Trump’ın İran’a “deniz ablukası” uygulayacağını açıklamasının ardından müzakere süreci sona mı erdi?

ABD Başkanı, ‘baskı altında müzakere’ seçeneğini masada tutarken İran'ın nihayetinde şartlarını kabul edeceğini düşünüyor. Savaşın yeniden başlaması ve gerginliğin tırmanması ihtimaline dair endişeler devam ediyor

Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin yeniden tıkanmasıyla birlikte, Başkan Trump’ın İran konusunda atacağı sonraki adımlara ilişkin soru işaretleri artıyor (AFP)
Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin yeniden tıkanmasıyla birlikte, Başkan Trump’ın İran konusunda atacağı sonraki adımlara ilişkin soru işaretleri artıyor (AFP)
TT

Trump’ın İran’a “deniz ablukası” uygulayacağını açıklamasının ardından müzakere süreci sona mı erdi?

Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin yeniden tıkanmasıyla birlikte, Başkan Trump’ın İran konusunda atacağı sonraki adımlara ilişkin soru işaretleri artıyor (AFP)
Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin yeniden tıkanmasıyla birlikte, Başkan Trump’ın İran konusunda atacağı sonraki adımlara ilişkin soru işaretleri artıyor (AFP)

Ahmed Abdulhakim

ABD Başkanı Donald Trump’ın, Tahran’ın ateşkes anlaşması çerçevesinde ‘Hürmüz Boğazı’nı yeniden açma’ talebini reddetmesinin ardından boğazda derhal yürürlüğe girecek bir ‘deniz ablukası’ uygulayacaklarını ve ABD Donanması’nın ‘boğaza girmeye veya boğazdan çıkmaya çalışan tüm gemileri engelleme operasyonu’ başlatacağını duyurdu. Bu durum, ABD ve İran'ın İslamabad'da tıkanan müzakereleri yeniden başlatıp başlatmayacağına ve bu görüşmelerin başarısız olmasının ardından ‘kırılgan’ ateşkesin akıbetine dair soruları gündeme getirdi.

Pakistan'da yaklaşık 20 saat süren yoğun müzakerelerin ardından, iki ülke binlerce kişinin hayatını kaybettiği ve tüm dünyada petrol fiyatlarının yükselmesine neden olan savaşı sona erdirmek için bir anlaşmaya varamadı. Bu ‘başarısızlık’ üzerine, her iki taraf da sorumluluğu birbirine yükledi. ABD’nin müzakere heyetinin başında yer alan Trump’ın Yardımcısı J.D. Vance, ‘anlaşma sağlanamadığını’ açıkladı. Vance, ülkesinin Tahran'a ‘nihai ve en iyi teklifi’ sunduğunu belirtti. Buna karşın İran resmi yayın kurumu, görüşmelerin ‘ABD tarafının aşırı talepleri’ nedeniyle çöktüğünü bildirdi.

İslamabad’da gerçekleştirilen ABD-İran görüşmeleri, iki ülke arasında on yıldan fazla bir süredir yapılan ilk resmi yüz yüze görüşme ve 1979’dan bu yana en üst düzeyde yapılan görüşme oldu. Bu görüşme, yaklaşık altı hafta önce başlayan savaş için iki hafta sürecek bir ateşkes ilanının ardından gerçekleşti. Bunun üzerine İran, küresel enerji arzının yaklaşık yüzde 20'sini oluşturan hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı'nı kapattı ve bu da küresel enerji fiyatlarının yükselmesine neden oldu.

Müzakere kapısı kapandı mı?

ABD ve İran’ın müzakereleri yakın zamanda yeniden başlatıp başlatmayacakları ya da Pakistan'daki görüşmelerin başarısızlığının ardından ateşkesin akıbetinin ne olacağı henüz netleşmiş değil. Tarafların savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya varamaması, birçok yorum ve analizde endişelere yol açtı. Tarafların savaşın sona ermesi koşulları konusunda önceki tutumlarında ısrar etmeleri halinde, gerginliğin yeniden tırmanması ve mevcut sükunetin ortadan kalkması gibi en kötü senaryoların gerçekleşme olasılığı yüksek görünüyor. Bu da tarafların tutumları arasındaki derin uçurumun devam edeceği anlamına geliyor.

Şarku’l Avsat’ın İngiltere merkezli Telegraph gazetesinden aktardığı habere göre ABD ile İran arasındaki müzakerelerin başarısız olmasının ardından, iki ülke arasındaki çatışmanın gidişatının üç ana senaryoya bağlı olduğunu belirtiyor. Gazete, Başkan Yardımcısı J.D. Vance başkanlığındaki ABD heyetinin ABD'ye dönüşünün ardından, ABD'nin tutumunun ve yaklaşımının ‘tamamen’ Başkan Donald Trump'ın elinde olacağını yazdı Gazeteye göre bu seçeneklerin ilki, ABD heyetinin çekilmesinin ‘İran'ı daha sonra taviz vermeye zorlamak için taktiksel bir adım’ olduğu varsayımına dayanan ‘baskı altında müzakerelerin yeniden başlaması’ olasılığı olsa Telegraph gazetesi, bu yolun krizi uzatabileceğini ve mevcut çıkmazın tekrarlanmasına yol açabileceği konusunda uyardı.

Bu senaryonun varsayımını destekleyen bir gelişme ise, Başkan Trump'ın Pakistan'da İranlılarla yapılan müzakereleri ‘son derece dostane’ olarak nitelendirmesi oldu. Trump dün, ABD merkezli televizyon kanalı Fox News’e yaptığı açıklamada, müzakereler sırasında ‘ihtiyaç duydukları hemen hemen tüm maddeleri’ elde ettiklerini, ancak İran'ın nükleer emellerinden vazgeçme taahhüdünü yerine getirememesi üzerine müzakereler sonuçsuz kaldığını’ söyledi. Trump, gelecekte ABD’nin Tahran'dan istediği ‘her şeyi’ elde edeceğini tahmin ettiğini de sözlerine ekledi.

dfvbf
İslamabad'da yapılan ABD-İran görüşmeleri, 1979'dan bu yana iki ülke arasında yapılan en üst düzey resmi görüşme oldu (AFP)

Aynı doğrultuda, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Pakistan'dan ayrılmadan önce yaptığı açıklamada, ülkesinin İran'a “nihai ve en iyi teklifi” sunduğunu belirtti. Tahran'a teklifi incelemesi için biraz zaman tanıyacağını belirten Vance, aynı zamanda Washington'un İran'dan nükleer silah geliştirmeyeceği konusunda ‘kesin bir taahhüt’ istediğini vurguladı. Bu, 1979 İslam Devrimi'nden bu yana iki taraf arasında yapılan en üst düzey toplantıda görülmemiş bir durumdu.

