Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

İran'ın kendi vizyonunu bölgeye dayatmak için savaşı nasıl kullandığını açıkladı

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
TT

Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)

Hüda Rauf

Yeni İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, İran halkına, bölgeye ve Amerika Birleşik Devletleri'ne seslendiği ilk mesajını verdi. Ülkenin üçüncü Dini Lideri olarak atanmasından bu yana ilk mesajı olmasına rağmen, İran politikasının temel yönlerini, sadece İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı mevcut savaş bağlamında değil, aynı zamanda gelecekteki yönüyle de açıklığa kavuşturdu. Bu, İran'ın vizyonunu bölgeye dayatmak için savaşı nasıl kullandığını açıklıyor.

 

Yeni Dini Liderin konuşması, İran halkına, bölge ülkelerine, “direniş ekseni”ne ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yönelik mesajlar içeriyordu. Uzmanlar Meclisi'nin oylama sonuçlarını “devlet televizyonu aracılığıyla sizin de öğrendiğiniz anda” öğrendiğini vurguladı. İran rejimi, savaş zamanında İran'ın üçüncü Dini Lideri'nin seçimi sürecini tamamlayabilme gücünü, direncini ve bütünlüğünü göstermek istediği için elbette onun seçilmesi bekleniyordu.

Mücteba'nın seçilmesinin birkaç nedeni var. Siyasi olarak babası tarafından yetiştirildi ve resmi bir pozisyonda olmasa da gölge bir figür olarak babasının danışmanı kabul ediliyordu. Ayrıca rejimin güvenlik, siyasi, askeri ve dini çevreleriyle güçlü bağları var; bu da onun, on yıllardır var olan ve sistem içindeki etkilerini korumakta çıkarı olan etki ağlarının bir parçası olduğu anlamına geliyor. Savaş koşulları nedeniyle, seçimi, İranlı siyasi gruplar ve akımlar arasında Velayet-i Fakih’e inansalar da var olan rekabet düşüncesini geri plana itti. Dış baskılar ve Kürtler ile Beluçlar gibi bazı azınlıkların ayrılıkçı girişimlerine dair korkular, bu gruplar arasında halef seçimi sürecini kontrol etme rekabetinin öne çıkmasını engelledi. Buna ilave olarak, ABD-İsrail savaşının, Velayet-i Fakih üzerine kurulu ve monarşiye karşı olan devrimci bir sistemle bağdaşmayan miras alma sürecini kolaylaştırdığı ileri sürülebilir.

Öte yandan, Mücteba Hamaney, “direniş ekseni”ne mensup olanlara minnettarlığını ifade etmeye önem verdi ve Husileri, Iraklıları ve Hizbullah'ı övdü. Bu, İran'ın Trump'ın Özel Temsilcisi ile müzakere etmeyi reddettiği İran stratejisinin bir parçası olarak bölgedeki silahlı grupların önemini destekliyor. İran, 40 yıldır iç krizlerden muzdarip kırılgan Arap devletleri içinde milis gruplar kurmaya yatırım yaptı. Ayrıca mevcut gruplarla ilişkiler kurdu ve bu grupları ulusal hükümetlerinden daha güçlü hale getiren bağımlılık ilişkileri yaratarak barış zamanında başarıyla kullandı. Savaş zamanlarındaysa İran, “arenalar birliği” stratejisini devreye sokarak, Lübnan, Yemen ve Irak'ta olduğu gibi, bölge ülkelerini İsrail'in misillemelerine karşı savunmasız hale getiren çeşitli saldırılar düzenliyor.

Ancak Mücteba'nın konuşmasının en önemli yönü, İranlı karar vericilerin hem askeri hem de siyasi, hem şimdi hem de gelecekte nasıl düşündüklerini ortaya koymasıdır. Körfez ülkeleriyle ilişkilere değinirken, İran'ın “her zaman bu ülkelerin tümüyle dostane ve yapıcı ilişkiler kurmaya istekli olduğunu ve olmaya devam ettiğini, fakat düşmanın, yıllardır bölge üzerindeki hegemonyasını pekiştirmek amacıyla bu ülkelerin bazılarında askeri ve mali üsler kurmuş olduğunu” vurguladı. Bu mantığa dayanarak, İran Amerikan varlığına karşı çıkarken, aynı zamanda bölgesel vekiller aracılığıyla bölge ülkeleri içinde kendi askeri ve mali varlığını kurmuştur. İran'ın, iç savaş sırasında verdiği desteğin bedelini ödemesi için Beşşar Esed'e önemli ölçüde baskı uyguladığı, bu sayede askeri varlığını sağlamlaştırdığı ve kendisine ekonomik ayrıcalıklar tanıyan anlaşmalar imzalaması için baskı yaptığı göz ardı edilemez.

