‘Orta güçler’, dünyayı kurtaracak bir ‘üçüncü dev’ haline gelmeyi başarabilecek mi?

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 12 Mart 2026 tarihli oturumu (Reuters)
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 12 Mart 2026 tarihli oturumu (Reuters)
TT

‘Orta güçler’, dünyayı kurtaracak bir ‘üçüncü dev’ haline gelmeyi başarabilecek mi?

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 12 Mart 2026 tarihli oturumu (Reuters)
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 12 Mart 2026 tarihli oturumu (Reuters)

Antoine el-Hac

1945’ten bu yana ilk kez ABD, Çin ve Rusya; uluslararası hukuktan çok çıplak güce dayanan otoriter bir egemenlik anlayışı etrafında birbirine yaklaşıyor. Ancak tarih, dünyanın rakip bloklara bölünmesinin istikrardan çok çatışmaya yol açtığını gösteriyor.

Dünya genelinde süren savaşlar ve krizlerin ortasında en kötü senaryolara ilişkin kaygılar giderek artıyor. Özellikle nükleer silahlar üzerinde gerçek bir denetimin bulunmaması ve insanlara bir felaketin yaşanmayacağına dair güven verecek açık bir rasyonelliğin görülmemesi endişeleri derinleştiriyor.

Küresel düzenin köklü bir değişim sürecine girdiği ve hatta mevcut sistemin sona ererek henüz biçimi ve içeriği bilinmeyen yeni bir düzenin doğabileceği kabul edilirken; Birleşmiş Milletler’in (BM) çökmekte olan sistemi yönetme, koruma ve sorunlarını giderme konusunda başarısız olduğu yönündeki değerlendirmeler de artıyor. Buna ek olarak, kültür, yaklaşım ve çıkar farklılıkları nedeniyle ABD ile Çin arasında bir uzlaşıya varılma ihtimalinin giderek zayıfladığı belirtiliyor. Bu tablo, dünyada yeniden çok taraflı bir düzenin kurulmasını sağlayabilecek ve anlaşma ile iş birliğini çatışmaları önleyen sağlam bir temel hâline getirebilecek aktörlerin kim olacağı sorusunu gündeme getiriyor.

Küresel düzeyde yaşanan bu kritik belirsizlik anında, farklı kıtalarda bulunan orta büyüklükteki ve dengeci ülkelerin deneyim ve vizyonlarıyla uluslararası sistemi yeniden istikrara kavuşturabilecek potansiyele sahip olduğu görüşü dile getiriliyor. Uzmanlara göre bu güçler, küresel istikrarın sağlanması ve sınır aşan sorunların yönetilmesinde etkili bir rol üstlenmeye aday görünüyor.

Çin Donanması’nın kuruluş yıldönümü kutlamaları sırasında, Shandong eyaletinin Qingdao kentinde bayrak sallayan Çin Donanması askerleri ve gemi savar füzelerinin maketleri görülüyor. (Arşiv – Reuters)Çin Donanması’nın kuruluş yıldönümü kutlamaları sırasında, Shandong eyaletinin Qingdao kentinde bayrak sallayan Çin Donanması askerleri ve gemi savar füzelerinin maketleri görülüyor. (Arşiv – Reuters)

Görevin büyük olduğu ve içerdiği zorlukların çokluğu konusunda kuşku yok. İş birliğine dayanan çok taraflı bir dünya düzeninin gelişmesi zaman gerektiriyor ve küresel ekonominin iki devi tarafından kaçınılmaz olarak ortaya çıkarılacak engellerin aşılmasını da zorunlu kılıyor. Buna ilave olarak, orta büyüklükteki güçlerin kendi aralarındaki uyumsuzluk gerçeğini de aşmaları gerekiyor. Bu uyumsuzluk birçok durum ve aşamada açık bir çekişmeye kadar varabiliyor. Bunun bir örneği, Brexit olarak bilinen ve uzun bir ‘dramatik’ sürecin ardından Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılmasıyla sonuçlanan gelişmeydi.