Telegraph'a göre ikinci senaryo ise gerginliğin yeniden tırmanması ve savaşın daha geniş çapta yeniden başlaması ya da özellikle Hürmüz Boğazı'nda sınırlı operasyonların yürütülmesi. İran, savaşın patlak vermesinden bu yana bu boğazı kontrol altına alarak kapattı ve bu yolla ‘küresel ekonomik baskı’ uyguladı. Bu gelişme, enerji fiyatlarının yükselmesine ve ekonomik baskıların artmasına neden oldu. Ancak gazeteye göre bu senaryonun tehlikeleri, ‘bu durumun küresel enerji piyasalarında daha fazla kaosa ve enflasyon oranlarının yükselmesine yol açabileceği gibi, ABD yönetimi üzerindeki iç siyasi baskıların artmasından bahsetmeye bile gerek yok’ şeklinde özetleniyor.

Bu senaryo, Başkan Trump'ın dün sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı, ABD Donanması'nın derhal Hürmüz Boğazı'nı kapatmaya başlayacağı ve uluslararası sularda İran'a geçiş ücreti ödeyen herhangi bir gemiyi durduracağı yönündeki açıklamasıyla bir dereceye kadar örtüşüyor. İran'ın boğazı geçen gemilerden geçiş ücreti alması fikrine şiddetle karşı çıkan Trump, “Şu andan itibaren, dünyanın en iyisi olan ABD Donanması, Hürmüz Boğazı'na girmeye veya boğazdan çıkmaya çalışan tüm gemileri engelleme operasyonuna başlayacak” dedi. Trump ayrıca, “Donanmamıza, uluslararası sularda İran'a geçiş ücreti ödeyen tüm gemileri aramaları ve durdurmaları talimatını da verdim. Yasadışı geçiş ücreti ödeyen hiç kimse, açık denizde güvenli geçiş hakkına sahip olmayacak” diye ekledi.

İran'ın dünya ham petrolünün beşte birinin geçtiği bu stratejik boğazı kapatmaya devam etmesini, ‘boğazı açma sözünü kasten yerine getirmeme’ olarak nitelendiren ABD Başkanı, “Deniz kuvvetlerinin tamamı ve mayın döşeme gemilerinin çoğu tamamen imha edilmiş olmasına rağmen, sulara mayın döşediklerini söylüyorlar. Belki bunu yapmışlardır, ancak hangi gemi sahibi böyle bir riski göze almak ister ki?” ifadelerini kullandı.

Ortadoğu'daki savaşa kesin bir son verilmesi konusunda ABD ile bir anlaşmaya varılmadığı takdirde İran’ın enerji altyapısını yok etme tehdidini yineleyen Trump, Fox News’e “İran'ı bir günde yok edebilirim... Enerjiyle ilgili her şeyi, tüm santrallerini, tüm elektrik üretim santrallerini yok edebilirim” diye konuştu.

Telegraph gazetesine göre üçüncü seçenek ise ‘anlaşma olmadan savaşı sona erdirmek’, yani ABD Başkanı Donald Trump'ın resmi bir anlaşmaya varılmadan askeri operasyonları sonlandırması olabilir. Bu seçeneğin ABD'nin geri adım atması olarak yorumlanabileceğini ve nükleer dosya başta olmak üzere temel meseleleri çözümsüz bırakacağını ekleyen gazete, aynı zamanda bu seçeneğin, Washington'un elinde kartları yeniden düzenleme fırsatı yarattığını da vurguladı.

Bu hipotezi destekleyen bir diğer unsur ise, Pakistan'daki müzakerelerin başlamasından birkaç saat sonra Başkan Trump'ın yaptığı açıklamalar oldu. Trump, “ABD, İranlı liderleri öldürerek ve önemli askeri altyapıları yok ederek zaten zafer kazanmıştır” diye vurgularken “Anlaşma yapıp yapmamamız benim için fark etmez, çünkü biz kazandık” dedi. Ayrıca, “İran ile çok derin müzakereler içindeyiz, sonuç ne olursa olsun kazanacağız, onları askeri olarak yendik” diyen Trump, Tahran'ın inkârına rağmen, İran'ın mayınlarından temizlenmeye başlanması için cumartesi günü iki savaş gemisinin Hürmüz Boğazı'ndan geçtiğine dair ABD ordusunun açıklamasını tekrarladı. Trump, “Orada mayın tarama gemilerimiz var, boğazı temizliyoruz” dedikten sonra, “Boğazı kullanmasak da açacağız, çünkü dünyada onu kullanan birçok ülke var ve bunlar ya korkuyor, ya zayıf ya da cimri” diye ekledi.

Müzakerelerin uzaması konusundaki endişeler

New York Times gazetesine göre ABD yönetiminin önünde gazetenin ifadesiyle ‘acı’ seçenekler olsa da, müzakerelerin başarısızlığının ardından, Tahran ile nükleer programının geleceği konusunda uzun soluklu müzakerelere girmek ya da modern çağda enerji arzında en büyük kaosa neden olan savaşı yeniden başlatmak ve Hürmüz Boğazı'nın kontrolü konusunda uzun süre devam edecek bir savaş yaşanması olasılığı arasında gidip geliyor. Beyaz Saray yetkililerinin, hafta sonu tatilini geçirmek üzere Florida'ya giden Başkan Trump'ın yönetimin bir sonraki adımını açıklamasını bekleyeceklerini söylediklerini aktaran gazete, bununla birlikte, ‘bu seçeneklerin her birinin ciddi stratejik ve siyasi olumsuz sonuçları’ olduğunu belirtti.

fbfr
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, İran ile Pakistan’da yapılan müzakerelerin ardından düzenlenen kısa bir basın toplantısına Steve Witkoff ve Jared Kushner ile birlikte katıldı (AFP)

New York Times, Vance’in bir anlaşmaya varılamadığına dair açıklamalarının, Pakistan’ın ev sahipliği yaptığı mevcut müzakere turunun ‘geçtiğimiz şubat ayı sonlarında Cenevre'de çıkmaza giren müzakerelerden çok da farklı görünmediğini’ gösterdiğini yazdı. O dönemde Başkan Trump, daha sonra 38 gün süren ve İran'ın dört bir yanındaki füze depolarını, askeri üsleri ve yeni silah üreten sanayi tesislerini hedef alan füze saldırıları ve bombardıman emrini vermişti.

