Savaş, İran'ın siyasi haritasını nasıl değiştirdi?

İran’daki çeşitli kesimler, Trump ve Netanyahu’nun sokağa çıkma çağrılarına, rejime olan sevgilerinden dolayı değil, saldırganlara duydukları nefretten dolayı yanıt vermedi

Ortadoğu ve bölgenin kaynakları üzerindeki uluslararası hakimiyet mücadelesi anlaşılmadan, mevcut savaş anlaşılamaz (Independent Arabia)
Ortadoğu ve bölgenin kaynakları üzerindeki uluslararası hakimiyet mücadelesi anlaşılmadan, mevcut savaş anlaşılamaz (Independent Arabia)
TT

Savaş, İran'ın siyasi haritasını nasıl değiştirdi?

Ortadoğu ve bölgenin kaynakları üzerindeki uluslararası hakimiyet mücadelesi anlaşılmadan, mevcut savaş anlaşılamaz (Independent Arabia)
Ortadoğu ve bölgenin kaynakları üzerindeki uluslararası hakimiyet mücadelesi anlaşılmadan, mevcut savaş anlaşılamaz (Independent Arabia)

Yusuf Azizi

Dikkatli bir şekilde bakıldığında Filistin, bir yandan İsrail ve ABD ile diğer yandan İran arasında devam eden mevcut savaşın en önemli temel nedenlerinden ve ana itici güçlerinden biri olarak görülebilir.

İran Anayasası’nın 15’inci maddesi, ‘zulüm görenlerin, Müslümanların haklarının ve ezilen halkların’ desteklenmesini vurguluyor. Bu ilkeler, rejimin genel politikalarında Filistin davasının desteklenmesini de kapsayacak şekilde yorumlanıyor ve bu durum, İran rejiminin kurucusu Ayetullah Humeyni'nin düşüncesine ve ülkedeki radikal İslamcı akımın görüşüne dayanıyor. Humeyni, Kudüs'e ulaşmak için Irak'ı işgal etmeyi hedefliyordu, ancak başarısız oldu ve ‘zehirli kadehten yudumlamak’ zorunda kaldı. Ancak halefi Ali Hamaney yöntemleri değiştirmeye çalıştı ve ‘Şii Hilali’ olarak adlandırılan bir plan çizerek Şii grupların bulunduğu ülkelerde nüfuz kolları oluşturmayı planladı. Bu amacı gerçekleştirmek için de 1988 yılında Kudüs Gücü’nü kurdu.

Kudüs'e ulaşmak (ve ardından Şii Hilali’ni oluşturmak), Humeyni ve Hamaney için ‘Bereketli Hilal'e hakim olmak ve Akdeniz'e inmek anlamına geliyordu. Amaç, İslam fetihlerinden önceki Sasani İmparatorluğu döneminde olduğu gibi Pers İmparatorluğu’nun geçmişteki ihtişamını geri kazanma yönündeki tarihi hayallerini, bu kez İslami bir söylemle gerçekleştirmekti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ali Hamaney ve projesini destekleyen derin devletin motivasyonları, mezhepçi ve Fars milliyetçiliği temelleri üzerine inşa edildi. İran, onun döneminde güçlü bir bölgesel nükleer devlet olmaya çalıştı ve ‘alt emperyalizm’ olarak tanımlanabilecek İsrail'e ve büyük emperyalizme, yani ABD'ye karşıt bir yaklaşım benimsedi.

Ali Hamaney, 1953 yılında dönemin İran Başbakanı Dr. Muhammed Musaddık yönetiminin devrilmesinde ve Şah'ın otoriter yönetiminin devam etmesinde ana etken olarak görülen ABD'ye karşı halkın tarihi hoşnutsuzluğunu kullandı.

İran'ın iç durumu ve rejimin ayakta kalmasının nedeni

İran toplumu hem yatay hem de dikey olarak incelenebilir. Yatay düzlemde, ulusal ve etnik bir mozaikle karşı karşıyayız. İran nüfusunun yüzde 50'sinden fazlasını Farslar oluştururken bu topraklarda Azeriler, Kürtler, Araplar, Beluçlar, Türkmenler ve diğer topluluklar da yaşıyor. Ancak bu etnik grupların çıkarları her zaman ortak olmuyor.

Derinlemesine bir perspektifle baktığımızda İran toplumunun yaşadığı ekonomik, siyasi ve sosyal krizler nedeniyle artık eskisi kadar popüler olmayan bir sosyal hiyerarşi görüyoruz. Yoksul kesimin, orta sınıfın, ezilen etnik grupların ve kadınların hoşnutsuzluğu, 2009 yılından bu yana İran'da yaşanan birçok protesto ve ayaklanmada kendini gösterdi. Bunların sonuncusu, geçtiğimiz ocak ayında binlerce göstericinin hayatını kaybettiği protesto gösterisiydi.