Tanım, tasnif ve Giovanni Botero

Tanım olarak orta güçler, uluslararası ilişkilerde önemli rol oynayan ve belirli bir etki gücüne sahip olan, ancak büyük güç statüsünde olmayan devletlerdir. Bu ülkeler güçlü ekonomiler, ileri teknolojiler ve diplomatik nüfuz gibi belirli kapasitelere sahiptir. Bu özellikler, onların küresel meselelerde etkili olmasına; büyük güçler arasında iletişim köprüleri kurmasına, çatışmalarda arabuluculuk yapmasına ve salgınlar, iklim değişikliği ve ekonomik krizler gibi acil konularda iş birliğini teşvik etmesine imkân tanır.

Gerçekte bu devlet sınıflandırması yeni değildir. İtalyan düşünür Giovanni Botero (1544-1617), devletleri küçük, orta ve büyük olarak sınıflandıran ilk isimlerden biri kabul edilir. Bilindiği gibi devletler dinamik yapılardır; küçük bir devlet zamanla büyüyerek orta ya da büyük bir güce dönüşebilir, bunun tersi de mümkündür. Söz konusu terim özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaygınlık kazandı. Bu yaygınlaşmada, yeni kurulan BM ve diğer çok taraflı kurumlar içinde ülkelerinin rolünü tanımlamaya çalışan Avustralyalı ve Kanadalı diplomat ile akademisyenlerin katkısı oldu. Nitekim Avustralya Dışişleri Bakanı Herbert Vere Evatt, San Francisco’da BM’nin kuruluşu sırasında bu kavramı kullanarak, ‘kaynakları ve coğrafi konumları sayesinde dünyanın farklı bölgelerinde güvenliğin korunmasında önemli rol oynayacak devletlere’ işaret etmişti.

Kaliforniya açıklarında bir ABD denizaltısından Trident füzesinin fırlatılması denemesi (Arşiv – Reuters)Kaliforniya açıklarında bir ABD denizaltısından Trident füzesinin fırlatılması denemesi (Arşiv – Reuters)

Eski Avustralya Dışişleri Bakanı Gareth Evans (1988-1996), orta güçlerin tanımının çoğu zaman ‘olumsuzlama formülü’ ile daha kolay yapılabileceğini söylüyor. Buna göre bu ülkeler, iradelerini küresel hatta bölgesel düzeyde dayatabilecek büyük güçler değildir. Ancak küçük devletlerin aksine, diplomatik kapasite ve diğer imkânlar açısından belirli alanlarda etkilerini hissettirebilecek yeterli güce sahiptirler. Ayrıca küresel politikaların geliştirilmesinde yaratıcı liderlik ve yenilikçi girişimleri destekleme konusunda güvenilir bir geçmişe sahip oldukları belirtilir. Bu ülkeler uluslararası sistemin temel kurallarını koyan aktörler olmasalar da bu kuralları sorgulamadan uygulayan pasif devletler de değildir.

Bugünün dünyasında, özellikle ABD ile Çin’in belirgin ağırlık taşıdığı uluslararası düzende, bu sınıflandırma teorik olarak G20 üyelerinin büyük bölümünü kapsayabilir. Kapasite ve imkânlar arasında farklılıklar bulunsa da bu durum söz konusu ülkelerin iş birliği yaparak birbirini tamamlaması ve olumlu etki alanlarını genişletmesi açısından önemli görülüyor. G20’nin diğer üyeleri arasında Rusya, Arjantin, Endonezya, Türkiye, Suudi Arabistan, Birleşik Krallık, Avustralya, Fransa, İtalya, Brezilya, Almanya, Japonya, Güney Afrika, Kanada, Hindistan, Meksika ve Güney Kore yer alıyor. Bu ülkelerin sayısı 17’dir; çünkü 18’inci üye olarak AB bulunmaktadır. 2023 yılında ise Afrika Birliği (AfB) de daimi üye olarak katılmış, böylece fiilî üye sayısı 21’e yükselmiştir; ancak grubun adı yine G20 olarak kalmıştır.