ABD Başkanı’nın bu bahsi, geçtiğimiz ay boyunca defalarca kez dile getirdiği İran'ın, ABD'nin devasa askeri güç gösterisiyle karşı karşıya kaldığında tutumunu değiştireceği fikrine dayanıyordu. ABD Savunma Bakanlığı'na (Pentagon) göre 13 binden fazla hedef vuruldu. Buna karşılık İranlılar ise, ABD'nin mühimmatının boyutu ne olursa olsun, kendilerini geri adım atmaya zorlayamayacağını göstermeye kararlıydılar.

New York Times, İran'ın sert tutumunun ileride değişme olasılığını yüksek görse de aynı zamanda ABD yönetiminin İran'la karmaşık ve uzun soluklu bir diyaloga sürüklenmekten korktuğunu belirtti. Trump, çatışmadan galip çıktığına inandığı için, özel elçisi Steve Witkoff'un da görüşüne göre, İran'ın basitçe teslim olması gerekiyor. Gazete, tarihin bu görüşü desteklemediğini belirtiyor. Çünkü eski ABD Başkan Barack Obama yönetimi sırasında Tahran ile Washington arasında varılan son büyük anlaşma, iki yıl süren müzakereler sonucunda ve İran'ın nükleer stokunun küçük bir kısmını elinde tutmasına izin verilmesi ve 2030 yılına kadar nükleer faaliyetlerine yönelik kısıtlamaların kademeli olarak kaldırılması da dahil olmak üzere karşılıklı tavizlerle doluydu.

Başkan Trump’ın elindeki başlıca baskı aracının, özellikle iki haftadır süren kırılgan ateşkesin 21 Nisan’da sona erecek olması nedeniyle, büyük çaplı askeri operasyonları yeniden başlatma tehdidinde bulunma yeteneği olduğunu belirten gazete, önümüzdeki günlerde savaşın yeniden başlaması tehdidinin gündeme gelebileceğini, ancak bunun özellikle Trump için uygulanabilir bir siyasi seçenek olmadığını ve İranlıların da bunun farkında olduğunu yazdı.

“Deniz ablukası” nereye yol açar?

Müzakere seçenekleri ile askeri ve ekonomik baskıların karşısında, Başkan Trump'ın dün yaptığı açıklama dikkati çekti. Trump, İran ile yapılan müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından krizin tırmanması üzerine, ABD Donanması'nın derhal Hürmüz Boğazı'ndaki kontrolünü sıkılaştırmaya başlayacağını açıklarken bu durum, iki haftalığına mutabık kalınan kırılgan ateşkesi tehdit ediyor.

Trump, sosyal medya platformu Truth Social hesabından yaptığı paylaşımda, ABD’nin uluslararası sularda İran'a ücret ödeyen tüm gemileri durduracağını ve İranlıların boğaza yerleştirdiklerini söylediği mayınları imha etmeye başlayacağını belirtti.

Trump, paylaşımında şunları söyledi:

“Şu andan itibaren, dünyanın en iyisi olan ABD Donanması, Hürmüz Boğazı'na girmeye veya çıkmaya çalışan tüm gemilerin hareketini kontrol etmeye başlayacak. Bize veya barışçıl gemilere ateş açan herhangi bir İranlı cehenneme gidecek.”

Trump'ın bu adımı, İran'a deniz ablukası uygulayacağına dair bir imada bulunmasının ertesi günü geldi. Washington, birkaç ay önce Venezuela'ya da benzer bir abluka uygulamış ve sonunda Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu gözaltına alıp ABD’ye götürmüştü.

‘Deniz ablukası’ seçeneği, Başkan Trump'ın Truth Social platformunda retweetlediği bir makalede gündeme geldi. Makalenin yazarı John Solomon, haber sitesi Just News’te İran'ın geri adım atmaması halinde Trump’ın elindeki ‘koz’ olarak nitelendirdiği ‘deniz ablukası’ konusunu ele aldı. Yazar, Başkan Trump'ın Başkan Nicolas Maduro'yu devirmek için ‘cesurca bir askeri operasyon başlatma’ emri vermeden önce, ülkenin petrol gelirlerini boğucu bir deniz ablukasıyla Venezüella ekonomisini felç ettiğini açıkladı.

Yazar, İran'ın ABD'nin sunduğu nihai anlaşmayı reddetmesi halinde Trump'ın söz verdiği gibi Tahran'ı şiddetli bir şekilde bombalayabileceğini ya da zaten çökmüş olan İran ekonomisini boğmak için başarılı abluka stratejisini tekrarlayabileceğini ve Çin ile Hindistan'a en önemli petrol kaynaklarından birini keserek diplomatik baskıyı artırabileceğini belirtti.

dfvfrbf
Pakistan'daki müzakere turunun sona ermesinin ardından Başkan Trump, Hürmüz Boğazı'na deniz ablukası uygulandığını duyurdu (AFP)

John Solomon’a göre Venezuela ablukasını yöneten devasa ABD uçak gemisi USS Gerald R. Ford’un, onarım çalışmaları için kısa bir mola verdikten sonra şu anda Basra Körfezi’nde (Arap Körfezi) bulunması ve USS Abraham Lincoln uçak gemisi de dahil olmak üzere bölgedeki başlıca deniz kuvvetlerine katılması bir ironi. Kısacası, uzmanlar Trump'ın İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki ablukasını kolayca aşabileceğini düşünüyor.

Solomon, geçici ateşkes süresinin sona ermesine yaklaşırken, İran'ın ABD'nin son teklifini reddetmesi durumunda Trump yönetiminin halihazırda çeşitli seçenekler hazırladığını belirtti.