Konuşmasında en önemli nokta, İran'ın ABD-İsrail saldırılarına ilk yanıtının Körfez ülkelerine yönelik saldırıları başlatmak ve bugüne kadar sivil ve ekonomik hedefleri vurmak olmasına rağmen, ülkesinin yalnızca Amerikan askeri üslerini hedef aldığı konusunda ısrar etmesiydi. Sivil ve ekonomik hedeflere saldırı, ülkesinin enerji fiyatlarını ve küresel ekonomiyi etkilemek ve herkes için savaşın maliyetini yükseltmek istediğine dair açık bir mesaj veriyor.

İran, son dört yılda Körfez ülkeleriyle kurmaya çalıştığı dostane ilişkileri kaybetti. Oysa Körfez ile iyileşen ilişkileri, bir yandan İran'ı bölgesel izolasyonundan kurtarırken, diğer yandan Körfez ülkelerini askeri müdahaleyi önlemek için ABD yönetimi ile arabuluculuk rolü oynamaya teşvik etmişti. Arap devletlerinin Donald Trump'ın ilk döneminde önerdiği “Arap NATO”su projesini reddetmiş olduğu da göz ardı edilemez. Bu nedenle, İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları, Tahran'ın onarmak için önemli çaba sarf etmesi gereken ilişkilerde bir çatlağa ve güvensizliğe neden oldu. Ancak burada en önemli nokta, Mücteba'nın tavsiye olarak değerlendirdiği ve bölge ülkelerine yapılan ABD üslerinin kapatılması çağrısıdır; çünkü dediğine göre İran, bu üsleri hedef alma politikasını sürdürecektir. İran bu saldırılar ile bir emsal oluşturdu ve bunu bölgesel politikasının ayırt edici özelliği haline getirmek istiyor. Yani Körfez ülkelerine ve sivil, ekonomik ve petrol hedeflerine, ayrıca Ortadoğu'daki herhangi bir ABD varlığına saldırılar düzenleyerek, Körfez'in jandarması gibi davranıyor, ancak bunu zorla ve sert bir şekilde yapıyor.

İran'ın Körfez ülkelerini hedef almaya devam ederek, savaşı Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatmak için kullandığı kesindir. Bu nedenle, sadece Amerikan ve İsrail saldırılarına karşılık verip savaşı durdurmak için Körfez ülkelerine saldırmakla kalmıyor, aynı zamanda Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatıyor. İran açısından, Körfez bölgesindeki birincil tehdit kaynağı, bölgede ve İran'ın Afganistan, Irak ve Ortadoğu'daki sınırları boyunca yayılmış Amerikan varlığıdır. İran'ın kendisinin de bu Amerikan varlığından faydalanmış olduğuysa inkar edilemez, nitekim olmasaydı Kuveyt kolay kolay kurtarılamaz ve Irak oradan çıkarılamaz veya Irak'taki Saddam Hüseyin rejimi devrilmezdi.