Elbette bu grup içinde geçmişte büyük güç statüsüne sahip olmuş ve halen BM Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı bulunan ülkeler de vardır; bunlar Rusya, Birleşik Krallık ve Fransa’dır. Ayrıca uluslararası sistemde daha üst bir konuma yükselmeyi hedefleyen ülkeler de bulunur ve bunların başında Hindistan gelir. Bununla birlikte mevcut tablo, ekonomik büyüklükleri (sırasıyla yaklaşık 30,6 trilyon ve 20 trilyon dolar) nedeniyle ABD ile Çin’i özel bir kategoriye yerleştirmeye devam ediyor.

 Kanada Başbakanı Mark Carney, Norveç ziyareti sırasında konuşuyor. (AFP)Kanada Başbakanı Mark Carney, Norveç ziyareti sırasında konuşuyor. (AFP)

Pragmatizm, görevi ortadan kaldırmaz

Orta güçlerin kendi çıkarları, hedefleri, ittifakları ve saflaşmaları olduğu gerçeği kabul edilmelidir. Bu onların doğal hakkıdır. Ancak aynı zamanda mevcut durumun zorlu olduğunun da farkındadırlar ve yakın gelecekte ufukta beliren fırtınaların her şeyi sürükleyip götürmesinden duyulan endişe, bu gerçekliği değiştirmek için gerekli adımların atılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle pragmatik olan, bu güçlerin dünyanın farklı bölgelerinde istikrarsızlık yaratma yarışına girmek yerine sorunları ve krizleri çözmek için çalışması ve uluslararası sistemi yeniden akılcılık ile iş birliği çizgisine döndürmesidir.

Bu ülkelerin birlikte hareket etmesi ise etkilerini artırmanın en iyi yolu olarak görülüyor. Nitekim 2008 yılında G20 içinde temsil düzeyinin devlet ve hükümet başkanları seviyesine yükseltilmesiyle bu yönde bir adım atılmıştı. Ancak dünya genelinde kuzey-güney ve doğu-batı eksenlerinde ortaya çıkan dikey ve yatay bölünmeler, daha istikrarlı bir uluslararası düzen kurulmasına yönelik umutları zayıflattı.

Bugün ise orta güçlerin dayanışması için yeni bir fırsatın doğduğu ifade ediliyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri, ABD’nin müttefiklerinin artık Washington’u kolektif güvenliğin, serbest ticaretin ve hukukun üstünlüğünün başlıca savunucusu olarak eskisi kadar görmemesi. Öte yandan Çin’in ekonomik ve siyasi yükselişi de refahı giderek ‘sarı dev’ olarak nitelendirilen bu ülkeye bağlı hâle gelen birçok devlette endişe yaratıyor.

Kanada Başbakanı Mark Carney de ‘orta güçlerin birlikte hareket etmesi gerektiğini’ söyleyerek bu gerçeğe dikkat çekti. Ekonomi ve finans alanındaki deneyimiyle tanınan Carney, küresel gerçekliği değerlendirme konusunda yetkin isimlerden biri olarak görülüyor. Nitekim kendisi, 1694 yılında kurulan Bank of England’ın başkanlığına 2013 yılında atanarak, İngiliz Milletler Topluluğu üyesi ülkelerden olup da Birleşik Krallık dışından gelen ilk kişi olmuş ve bu görevi 2018 yılına kadar sürdürmüştü.