Ancak 28 Şubat'ta patlak veren mevcut savaş, ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırının ardından, İran'daki çatışmanın siyasi haritasını değiştirdi. Başkan Donald Trump'ın ve daha çok da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, Dini Lider Hamaney ve bazı üst düzey yetkililerin öldürülmesinin ardından rejime öfkeli İran halkına sokaklara çıkıp devlet kurumlarını basma çağrıları yapmalarına rağmen, bu çağrılara yanıt verenler çok azdı. Hatta rejimin performansından memnun olmayan orta sınıf ve işçi kesimlerinden azımsanmayacak büyüklükte bir kesim rejimi destekledi.

Bu durum, İran’daki ulusal ve sol muhalefetin baskısıyla, rejime olan sevgiden ziyade, saldırganlara duyulan nefretten ve onların, askeri ve nükleer kurumların yanı sıra ülkenin altyapısını, sivil ve ekonomik tesislerini de tahrip eden saldırılara verilen tepkiden kaynaklandı. Buna, İran’ın bölünmesi ya da federal bir devlete dönüştürülmesi korkusu da ekleniyor.

Aslında, ABD'nin İran'daki dini rejimi devirmek ya da en azından zayıflatmak için güvendiği en önemli Fars olmayan halk, Fars olmayan halklar arasında en organize ve en iyi silahlanmış olan Kürt halkıdır. Onları, çoğunluğu Sünni olan ve İran’daki mezhepçi yönetime düşmanlık besleyen Beluçlar ve Sünniler izlese de Kürt hareketi seküler nitelikteyken, Beluçların silahlı siyasi hareketi Sünni dini niteliktedir.

İran'daki Kürtler nüfusun yaklaşık yüzde 10'unu oluşturuyor. Bunların yaklaşık yüzde 40'ı Şii. Beluçlar ise nüfusun yaklaşık yüzde 4'ünü oluşturuyor. Ayrıca çoğu Şii olan Azeri Türkleri hem Kürtlerle olan anlaşmazlıkları nedeniyle hem de tarihi ve ekonomik nedenlerden ötürü Kürtlerin niyetlerinden şüphe duyuyorlar. İran’daki Azeri Türkleri bazen rejime bazen muhalefete yakın eğilim gösteriyor. Aynı durum bir dereceye kadar Ahvaz'daki Araplar için de geçerli. Bu da İran’daki Arapların ve Türklerin ülkedeki monarşinin geri dönmesinden duydukları korkuyu pekiştiriyor.

Farsların diğer hiçbir milletten daha fazla, Fars dini otoritesinin zayıflamasından ve onların ifadesiyle ‘İran'ın parçalanmasından’ korktukları için ABD-İsrail saldırısına karşı durduklarını unutmamalıyız. İşte burada İran'ın durumu ile Irak'ın (ya da Afganistan, Suriye ve Libya'nın) durumu arasındaki fark ortaya çıkıyor. Irak'ta Kürtler nüfusun yaklaşık yüzde 25'ini oluşturuyor. Şiilerle ve az sayıda Sünnilerle ittifak kurarak Irak'ın çoğu bölgesini temsil eden bir siyasi güç oluşturdular. Saddam Hüseyin'i devirmek için Amerikalılar ve İngilizlerle ittifak kurdular. İran'da ise böyle bir durum görülmedi. Irak’ta 2003 yılına kadar iktidarı elinde tutan Sünni Araplar, Kürtlere haklar tanıma konusunda daha esnek davranmışlardı. Bu durum, 1970 yılında Irak rejiminin Kürtlerin haklarını tanıması ve onlara özerklik vermesiyle ortaya çıktı. Bu yıl Suriye’de de benzer bir duruma tanık olduk. Ayrıca 20 yıldan fazla bir süre önce Fas ve Cezayir’de Amaziglere kültürel haklarının tanınmasında da benzer bir durum yaşanmıştı.

İranlıların çoğu, kendilerini Ahameniş Pers İmparatorluğu'nun kurucusu Büyük Kiros (526-576 M.Ö.) döneminden beri bugün İran Devleti olarak bilinen toprakların tarihi sahipleri olarak görüyor ve Pers kökenli olmayan halkların iktidar ve servetten adil bir şekilde pay almasını istemiyor. Çoğu, farklı görüşlere sahip olsalar da İran'ın bölgede genişlemeci bir emperyalist rol üstlenmesini tercih ediyor.

Dolayısıyla Pers halkına ayrıcalıklar tanıyan İran devletini korumak ve parçalanmasını önlemek için en iyi yolun bu iki saldırgan güçle ittifak kurmak olduğunu düşünen monarşi destekçisi kesim dışında ülkelerine yönelik ABD-İsrail saldırısına karşı çıkıyorlar. Fakat bu monarşistler, Pers halkı içinde çoğunluğu oluşturmuyor.

Mesele sadece İran halkının siyasi psikolojisiyle ilgili değil. Ali Hamaney'in şahsi psikolojisi, siyasi yetiştirilme tarzı, katı tutumu ve mesihçi ahiret inancı da, savaş ve öncesindeki protestolar sırasında yaşanan büyük yıkım ve kayıplara rağmen yönetici elitlerin ayakta kalmasına katkıda bulundu. Hamaney, Muammer Kaddafi, Saddam Hüseyin ve Beşşar Esed'in kaderini paylaşmaktan kaçınmaya çalıştı.