Buna rağmen İran, bölgedeki Amerikan varlığını bir tehdit kaynağı olarak görüyor ve bölgesel güvenlikte kendisinin temel bir rol oynaması gerektiğine inanıyor. Ancak bu tutum, yalnızca bölgedeki Amerikan varlığı için geçerli değil. İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimine de karşı çıkıyor; bunun en açık örneği ise 1994 Şam Deklarasyonu'na karşı çıkmasıdır. Bu deklarasyona muhalefeti, İran'ın sadece Amerikan ve Batılı askeri güçlere değil, tüm yabancı güçlere, hatta Körfez ülkeleri dışındaki Arap devletleri de dahil olmak üzere herhangi bir gücün varlığına karşı çıkan tutumunun en önemli örneklerinden biriydi. 1991’deki Körfez Savaşı'ndan sonra Mısır ve Suriye, o dönemde savaştan kaynaklanan zorluklar ve tehditlerle başa çıkmak ve ekonomik iş birliğini geliştirmek için Arap devletleri arasında siyasi ve güvenlik alanlarında iş birliği ve koordinasyon sağlamak amacıyla Şam Deklarasyonu'nu önermişti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, Tahran'ın, Arap veya Batılı olsun yabancı güçlerin varlığını reddetmesi, tek taraflı olarak baskın bir rol üstlenme arzusunu yansıtıyor.

İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimini reddediyor. O halde şu soru öne çıkıyor: İran, herhangi bir Amerikan veya İsrail tehdidiyle karşılaştığında komşuları için birincil tehdit kaynağı haline gelirken, bölgesel ve kolektif güvenliğin nasıl bir parçası olabilir? Dahası, jeopolitik konumunu küresel ekonomiye tehdit oluşturmak için kullanıyor. Bu nedenle, İran zihniyeti gerçek bir ikilemle karşı karşıya bulunuyor.

Hamaney'in oğlu ayrıca Hürmüz Boğazı'nın pazarlık kozu olarak kullanılmaya devam edileceğini de vurguladı. Washington'un yeterli deneyime sahip olmadığı ve son derece kırılgan olacağı başka cephelerin açılmasıyla ilgili çalışmalar yapıldığını da belirtti. Bu cephelerin, savaşın devam etmesi halinde ve İran'ın çıkarlarına hizmet edecek şekilde aktif hale getirileceğini söyledi. Burada kastedilen Hürmüz Boğazı ve Babül Mendeb’tir. Şimdiye kadar, Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiğinin seçici bir biçimde engellenmesi, küresel petrol fiyatlarında artışa neden oldu ve küresel ekonomiyi etkiledi. İran, henüz kullanmadığı kartlara sahip olmakla tehdit ediyor ve bunların arasında Babül Mendeb Boğazı ve Husilerin seferber edilmesi de yer alıyor. Mücteba, küresel yankıların ve olası bir küresel krizin boyutunu tasvir etmeye çalışıyor. Burada İran, elinde olduğunu düşündüğü ve kademeli olarak kullanacağı kozlarını sergiliyor. Dahası savaşın başından beri İran'ın yanıtı rastgele değil, bölgenin askeri altyapısını hedef alan ve Körfez ülkelerini savaşın maliyetine ortak eden, aynı zamanda İsrail toplumu üzerinde psikolojik ve siyasi baskı uygulayan çok yönlü bir saldırıydı.

Dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nın kapanması veya seyrüseferin tehdit edilmesi, küresel petrol fiyatlarında önemli bir yükselişe neden olacak ve Avrupa ile Asya ekonomilerine zarar verecektir. Benzer şekilde, Süveyş Kanalı'na giden gemilerin geçtiği Babül Mendeb Boğazı'ndaki herhangi bir kargaşa, Asya ve Avrupa arasındaki ticareti doğrudan etkileyecektir. Boğazın kapatılması, gemilerin Ümit Burnu'nu dolanmak zorunda kalmasına ve nakliye sürelerinin büyük ölçüde uzamasına neden olacaktır.

