İranlı diplomat Muhammed Rıza Şeybani, Beyrut’a büyükelçi olarak atanmasından sadece birkaç hafta sonra diplomatik bir krizin odağı haline geldi. Lübnan Dışişleri Bakanlığı, Şeybani’yi ‘istenmeyen kişi’ ilan etti. Bu adım, Beyrut ile Tahran arasındaki ilişkilerde mevcut gerilimin boyutunu ortaya koyarken, Ortadoğu’nun en karmaşık dosyalarından biriyle ilişkilendirilen deneyimli bir diplomata yeniden ışık tuttu.
Söz konusu kararla birlikte, Tahran’ın Lübnan ve Suriye meselelerindeki uzun deneyimine dayanarak yeniden sahaya sürdüğü Şeybani’nin görevi kısa sürede sona ermiş oldu. Atanmasının ardından, diplomatik rolünün sınırlarına dair Lübnan’daki hassas siyasi gerçeklerle karşılaşması, görev süresinin kısa kalmasına yol açtı.
Savaş tecrübesi ve bölgesel konumu
Şeybani, Lübnan için yeni bir isim değildi. 2005-2009 yılları arasında İran’ın Beyrut Büyükelçiliği görevini yürütmüş, bu dönemde 2006 Temmuz Savaşı sırasında Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan çatışmalarda doğrudan deneyim kazanmıştı. Bu süreç, ona güvenlik ve siyasi açıdan karmaşık koşullarda ilişki yönetme tecrübesi kazandırmıştı.
2026 başında yeniden büyükelçi olarak atanması, İran’ın özellikle politika ve güvenliğin iç içe geçtiği, yerel ve bölgesel hesapların karmaşık şekilde birleştiği alanlarda deneyimli diplomatlara dayalı yaklaşımının bir devamı olarak değerlendirildi.
Şeybani, selefi Mücteba Amani’nin Beyrut’ta yaralanmasının ardından göreve getirildi. Bölgedeki gerilimin yükseldiği hassas bir döneme denk gelen atama, Şeybani’nin dönüşüne geleneksel diplomatik çerçevenin ötesinde bir önem kazandırdı.
Beyrut ile Şam arasında
Şeybani, 1960 doğumlu olup kariyerine 1980’li yıllarda İran Dışişleri Bakanlığı’nda başladı ve görevlerini giderek yükselterek özellikle Ortadoğu dosyalarına odaklandı. Kıbrıs’ta geçici görevle büyükelçilik yaptı, ardından Mısır’daki İran Çıkarlarını Koruma Ofisi’nin başkanlığını yürüttü. Daha sonra Beyrut’a büyükelçi olarak atanırken, 2011-2016 yılları arasında Suriye Büyükelçiliği görevini üstlenerek Suriye savaşının ilk dönemlerini yakından takip etti. Şeybani, daha sonra Tunus’ta İran büyükelçiliğini yürüttü ve Libya’da büyükelçi olarak ikamet etmeyen temsilcilik görevini üstlendi. Bunun yanında, Dışişleri Bakanlığı’nda Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı olarak görev yaptı.
Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde İran Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Siyasi ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde danışman ve kıdemli araştırmacı olarak görev aldı. Artan bölgesel gerilimler ile birlikte tekrar sahneye dönerek diplomatik rolünü sürdürdü.
Gerilimin tırmanma aşamasındaki özel roller
Ekim 2024’te Şeybani, İran Dışişleri Bakanı’nın Batı Asya İşlerinden Sorumlu Özel Temsilcisi olarak atandı. Ardından Ocak 2025’te, Şam’daki gelişmeler ve İran Büyükelçiliği’nin kapatılması sonrasında Suriye Özel Temsilcisi görevine getirildi.
Aynı dönemde Lübnan dosyasının da özel temsilci olarak takibi Şeybani’ye emanet edildi. Bu görev, onu kriz yönetiminde güvenilen diplomatlardan biri haline getirdi.
Şeybani’nin kariyeri, İran diplomatik yapısındaki farklılıkları da ortaya koyuyor. Kendisi, Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü ile ilişkili olmayan, İran İstihbarat Bakanlığı kadrosuna bağlı bir diplomat olarak sınıflandırılıyor. Bu durum, İran dış politikasında görev dağılımının çeşitliliğini ve uzmanlaşmayı yansıtıyor.
İstenmeyen kişi ilan edildi
Bu gelişme yalnızca siyasi boyutla sınırlı kalmayıp, karar mekanizması ve yetkiler ile diplomatik faaliyetlerin uluslararası kurallara uygunluğu konusunda hukuki ve anayasal tartışmaların da kapısını açtı.

Konuyla ilgili olarak Şarku’l Avsat’a konuşan anayasa hukuku uzmanı Said Malik, İran büyükelçisinin atanmasının onayının geri çekilmesi ve ‘istenmeyen kişi’ ilan edilmesinin yasal dayanağının, Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi’nin 9. maddesine dayandığını belirtti. Malik, bu maddenin ‘ev sahibi devlete, diplomatik personeli görevden alma veya istenmeyen kişi ilan etme hakkı tanıdığını, ancak kararın alınış şeklinin Bakanlar Kurulu kararı veya Dışişleri Bakanı kararı gibi belirli bir usule bağlanmadığını’ vurguladı.
Malik, alınan tedbirin diplomatik ilişkilerin kesilmesi kapsamında olmadığını, aksine diplomatik temsilin yönetimi ile ilgili önlemler çerçevesinde değerlendirildiğini ifade etti. Buna göre, bir diplomatın istenmeyen kişi ilan edilmesi veya temsil seviyesinin düşürülmesi, anayasanın 66. maddesinin ikinci fıkrasına dayanarak Dışişleri Bakanı’nın yetkisi dahilindedir.
Malik, büyükelçinin istenmeyen kişi ilan edilmesi kararının yürürlükte olduğunu ve uygulanması gerektiğini vurguladı. Malik, belirlenen sürenin dolmasının ardından büyükelçinin Lübnan topraklarında bulunmasının yasal geçerliliğinin kalmayacağını ve bu nedenle varlığının hukuken meşru olmadığını ifade etti.

Malik, bu durumun güvenlik güçleri üzerinde doğrudan bir sorumluluk yarattığını belirterek, “Dışişleri Bakanlığı tarafından alınan devlet kararının uygulanması ve büyükelçinin bulunduğu yer tespit edildiğinde veya yakalandığında derhal Lübnan’dan çıkarılması güvenlik birimlerinin yükümlülüğüdür, çünkü artık yasal olarak ikamet hakkı kalmamıştır” dedi.
Öte yandan Malik, kararın uygulanmasının uluslararası kurallarla sınırlı olduğunu vurguladı. Buna göre, “Büyükelçinin diplomatik misyonun bulunduğu alan içinde bulunması, Lübnan güvenlik güçlerinin buraya girmesini veya müdahale etmesini engeller; çünkü misyonlar Viyana Sözleşmesi kapsamında dokunulmazlığa sahiptir.” Malik, bu dokunulmazlığın büyükelçinin varlığının devamlı olarak yasal olduğu anlamına gelmediğini, sadece sınırın misyon alanıyla sınırlı olduğunu ve kararın uygulanmasının büyükelçinin misyon alanından çıkmasıyla mümkün olacağını belirtti. Bu noktada gerekli yasal işlemlerin başlatılabileceğini ifade etti.

