’in elindeki yarı otomatik silah, hayatında sahip olduğu ilk silah. Colin, ABD Başkanı Donald Trump yönetimine dair endişeleri nedeniyle silah edinmeye yönelen sol eğilimli Amerikalılardan biri. Bu, ülkede silah sahipliğine ilişkin yerleşik algılardaki değişimi gösteriyor.

Tam adının açıklanmasını istemeyen Colin, “Hükümetimden, çevremdeki vatandaşlardan çok daha fazla tehdit hissediyorum” dedi. ABD’nin kuzeyindeki Minneapolis kentinde göçmenlere yönelik geniş çaplı bir operasyon sırasında federal görevliler tarafından vurularak öldürülen Renee Nicole Good ve Alex Pretti olaylarının kendisi için “bardağı taşıran son damla” olduğunu söyledi.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Colin yaptığı açıklamada, “Hükümet tarafından yetkilendirilmiş, adeta özel ordu gibi sokaklarda dolaşan, insanlara saldıran ve ateş açan bir güç var. Bu, bireyler arasındaki suçlardan çok daha korkutucu” değerlendirmesinde bulundu.

Eğitmen, kursiyerlere tabanca şarjörlerinin nasıl doldurulacağını açıklıyor (AFP).Eğitmen, kursiyerlere tabanca şarjörlerinin nasıl doldurulacağını açıklıyor (AFP).

Silah tartışması

ABD’de silah tartışması oldukça karmaşık ve derin siyasi boyutlar içeriyor.

Genellikle sağ eğilimli olan silah taşıma hakkı savunucuları, konuyu kişisel özgürlük meselesi olarak görürken, ABD Anayasası bu hakkı güvence altına alıyor. Liberaller ise kitlesel silahlı saldırıların yaşandığı ülkede daha sıkı silah denetimlerini savunuyorlar.

Öte yandan, suikast girişiminden sağ kurtulan eski Temsilciler Meclisi üyesi Gabrielle Giffords ve eski ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris gibi bazı önde gelen Demokrat isimler de silah sahibi olduklarını açıkça dile getirdi.

Colin ve eşi Dani, Silah satın aldıktan sonra sertifikalı tabanca eğitmeni Clara Elliott’ın kursuna katıldı. Elliott, 2024’te Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesinin ardından işlerinin “iki katına çıktığını” söyledi.

Kadınlara ve azınlıklara özel tasarlanan kursların büyük bölümü dolarken, eğitimler herkese açık olmaya devam ediyor. Kolunda Pamuk Prenses dövmesi bulunan Elliott, “Yoğunluk çok fazlaydı” dedi.

Yaklaşık 12 kişinin katıldığı eğitimlerde önce temel silah güvenliği anlatılıyor, ardından atış poligonunda uygulamalı eğitime geçiliyor. Katılımcıların çoğu daha önce hiç silah kullanmamış kişilerden oluşuyor.

Endişe ve hazırlık

28 yaşındaki Cassandra, “ABD’de çok sayıda endişe verici gelişme yaşanıyor. Bu yüzden bilgili ve hazırlıklı olmak iyi bir fikir gibi görünüyor” ifadesini kullandı.

Latin Amerika kökenli 30 yaşındaki Akemi ise “aşırı sağ şiddetinden” korktuğunu ve polisin koruyabileceğine güvenmediğini ifade etti. “Polisle mümkün olduğunca az temas etmek en iyisi” dedi.

ğitim tatbikatı sırasında silahlı çatışma çıktı (AFP)Eğitim tatbikatı sırasında silahlı çatışma (AFP)

Bu sırada bazı katılımcıların, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu’na gönderme yapan hedeflere ateş ettiği görüldü.

Clara Elliott yalnız değil. “Liberal Gun Club” adlı ulusal örgüt, 2026’nın ilk iki ayında 3 bin yeni silah eğitimi başvurusu aldığını açıkladı. Bu sayı, 2025 yılının tamamındaki başvurulardan daha fazla.

Örgütün yöneticisi Ed Gardner, bu tür artışların genellikle büyük siyasi gelişmeler veya kitlesel silahlı saldırılar sonrasında görüldüğünü belirtti. Ancak geçmişten farklı olarak, yeni gelenlerin artık sadece kadınlar ve azınlıklarla sınırlı olmadığını; gençlerden yaşlılara, kırsaldan kentlere kadar geniş bir kesimi kapsadığını ifade etti.

David Yamane ise bu değişimin, insanların silah satın alma motivasyonlarındaki dönüşümden kaynaklandığını belirtti. Yamane, “İnsanlar, haklarını ellerinden alabilecek ya da başkalarını bu yönde cesaretlendirebilecek otoriter bir yönetim ihtimali konusunda endişe taşıyor” değerlendirmesinde bulundu.


Trump’ın Lübnan hakkındaki paylaşımı Netanyahu’yu şoke etti... Tel Aviv açıklama istedi

(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)
(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)
TT

Trump’ın Lübnan hakkındaki paylaşımı Netanyahu’yu şoke etti... Tel Aviv açıklama istedi

(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)
(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı bir sosyal medya paylaşımı, İsrail’de şaşkınlık ve soru işaretlerine yol açtı. Paylaşımda, İsrail’in Lübnan’da hava saldırısı düzenlemesinin ‘yasaklandığının’ belirtilmesi üzerine, Tel Aviv yönetimi Beyaz Saray’dan açıklama talep etti.