 23 Kasım 2025’te Johannesburg’da düzenlenen G20 zirvesindeki liderlerin genel kurul toplantısından (Reuters)23 Kasım 2025’te Johannesburg’da düzenlenen G20 zirvesindeki liderlerin genel kurul toplantısından (Reuters)

Avrupa’nın rolü

Tüm Avrupa ülkeleri, teorik olarak ‘dünya evinin’ düzenlenmesinde etkili rol oynayabilecek orta güçler olarak sınıflandırılabilir. Ancak bu ülkelerin çoğunun güvenliklerini sağlamak için ABD’ye, ekonomik motorlarını çalışır durumda tutmak için ise Çin’e bağımlı olması, onları gerekli yönde inisiyatif almaktan alıkoyuyor. Antoine el-Hac'ı Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre aynı durum Kanada, Avustralya, Japonya ve Güney Kore için de geçerli görülüyor. Ancak bu ülkelerin güvenlik kaygısı ve ekonomik endişe hücresi içinde kalmaya devam etmesi, onları daha da zayıflatacak ve dünyanın içinde bulunduğu belirsizlik ile istikrarsızlık durumunu derinleştirecektir. Bu tablo, ABD ile Çin’in karşıt hatlarda ilerleyen iki tren gibi hareket ettiği bir ortamda olası bir çarpışma riskinin arttığı yönündeki kaygıları güçlendiriyor.

Bu nedenle liderlerin, olumlu bir sarsıntı yaratacak cesareti göstermesi ve dünyanın üçüncü bir küresel savaştan kaçınabileceği yönünde umut doğuracak adımlar atması gerektiği ifade ediliyor. Böyle bir savaşın her açıdan yıkıcı olacağı belirtilirken, uluslararası sistemin kaos, şiddet ve yıkım dönemine sürüklenmemesi için ortak bir hedef belirlenmesi gerektiği vurgulanıyor. Bunun ise ancak orta güçlerin iki büyük kutba karşı bir tür ‘başkaldırı’ göstermesi, yeni ittifaklar kurması ve değişim yaratabilecek iş birliği mekanizmaları oluşturmasıyla mümkün olabileceği değerlendiriliyor. Başka bir ifadeyle, dayanışma içindeki ülkelerden oluşan bir ‘üçüncü devin’ ortaya çıkması gerektiği savunuluyor.

Mark Carney bu endişeyi şu ifadeyle özetliyor: “Eğer masada yer almazsak, menüde yer alırız.”



Trump, İran’la ateşkes görüşmelerini reddetti: ABD ve Tahran savaşta geri adım atmıyor

 Reuters
Reuters
TT

Trump, İran’la ateşkes görüşmelerini reddetti: ABD ve Tahran savaşta geri adım atmıyor

 Reuters
Reuters

ABD ve İran’ın karşılıklı olarak geri adım atmaması, çatışmaların uzun sürebileceğine işaret ediyor. Arabuluculuk girişimleri ise şimdilik sonuç vermiş değil

ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, İran’la devam eden savaşı sona erdirmek amacıyla başlatılmak istenen diplomatik temaslara mesafeli durduğu bildirildi.

Reuters’a konuşan diplomatik kaynaklara göre Washington yönetimi, Ortadoğulu müttefiklerin ateşkes görüşmelerini başlatma girişimlerini geri çevirdi. İran ise ABD ve İsrail saldırıları sona ermeden herhangi bir ateşkesi değerlendirmeyeceğini açıkladı.

Uzmanlara göre tarafların mevcut tutumu, savaşın kısa vadede sona ermesinin zor olduğunu gösteriyor.

Taraflar müzakereye hazır görünmüyor

Konuya yakın üç kaynağın Reuters’a verdiği bilgiye göre ABD yönetimi, iki hafta önce ABD ve İsrail’in geniş çaplı hava saldırılarıyla başlayan çatışmaları diplomasi yoluyla sonlandırma girişimlerine şu aşamada sıcak bakmıyor.

İranlı iki üst düzey yetkili de Tahran yönetiminin, ABD ve İsrail saldırıları durmadan ateşkes ihtimalini reddettiğini söyledi.

Kaynaklara göre İran’ın ateşkes için öne sürdüğü şartlar arasında; ABD ve İsrail saldırılarının tamamen sona ermesi, bu durumun kalıcı güvence altına alınması, savaş nedeniyle tazminat ödenmesi gibi talepler bulunuyor.