Deniz ablukası fikrinin ilk kez geçen hafta ülkenin önde gelen askeri stratejistlerinden emekli General Jack Keane tarafından ortaya atıldığını belirten Solomon, Keane'in New York Post gazetesindeki köşe yazısında, savaşın yeniden başlaması ve İran'ın kalan askeri varlıklarının yeterince zayıflatılmasının ardından ABD ordusunun, İran'ın petrol adası dışındaki bir adayı işgal etmeyi veya yok etmeyi tercih edebileceğini ve bunun yanında ABD Donanması bir abluka uygulayarak Tahran'ın ihracat can damarını kesebileceğini belirttiğini aktardı.

Keane, eğer altyapıyı dışarıda tutsak da fiilen kontrolümüz altında tutarsak, İran'ın petrolü ve ekonomisi üzerinde boğucu bir kontrolümüz olacağını ve bunun, nükleer tozunu ya da zenginleştirilmiş uranyum stoklarını ele geçirmek ve zenginleştirme tesislerini ortadan kaldırmak için ihtiyacımız olan nihai kaldıraç olacağını açıkladı.

Just News, Washington merkezli Lexington Enstitüsü'nden ulusal güvenlik uzmanı Dr. Rebecca Grant'ın şu sözlerini aktardı:

“ABD Donanması'nın şu anda boğazdaki gemi trafiğini tamamen kontrol altına alması oldukça kolay. Son 24 saat içinde yaklaşık 10 gemi hareket etti ve bunlardan biri yeni bir bandıraya sahip Rusya’ya ait bir petrol tankeriydi. Çin ve Hindistan'a sevkiyatlar yapıldığını biliyoruz ve gelen başka gemiler olduğunu da gördük. İran inatçı bir tutum sergilerse, ABD Donanması'nın bu suların üzerinde yoğun bir hava gözetim sistemi kuracağı ve boğazdan giren ve çıkan her şeyi izleyeceğine şüphe yok. Eğer İran açıklarındaki bir adadan veya Umman yakınlarındaki dar geçitten geçmek isterseniz, ABD Donanması'ndan izin almanız gerekecek.”

Pakistan'da yapılan müzakereler sırasında, bazı anlaşmazlık noktaları süreci aksattı. Bunların başında Başkan Donald Trump'ın desteğiyle Washington'ın İran'ın nükleer programının tamamen sonlandırılmasında ısrar etmesi, buna karşın Tahran'ın uranyum zenginleştirme hakkına sıkı sıkıya sarılması ve stratejik kapasitelerinden vazgeçmeyi reddetmesi geliyor. Anlaşmazlıklar, Hürmüz Boğazı'nın açılması, İran'a uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması ve savaşla ilgili tazminatlar gibi diğer konuların yanı sıra Tahran'ın Lübnan'da ateşkes çağrısını da içeriyordu.

Başkan Yardımcısı J.D. Vance, müzakerelerin gerçekleştiği İslamabad'dan ayrılmadan önce yaptığı açıklamada, İran'ın nükleer silah üretmemek de dahil olmak üzere ABD'nin şartlarını kabul etmemeyi tercih ettiğini söyledi. Vance, “Nükleer silaha ve hızlı bir şekilde nükleer silah üretebilecek araçlara sahip olmaya çalışmayacaklarına dair güçlü bir taahhüt almamız gerekiyor. Başkan’ın temel hedefi ve mevcut müzakereler yoluyla ulaşmaya çalıştığımız şey de bu” diye ekledi.



Amerikan kamuoyu İsrail'e verilen desteğin sınırlarını yeniden çiziyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'daki görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Donald Trump'a mektup sunarken, 7 Temmuz 2025 (AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'daki görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Donald Trump'a mektup sunarken, 7 Temmuz 2025 (AFP)
TT

Amerikan kamuoyu İsrail'e verilen desteğin sınırlarını yeniden çiziyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'daki görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Donald Trump'a mektup sunarken, 7 Temmuz 2025 (AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray'daki görüşmeleri sırasında ABD Başkanı Donald Trump'a mektup sunarken, 7 Temmuz 2025 (AFP)

Tarık Raşid

Onlarca yıldır hem halk hem de yönetim nezdinde özel bir konuma sahip olan ve varlığı ile güvenliğini büyük ölçüde ABD’nin desteğine yaslayan İsrail'e yönelik Amerikan kamuoyunun tutumundaki olumsuz kayma giderek ivme kazanıyor.

Bu dönüşüm, başta Pew Araştırma Merkezi'nin gerçekleştirdiği anket olmak üzere kamuoyu yoklamalarına da yansıyor. Söz konusu anket, Amerikalıların yüzde 60'ından fazlasının ABD’nin İsrail politikalarından rahatsız olduğunu ve İsrail'e sınırsız destek verilmesinin gerekçesini sorguladığını ortaya koydu. Bu tablo, İsraillilerin en kritik stratejik dayanaklarından birini yitirme riskiyle karşı karşıya kaldığına işaret ediyor.

Bu sert kırılma, İsrail'in bu eğilimi tersine çevirmek için başlattığı yoğun propaganda kampanyasına karşın özellikle ABD'deki yükselen genç kuşakları derinden etkiliyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya yönelik halk tepkisi de artıyor. Netanyahu'nun Amerikalılar arasındaki popülerliği daha önce hiçbir İsrailli liderin düşmediği seviyelere geriledi.

Pew Araştırma Merkezi anketine göre Amerikalıların yüzde 60'ı artık İsrail'e sempatiyle bakmıyor; bu oran 2025'teki yüzde 53'e göre yükseldi. Netanyahu'ya güveni olmayan Amerikalıların oranı ise geçen yılki yaklaşık yüzde 52'den yüzde 60'a yaklaştı.

Demokratlar ve Demokrat Parti'ye yakın bağımsızlar arasındaki İsrail memnuniyetsizliği yüzde 80'e ulaşarak geçtiğimiz yılki yüzde 69 oranından ve 2022 yılındaki yüzde 53 oranından belirgin biçimde yükseldi.

Cumhuriyetçi seçmenler arasında, özellikle 18-49 yaş arası genç kuşaklarda, İsrail'den duyulan rahatsızlık yüzde 57'ye çıkarak geçtiğimiz yılki yaklaşık yüzde 50'nin üzerine taştı. Bununla birlikte 50 yaş üstü Cumhuriyetçilerin yaklaşık yüzde 50'si İsrail'e destek vermeye devam ediyor.