Kısacası, İran şu anda ateşkes istemiyor, bunun yerine seyrüseferi ve nakliyeyi sekteye uğratma gücünü kademeli olarak göstermeyi ve böylece küresel bir ekonomik krizi tetiklemeyi amaçlıyor. O zaman ateşkes, İran'ın stratejik kapasitesini tamamen kaybetmediği, güçlü bir konumda müzakere masasına oturmasını sağlayacak yeni bir stratejik denklemin kurulmasına bağlı olacaktır. Bu nedenle, İran, bölgedeki Amerikan varlığını tüketmek ve azami kayıplara neden olmak için savaşı uzatmayı hedefleyerek çatışmayı kademeli olarak tırmandırıyor. Bu da Amerikan kamuoyunu Ortadoğu'daki Amerikan varlıklarının tamamen çekilmesi için baskı yapmaya itecektir ki bu İran Devrimi'nden bu yana Körfez güvenliğine yönelik vizyonunun temel bir hedefidir. Bu amaçla İran, balistik füze saldırılarından deniz yollarına yönelik saldırılara kadar bir dizi aşamadan geçerek savaşı bölgesel bir askeri çatışmadan küresel bir ekonomik krize dönüştürüyor. Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatmasına gerek yok; tek bir petrol tankerine yapılacak saldırı, nakliye, denizcilik ve sigorta şirketlerinin petrol tankerlerini işletmeyi durdurmaları için yeterli olacaktır. Bu noktada İran, denizcilik rotalarının kontrolcüsü rolünü üstlenmeyi ve böylece baskıcı ve güçlü bir hegemonya kurmayı hedefliyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Topçu takviyesi... İsrail, Güney Lübnan’daki işgalini genişletmeyi mi planlıyor?

Güney Lübnan’daki Litani Nehri yakınlarında bulunan İsrail askerleri (Arşiv – İsrail ordusu)
Güney Lübnan’daki Litani Nehri yakınlarında bulunan İsrail askerleri (Arşiv – İsrail ordusu)
TT

Topçu takviyesi... İsrail, Güney Lübnan’daki işgalini genişletmeyi mi planlıyor?

Güney Lübnan’daki Litani Nehri yakınlarında bulunan İsrail askerleri (Arşiv – İsrail ordusu)
Güney Lübnan’daki Litani Nehri yakınlarında bulunan İsrail askerleri (Arşiv – İsrail ordusu)

İsrail, Güney Lübnan’daki işgalini genişletme tehditlerinin dozunu artırdı. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, Hizbullah’ın İsrail ile İran arasında yaşanabilecek olası bir çatışmaya dahil olması halinde Nebatiye ve Litani bölgelerinin de İsrail’in ‘kalıcı güvenlik bölgesi’ olarak tanımladığı alana dahil edilebileceğini söyledi. Bu tehditler, İsrail güçlerinin hangi bölgeleri kontrol altına almaya çalışabileceği ve daha geniş çaplı bir kara harekâtı düzenlemeye ne ölçüde hazır olduğu konusunda soru işaretlerine yol açtı. Söz konusu gelişmeler, İsrail’deki Knesset seçimleri yaklaşırken bölgede askeri hareketliliğin sürdüğü bir dönemde yaşanıyor.

Katz daha önce, güneyde geniş bir bölgenin sakinlerinin Zahrani ve Avali nehirlerine kadar uzanan alanlardan, ayrıca Beyrut’un güney banliyölerinden tahliye edilebileceği tehdidinde bulunmuştu. Bir milyondan fazla kişinin yerinden edilebileceğini belirten Katz, İsrail ordusunun bir kara harekâtı düzenlemeye hazır olduğunu da vurgulamıştı.

Bu tehditler, İsrail güçlerinin stratejik öneme sahip yüksek kesimlere doğru konuşlanmasını genişletmesinin ardından geldi. Nebatiye yakınlarındaki Şakif Kalesi ve Ali et-Tahir Tepesi, bu bölgelerin başında geliyor. Reyhan, Saced ve Cebel er-Refi tepeleri de İsrail hava saldırılarına maruz kaldı. Bu gelişmeler, İsrail’in yüksek kesimler ve coğrafi geçiş güzergâhları üzerindeki kontrolünü genişletme ihtimaline ilişkin soru işaretlerini artırıyor.

İsrail, doğal coğrafi engeller oluşturmaya çalışıyor

Emekli Tuğgeneral Fadi Davud, İsrail’in tehditlerinin Hizbullah’ı hedef almak ve askeri yapısını dağıtmakla sınırlı olmadığını, başka siyasi ve coğrafi hedeflerle de bağlantılı olduğunu söyledi. Davud, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Askeri mevziler ve kara operasyonları, kapsamı veya derinliği ne olursa olsun, sahadaki askeri manevra anlayışına hizmet etmelidir. Bu manevra da kendi başına büyük bir siyasi hedefe hizmet eder” dedi. İsrail’in hedefinin Hizbullah’ın merkezlerini vurmak ve askeri yapısını dağıtmakla sınırlı kalmadığını belirten Davud, bunun ötesinde coğrafya ve toprak üzerindeki kontrolle bağlantılı hedefler bulunduğunu ifade etti.