Petrol piyasalarına etkisi büyüyor

Savaşın etkileri sadece bölgeyle sınırlı kalmazken, küresel enerji piyasalarında da ciddi dalgalanmalara yol açıyor.

İran’ın dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatması, petrol fiyatlarının hızla yükselmesine neden oldu.

ABD’nin cuma gecesi İran’ın en büyük petrol ihracat terminallerinden biri olan Harg Adası’nı hedef alması da Washington’un askeri baskıyı artırma stratejisinin süreceğine işaret eden bir gelişme olarak değerlendiriliyor.

İran’ın yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney ise Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalacağını ve gerekirse bölgedeki saldırıların genişletilebileceğini açıkladı.

Savaşta şu ana kadar çoğu İran’da olmak üzere 2 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor.

Arabuluculuk girişimleri tıkandı

Savaş öncesinde İran ile Batılı ülkeler arasında dolaylı görüşmelere aracılık eden Umman’ın, taraflar arasında yeniden iletişim kurulması için birden fazla girişimde bulunduğu ancak bu çabaların sonuçsuz kaldığı ifade edildi.

Reuters’a konuşan bir Beyaz Saray yetkilisi, Trump’ın önceliğinin İran’ın askeri kapasitesini zayıflatmak olduğunu söyledi.

Yetkili şu ifadeleri kullandı:

Başkan şu anda bu tür görüşmelerle ilgilenmiyor. Operasyon kesintisiz devam edecek. Belki ileride diplomasi gündeme gelebilir ancak şu an için böyle bir plan yok.

Trump da savaşın ilk günlerinde yaptığı bir sosyal medya paylaşımında İran yönetiminin görüşmek istediğini ancak bunun için artık "çok geç" olduğunu savunmuştu.

Beyaz Saray’dan bir başka yetkili ise İran’da ortaya çıkabilecek yeni bir yönetimin ileride diplomasiye açık olabileceğini ancak mevcut durumda askeri operasyonların süreceğini belirtti.

Washington’da strateji tartışması

Savaşın petrol fiyatlarını artırmasının ABD iç siyasetine de etkileri olabileceği değerlendiriliyor.

Bazı ABD’li yetkililer ve Trump’ın danışmanları, yaklaşan ara seçimler öncesinde artan benzin fiyatlarının Cumhuriyetçi Parti için siyasi risk oluşturabileceği uyarısında bulunarak savaşın hızlı şekilde sonlandırılmasını savunuyor.

Buna karşılık bazı güvenlik yetkilileri ise İran’ın füze programının tamamen ortadan kaldırılması ve nükleer silah geliştirme ihtimalinin engellenmesi için askeri operasyonların sürmesi gerektiğini düşünüyor.

Trump’ın diplomatik girişimleri reddetmesi, yönetimin kısa vadede savaşı bitirmeye yönelik bir strateji benimsemediği şeklinde yorumlanıyor.

İran’da da sertlik yanlıları güç kazanıyor

Kaynaklara göre savaşın ilk günlerinde taraflar gerilimi azaltma ihtimaline daha açık görünüyordu. Hatta bazı ABD’li yetkililerin Umman üzerinden temas kurduğu da belirtiliyor.

İran Ulusal Güvenlik yetkilisi Ali Laricani ile Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin de, olası ateşkes görüşmeleri için Umman üzerinden temas kurmaya çalıştığı öne sürüldü.

Ancak bu girişimlerin ilerleme sağlamadığı belirtiliyor.

Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, savaş ilerledikçe Tahran’ın tutumunun daha da sertleştiğini söyledi.

Yetkili, İran Devrim Muhafızları’nın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün kaybedilmesini savaşın kaybedilmesiyle eşdeğer gördüğünü belirtti.

"Bu nedenle Devrim Muhafızları herhangi bir ateşkesi veya diplomatik girişimi kabul etmiyor. Çeşitli ülkelerin çabalarına rağmen İran’ın siyasi liderliği de bu görüşmelere katılmayacak" dedi.

