Trump yönetiminin “bir ay veya daha uzun sürebilir” dediği savaşın beşinci gününde, sahadaki ve siyasi tablo paralel yönde ilerliyor. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, gerçekleştirilen saldırıları ‘başarılar’ olarak nitelendirerek, operasyonun ‘sonsuz bir savaş’ olmayacağını vurguladı ve İran’ın füze kapasitesi ile ilgili altyapılarını hedef almanın öncelikli olduğunu açıkladı.
Buna karşın, İran ile Washington arasında çatışmayı sonlandırma şartlarını keşfetmeye yönelik gizli temaslar olduğu yönünde sinyaller sızıyor. Ancak Tahran’ın Birleşmiş Milletler (BM) Daimî Temsilcisi, resmi bir kanal bulunmadığını belirterek söz konusu iddiayı yalanladı.
Bölgesel boyut da genişliyor. Türkiye, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) ait hava ve füze savunma sistemlerinin, hava sahasına doğru ilerleyen bir İran füzesini düşürdüğünü duyurdu. Bu gelişme, NATO’yu fiilen -en azından savunma anlamında- çatışma sahnesine dahil ediyor.

Washington’da ise ‘savaş sonrası’ dilinin yükseldiği görülüyor. Başkan Donald Trump, ileride kurulacak İran hükümeti üzerinde düşündüğünü ima ederek, operasyonun sadece ‘askeri zayıflatma’ ile sınırlı kalmayıp olası siyasi sonuçları şekillendirme boyutunu da kapsadığını gösterdi.
Bu çerçevede, ABD’nin Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı David Schenker, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, “Başkan Trump’ın bir ay veya daha uzun sürebileceğini söylediği operasyonun yalnızca birkaç gününde İran savaşını değerlendirmek için çok erken” dedi.
İran’ın ‘açık şekilde önemli liderlik kayıpları yaşadığını, askeri gücünün zayıfladığını ve nükleer programının ciddi şekilde zarar gördüğünü’ ifade eden Schenker, “Buna rağmen rejim şimdiye kadar ayakta kalma kapasitesini gösterdi” dedi. Schenker, İran’ın fırlattığı bazı füzelerin ve insansız hava araçlarının (İHA) İsrail’e, çoğunluğunun ise Körfez ülkelerine yöneldiğini aktardı.
Acil hedef: Füze fırlatma rampalarını avlamak
Schenker’e göre Washington ile Tel Aviv’in kısa vadeli en önemli hedefi, İran’ın füze fırlatma kapasitesini zayıflatmak. Bunu ‘zaman alan bir görev’ olarak nitelendiren Schenker, 1991’de Kuveyt’in kurtarılmasının ardından Irak’taki Scud füzelerinin avlanmasını hatırlattı. Sorun yalnızca füze stoklarında değil; ‘stok ve fırlatma platformları’ denkleminde yatıyor. Schenker’e göre İran büyük bir füze stokuna sahip, ancak daha az sayıda fırlatma platformu bulunuyor. Ayrıca, geniş İran coğrafyası ile buna bağlı tüneller ve sığınaklar, platformların bulunmasını ve etkisiz hale getirilmesini zorlaştırıyor.
Schenker, bu durumun Washington ve Tel Aviv’in ‘fırlatma sıklığının azalmasının görevin tamamlandığı anlamına gelmediğini’ vurgulamalarını açıkladığını söyledi. “Platformlar aktif kaldığı sürece, Tahran savaşın canlı kalması için ara saldırılar düzenleyebilir; bu durum savunma sistemlerini zorlar ve bölge ülkelerinin, özellikle Körfez devletlerinin, siyasi hesaplarını karıştırır” diyen Schenker, füze savunma maliyetlerinin yüksek olduğunu ve saldırılar uzun süreli hale gelirse bunun psikolojik ve ekonomik bir yıpranmaya yol açabileceğini ifade etti.