ascfghyv
Litani Nehri’nin güneyinde İsrail güçlerinin kontrolündeki bölgelerde sistematik yıkım ve tahribat operasyonları… Bint Cubeyl, 22 Nisan 2026 (AFP)

Davud, “Lübnan’ın güneyindeki İsrail hareketliliğini değerlendirmek için Suriye’nin güneyinde, özellikle Kuneytra kırsalı ve Cebel eş-Şeyh bölgesinde yaşananlara da bakmak gerekiyor. Görünen o ki iki süreç birbiriyle bağlantılı ve birbirini tamamlıyor. İsrail, güvenlik bölgeleri oluşturmak için coğrafyayı kullanmaya dayalı bir yaklaşım izliyor” diye konuştu.

İsrail’in niyetlerinin yalnızca açıklamalardan hareketle değil, sahadaki gelişmeler temelinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Davud, “İsrail henüz ulaşmayı hedeflediği aşama hattına varmış değil. İlerleme mesafesi ne kadar olursa olsun, her askeri ilerleyiş birbirini izleyen aşamalar doğrultusunda gerçekleşir” dedi.

Davud, “İstenen ilerleme yalnızca 100 metreyle sınırlı olsa bile her askeri operasyon aşamalara ayrılır. Önce ateş hazırlığı yapılır ve kanatlar güvence altına alınır, ardından saldırı başlatılır ve mevziler tahkim edilir” ifadelerini kullandı. Askeri aşama hatlarının genellikle saldıran güçlerin konuşlanmalarını sağlamlaştırmasına ve savunmalarını düzenlemesine olanak tanıyan doğal coğrafi engellere dayandığını belirtti.

gbh
İsrail bombardımanı sonucu hasar gören ve yıkılan binaların arasında nargile içen bir vatandaş… Nebatiye, 23 Haziran 2026 (AFP)

Davud, “Önemli olan İsrail’in ne söylediği değil, sahada ne yaptığı ve hangi noktalara ulaşmaya çalıştığı” diyerek, İsrail güçlerinin belirgin bir coğrafi hatta ulaşmayı hedeflediğini belirtti. Davud, İsrail’in varlığını sağlamlaştırmasına imkân verecek coğrafi bir engele dayanmadan bir bölgenin ortasında duramayacağını ifade etti.

İsrail’in askeri hedeflerinin Sayda’nın kuzeyindeki Avali Nehri’ne kadar uzanabileceği ihtimalini gündeme getiren Davud, “İsrail güçlerinin Avali Nehri hattına ulaşması ve bu hattı kontrol altına alması, güvenlik kuşağının Lübnan topraklarının derinliklerine doğru genişletilmesi anlamına gelir. Bu hattın kontrol altına alınması, güneyinde kalan bütün bölgeleri, et-Tuffah bölgesi ve çevresindeki köyler de dahil olmak üzere, etkileyecektir” değerlendirmesinde bulundu.

İran’la bağlantılı bir gerginlik

Emekli Tuğgeneral Naci Melaib ise İsrail’in tehditlerini, yaklaşan İsrail seçimleri çerçevesinde İran’la olası bir çatışmaya yönelik askeri hazırlıklarla ilişkilendirdi.

Melaib, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın Avali Nehri’ne kadar ulaşılabileceğine ilişkin sözlerinin, tehditlerin artık Nebatiye veya Litani bölgesiyle sınırlı kalmadığını, Sayda ve çevresini de kapsayan daha geniş bir coğrafyaya yayıldığını gösterdiğini söyledi. Tehditlerin yalnızca güney bölgelerini değil, Beyrut’un güney banliyölerini de kapsadığına dikkati çeken Melaib, bunun seçimler yaklaşırken İsrail söyleminde ciddi bir tırmanış yaşandığını ortaya koyduğunu belirtti.