Independent Türkçe, Reuters


İran savaşı, Netanyahu’nun siyasi kariyerini nasıl şekillendirecek?

Netanyahu, Ali Hamaney'in öldürülmesinin ardından yerine geçen Mücteba Hamaney'i de tehdit etmişti (AFP)
Netanyahu, Ali Hamaney'in öldürülmesinin ardından yerine geçen Mücteba Hamaney'i de tehdit etmişti (AFP)
TT

İran savaşı, Netanyahu’nun siyasi kariyerini nasıl şekillendirecek?

Netanyahu, Ali Hamaney'in öldürülmesinin ardından yerine geçen Mücteba Hamaney'i de tehdit etmişti (AFP)
Netanyahu, Ali Hamaney'in öldürülmesinin ardından yerine geçen Mücteba Hamaney'i de tehdit etmişti (AFP)

Washington ve Tel Aviv'in Tahran'da rejim değişikliği umutları azalırken, İsrail lideri Binyamin Netanyahu siyasi bir sınavla karşı karşıya.

BBC'nin analizinde, Netanyahu'nun "onlarca yıldır bu an için hazırlandığı" ve siyasi kariyerini "İsrail'i düşmanı İran'a karşı savunma sözü" üzerine inşa ettiği yazılıyor.  

Ancak İsrail ve ABD'nin 28 Şubat'ta başlattığı operasyonda İran'ın dini lideri Ali Hamaney ve Devrim Muhafızları'ndan üst düzey komutanların öldürülmesine rağmen Tahran rejimi hâlâ ayakta.

Hürmüz Boğazı'ndaki krizle birlikte petrol fiyatları yükselmeye devam ederken, savaşı durdurmaları için Tel Aviv ve Washington üzerindeki baskı da artıyor.

Dolayısıyla Netanyahu'nun rejimi devirmeden savaşı sonlandırma planları yapabileceğine dikkat çekiliyor.

Eski İsrail ulusal güvenlik danışmanı ve Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü düşünce kuruluşundan araştırmacı Tümgeneral Yaakov Amidror, İsrail'in rejimi kendisine tehdit oluşturamayacak kadar zayıflatarak temel hedeflerine ulaşabileceğini savunuyor:

Rejim değişikliğini başarabilirsek, bu Ortadoğu'yu da değiştirir. Ancak sınırlarımızı biliyoruz; biz bir süper güç değiliz ve kararlarımızda alçakgönüllü olmalıyız.

Diğer yandan savaşta "tam zafer" sözüyle destek toplamaya çalışan Netanyahu için Tahran rejimini ayakta bırakmak siyasi açıdan riskli olabilir.

Analist Neri Zilber, Hamas'ın hâlâ Gazze'nin yaklaşık yarısını kontrol ettiğini, Hizbullah'ın da 2024'teki ateşkesin ardından mücadeleyi sürdürdüğünü hatırlatarak, İsrail'in geçen sene haziranda 12 gün süren çatışmaların ardından ciddi risk alarak İran'la çok daha büyük bir savaşa girdiğini vurguluyor:

Netanyahu için tehlike burada yatıyor: Geçmişteki vaatleri ona geri dönecek ve dünyanın en güçlü ordusuyla birlikte bu ölçekte yürütülen mevcut savaş bile onun İsrail halkına vaat ettiği sonuçları getirmeyecek.

İran'a karşı Netanyahu'yla ortak operasyon yürüten ABD Başkanı Donald Trump da rejim değişikliğiyle ilgili çelişkili açıklamalar yapıyor. Savaşın ilk günlerinde hem Trump hem de ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, hedefin rejim değişikliği olduğu yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını savunmuştu.

Daha sonra Trump, açıkça İranlılara ayaklanıp yönetimi ele geçirme çağrısı yapmıştı. Ancak Cumhuriyetçi lider, cuma günü Fox News Radio'ya verdiği söyleşide böyle bir hamlenin "çok zor olacağını" itiraf etti.