Evanjelik Protestanlar ve Amerikalı Yahudiler sırasıyla yüzde 64 ve yüzde 65 ile İsrail'e bağlılığını koruyan neredeyse tek topluluklar konumunda. Evanjelik olmayan beyaz Hristiyanlar arasında İsrail'den memnuniyet oranı yüzde 39'u geçmezken, bu oran Katolikler arasında yüzde 35, Siyah Protestanlar arasında yüzde 33, dinsizler arasında yüzde 22 ve Amerikalı Müslümanlar arasında ise yalnızca yüzde 4 düzeyinde seyrediyor.

Netanyahu'nun küresel meseleleri ele alış biçimine duyulan güvensizlik 2023 yılındaki yüzde 40'tan bu yıl yüzde 60'a yükselirken bu oran Demokratlar arasında yüzde 76'ya çıkıyor.

Netanyahu'nun küresel meseleleri ele alış biçimine duyulan güvensizlik 2023 yılındaki yüzde 40'tan bu yıl yüzde 60'a yükselirken bu oran Demokratlar arasında yüzde 76'ya ulaşıyor. Cumhuriyetçiler ise Netanyahu değerlendirmesinde ikiye bölünmüş durumda. Bunların yüzde 45'i İsrail Başbakanı'na güvenirken, yüzde 44'ü ona hiç güvenmiyor.

Din ekseninde değerlendirildiğinde, Evanjelik beyaz Protestanların yüzde 52'si Netanyahu'nun küresel meseleleri ele alış biçimine güvendiğini belirtirken, diğer tüm dinlerde olumsuz görüşler ağır basıyor. Amerikalı Yahudilerin yüzde 56'sı ve Müslümanların yüzde 91'i bu kesimde yer alıyor.

Güvensizlik, Amerikalıların yüzde 55'ini kapsayacak biçimde Başkan Donald Trump'ın İsrail politikasındaki kararlarına da sirayet ediyor. Bununla birlikte Cumhuriyetçilerin yüzde 73'ü ve Demokratların yüzde 16'sı Trump'ın İsrail ilişkilerinde doğru kararlar alabileceğine inanıyor. Ancak Trump'a duyulan güven genç Cumhuriyetçi kuşaklar arasında yüzde 30'a kadar düşüyor.

Ankete göre İsrail-Hamas çatışması Cumhuriyetçi ve Demokrat ayrımı gözetmeksizin Amerikalıların yaklaşık yüzde 53'ü için özel bir önem taşıyor. Bu oran Amerikalı Yahudilerde yüzde 91'e, Amerikalı Müslümanlarda yüzde 70'e ve Evanjelik Protestanlarda yüzde 65'e yükseliyor.

Öte yandan fikir akımları açısından uçurum giderek derinleşiyor. Liberallerin yüzde 74'ü İsrail'e olumsuz bakışa sahipken muhafazakarlarda bu oran yüzde 30'da kalıyor. Ülkeler bazında ise başka bir Pew anketi, ankete dahil edilen 24 ülkenin 20'sinde Netanyahu'ya hiç güvenilmediğini ortaya koydu. Avustralya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Endonezya, Japonya, İtalya, Hollanda, İspanya, İsveç ve Türkiye bu ülkeler arasında öne çıkıyor.

İsraillilerin yüzde 58'i, Gazze savaşından tüm dünyaya yayılan görüntüler, İsrail'in ABD Başkanı Donald Trump'ı İran’la savaşa sürüklediği yönündeki ifadeler, sosyal medyada dolaşan mesajlar, iç kamuoyundaki ırk adaleti tartışmaları ve aşırı sağ İsrail hükümetiyle yaşanan uyumsuzluk nedeniyle ülkelerine dünya genelinde saygı duyulmadığının farkındalar.

Ara seçimlerde aday olmak isteyen pek çok isim, kısa süre önce neredeyse tabu sayılan ‘ABD İsrail'e silah satışını durdurmalı mı?’ sorusunu açıkça gündeme getirmeye cesaret etti. Bir anket, Demokratların dörtte üçünün ve Cumhuriyetçilerin yaklaşık yüzde 50'sinin İsrail'e desteğin her iki partide de sorun yaratmaya başladığı görüşüne katıldığını ortaya koydu. Bazı adaylar kampanyalarını İsrail'e yönelik yardımların sona erdirilmesi ve başta Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nden (AIPAC) olmak üzere Siyonist lobilerden uzak durma ekseninde şekillendirmeye başladı.

Demokratlar, İsrail’in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaşındaki öfkelerini dillendirirken, İsrail’in İran savaşındaki rolünü Başkan Trump ve Cumhuriyetçilere saldırmak için bir koz olarak kullanıyor. Birkaç hafta önce 40 Demokrat senatör, geçen yılın temmuzunda aynı talebi dile getiren 27 senatörün üzerine çıkarak İsrail'e silah satışını yasaklayan bir karar tasarısı sundu. Ancak tüm Cumhuriyetçi bloğun karşı oy kullanması tasarının geçmesini engelledi.

Kongre adaylarının İsrail yanlısı baskı gruplarıyla ilişkisi siyasi bir yük haline geldi. Demokratların Temsilciler Meclisi çoğunluğunu yeniden ele geçirmesi için kazanılması zorunlu eyaletlerden Michigan'da yaşanan durum bunu açıkça gözler önüne seriyor. Parti adayları birbiriyle İsrail'i eleştirme yarışına girip rakiplerini AIPAC'tan para aldıkları gerekçesiyle hedef alıyor.

Ara seçimlerde aday olmak isteyen pek çok isim, kısa süre önce neredeyse tabu sayılan ‘ABD İsrail'e silah satışını durdurmalı mı?’ sorusunu açıkça gündeme getirmeye cesaret etti.

MAGA’ya yönelik tepki

Cumhuriyetçi cephede ise Trump, İran savaşı nedeniyle “Amerikayı Yeniden Harika Yap” (Make America Great Again/MAGA) olarak bilinen seçmen tabanının yoğun tepkisiyle karşı karşıya; bu kesim savaşı ‘Önce Amerika’ vaadinden bir sapma olarak değerlendiriyor. Trump, medya yorumcusu Tucker Carlson, İsrail baskısıyla İran'a savaş açılmasını protesto ederek istifa eden Terörle Mücadele Merkezi Başkanı Joe Kent, istifa eden Cumhuriyetçi Temsilci Marjorie Taylor Greene ve Kentucky'li Cumhuriyetçi Temsilci Thomas Massie gibi İsrail karşıtı muhafazakâr sesleri susturmaya çalışıyor.