Melaib, tehditlerin sahadaki önemli bir askeri hareketlilikle eş zamanlı gerçekleştiğini ifade ederek, 282. Topçu Tugayı’nın Hizbullah’ın kullandığı insansız hava araçlarına (İHA) karşı mücadele ve çatışmalar sırasında tahliye operasyonları gibi konuları kapsayan geniş çaplı tatbikatlarını tamamladığını söyledi. Melaib, “Tugay, tatbikatların sona ermesinin hemen ardından Lübnan’ın güneyine geçti. Bu durum, İsrail’in mevcut birliklerine ek olarak, askeri emir verilmesi halinde harekete geçmeye hazır ilave bir topçu gücüne sahip olduğu anlamına geliyor” dedi.

İsrail’in askeri operasyonlarını genişletme ihtimalinin belirli coğrafi noktalarla sınırlı olmadığını vurgulayan Melaib, bunun daha çok İsrail’in alacağı karara ve İsrail ile İran arasında yaşanabilecek yeni bir çatışmaya Hizbullah’ın ne ölçüde dahil olacağına bağlı olduğunu belirtti. Gelişmelerin farklı yönlerde ilerleyebileceğini kaydeden Melaib, İran’ın İsrail seçimleri dönemini saldırılar düzenlemek veya seçimlerin seyrini etkilemek için değerlendirmesi ya da İsrail’in seçimlerden önce veya seçimler sırasında İran’a karşı savaşı genişletme yoluna gitmesi ihtimallerine işaret etti.

Melaib, İran’la çatışmanın genişletilmesi ihtimalinin ABD ile İsrail arasında da ele alındığını belirtti. İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in, İsrail açısından ağır sonuçlar doğurabilecek bir çatışmaya girilmesinin olası etkilerine ilişkin çekincelerini dile getirdiğini aktaran Melaib, özellikle İsrail’in askeri açıdan böyle bir çatışmaya hazır olmaması ve seçimlerin yaklaşması nedeniyle bu endişelerin önem taşıdığını ifade etti.

Hizbullah’ın hazırlıklarına ilişkin değerlendirmesinde ise Melaib, Lübnan güvenlik güçlerinin örgütle bağlantılı patlayıcı yüklü bir kamyonu ele geçirmesinin, ülkeye giren tek kamyonun bu olduğu anlamına gelmediğini söyledi. Başka kamyonların da denetimlere takılmadan geçmiş olabileceğini belirten Melaib, bunun yeni bir bölgesel çatışmanın başlaması halinde Hizbullah’ın olası bir askerî harekâta hazırlanıyor olabileceği ihtimalini gündeme getirdiğini kaydetti. Melaib, “Bugün asıl soru, İsrail’in hangi noktaları kontrol altına almaya çalışacağı değil, operasyonları genişletmeye yönelik siyasi ve askeri kararın alınıp alınmayacağıdır” dedi.

Sahadaki gelişmeler

Sahada ise İsrail savaş uçakları, Nebatiye’ye bağlı Kafr Tebnit’e şiddetli bir hava saldırısı düzenledi. Saldırılar, Sur ve Bint Cubeyl’de hava ve topçu ateşinin yoğunlaşmasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Mansuri’ye üç, Zıbkin Vadisi’ne ise bir hava saldırısı düzenlendi. Topçu ateşi Beraşit, Haddase, Haris’in çevresi, Zıbkin ve Şakra çevresini hedef aldı. Şafak vakti ise Mansuri ve Mecdel Zevn bombalandı. İsrail savaş uçakları Sur ve çevresindeki köylerin üzerinde taciz uçuşları gerçekleştirirken Mansuri ve Beyt es-Seyyad üzerine aydınlatma fişekleri attı. Lübnan Sağlık Bakanlığı, Haddase’ye düzenlenen hava saldırısında 4 yaşındaki bir çocuk da dahil olmak üzere iki kişinin yaralandığını açıkladı. Kfar Şuba’da ise İsrail güçleri, Lübnanlı çiftçilerin zeytin hasadı yapmak üzere topraklarına girmesini engelledi. Sınır köylerinde yaşayanların tarım arazilerine ulaşmakta yaşadığı zorluklar da devam ediyor.