Mücteba Hamaney’in düşünce yapısı ve yaklaşımı ise babası Ali Hamaney’inkinden çok da farklı değil. Hatta eşinin, babasının ve annesinin öldürülmesi, katı tutumunu sürdürmesini ve Amerikalılar ile İsraillilerden intikam alma arzusunu daha da pekiştirdi.

Ayrıca, Ortadoğu'da şu anda devam eden çatışmada Irak milislerinin, Lübnan'daki Hizbullah'ın ve Yemen'deki Husilerin rolünü de unutmamak gerekir. Zira Tahran'ın talebi üzerine Sanaa'nın da çatışmaya gireceği tahmin ediliyor.

Son olarak, Mısır ve Körfez ülkelerinin, İran'ın saldırılarına rağmen, İsrail'in yanında yer almamak için Tahran'a karşı bir savaşa girmek istemediklerine dikkati çekmeliyiz. Bu ülkeler, herhangi bir Arap-İsrail-ABD ve belki de Avrupa ittifakının İran rejimini devirmesine veya zayıflatmasına yol açabileceğini ve bunun da İsrail'i Ortadoğu'nun tartışmasız hakim gücü haline getireceğini düşünüyor.

Eğer ABD ve İsrail, şimdiye kadar tanık olduğumuz iki haftadan fazla süren yıkıcı savaşın ardından İran rejimini deviremezlerse, roketlerin uğultusu ve bombaların sesi dinledikten sonra bu görevi muhtemelen İranlılar kendileri yerine getirecekler.

İran'daki otoriter dini rejimin çözümü, nihayetinde İran halkının, özellikle de Fars halkının elinden, başkent Tahran'da gerçekleşecek.

Eğer ulusal ve demokratik bir halk hareketi ortaya çıkmazsa, İran'da demokratik ve ademi merkeziyetçi bir yönetim kurulamaz. Zira bu, 1909 Anayasa Devrimi'nden 1979 İran İslam Devrimi'ne, genel olarak ülkenin ve özellikle de Fars olmayan bölgelerin tanık olduğu birçok ayaklanmaya kadar İranlıların hayalini süsleyen bir hayal.

Uluslararası çatışma bağlamında savaş

Ortadoğu’daki hakimiyet ve kaynaklar üzerine süren uluslararası çatışmayı anlamadan mevcut savaş anlaşılamaz. ABD ile Çin arasındaki ekonomik ve siyasi rekabet, Ortadoğu’da şu anda yaşananların tam merkezinde yer alıyor. Bu durum, iki ekonomik proje arasındaki rekabete işaret edilebilir. Bunlardan birincisi, Pekin tarafından benimsenen ve İran tarafından desteklenen Kuşak ve Yol Girişimi. İkincisi ise Hindistan'dan Körfez ülkelerine, oradan Hayfa'ya ve ardından Avrupa'ya uzanan ticaret yolu. Bu projeye İran ve Çin karşı çıkıyor.

Bölge düzeyinde ise İran, Türkiye ve İsrail olmak üzere Arap olmayan üç ülke, birbiriyle çelişen bölgesel projeler kapsamında rekabet halindeler. Bu bağlamda ABD ve İsrail, ‘güç yoluyla barış’ söyleminde birleşiyor. Bu proje, bir süre önce yayınlanan ve Washington'un Venezuela ve İran'da yaptıklarında açıkça ortaya çıkan ABD ulusal güvenlik stratejisiyle teyit edildi. Bazı gözlemciler, İran'ın zayıflaması halinde İsrail ve Türkiye'nin konumunun güçleneceğini, savaşın bir kazanan ve bir kaybedenle sonuçlanmayacağını, bunun yerine bölgede yeni bir güç dengesi oluşacağını düşünüyor.



Şi Jinping: Partiyi yeniden uyandıran ve Çin'i yeniden konumlandıran Kızıl Prens

Fotoğraf: Bill McConkey
Fotoğraf: Bill McConkey
TT

Şi Jinping: Partiyi yeniden uyandıran ve Çin'i yeniden konumlandıran Kızıl Prens

Fotoğraf: Bill McConkey
Fotoğraf: Bill McConkey

Şerbil Berakat

Şi Jinping, Ekim 2022'de Partinin 20. Kongresi'nin açılışında, selefi Hu Jintao Halkın Büyük Salonu’ndan çıkarılmadan önce güvenlik görevlileriyle tartıştığı sırada, sertlik ve kayıtsızlığın bir karışımını sergilemeye çalışarak sakin bir şekilde oturuyordu.

Büyük kırmızı bayraklarla dolu salon o kadar sessizdi ki, gazetecilerin kameralarının sesleri camdan bir sessizlik tabakasını kırıyor gibiydi.

Sahnedeki her şey titizlikle planlanmıştı ve son derece sembolikti. Şi'nin Mao Zedong'dan bu yana parti genel sekreteri olarak üçüncü kez seçilen ilk lider olarak konumunu sağlamlaştıracak olan Kongre, parti ve yürütme genel sekreterlerinin kolektif liderlik dönemini resmen sona erdirecekti.