Hatta bazı Cumhuriyetçi aday adayları da bu eğilime katılıyor. Trump'ın desteklediği Cumhuriyetçi Temsilci Byron Donalds'a karşı Florida valiliğine aday olan James Fishback, İsrail adına savaşa girilmemesini talep eden İsrail karşıtı bir platform üzerine kampanya yürütüyor.

Buna karşın Demokrat Parti içindeki İsrail yanlısı üyeler, Ortadoğu meselelerinin Amerikan seçmeni için birincil öncelik taşımadığını ve bu nedenle partinin İsrail destekçilerinden yüz çevirmemesi gerektiğini savunmaya devam ediyor.

Liberal ilerlemeciler ise Ortadoğu meselelerinin Filistin yanlısı aktivistlerin ötesine geçtiğini öne sürerek bu meselelerin adayların kendilerini geleneksel kurumlardan bağımsız ve çıkar sahiplerine kafa tutabilecek cesarete sahip muhalefet temsilcileri olarak konumlandırmalarına yardımcı olduğunu savunuyor. Bu siyasi tabuları yıkan güçlü dalganın önünde bazı adaylar tutumlarını değiştirmek zorunda kaldı.

Michigan Eyaleti Senatosu üyesi ve ABD Senatosu aday adayı Mallory McMorrow, Gazze'de yaşananları soykırım olarak nitelendirdi. Daha önce AIPAC'ın düzenlediği ve finanse ettiği konferans ve gezilere katılmaya alışkın olan McMorrow, geçen ekime kadar bu tanımlamadan kaçınıyordu; ancak görüşünü değiştirerek Netanyahu'nun Trump’ı ‘hiçbir gerekçe olmaksızın’ İran'a savaş açmaya sürüklediğini de açıkça dile getirdi.

csdvf
Joe Kent, ABD'nin başkenti Washington'da, 6 Ocak 2021’de Kongre Binası'na düzenlenen saldırının sanıklarını desteklemek amacıyla düzenlenen bir mitingde konuşurken, 18 Eylül 2021 (Reuters)

Demokratlar arasındaki seçim yarışının ülke genelinde İsrail üzerine bir referanduma dönüştüğüne işaret eden kanıtlar art arda geliyor. Eski Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi'nin koltuğu için üç adayın yarıştığı San Francisco'dan, İsrail politikalarına karşı aldığı sert ve kararlı tutumlar sayesinde ilerlemeci Demokratların desteğini kazanan Demokrat Temsilci Chris Rabb'ın mücadele verdiği Pennsylvania'ya kadar adaylar Gazze'de yaşananları soykırım olarak tanımlıyor.

Rabb, bir açıklamasında Demokratların 2024 yılındaki seçimlerde seçmen tabanını dinlemedikleri için kaybettiğini belirterek, seçmenin haksızlıkları teşhir eden ve haksız savaşları durdurmak için mücadele eden cesur bir liderliğe ihtiyaç duyduğunu vurguladı.

Yahudi lobileri, İsrail karşıtı adaylara yönelik karşı kampanyalar finanse ediyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre ancak bunların pek çoğu etkisini yitirmeye başladı. Demokrat Vali Mikie Sherrill'in görevi devralmasıyla boşalan New Jersey koltuğu için düzenlenen özel seçimde İsrail'in en sert eleştirmenlerinden biri olan Analilia Mejia'nın zafer kazanması bu dönüşümün somut yansıması oldu.

Sadakat şüphesi

Cumhuriyetçi cephede ise ön seçim adayları çok daha büyük bir ikilemle karşı karşıya. Ohio eyaleti adayları James Fishback ve milyarder Vivek Ramaswamy'nin karşısında eyalet valiliği yarışını kaybeden YouTuber Casey Butts bunların arasında sayılabilir. Elon Musk'ın ortağı Ramaswamy da dahil olmak üzere hepsi İsrail eleştirisi konusunda hemfikir. Cumhuriyetçi aday Mark Lynch, Güney Karolina Senatörü Lindsey Graham'ın koltuğunu ele geçirmek için Trump'ın desteklediği rakibine ABD'ye değil, İsrail'e bağlı olduğu suçlamasını yöneltti.

Trump ise İran'a karşı savaş kararında Netanyahu'nun etkisinde kaldığı iddialarını reddederek, bu gerekçeyle kendisinden uzaklaşanları ‘başarısızlar’ olarak nitelendirdi. Televizyon sunucusu Tucker Carlson, 2024 yılındaki seçimlerde Trump'ı desteklediğine pişman olduğunu dile getirerek, ABD'nin İsrail'den bağımsızlaşması çağrısında bulundu.

Eski Temsilci Marjorie Taylor Greene, Tucker Carlson'a verdiği röportajda Kongre'den ayrılmasının sebebinin AIPAC'a boyun eğmemesi olduğunu belirterek bu örgütün ‘Washington'ı tam anlamıyla kontrol ettiğini’ söyledi ve geçtiğimiz yıl ABD'nin İsrail'e verdiği desteğin durdurulmasını talep ettiğini hatırlattı.

Greene'nin Kongre'den ayrılmasının ardından Cumhuriyetçi Kongre Üyesi Thomas Massie, Cumhuriyetçi kanattaki İsrail karşıtı cephenin öncü ismi haline gelirken, İsrail'in ABD'nin müttefiki olmadığını açıkladı. Bu açıklama, başta AIPAC, Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu ve Yahudi milyarder Miriam Adelson olmak üzere Cumhuriyetçi Parti'nin önde gelen bağışçılarının tepkisini çekti. Söz konusu isimler 19 Mayıs’ta yapılan ön seçimlerde Massie'yi düşürmek için güç birliği yaptı.

“Sosyal medyada kendisine yönelik yoğun kampanyayla karşı karşıya kalan Senatör Graham, İsrail'e destek tutumunu yumuşatmaya ve İsrail'le ittifakı yeniden gözden geçirmeye hazır olduğunu ima etmeye başladı.

Sosyal medyada kendisine yönelik yoğun kampanyayla karşı karşıya kalan Senatör Graham, İsrail'e destek tutumunu yumuşatmaya ve İsrail'le ittifakı yeniden gözden geçirmeye hazır olduğunu ima etmeye başladı. Öyle ki, geçtiğimiz ocak ayında Netanyahu'nun talep ettiği on yıllık sürenin çok öncesinde ABD'nin İsrail'e yönelik yardımlarını sonlandırmasını önerdi.

