Kemal Allam
J.D. Vance'in kendi ifadesiyle 21 yorucu saatten sonra, ABD Başkan Yardımcısı, görüşmelere ev sahipliği yaptığı için Pakistan'a teşekkür ettikten sonra nihayetinde “İran taleplerimizi kabul etmeye hazır değildi” açıklamasını yaptı. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana en önemli barış görüşmeleri olabilecek görüşmelerin perdesi bu sözlerle kapanmış olabilir. 1979 İran Devrimi'nden bu yana hiçbir ABD Başkan Yardımcısı İranlı yetkililerle görüşmedi. Bu, tek başına bu turun en önemli başarısı olabilir. Bir diğer başarı ise uzun süredir diplomatların ve düzenli müzakerecilerin tekelinde olan geleneksel kanallardan uzakta İslam Devrim Muhafızları Ordusu liderlerinin ağırlıklı olduğu bir İran heyetiyle doğrudan temas kurulmasıydı.
İran heyetinde, aralarında İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile aynı siyasi kuşaktan olan İslamabad'daki İran Büyükelçisi de dahil olmak üzere, en az altı üst düzey İran Devrim Muhafızları temsilcisi bulunuyordu. Amerikan heyetinde ise birçok kişinin Trump yönetimi içindeki en önde gelen uzman ve müzakereci olarak gördüğü Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı Andy Baker yer alıyordu.
Ancak, Jared Kushner ve Steve Wittkof'un varlığı, İran'ın onlara duyduğu güvensizlik ve Tahran'da İsrail çıkarlarını Amerikan çıkarlarından daha çok temsil ettiklerine dair yaygın kanaat göz önüne alındığında, bu görüşmelerin sonucunu baştan belirlemişti.
Pakistanlı güvenlik yetkilileri, İranlıların Vance ile iyi bir ilişki kurmayı başardıklarını, ancak Wittkof ve Kushner'in varlığında onun manevra alanının sınırlı olduğunun farkında olduklarını söylüyorlar. Vance'in kendisi, son 24 saat içinde Trump ile belki de 12 kereden fazla görüştüğünü açıkladı; İranlılar ise Binyamin Netanyahu ile de görüştüğünü söyleyecek kadar ileri gittiler.
Bu da şu soruyu gündeme getiriyor: Eğer Vance gerçekten bu görüşmelerin başarılı olmasını istiyorsa, Washington'da ve daha da önemlisi Tel Aviv'de gerçekten anlaşma isteyen biri var mı?
İsrail faktörü
Bu görüşmeler başlamadan önce bile, İran medyası Joe Kent ve Marco Rubio'nun ABD'nin savaşa girmesinin nedeninin İsrail'in zaten savaşı başlatacak olması olduğunu yineleyen açıklamalarını yayınlamaya devam etti. İran’ın yanı sıra MAGA (ABD'yi Yeniden Harika Yap) kampının önde gelen isimleri veya yakın zamana kadar bu kampın parçası olanlar da aynı düşünceyi dillendiriyorlar. Bunlar arasında Trump'a yakın isimler olan Tucker Carlson, Megyn Kelly ve Sean Ryan da vardı.
Pakistan Ordusu Komutanı Asım Münir'in, İran heyeti İslamabad'a vardığında kendisini askeri üniformasıyla, J.D. Vance’ı ise takım elbiseyle karşılaması tesadüf değildi
Bu, İranlılara müzakerelerin başlangıcında hazır bir materyal sunarak: “Biliyoruz ki bu sizin savaşınız değil, İsrail'in savaşı” demelerini sağladı. İranlılar gerçekten de müzakerelere bu önermeyle başladılar ve Lübnan'ın ateşkesin bir parçası olduğunu da ilave ettiler. Pakistan, görüşmeler başlamadan önce Lübnan'ın anlaşmaya dahil olduğunu doğrulamıştı. Kaldı ki Beyrut da İslamabad'dan bu konuda önceden açıklama istemişti.
Bu arada, Pakistan Savunma Bakanı’nın daha sonra silinen ve İsrail'in ortadan kaldırılmasını savunan bir paylaşımı, görüşmelerin başlamasından iki gün önce İslamabad ve Tel Aviv arasındaki ilişkileri daha da gerginleştirdi. Bu paylaşım, İsrail'in Pakistan'ın tarafsız arabulucu olarak hareket etme yeteneğini sorgulamasına yol açtı.
Tüm bunların ortasında temel bir soru öne çıktı: İsrail Lübnan'da askeri güç kullanarak kendi diplomasisini yürütürken, Amerikalılar hangi anlaşmaları tartışıyorlardı?