Ancak kongrenin kendisi çok önemli değil, sadece sembolik bir olaydı. Şi, daha önce iki başkanlık dönemi geçirmiş ve bu süre zarfında gücü kendi elinde toplamıştı. Yine Çin’e özel sosyalizm vizyonunu, parti anayasasına dahil edilerek ömür boyu başkanlık yapmasının önündeki anayasal engeli ortadan kaldırmıştı.

2007'de beklenmedik bir şekilde Hu Jintao'nun muhtemel halefi olarak duyurulduğunda, Şi karizmatik bir figür değildi. Aksine, birikmiş idari deneyime, yolsuzlukla mücadele edebilecek ve kurulu sistem içinde sonuçlar elde edebilecek pragmatik bir ekonomist olarak nispeten “temiz” bir adam ününe sahipti. Parti çevrelerinde, seçimi herhangi bir akımı rahatsız etmesi muhtemel olmayan, uzlaşmacı bir figür olarak görülüyordu. Ancak, hayatına ve yetiştirilme tarzına bakıldığında, bu deneyimlerin, partinin ve devletin karşı karşıya kalacağı zorluklara karşı koyma bağlamında, liderliğe yükselişi için sadece kademeli bir hazırlık olduğu anlaşılıyor.

Kızıl prens

Çin ve meseleleri ile ilgilenen çevrelerin dışında çok az kişi Şi Jinping'in, Çin Halk Cumhuriyeti'ni kuran ilk kuşak devrimcilerden oluşan “Kızıl Prensler” sınıfına mensup ilk parti genel sekreteri olduğunu bilir. Babası Şi Zhongxun, Devlet Konseyi Başkan Yardımcılığı, Devlet Konseyi Genel Sekreterliği ve Merkezi Propaganda Dairesi Başkanlığı gibi üst düzey görevlerde bulunmuştu. Ayrıca Büyük Bölünme öncesi ve sonrasında Sovyetler Birliği ve Kuzey Kore ile ilişkilerde hassas görevler üstlenmişti.

Şi 1953'te doğdu ve çocukluğunun bir kısmını, üst düzey liderliğin ikamet ettiği Yasak Şehir'in bitişiğindeki kapalı bir yerleşke olan Zhongnanhai'de geçirdi. Orada, yüksek rütbeli yetkililerin çocukları için kurulan ve daha çok elitler yetiştirmek için kapalı bir alan gibi görünen okullarda eğitim gördü.

Parti çevrelerinde o zamanlar seçimi herhangi bir akımı rahatsız etmesi muhtemel olmayan uzlaşmacı bir figür olarak görülüyordu

Büyük İleri Atılım'ın başarısız olmasının ardından ve daha sonra Kültür Devrimi'ne neden olacak artan huzursuzlukla birlikte kırılmalar yaşandı. Babası, Mao'yu eleştiren bir edebi eseri onaylamasıyla ilgili suçlamalar nedeniyle siyasi sürgüne gönderildi.

Kültür Devrimi'nin başlamasıyla aile dağıldı. Bazı kaynaklara göre, üvey kız kardeşi baskılara dayanamayarak intihar etti, komünist bir aktivist olan annesi Qi Xin ise alenen aşağılandı. Şi'nin kendisi de on beş yaşındayken, “Dağa çıkış ve kırsala dönüş” kampanyası kapsamında kırsal kesime gönderilen yaklaşık 18 milyon genç Çinli erkekten biri oldu.

Shaanxi eyaletinin Liangjiahe şehrinde, karşısında sıkışık, çamurlu bir dünya, dağlara oyulmuş Yaodong çamur mağaraları, zorlu tarım işleri, amansız sivrisinekler, yiyecek kıtlığı ve  tam anlamıyla bir örgün eğitim yokluğu buldu. Orada, köylüler ve alt sınıflarla duygusal bir bağ kurdu, Çin'i köklerinden tanıdı ve çektiği zorluklar, daha sonra liderliğinin belirleyici bir özelliği haline gelecek olan siyasi istikrar takıntısını ona aşıladı.

Çin değişiyor ve Şi'nin kaderi de değişiyor

Kırsal kesimde geçirdiği yedi yıl boyunca, Şi'nin partiye katılma başvurusu sekiz kez reddedildikten sonra nihayet kabul edildi ve partinin köydeki şubesinin sekreteri oldu. 1975'te “çamur mağaralarını” terk etti ve Pekin'e dönerek Tsinghua Üniversitesi'ne kaydoldu.

sdvffd
Çin Devlet Başkanı Şi Jinping, ülkenin en yüksek karar alma organı olan Çin Komünist Partisi Politbüro Daimi Komitesi'nin yeni üyelerinin tanıtımı sırasında el sallıyor, 23 Ekim 2022 (AFP)

O zamanlar sadece Şi'nin kaderi değil, tüm Çin'in kaderi de değişiyordu. Mao 1976'da öldü ve iki yıl sonra Deng Şiaoping fiili lider oldu; bu da “reform ve dışa açılma” politikası ile Şi Jinping'in iktidarın kalbine muzaffer dönüşünün önünü açtı.