Ramaswamy, 2024 cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında İsrail'e verilen yardımların kesilmesini talep eden tek Cumhuriyetçi isimdi. Son açıklamalarında ise daha önce görüşlerine karşı çıkanların büyük bölümünün artık kendisiyle aynı fikirde olduğuna dikkati çekti.

İsrail hükümeti bu durumu tersine çevirmek amacıyla karşı propaganda kampanyaları başlattı. İsrail parlamentosu Knesset, 2026 bütçesine Dışişleri Bakanı Gideon Saar'ın ‘akılları ve kalpleri kazanmaya yönelik küresel savaş’ olarak nitelendirdiği faaliyetleri finanse etmek üzere yaklaşık 730 milyon dolar tahsis etti. Bu rakam geçen yılki propaganda bütçesinin beş katına denk geliyor.

Saar, bu savaşın savaş uçakları, bombalar ve füze savunma sistemlerinin üretiminin finansmanından daha az önem taşımadığını vurguladı. Dışişleri Bakanlığı ayrıca kamu diplomasisi yönetimi için özel bir birim kurdu.

Bütçenin 50 milyon doları Google, YouTube, X ve Outbrain platformlarında yayımlanacak propaganda materyallerini finanse etmeye, 40 milyon doları ise yurt dışından yasama üyeleri, din adamları, sosyal medya fenomenleri ve üniversite rektörlerinden oluşan heyetleri ağırlamaya ayrıldı.

Yaklaşık 14 milyar dolar değerinde bir anlaşmayla, İsrail yanlısı milyarder bağışçı ve destekçilerden oluşan bir konsorsiyum, İsrail'in Filistin yanlısı olduğunu düşündüğü sosyal medya platformu TikTok hisselerinin yüzde 80'ini satın aldı. Bu hamle, İsraillilerin 1,5 milyarlık bir kitleye ulaşmayı hedeflediği ve Amerikalıların yüzde 30'unun haber kaynağı olarak kullandığı bu pencereye eklenen yeni bir propaganda aracı niteliği taşıyor.

Buna milyarder Rupert Murdoch'un sahibi olduğu Fox News de dahil. Murdoch daha önce İsrail'in Batı demokratik uygarlığının savunulmasında ön safta yalnız başına durduğunu açıkça ifade etmişti.

İsrail'in tüm bu medya ve propaganda cephanesiyle Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaşın ve ABD'yi İran'a karşı savaşa sürüklediği suçlamasının yarattığı hasarı onarıp onaramayacağı henüz bilinmiyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


WHO: Ebola, ‘küresel salgın acil durumu’ düzeyine ulaşmadı

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)
TT

WHO: Ebola, ‘küresel salgın acil durumu’ düzeyine ulaşmadı

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yayılan Ebola virüsüne ilişkin riskin ulusal ve bölgesel düzeyde yüksek, küresel düzeyde ise düşük olduğunu açıkladı. Örgüt, mevcut durumun ‘küresel salgın acil durumu’ seviyesine ulaşmadığını bildirdi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, WHO Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Cenevre’de düzenlediği basın toplantısında, “WHO, salgın riskini ulusal ve bölgesel düzeyde yüksek, küresel düzeyde ise düşük olarak değerlendiriyor” dedi.

WHO Acil Durum Komitesi Başkanı Lucille Blumberg ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki Ebola salgınının pandemi ilanı için gerekli eşiği karşılamadığını belirtti.

Güney Afrika’dan açıklama yapan Blumberg, “Uluslararası düzeyde endişe yaratan halk sağlığı acil durumu ilanına ilişkin mevcut koşullar ve kriterler değerlendirildiğinde, mevcut durumun küresel salgın ilanı kriterlerini karşılamadığı konusunda hemfikiriz” ifadesini kullandı.

Öte yandan Almanya Sağlık Bakanlığı, virüse yakalanan bir ABD vatandaşının tedavi amacıyla Berlin’deki Charite Hastanesi’ne nakledildiğini duyurdu.

Hastanın, Ebola vakalarının hızla yayıldığı Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde enfekte olduktan sonra üniversite hastanesindeki özel izolasyon ünitesine alındığı bildirildi.

Almanya Sağlık Bakanı Nina Warken, Alman haber ajansı DPA’ya yaptığı açıklamada, ortak ülkelere yardım etmenin Alman hükümeti açısından doğal bir sorumluluk olduğunu belirterek, Almanya’nın yüksek derecede bulaşıcı hastalıklara yakalanan hastalar da dahil olmak üzere güçlü bir sağlık bakım ağına sahip olduğunu söyledi.

Warken, “Hasta mümkün olan en iyi bakımı alacak ve en üst düzey güvenlik önlemlerini uygulayacağız” ifadesini kullanırken, ABD’nin Almanya’dan yardım talep etmesinin nedeninin de bu olduğunu kaydetti.

Warken ayrıca, hastanın nakli ile Charite Hastanesi’ndeki tıbbi bakım ve hemşirelik sürecine katılan tüm ekiplere teşekkür ederek, “Hastaya acil şifalar diliyorum” dedi.

Almanya Sağlık Bakanlığı, ABD makamlarının, uçuş süresinin daha kısa olması nedeniyle Almanya’dan destek istediğini açıkladı. Hastanın, yüksek derecede bulaşıcı hastalıklara yönelik özel donanımlı bir uçakla Uganda’dan Berlin’e nakledildiği bildirildi.

Ardından hasta, özel olarak donatılmış bir araçla Charite Hastanesi’ne sevk edildi. Nakil konvoyuna çok sayıda polis aracı ve motosikletinin yanı sıra itfaiye ve ambulans ekiplerinin eşlik ettiği belirtildi. Özel aracın hastaneye yerel saatle 03.00’ten kısa süre önce ulaştığı kaydedildi.

FVFRVB
Sağlık görevlileri, Ebola virüsüne yakalandığı teyit edilen bir hastayı hastaneye naklediyor. (Arşiv – AFP)

Charite Hastanesi’ndeki özel izolasyon ünitesinin, son derece tehlikeli ve hızla yayılan bulaşıcı hastalıkların tedavisine yönelik özel altyapıya sahip olduğu belirtildi.