İranlıların Amerikalılardan ne istediği ve Amerikalıların İranlılardan ne istediği uzun zamandır biliniyor. On beş yıldan fazla bir süredir İran meselesi üç ana nokta etrafında dönüyor: İran'ın nükleer emelleri, ABD yaptırımları ve Ortadoğu'daki İran destekli gruplar ağı.
Bu noktalar değişmedi. Değişen şey, Amerika Birleşik Devletleri'nin bu kez İsrail'i savunmak için savaşa girmesidir. Bu artık sadece Trump'ın muhaliflerinin tekrarladığı bir çıkarım değil; Obama ve Biden yönetimlerindeki eski yetkililer de son günlerde bunu açıkça dile getirdiler. John Kerry ve Ben Rhodes, İsrail'in yıllarca her ABD başkanına İran'a saldırması için baskı yapmaya çalıştığını ve Trump'ın bu baskıya boyun eğen ilk başkan olduğunu belirttiler.
Pakistan ve Suudi Arabistan’ın ajandası
Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in, İran heyeti İslamabad'a vardığında kendisini askeri üniformasıyla karşılaması, J.D. Vance’ı ise resmi bir takım elbiseyle karşılaması tesadüf değildi. Bu arada, 1970'lerden bu yana en büyük Pakistan hava kuvvetleri birliği Suudi Arabistan'a geldi. Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı ayrıca Pakistan ile ortak savunma anlaşmasının yürürlüğe girdiğini duyurdu. Bu göz ardı edilemeyecek bir nokta. İslamabad açısından, İran'ın Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları derhal durmalıydı. Bu sahnenin önemi, Suudi Arabistan Maliye Bakanı'nın Amerikan ve İran heyetleriyle aynı anda İslamabad'a gelmesiyle daha da arttı; bu tesadüf değildi, zira kendisi Pakistan'ın zor durumdaki ekonomisi için önemli bir destek paketi açıkladı.
İranlılar, on yıllarca süren güvensizliği ortadan kaldırmak için tek bir günün yetersiz olduğunu ima ederek, ikinci bir görüşme turu için kapıyı hafifçe aralık bıraktılar
İran heyetinde İslam Devrim Muhafızları üyelerinin bulunması, Tahran'ın Pakistan'ın rolünü dikkate almasını sağlamayı amaçlıyordu. Suudi Arabistan, ABD'nin kendilerine danışmadan İran'a saldırmasından dolayı gözle görülür bir hayal kırıklığı yaşadı. Daha sonra İran'ın Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları, Riyad'ın Tahran ile kurduğu güveni yerle bir etti ve Pakistan'ı başlangıç noktasına geri döndürdü.
İslamabad'ın görüşüne göre bu görüşmelerin en önemli sonucu buydu. İran ve ABD'yi aynı zeminde bir araya getirmek çarpıcı bir siyasi imaj yarattı, ancak somut sonuç için gerçekçi bir ufuk açmadı. Bununla birlikte, Pakistan, İran ve diğer ülkeler, en azından, bu çatışmayı başlatanın ABD değil, İsrail olduğu konusunda hemfikir. Buna rağmen bir sonuca varılması gerekiyordu ve J.D. Vance, Amerikan siyasi hayatındaki İsrail etkisini giderek daha fazla eleştirmeye başlayan “Önce ABD” hareketi içindeki artan popülaritesi göz önüne alındığında, müzakere için ideal kişiydi.
Anlaşma mümkün müydü? Peki, ya ikinci tur mümkün mü?
İranlıların, Türkiye gibi üçüncü bir ülkeye uranyum transfer etme konusunda olası bir isteklilik gösterdikleri söyleniyor. Bu fikir, Umman Dışişleri Bakanı'nın da doğruladığı üzere, bu çatışma başlamadan önce Umman'da müzakere edildi. İranlılar ayrıca, Beşşar Esed'in devrilmesinden bu yana yapmak zorunda kaldıklarını söyledikleri gibi, müttefik örgütlere verdikleri desteği sınırlama konusunda da istekli olduklarını belirttiler. Ancak füze kabiliyetlerini müzakere etmeyi reddediyorlar.

Aynı şekilde, ABD'nin Tahran'a uyguladığı tüm birincil ve ikincil yaptırımları kaldırması halinde Hürmüz vergisinin kaldırılması konusunda da bir uzlaşıya varılmış görünüyor. İranlılar, on yıllarca süren güvensizliği ortadan kaldırmak için bir günün yeterli olmadığını ima ederek, ikinci bir görüşme turu için kapıyı hafifçe aralık bıraktılar.