1980'lere gelindiğinde, Şi Zhongshan, Çin'in kapitalist dünyaya açılan kapısı olan Guangdong eyaletinde en yüksek siyasi makamı üstlenmiş ve Shenzhen ve Zhuhai'deki serbest ekonomik bölgeler deneyimini denetlemişti. Şi burada, piyasanın bir düşman değil bir araç olduğu ve siyasi kontrol koşulu ile özel sektörle ortaklığın kaçınılmaz olduğu fikrini miras aldı.

Kıtlık ve yolsuzluk riskini yönetmek

1979'da mezun olduktan sonra Şi, babasının “en yakın silah arkadaşı” olarak tanımladığı yüksek rütbeli savunma yetkilisi Geng Biao'nun ofisinde yardımcı olarak göreve başladı. Orada, parti ve ordu içinde önemli bir ilişki ağı geliştirdi.

1982'de, siyasi kariyeri iki önemli deneyimle gerçekten başladı. İlk deneyimi, sınırlı kaynaklar ve acil ihtiyaçlarla kısıtlanmış karmaşık bir günlük yönetim ile karşılaştığı yoksul tarım eyaleti Hebei'deydi. Orada, yönetimin boş sloganlarla değil, günlük ayrıntıları yönetme yeteneğiyle ölçüldüğünü pratik bir şekilde anladı.

İkinci deneyimini ise 1985'te Fujian'da yaşadı. Burada görüntü büyük ölçüde değişmişti; sınır ötesi ticaret, Tayvan yatırımları, kaçakçılık ve bürokrasi, iş adamları ve güvenlik aygıtıyla iç içe geçmiş çıkar grupları ağları vardı. Orada “temiz adam” olarak tanındı ve piyasaların devletten daha hızlı hareket ettiği yükselen Çin'in yüzüyle doğrudan temas kurdu.

O zamandan itibaren, yolsuzluğun bireysel bir suç değil, devlet içinde partinin otoritesini tehdit eden paralel güç merkezleri yaratabilen bir sistem olduğuna dair inancı pekişti.

Bundan sonra, Şi, Zhejiang eyaleti ve akabinde Çin'in finans başkenti Şanghay şehrinin yönetimini üstlendi. Burada 2007'de güçlü eski başkan Jiang Zemin'e yakın ve bağlantılı kişilerin karıştığı bir yolsuzluk skandalının sonuçlarını kontrol altına almak ve disiplini yeniden sağlamak için çalıştı. Aynı yıl, Şi, rejimin en yüksek güç organı olan Politbüro Daimi Komitesi'ne katıldı ve 2008'de başkan yardımcısı oldu. Bir dizi atama, 2012'deki bir sonraki Parti Kongresi'nde parti ve ülke liderliğini üstlenmesinin yolunu açtı.

Yolsuzluğun bireysel bir suç değil, devlet içinde partinin otoritesini tehdit eden paralel güç merkezleri yaratabilen bir sistem olduğuna dair inancı pekişti

 Yolsuzlukla mücadele ve askeri reform

Deng Şiaoping'den beri genel sekreterler için yolsuzlukla mücadele kampanyaları başlatmak bir gelenekti, ancak bunlar genellikle ilk coşku dalgasından sonra sekteye uğruyordu. Ancak Şi'nin kampanyası ciddiydi ve en üst düzey yetkililerden yani “kaplanlardan” en düşük rütbeli çalışana kadar herkesi hedef aldı.

Yolsuzlukla mücadele geçmişine rağmen, genel sekreter olarak yeni kampanyası, çeşitli kaynaklarda farklı şekillerde anlatılan bir anlatıyla ilişkilendirildi. Hikaye, genel sekreter seçilmesinden bir ay önce, tam olarak 4 Eylül 2012'de başlıyor. Şi, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile planlanmış bir görüşme de dahil olmak üzere tüm toplantılarını aniden iptal etti ve ancak 15 gün sonra ortaya çıktı.

Onun ortadan kaybolması bir dizi söylenti ve analize yol açtı. Bir anlatıma göre, parti içinde başkanlığa atanması görüşmeleri sırasında Şi, yolsuzlukla mücadele için kıdemli parti liderlerinden herhangi bir kısıtlama olmaksızın tüm grupları kapsayan tam bir yetki talep etmiş ve talebinin reddedilmesi halinde inzivaya çekilmekle tehdit etmişti.