Trump, Denzel Washington'a atfedilen uydurma sözü paylaştı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Trump, Denzel Washington'a atfedilen uydurma sözü paylaştı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD Başkanı Trump, oyuncu Denzel Washington'a atfedilen uydurma bir sözü içeren X’teki gönderinin ekran görüntüsünü paylaştı. Uydurma sözde İlk Gün'ün (Training Day) yıldızı, televizyon sunucusuyken siyasete atılan Trump'tan daha "cesur" veya daha "zeki" birini görmediğini iddia ediyor.

Trump, pazartesi günü Truth Social'da, "Red Eagle Updates" adlı X kullanıcısının paylaşımının görselini yayımladı. Bu paylaşımda iki Oscar'lı Washington'ın Trump'ı "harika bir dost ve daha da iyi bir başkan" diye nitelediği, başkanın "sarsılmaz bir destekçisi" olduğunu ifade ettiği öne sürülüyordu.

Paylaşılan sözler şöyleydi:

Hayatım boyunca pek çok kişiyle çalıştım, Donald Trump'tan daha cesur, daha zeki ya da Amerika'yı daha fazla düşünen biriyle hiç tanışmadım. O harika bir dost ve daha da iyi bir başkan. Onun sarsılmaz bir destekçisi olmaktan gurur duyuyorum ve bunun için asla özür dilemeyeceğim. Tanrı Amerika'yı ve başkanımızı korusun.

Ancak Federal Seçim Komisyonu kayıtlarına göre yıllar içinde Demokrat adaylara onbinlerce dolarlık bağışta bulunan Washington, hiçbir zaman böyle bir şey söylemedi.

Doğrulama sitesi Snopes, kamuya açık bilgiler üzerinde kapsamlı bir araştırma yaptı ve Washington'ın sözkonusu ifadeleri kullandığına dair hiçbir kanıt bulamadı.

rgth5yj
Başkan Donald Trump, Akademi Ödüllü oyuncuya atfedilen sahte bir sözü paylaştı (Warner Bros.)

Aynı sözler, Rolling Stones'un solisti Mick Jagger ve oyuncu Matthew McConaughey gibi diğer tanınmış isimlere de yanlış bir şekilde atfedilmişti. Oysa bu isimlerin hiçbiri 47. başkana kamuoyu önünde destek vermedi.

Başkanın sosyal medya paylaşımı, gelecek ay yapılacak seçime kadar neredeyse her gün sahada olacağı yoğun bir ara seçim kampanyası sürecinde geldi.

Cumhuriyetçilerin, Temsilciler Meclisi'ndeki kontrolü kaybetmesi ve Senato'daki sayılarının, Demokratların o kanatta da çoğunluğu elde edeceği bir seviyeye düşmesi bekleniyor.

Trump'ın halk nezdindeki onay oranı ikinci döneminin en düşük seviyesinde seyrediyor. Pew Araştırma Merkezi'nin 28 Eylül'le 4 Ekim ​​arasında 5 bin 62 yetişkinle gerçekleştirdiği anket, onay oranını yüzde 30, onaylanmama oranını ise yüzde 68 olarak gösteriyor. Bu da temmuzdan bu yana 4 puanlık düşüş demek.

Reuters/Ipsos'un geçen pazartesi yayımladığı ankette de onay oranı yüzde 32 olarak belirlendi. Bu, ilk kez eylülde kaydedilen ve rekor düzeyde düşük olan oranla aynı seviye. CBS News/YouGov'un 30 Eylül'le 2 Ekim ​​arasında 2 bin 166 yetişkinle yaptığı ankette ise onay oranı yüzde 39 olarak tespit edildi.

Pew anketi ayrıca kendisini Trump destekçisi diye tanımlayanların yüzde 67'sinin onun performansını onayladığını gösteriyor. Bu oran, göreve başlamasından sonraki haftalarda yapılan benzer bir ankete kıyasla yaklaşık 30 puanlık düşüşe işaret ediyor. Cumhuriyetçilerin yalnızca yüzde 39'u ülkedeki gidişattan memnun olduğunu belirtiyor. Oysa bu oran, Trump'ın göreve başladığı dönemde yüzde 65 seviyesindeydi.