Netanyahu da perşembe günkü basın açıklamasında şu ifadeleri kullanmıştı:

Rejimi devirmek için en uygun koşulları yaratıyoruz. Ama İran halkının rejimi devireceğine dair size kesin bir şey söyleyemem. Rejim içeriden devrilir.

Independent Türkçe, Times of Israel, BBC, New York Times


Uydu görüntülerinin analizi, savaşın başlangıcından bu yana İran’da meydana gelen hasarın boyutunu ortaya koyuyor

Uydudan çekilen bir fotoğraf, İran’ın Bender Abbas kentindeki Hafadarya Hava Üssü’ne düzenlenen hava saldırılarının ardından hasar gören binaları gösteriyor. (AP)
Uydudan çekilen bir fotoğraf, İran’ın Bender Abbas kentindeki Hafadarya Hava Üssü’ne düzenlenen hava saldırılarının ardından hasar gören binaları gösteriyor. (AP)
TT

Uydu görüntülerinin analizi, savaşın başlangıcından bu yana İran’da meydana gelen hasarın boyutunu ortaya koyuyor

Uydudan çekilen bir fotoğraf, İran’ın Bender Abbas kentindeki Hafadarya Hava Üssü’ne düzenlenen hava saldırılarının ardından hasar gören binaları gösteriyor. (AP)
Uydudan çekilen bir fotoğraf, İran’ın Bender Abbas kentindeki Hafadarya Hava Üssü’ne düzenlenen hava saldırılarının ardından hasar gören binaları gösteriyor. (AP)

İran içinde bilgi akışına yönelik artan kısıtlamalar ve ülkenin geniş bölgelerinde internetin kesilmesi nedeniyle, uydu görüntüleri sahadaki durumu anlamak ve askeri saldırıların yol açtığı zararları tahmin etmek için temel bir araç haline geldi.

Bu çerçevede yeni bir uydu verisi analizi, yaklaşık iki hafta önce başlayan ABD-İsrail saldırılarından bu yana İran’ın farklı bölgelerindeki tesislerde meydana gelen zararların geniş kapsamlı bir ön görünümünü ortaya koydu.

Şarku’l Avsat’ın Washington Post’tan aktardığına göre, Oregon Eyalet Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından dün yayımlanan analiz, saldırıların başlangıcından bu yana ülkedeki çeşitli tesislerde oluşan yıkımın boyutuna dair şimdiye kadar yayımlanan en kapsamlı tablolardan birini sunuyor.

Çalışmanın sonuçları, zararların geniş çaplı olduğunu ve özellikle nüfus açısından İran’ın en büyük şehri olan başkent Tahran ile ülkenin güney-orta kesimindeki Şiraz şehrinde yoğunlaştığını ortaya koyuyor. Veriler ayrıca, sahil kenti Bender Abbas’ta 40’tan fazla tesisin zarar gördüğünü gösteriyor.

Stratejik açıdan büyük öneme sahip Bender Abbas, İran’ın ana deniz üslerinden birine ev sahipliği yapıyor ve Hürmüz Boğazı’na yakın konumda bulunuyor. Bu boğaz, dünya petrol arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği kritik bir su yolu olarak öne çıkıyor. Mevcut askeri gerilimler nedeniyle bölgede petrol yüklü gemiler birikmiş durumda ve İran tarafından olası saldırılar nedeniyle deniz trafiği konusunda endişeler artıyor.

Analizi, Oregon Eyalet Üniversitesi’ne bağlı Çatışma Ekolojisi Araştırmaları Laboratuvarı’ndan Corey Scher ve Jamon Van den Hoek yürüttü. Araştırmacılar, çalışmalarında daha önce dünyanın farklı bölgelerindeki silahlı çatışmaların etkilerini inceleyen veri analiz tekniklerini kullandı.