Sonuç olarak, 2012'den 2026'nın başlarına kadar 7,2 milyondan fazla kişinin soruşturulduğu, cezalandırıldığı veya disiplin cezası aldığı Şi'nin yolsuzlukla mücadele kampanyası, yolsuzluk seviyelerini düşürmede başarılı oldu. Ancak her şeyin olumsuz sonuçları vardır ve Şi’nin kampanyası da kadroları korkutarak, inisiyatif almaktan ve yenilik yapmaktan caydırdı.

dsvfdv
Şi Jinping, Pekin'deki Halkın Büyük Salonu'nda düzenlenen Çin Engelliler Federasyonu 8. Ulusal Kongresi'ne katılımı sırasında Komünist Parti üyelerini selamlıyor, 18 Eylül 2023 (EPA)

Batı medyasının gücü kendi elinde toplamaya yönelik bir tasfiye olarak nitelendirdiği Şi'nin orduyu reforme etme ve modernize etme kampanyasına gelince, uzun süredir devam eden bir tartışmayla bağlantılı. Komünistler her zaman orduya şüphe ve ihtiyatla bakmışlardır. Mao Zedong'un bu konudaki ünlü sözü şöyledir: “Komünist Parti silahı yönetir ve silahın partiyi yönetmesine asla izin verilmez.” Ancak siviller ve ordu arasındaki ilişkiye dair tartışma iç çevrelerle sınırlı kalmadı. Şeffaflık başlığı altında Washington, sivil otoritenin ordu üzerindeki kontrolü konusunda sürekli olarak şüpheler uyandırmaya çalıştı. Eski başkan Hu Jintao ile dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld arasında Pekin'de yapılan bir görüşmeyle ilgili ABD'nin sızdırdığı bilgilerden sonra, bu durum Pekin için sıkıntılı bir hal almıştı. Anlatılanlara göre, Rumsfeld, ziyaretin arifesinde Hu Jintao'ya askeri uçak denemeleriyle ilgili haberleri sormuştu. Görünüşe göre Hu Jintao, gerekli güvenilir bilgilere sahip olmadığından bu konuyu ne yalanlayabilmiş ne de açıklığa kavuşturabilmişti. Şi Jinping'in kampanyasına dönecek olursak, iki amacı vardı; birincisi, gizlilik perdesi altında faaliyet gösteren ordu içindeki geniş çaplı yolsuzluğa son vermek. İkincisi ise Şi'nin asla Hu Jintao'nunkine benzer bir duruma düşmemesini, yani askeri kararların generaller tarafından değil, yalnızca kendisi tarafından alınmasını sağlamak.

Batı medyasının gücü kendi elinde toplamaya yönelik bir tasfiye olarak nitelendirdiği Şi'nin orduyu reforme etme ve modernize etme kampanyası, uzun süredir devam eden bir tartışmayla bağlantılı. Komünistler her zaman orduya şüphe ve ihtiyatla bakmışlardır

Partiyi eski ihtişamına kavuşturmak

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Şi'nin genel sekreter olarak hemen yerine getirmeye çalıştığı bir diğer görev de partiyi siyasi ve ideolojik bir aygıt olarak yeniden canlandırmaktı. Şi'nin misyonu iki farklı kaynaktan besleniyordu. Birincisi, Şi, Sovyetler Birliği'nin çöküşünün daha az tartışılan nedenlerinden birinin “Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin tarihini unutması” olduğuna inanıyordu. Stalin döneminin keskin bir şekilde eleştirilmesi, kurucu anlatıdan kopmaya neden olmuş, geçmiş ile bugün arasındaki sembolik bağı zayıflatmış ve ideolojik meşruiyette bir boşluk yaratmıştı.

dvfd
Çin Devlet Başkanı Şi Jinping, Çin'in güneyindeki Makao'da Halk Kurtuluş Ordusu'nun bir birliğini denetliyor. 20 Aralık 2024 (Xinhua)

İkinci kaynak ise Şi'nin kendisinin sıkı bir komünist olmasıdır. Babası zulüm görmüş, baskıya maruz kalmış ve işkence görmüş, ailesi dağılmış olmasına rağmen, partiye sadık kalmış ve onun dışında hayatının bir anlamı olmadığına inanmıştı. Bu nedenle, partiyi temel değerlerine geri döndürmek Şi için kişisel ve ailevi bir misyon, siyaset ve kaderin iç içe geçtiği, ömür boyu sürecek ve partinin nihayetinde bir kurumdan daha fazlasına dönüşeceği, varoluşun anlamı haline geleceği bir yola derin bir bağlılıktı.

Şi yönetiminde Çin zirveye ulaştı. Ekonomik rakamlar ortada. Teknolojik başarıları hem rakipler hem de müttefikler tarafından itiraf ediliyor. Bu durum, Çin'in dış politikasını yöneten stratejik ihtiyat ve uygun anı beklerken gücü gizleme doktrinlerinin yeniden değerlendirilmesini gerektiriyordu ve Şi için o an geldi. Olaylar da onun lehine. Putin Rusyası'nın savaşlarından Trump ABD'sinin stratejik yönünü kaybetmesine kadar, Çin, planları, yönlendirmeleri ve ilkeleriyle birbiri ardınca hedeflerini gerçekleştirdi.