Independent Türkçe


Grönland, Trump'ı yalanladı: Devasa maden faaliyetleri yok

Grönland, 1979'da Danimarka'dan özerkliğini kazansa da dışişleri, güvenlik ve mali konularda bu ülkeye bağlı (Reuters)
Grönland, 1979'da Danimarka'dan özerkliğini kazansa da dışişleri, güvenlik ve mali konularda bu ülkeye bağlı (Reuters)
TT

Grönland, Trump'ı yalanladı: Devasa maden faaliyetleri yok

Grönland, 1979'da Danimarka'dan özerkliğini kazansa da dışişleri, güvenlik ve mali konularda bu ülkeye bağlı (Reuters)
Grönland, 1979'da Danimarka'dan özerkliğini kazansa da dışişleri, güvenlik ve mali konularda bu ülkeye bağlı (Reuters)

Grönland yönetimi, ABD Başkanı Donald Trump'ın adada "devasa petrol, doğal gaz ve maden arama faaliyetlerine" başlanacağı duyurusunu yalanladı.

Trump, sosyal medyada 13 Ekim'deki paylaşımında adada "devasa petrol, doğal gaz ve maden arama faaliyetlerinin başlamak üzere olduğunu" yazmıştı.

ABD'ye yönelik gelecekte herhangi bir saldırının Grönland üzerinden geçmek zorunda kalacağını savunan Trump, adaya yerleştirilecek savunma sistemleriyle bunların hepsini etkisiz hale getirileceğini iddia etmişti.

Danimarka'ya bağlı özerk bir bölge olan Grönland'ın Madencilik Bakan Yardımcısı Jorgen Hammeken-Holm ise CNN'e açıklamasında adada ABD'li şirketlerin faaliyet yürüttüğünü fakat Trump'ın savunduğu gibi "büyük çaplı maden arama çalışmalarından çok uzak olunduğunu" ifade etti.

Hammeken-Holm, "Halihazırda birçok küçük çaplı keşif çalışması yürütülüyor ancak bunların faaliyete geçmesi yıllar alabilir" diye ekledi.

Danimarka Dışişleri Bakanlığı'ndan gönderilen açıklamada da ABD'nin Grönland'daki maden arama faaliyetlerini adanın yasal gereklilikleri çerçevesinde yapmak zorunda olduğunu bildirildi.

Bakanlık ayrıca ABD, Danimarka ve Grönland arasında geçen ay imzalanan anlaşmanın bu durumu değiştirmediğini vurguladı:

Anlaşma, Grönland'daki doğal kaynaklara erişim hakkında ABD'li yatırımcılara, diğer NATO ülkeleri, AB ülkeleri ve NATO ortaklarından gelen yatırımcılara kıyasla herhangi bir ayrıcalık tanımıyor.

Trump, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ve Grönland Başbakanı Jens Frederik Nielsen'ın imzaladığı anlaşma kapsamında Beyaz Saray, adada "geniş çaplı askeri varlık oluşturma sürecine derhal başlanacağını" bildirmişti.

Anlaşmayla ABD'nin, adanın güneyindeki Narsarsuaq'ta ve doğu kıyısındaki Mestersvig'de iki askeri üs kurması öngörülüyor. Ayrıca Grönland'daki tek aktif Amerikan askeri tesisi olan Pituffik Uzay Üssü de genişletilebilir.

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de anlaşmadan memnuniyet duyduklarını açıklamıştı.

Ancak Amerikan medyasındaki analizlerde, Grönland'ı defalarca işgalle tehdit eden Trump'ın adayı ABD kontrolüne alma hedefine ulaşamayarak büyük bir geri adım attığı yazılmıştı.

Sözkonusu anlaşma, ABD'yle Danimarka arasında Grönland'ın savunmasına ilişkin 1951'de imzalanan sözleşmeyi genişletiyor. Ancak geçen ay düzenlenen anlaşma metninde petrol veya doğalgaz arama faaliyetlerine ilişkin açık maddeler bulunmuyor. Diğer yandan "maden alanında işbirliği" ve "ekonomik kalkınmayla ticaretin teşvikine" değinilirken, bunlar hakkında da ayrıntılara yer verilmiyor.

Independent Türkçe, CNN, NBC News