Uydudan çekilen bir fotoğraf, İran’daki Havarşehr Askeri Üssü’nü hedef alan hava saldırıları sonucu hasar gören binaları gösteriyor. (AP)Uydudan çekilen bir fotoğraf, İran’daki Havarşehr Askeri Üssü’nü hedef alan hava saldırıları sonucu hasar gören binaları gösteriyor. (AP)

Van den Hoek, gözlemlenen hasar desenlerinin geleneksel bir cepheye odaklanmayan saldırıların doğasını yansıttığını belirterek, “Şu anda belirli bir cephe yok; çünkü hasar çok kısa bir zaman diliminde İran’ın farklı bölgelerinde meydana geliyor” dedi.

Araştırmacılar, çalışmalarında 28 Şubat’ta başlayan saldırı öncesi Sentinel-1 uydusundan alınan verileri, 2-10 Mart tarihleri arasında toplanan verilerle karşılaştırdı.

Sentinel-1 uydusu, yeryüzündeki değişimleri izlemek için radar teknolojisi kullanıyor. Bu sayede binalar ve tesislerde meydana gelen hasar veya yıkım gözlemlenebiliyor. Ancak bu analiz türü, tarım alanları, yoğun bitki örtüsüne sahip bölgeler ve gelişmemiş alanlardaki hasarları tespit edemiyor.

Araştırmacılar, bu teknolojinin İran’daki geniş arazi alanlarındaki değişimleri izlemek için eşsiz bir fırsat sunduğunu belirtirken, bazı küçük veya sınırlı hasarları tespit edemeyebileceğini vurguladı.

İran'ın Hark Adası'nın uydu görüntüsü (AFP)İran'ın Hark Adası'nın uydu görüntüsü (AFP)

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth dün Pentagon’da düzenlediği basın toplantısında, ABD-İsrail saldırılarının çatışmanın başından bu yana 15 binden fazla hedefi vurduğunu açıkladı.

Gerginliği artıran bir başka gelişmede ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere yönelik saldırılarını durdurmaması halinde, İran’a bağlı Hark Adası’ndaki petrol altyapısına yönelik saldırı düzenleyebileceği uyarısında bulundu. Bu açıklama, küresel enerji piyasalarının benzeri görülmemiş bir tedarik sıkıntısı yaşadığı dönemde yapıldı.

Trump, bu uyarıyı sosyal medyada yaptığı bir paylaşımla da destekleyerek, ABD’nin Hark Adası’ndaki askeri hedefleri ‘tamamen yok ettiğini’ duyurdu. Ada, İran’ın petrol ihracatında kritik bir nokta; ülkenin petrol sevkiyatlarının yaklaşık yüzde 90’ı buradan geçiyor ve Hürmüz Boğazı’nın yaklaşık 500 kilometre kuzeybatısında yer alıyor.

Buna rağmen Trump, bugüne kadar ABD saldırılarının ada üzerindeki petrol altyapısını hedef almadığını belirtti ve “Ancak İran veya başka herhangi bir taraf, Hürmüz Boğazı’ndan gemilerin güvenli ve serbest geçişini engelleyecek bir eylemde bulunursa, bu kararı derhal gözden geçiririm” ifadesini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump, (Arşiv-AFP)ABD Başkanı Donald Trump, (Arşiv-AFP)

Trump, İran’ın ABD saldırılarına karşı koyma kapasitesinin bulunmadığını belirterek, “İran ordusu ve bu terörist rejimdeki diğer tüm taraflar silahlarını bırakıp ülkelerinde kalanları kurtarmak için akıllıca davranmalıdır; kalan çok fazla bir şey yok” dedi.

Daha sonra yaptığı bir paylaşımda Trump, medyayı eleştirerek, ‘yalan haber medyası’ olarak nitelendirdiği kuruluşların ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonlarındaki başarıları görmezden geldiğini savundu. Trump ayrıca, İran’ın ‘tamamen yenildiğini’ ve bir anlaşma