Kuşak ve Yol Girişimi'nden BRICS grubunun genişlemesi ve Şanghay İşbirliği Örgütü'nün güçlendirilmesine kadar Şi Jinping ile Çin, daha belirgin bir küresel etki ağı çizdi. Ancak çarpıcı bir paradoksla, dış dünyaya açık bir şekilde uzatılan ele karşılık içeride kapalı bir yumruk var. Şi, Zhongnanhai saraylarından Shaanxi'nin çamur mağaralarına düşüş dersini unutmuyor. Sovyetler Birliği'nin çöküşü, renkli devrimler ve Arap Baharı ayaklanmaları, güvenlik kaygılarını körükledi. Sincan ve Tibet'ten Hong Kong'a kadar, siyasi istikrar onun gündemindeki tek madde, diğer her şey ise ondan sonra geliyor.

Sosyal ağlar ve dijital akışlar çağında çatışma araçlarının çoğalması ve dünyanın kaynaklar için bir yarışa girmesiyle birlikte, güvenlikleştirme mantığı ekonomiye, dijitalleşmeye, eğitime, enerjiye ve ulaşıma kadar uzandı. Sonuç olarak, istikrarı sadece bir yönetim işlevi değil, kapsamlı bir hayatta kalma koşulu olarak yeniden tanımlayan bir devlette, hayatın neredeyse her yönü artık ulusal güvenlik merceğinden değerlendiriliyor. Bazıları Şi Jinping'in iktidara yükselişini, hem trajik hem de zafer dolu deneyimlerle zengin bir tarihe sahip olan Çin Komünist Partisi'nin kendi gidişatının bir yansıması olarak yorumluyor. Ancak daha geniş bir perspektiften bakıldığında, bu biyografinin ayrıntıları, Çin'in merkeziyetçi bir imparatorluktan bir yüzyıllık aşağılanma, işgal ve yoksulluğa düşüşüne, ardından acı, gözyaşı, ter ve kanla dolu amansız bir yürüyüşle nihai zafere doğru ilerlemesine dayanan modern tarihinin, neredeyse iki yüzyıllık dönüşüm ve gerilemelerinin yoğunlaştırılmış bir versiyonu gibi görünüyor.


ABD'den İran'a müzakereler için 5 şart

Tahran’dan bir kare (Reuters)
Tahran’dan bir kare (Reuters)
TT

ABD'den İran'a müzakereler için 5 şart

Tahran’dan bir kare (Reuters)
Tahran’dan bir kare (Reuters)

İran Devrim Muhafızları’na bağlı Fars Haber Ajansı, Washington’un olası İran-ABD müzakereleri çerçevesinde Tahran’ın önerilerine yanıt olarak 5 temel şart belirlediğini bildirdi.

Habere göre Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen ve savaşın sona erdirilmesini hedefleyen müzakereler, geçen hafta tarafların karşılıklı önerileri reddetmesiyle durma noktasına geldi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cuma günü yaptığı açıklamada, Tahran’ın Washington’dan ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin müzakerelere devam etmeye hazır olduğuna dair mesajlar aldığını söyledi.

Pakistan İçişleri Bakanı’nın, tıkanan görüşmeleri kolaylaştırmak amacıyla Cumartesi günü Tahran’a gittiği ve ziyaretin İran basını tarafından doğrulandığı aktarıldı.

Şarku’l Avsat’ın Fars Ajansı’ndan aktardığı habere göre ABD’nin şartları arasında şunlar yer alıyor:

  • ABD’nin herhangi bir tazminat veya zarar ödememesi,
  • İran’a ait 400 kilogram uranyumun ABD’ye teslim edilmesi,
  • İran’da yalnızca tek bir nükleer tesisin faal kalması,
  • Dondurulmuş İran varlıklarının yalnızca yüzde 25’inin serbest bırakılması,
  • Ateşkesin tüm cephelerde müzakerelerle ilişkilendirilmesi.

Haberde, İran bu şartları yerine getirse dahi ABD ve İsrail’den gelen saldırı tehdidinin süreceği değerlendirmesine de yer verildi. Ayrıca Washington’un teklifinin, savaş sırasında elde edilemeyen hedefleri diplomasi yoluyla elde etmeyi amaçladığı öne sürüldü.

Buna karşılık İran’ın, herhangi bir müzakere için “güven artırıcı 5 adım” şart koştuğu belirtildi. Bu adımlar arasında:

  • Tüm cephelerde savaşın sona ermesi, özellikle Lübnan’da,
  • İran’a yönelik yaptırımların kaldırılması,
  • Dondurulmuş İran fonlarının serbest bırakılması,
  • Savaş zararlarının tazmin edilmesi,
  • Hürmüz Boğazı üzerindeki İran egemenliğinin tanınması bulunuyor.

İran, ABD-İsrail saldırılarına yanıt olarak Hürmüz Boğazı’nı fiilen çoğu deniz trafiğine kapattı. Bu durumun küresel enerji tedarikinde ciddi bir sarsıntıya yol açtığı ifade edildi.

ABD’nin geçen ay İran’a yönelik saldırılarını durdurduğu, ancak İran limanlarına yönelik bir abluka başlattığı belirtildi. Tahran ise abluka sona ermeden boğazı açmayacağını açıkladı. ABD Başkanı Trump’ın, bir anlaşma sağlanmaması halinde yeniden saldırı tehdidinde bulunduğu aktarıldı.