Schenker, sosyal ve siyasi bir boyutu da işaret etti: “İsrail toplumu görece olarak sığınak yaşamına alışkın durumda. Oysa Körfez ülkeleri bu tür bir şoku neredeyse ilk kez yaşıyor ve sığınak altyapısına sahip değil. Bu nedenle, bazı Körfez ülkelerindeki iç baskılar, savaş süresinin kısaltılması veya seyrinin kontrol altına alınması yönünde bir faktör haline gelebilir.”
Rejim değişikliği: Garantisi olmayan beyan edilmiş bir istek
Siyasi düzlemde, söylem ile kapasite arasındaki fark giderek belirginleşiyor. Schenker’e göre Washington, savaşın hedefini ‘rejim değişikliği’ olarak tanımlamış olsa da, en üst düzey isim (Dini Lider Ali Hamaney) öldürülmesine rağmen sistem hâlâ ayakta. Burada, ‘hava baskısı’ stratejilerinde bilinen bir ikilem ortaya çıkıyor: Lider figürlerin ortadan kaldırılması geçici bir kafa karışıklığı yaratabilir, ancak güvenlik kurumları sağlam kaldığı sürece güç yapılarının dağılmasını garanti etmez; iç çatlaklar veya anlamlı bir ihanet dalgası görülmezse rejim direnç gösterebilir.
İşgal senaryosu için pratik bir kırmızı çizgi çizen Schenker, “Trump yönetiminin İran’a kara birlikleri göndermesi olası değil” dedi. “Sadece hava saldırıları, rejimin temellerini sarsacak yeterli zararı verebilir mi?” sorusuna Schenker, “Belirsiz” cevabını verdi. Şu ana kadar, güvenlik birimleri içinde ‘ihanet veya bölünme’ raporları yok ve mevcut elitlerin ‘dışa açılacak bir çıkış’ ya da anlaşma arayışı içinde olduğuna dair bir işaret de bulunmuyor.

Buna karşın İsrail giderek artan bir baskı stratejisine yaslanıyor gibi görünüyor. Tehdit tonları, gelecek İran lideri için benzeri görülmemiş bir seviyeye yükseldi ve aynı politikaları sürdürmesi halinde herhangi bir halefin de hedef alınabileceği ima edildi. Bu tür mesajlar iki şekilde okunabilir: Birincisi, liderliğin ‘yeniden üretilmesini’ caydırma girişimi; ikincisi ise, özellikle hassas bir geçiş döneminde, daha sert ve pazarlık yapmaya daha az yatkın bir liderliğin ortaya çıkmasını teşvik etme amacı.
Savaşın devamı mı yoksa müzakere yoluyla çözüm mü?
Gündemde artık sadece “Savaş devam edecek mi?” sorusu yok; esas soru “Nasıl devam edecek ve hangi sınırlar içinde?” şeklinde. NATO savunma sistemleri tarafından Türkiye’ye yönelen bir İran füzesinin düşürülmesi, kazara tırmanma riskinin somut bir örneğini sunuyor: Füzelerin rota hatası, üçüncü bir tarafın hedef alınması ya da geniş çaplı bir misilleme, ilgili başkentlerin çoğunun istemeyeceği sonuçlara yol açabilir.
ABD ve İran açısından savaşın devam etme olasılığına dair göstergeler, her iki tarafın da motivasyon sahibi olduğunu gösteriyor. Schenker’in değerlendirmesine göre Washington, füze fırlatmalarını azaltma görevini tamamlamayı önceliyor; bu, Körfez’deki sivil ve enerji altyapısı tehditlerini sınırlamanın koşulu olarak görülüyor. Aynı zamanda Washington, operasyonun ABD’yi açık bir batağa sürüklemediğini iç kamuoyuna göstermek istiyor.
İran ise füze ve İHA’larla zarar verebilme kapasitesine sahip görünüyor. Ancak hava üstünlüğünü tersine çevirecek gücü sınırlı; bu nedenle Tahran, resmi temasları reddederken, gizli kanallardan ateşkesi veya gerilimi sınırlayacak şartları test etme yoluna da başvuruyor.

Bu tablo ışığında, önümüzdeki haftalarda üç olası pratik senaryo öne çıkıyor: Birincisi, ‘kontrollü’ bir tırmanışın sürdürülmesi; öncelik fırlatma platformlarının takip edilmesi ve füze atışlarının azaltılması. Bu yol, zaman ve hassas istihbarat gerektiriyor.
İkincisi, bir kaza veya misilleme kararı nedeniyle bölgesel çatışmanın genişlemesi; özellikle füzelerin Türkiye gibi ülkelere yakın geçişlerinin tekrarlanması veya Körfez’deki hassas altyapıların büyük saldırılara maruz kalması durumunda bu risk artıyor.
Üçüncü yol ise ‘ateş altında’ müzakere ile bir çıkış arayışı; bu kapsamlı bir barış anlamına gelmiyor. Daha çok, Washington’da ‘zafer’ ve Tahran’da ‘direnç’ olarak sunulabilecek geçici bir ateşkes sağlanması hedefleniyor.