Axios’un iki kaynağa dayandırdığı haberine göre, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve danışmanları, Trump’ın paylaşımı karşısında şaşkınlık yaşadı. Paylaşımın, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın perşembe günü yayımladığı İsrail-Lübnan ateşkes anlaşması metniyle çelişir nitelikte olduğu ifade edildi.

Haberde ayrıca, Trump’ın paylaşımında İsrail’e ‘uyulması zorunlu bir emir verildiği’ izlenimi oluşmasının, önceki ABD yönetimlerinde alışılmadık bir durum olduğuna dikkat çekildi. Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığına göre, Netanyahu’nun da söz konusu paylaşımı öğrendiğinde ciddi şaşkınlık ve endişe duyduğu belirtildi.

İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkes anlaşması

Trump perşembe günü yaptığı açıklamada, İsrail ile Lübnan’ın 10 gün süreli bir ateşkes anlaşmasına vardığını duyurmuştu.

Washington’un önceki günlerde yoğun çaba harcayarak şekillenmesine katkı sağladığı anlaşmaya göre İsrail, ‘planlanan, yakın veya devam eden saldırılara karşı her an meşru müdafaa kapsamında askeri operasyon düzenleme hakkını’ saklı tutuyor.

Axios’a göre ateşkes, Netanyahu açısından siyasi olarak son derece hassas bir konu olmayı sürdürüyor. Netanyahu hükümeti, gerekli görülmesi halinde Hizbullah’a yönelik saldırılar konusunda herhangi bir kısıtlamaya tabi olmadığını vurguluyor.

Öte yandan ateşkese rağmen, Lübnan’ın güneyi bugün de İsrail saldırılarının hedefi olmaya devam etti. Orta kesimlerde bombardıman seslerinin duyulduğu, bu nedenle bölge sakinlerinin köylerini terk ettiği bildirildi.

Ertesi gün yapılan açıklamalar daha sert

Ertesi gün Trump daha sert bir dil kullanarak İsrail’e yönelik tutumunu yineledi. Trump, “İsrail artık Lübnan’ı bombalamayacak. Bu, ABD tarafından yasaklandı. Herkes yeterince yaptı” ifadelerini kullandı. Daha sonra Axios’a verdiği röportajda da aynı çizgiyi sürdüren Trump, İsrail’in saldırılarını durdurmasını istediğini belirterek, “İsrail durmalı. Binaları yıkmaya devam edemez. Buna izin vermeyeceğim” dedi.

Diğer yandan Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, ateşkes anlaşmasına katkılarından dolayı Trump’a ve Suudi Arabistan’a teşekkür ederek, ‘kalıcı anlaşmalar için çalışma’ aşamasına geçildiğini duyurdu.

Avn, Lübnan halkına hitaben yaptığı konuşmada, ülkenin artık kendi kararlarını kendisinin aldığını vurgulayarak, “Bugün kendimiz için müzakere ediyor, kendimiz için karar veriyoruz. Artık kimsenin cebinde bir koz ya da başkalarının savaş alanı değiliz ve asla olmayacağız” ifadelerini kullandı.

Avn ayrıca, “Toprağımı kurtarmak, halkımı korumak ve ülkemi kurtuluşa ulaştırmak için gereken her yere gitmeye hazırım” dedi. Avn, söz konusu müzakerelerin ‘zayıflık, geri adım ya da taviz değil’, aksine Lübnan’ın haklarına olan inançtan kaynaklanan bir karar olduğunu vurguladı.

İsrail hükümeti içinde kafa karışıklığı

Axios’un aktardığına göre Netanyahu ve ekibi, Trump’ın açıklamalarını medya aracılığıyla öğrendi. Bu durum, İsrail siyasi ve güvenlik çevrelerinde kafa karışıklığına yol açtı.

İsrailli yetkililer, Washington’un tutumunda bir değişiklik olup olmadığını anlamak için hızla harekete geçti. Bu kapsamda, İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter de sürece dahil oldu. İsrail yönetimi ayrıca, Beyaz Saray’dan resmî açıklama talep ederek, Trump’ın sözlerinin mevcut ateşkes anlaşmasının metniyle çeliştiğini vurguladı.

ABD’den açıklama

Axios’un Beyaz Saray’dan yorum talep etmesinin ardından bir ABD’li yetkili, Trump’ın açıklamalarının anlaşmada bir değişiklik anlamına gelmediğini belirtti.

Yetkili, “Lübnan ile İsrail arasındaki ateşkes anlaşması, İsrail’in Lübnan’daki hedeflere yönelik herhangi bir saldırı amaçlı askeri operasyon gerçekleştirmeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. Ancak anlaşma, planlanan, yakın veya devam eden saldırılara karşı meşru müdafaa hakkını saklı tutmaktadır” ifadelerini kullandı.