Ayrıca Arakçi, Hindistan’ın Yeni Delhi kentinde düzenlenen BRICS toplantısı sırasında yaptığı basın açıklamasında, ABD’nin müzakere teklifine dair farklı mesajlar aldıklarını söyledi. Trump’ın sosyal medya açıklamalarının “birkaç gün önceki durumu yansıttığını” belirten Arakçi, daha sonra ABD’den yeniden diyalog isteği geldiğini ifade etti.

Buna rağmen Arakçi, Washington’un ciddiyetine ilişkin şüphelerini dile getirerek, “ABD’nin ciddi ve adil bir anlaşmaya hazır olduğuna emin olduğumuz anda müzakerelere döneriz” dedi.

Devrim Muhafızları’nın eski Genel Komutanı Muhammed Ali Caferi de Çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran’ın ABD ile ön şartlar ve güven artırıcı adımlar olmadan müzakereye girmeyeceğini söyledi. Bu şartlar arasında savaşın tüm cephelerde sona ermesi, yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş fonların serbest bırakılması, savaş tazminatı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğinin tanınması yer aldı.

Salı günü ise İran Meclis Başkanı ve baş müzakereci Muhammed Bakır Kalibaf, ABD’ye sert bir uyarıda bulunarak, İran’ın önerisindeki 14 maddelik planı kabul etmesi gerektiğini, aksi halde “başarısızlıkla karşılaşacağını” söyledi. Kalibaf, X platformunda yaptığı paylaşımda, “İran halkının haklarını kabul etmekten başka alternatif yoktur. Aksi her yaklaşım tamamen sonuçsuz kalacaktır” ifadelerini kullandı.


ABD’nin, Rus petrolüne yönelik yaptırımları hafifletmek amacıyla tanıdığı muafiyetin süresi sona erdi

Rusya’nın Nakhodka Körfezi’ndeki Kozmino limanında demirlemiş bir ham petrol tankeri (Reuters)
Rusya’nın Nakhodka Körfezi’ndeki Kozmino limanında demirlemiş bir ham petrol tankeri (Reuters)
TT

ABD’nin, Rus petrolüne yönelik yaptırımları hafifletmek amacıyla tanıdığı muafiyetin süresi sona erdi

Rusya’nın Nakhodka Körfezi’ndeki Kozmino limanında demirlemiş bir ham petrol tankeri (Reuters)
Rusya’nın Nakhodka Körfezi’ndeki Kozmino limanında demirlemiş bir ham petrol tankeri (Reuters)

ABD’nin, Rus petrolüne yönelik yaptırımları hafifletmek amacıyla tanıdığı muafiyetin süresi sona erdi. Söz konusu karar, İran savaşı nedeniyle artan enerji fiyatlarının gölgesinde alındı.

Geçtiğimiz nisan ayında ABD Hazine Bakanlığı, 17 Nisan itibarıyla gemilere yüklenen Rusya menşeli ham petrol ve petrol ürünlerinin teslimi ve satışına izin veren bir muafiyet yayımlamıştı.

Söz konusu düzenlemenin dün itibarıyla sona ermesi planlanırken, Hazine Bakanlığı’nın internet sitesinde bu konuda güncellenmiş bir talimat yer almadı.

Rusya’nın petrol sektörü yıllardır ABD yaptırımlarının hedefinde bulunurken, nisan ayındaki istisna küresel enerji piyasalarında fiyat istikrarını sağlama amacıyla getirilmişti.

ABD daha önce mart ortasında da benzer bir muafiyet tanımış, ancak bu düzenleme 11 Nisan’da sona ermişti.

Eleştirmenler, söz konusu adımın Rusya’nın mali kaynaklarını güçlendirdiğini ve Kremlin’in petrol gelirlerini Ukrayna’daki savaşı finanse etmek için kullandığını savunuyor.

ABD Senatosu’nun Demokrat üyeleri Jeanne Shaheen ve Elizabeth Warren cuma günü yaptıkları açıklamada, Trump yönetimine muafiyetin uzatılmaması çağrısında bulundu.

Ortak açıklamada, “Hazine Bakanlığı’nın, Rusya’nın, Başkan Donald Trump’ın İran’daki pervasız savaşı sayesinde daha fazla gelir elde etmesine yardımcı olan düşünülmemiş politikasına son vermesi gerektiği” ifade edildi.

Senatörler ayrıca bu düzenlemenin ABD’li aileler için maliyetleri düşürdüğüne dair hiçbir işaret olmadığını belirtti.

Açıklamada, İran savaşıyla birlikte ABD’de benzin fiyatlarının belirgin şekilde yükseldiğine dikkat çekildi.

Amerikan Otomobil Birliği’nin (AAA) analizine göre dün ülkede ortalama benzin fiyatı galon başına 4,52 dolara ulaştı. Şubat ayı sonunda başlayan ABD-İsrail operasyonları öncesinde ise bu ortalama 2,98 dolar seviyesindeydi.