Ünitenin tamamen kapalı, korumalı ve hastanenin rutin işleyişinden ayrı şekilde faaliyet gösterdiği, böylece diğer hastalarla herhangi bir temas riskinin önüne geçildiği ifade edildi.

Cezayir’de ise Sağlık Bakanlığı, sınır kapıları ve havaalanlarında gözetim ve erken uyarı sistemlerinin güçlendirilmesi talimatı verdi. Bakanlık, sağlık denetimlerinin artırılması, koruyucu ekipmanların sağlanması ve şüpheli vakalara hızlı müdahale edilmesini içeren sıkı önlemlerin uygulanmasını istedi.

Bakanlığın iki gün önce 22 vilayetteki sağlık birimlerine ve sınır sağlık kontrol merkezlerinin yöneticilerine gönderdiği notta, uluslararası hareketlilik nedeniyle bulaş riskine karşı giriş noktalarındaki teyakkuz seviyesinin yükseltilmesi gerektiği vurgulandı.

Söz konusu notta, mevcut salgının Ebola virüsünün Bundibugyo varyantından kaynaklandığı ve bu türe karşı şu ana kadar onaylanmış bir aşı veya özel tedavi bulunmadığı belirtildi. Bu nedenle önleme ve izleme tedbirlerinin sıkılaştırılması gerektiği ifade edilirken, salgının Orta ve Batı Afrika’nın bazı bölgelerinde, özellikle Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Uganda ve komşu ülkelerde yayılmayı sürdürdüğü kaydedildi.

Bakanlık ayrıca, şüpheli vakaların erken tespit edilmesi ve hızla izole edilmesinin yanı sıra, uluslararası sağlık düzenlemeleri çerçevesindeki yükümlülüklere uyularak salgının ülkeye taşınması riskini azaltmak amacıyla farklı sektörler arasında koordinasyon sağlanmasını tavsiye etti.

Açıklamada, sınır sağlık kontrol merkezlerindeki tıbbi ve yardımcı sağlık ekiplerinin güçlendirilmesi, kişisel koruyucu ekipmanlar, dezenfeksiyon malzemeleri ve ateş ölçüm cihazlarının temin edilmesi çağrısında bulunuldu. Bunun yanında, 24 saat hizmet verecek donanımlı ambulansların tahsis edilmesi ve havaalanlarında termal kameraların devreye alınması istendi.

FDRJYBH
Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Uganda arasındaki bir sınır noktasında asılı bir Ebola uyarı afişi (AFP)

Cezayir Sağlık Bakanlığı, sınır sağlık kontrol merkezlerinin sorumlularından, sınır polisiyle koordinasyon halinde Ebola’dan etkilenen Afrika ülkelerinden gelen yolcuların tespit edilmesini istedi. Bakanlık ayrıca, şüpheli vakalara derhal müdahale edilmesi, hastaların izole edilmesi ve cerrahi maske takmalarının sağlanması talimatını verdi. Açıklamada, tek kullanımlık cihazlarla ateş ölçümü dışında doğrudan temasın en aza indirilmesi, hijyen ve korunma kurallarına sıkı şekilde uyulması ve müdahalede görev alacak personel sayısının minimum düzeyde tutulması gerektiği belirtildi.

Şüpheli vakaların ise tam donanımlı tıbbi ambulanslarla referans hastanelerine sevk edilmesi gerektiği kaydedildi. Bakanlık, nakil sırasında koruyucu önlemlere eksiksiz uyulmasının yanı sıra, hastanın varış saatine ilişkin referans hastanenin önceden bilgilendirilmesini zorunlu tuttu.


Vance: Polonya'ya ABD askerinin konuşlandırılması iptal edilmedi, ertelendi

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, basın mensuplarına açıklama yapıyor (AP)
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, basın mensuplarına açıklama yapıyor (AP)
TT

Vance: Polonya'ya ABD askerinin konuşlandırılması iptal edilmedi, ertelendi

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, basın mensuplarına açıklama yapıyor (AP)
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, basın mensuplarına açıklama yapıyor (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance dün yaptığı açıklamada, Polonya'ya 4 bin asker konuşlandırılması kararının iptal edilmediğini, ertelendiğini söyledi. Vance, bununla birlikte Avrupa'nın artık kendi ayakları üzerinde durması gerektiğinin altını çizdi.

ABD'li yetkililer, geçen hafta 4 bin askerin Polonya'ya gönderilmesi planının iptal edildiğini bildirmiş ve bu adımı, ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO üyesi Avrupa ülkelerinde konuşlu ABD askerlerinin sayısını azaltma politikasının devamı olarak nitelendirmişti.

Avrupa'nın politikalarına yönelik en sert eleştirileri yönelten ve ABD'nin Ukrayna'ya verdiği desteğe en şüpheci yaklaşan isimlerden biri olan Vance, Trump'ın ilk başkanlık döneminden beri Avrupalı müttefiklerine savunma konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmeleri çağrısında bulunduğunu hatırlattı.

Beyaz Saray'daki basın brifinginde "Avrupa'nın kendi ayakları üzerinde durmasının" gerekliliğini vurgulayan Vance, "Avrupa politikamız bu şekilde kalmaya devam edecek" ifadesini kullandı.

Ancak askerlerin geri çekilmesi ve Polonya ile ilgili bir soru üzerine Vance, "Bu sadece bir birlik rotasyonu ertelemesidir. Bu kuvvetler Avrupa'da başka bir yere gidebilir. Onları başka bir bölgeye göndermeye de karar verebiliriz" ifadelerini kullandı. Vance ayrıca, "Bu birliklerin nihai olarak nereye sevk edileceğine dair henüz kesin bir karar vermiş değiliz" diye belirtti.

Geçen hafta üst düzey bir askeri yetkili, Kongre'deki bir oturumda yaptığı açıklamada, "ABD Avrupa Komutanlığı (EUCOM) Komutanı'na Polonya'daki asker sayısının azaltılması yönünde talimat verildiğini" belirtmişti.

Trump'ın, Ortadoğu'daki savaşa destek vermeyen ve İran tarafından fiilen kapatılan Hürmüz Boğazı'ndaki barış gücüne katkıda bulunmayan müttefiklerini cezalandırma konusunda kararlı olduğu görülüyor.

Pentagon, mayıs ayının başında da Almanya'dan 5 bin askerin geri çekileceğini duyurmuştu.