Trump daha sonra Truth Social platformunda iki tarafın birçok konuda anlaşmaya vardığını kabul etti. Ancak, İran'ın Amerikan taleplerinin yüzde 95’ini yerine getirmesini kabul etmeyeceğini, operasyonların yeniden başlamasını önlemek için talepleri yüzde 100 yerine getirmesi gerektiğini de belirtti. Pakistanlılara gelince, İran ve Amerikan heyetlerinin ayrılmasından bu yana her iki tarafla da düzenli olarak temas halinde olduklarını doğruladılar.
J.D. Vance: Geleceğe yönelik bir bahis mi?
Dikkat çekici bir şekilde, Vance savaşın başlamasından bu yana geçen bir ay boyunca sessizliğini korudu. İran ile savaşa her zaman karşı çıktığı ve genel olarak dış maceralara ilişkin çekincelerini dile getirdiği yaygın olarak belgelenmişti. Ayrıca, Gazze'deki savaşı ve Batı Şeria'daki yerleşim politikaları nedeniyle İsrail'i açıkça eleştirmişti. Vance, Trump'a sadık kalsa ve şimdiye kadar onu açıkça eleştirmekten kaçınsa da yaklaşımında Wittkof ve Kushner'den oldukça farklı görünüyor. Birçok kişi de bu iki adamı Ukrayna ve Gazze'deki başarısızlıkların kısmen sorumlusu olarak görüyor.
Vance, İslamabad'da bir anlaşmaya varmak istemiş olabilir, ancak Trump, Rubio, Kushner ve Wittkof tarafından elleri bağlanmıştı; bunların hepsi İsrail yanlısı yaklaşıma daha yakın isimler
İslamabad görüşmelerinin açıkça ortaya koyduğu bir gerçek var, o da Amerikan ve İran ajandaları arasındaki uçurumun çok büyük olduğu. Ancak bu şaşırtıcı değil, çünkü yirmi yılı aşkın süredir bilinen bir gerçek. Yeni olan husus, 1979'dan beri ilk kez buzların kırılması ve J.D. Vance'in İran ile gerçekten el sıkışan kişi haline gelmesidir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bu kendi başına, Vance'in 2028'de başkanlık için aday olmaya karar vermesi durumunda, potansiyel bir Trump sonrası anlaşmanın yolunu açabilecek bir başarıdır.
Trump zaten Hürmüz Boğazı'nı abluka altına aldığını ilan etmişti ve bu da “bir abluka diğerini nasıl abluka altına alabilir?” diye internette alay konusu olmuştu. İç politikada, Vance'in rakiplerinden bazıları, Trump'ı onu İslamabad'a gönderdiği için övdüler. Ancak Vance’i göndermesinin nedeni, başarıya giden yolu açmak değil, beklenen başarısızlığın sorumlusu olarak onu vitrine yerleştirmek ve aynı zamanda Tucker Carlson, Joe Rogan, Marjorie Greene, Joe Kent ve Steve Bannon gibi muhafazakar dostlarını da kenara itmekti. Bu konu, özellikle Kongre'deki dinamiklerin değiştiği ve İsrail'in Amerikan karar alma süreçlerine etkisine yönelik eleştirilerin arttığı bir dönemde, Amerikan iç politikası kadar dış ilişkilerle de bağlantılı.

Vance'in, Dışişleri Bakanı Zarif veya merhum Ali Laricani gibi geleneksel diplomatlar yerine, İslam Devrim Muhafızları üyelerinin ağırlıklı olduğu bir heyet aracılığıyla İranlılarla görüşmesi bile, yarım asırlık İran-Amerikan gerilimleri tarihinde yeni bir sayfa açıyor. Daha da önemlisi, İran Devrim Muhafızları’nın kendisi de Vance ile görüşmek istiyor. Ancak şu soru akıllarda olmayı sürdürüyor; Trump yönetimi içindeki İsrail yanlısı duruşa karşı bilinen muhalefeti göz önüne alındığında, Vance'ın gerçekte ne kadar etkisi var?
Vance, İslamabad'da bir anlaşmaya varmak istemiş olabilir, ancak Trump, Rubio, Kushner ve Wittkof tarafından elleri bağlanmıştı; bunların hepsi İsrail yanlısı yaklaşıma daha yakın isimler. Trump'ın Hürmüz Boğazı’nın ablukaya alındığını ilan ettiği an, İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir de İran ile yeni bir savaşa hazırlık olarak yüksek alarm durumuna geçildiğini deklare ediyordu.
Bu arada Pakistan, tüm taraflarla görüşmeye devam ediyor. Ne var ki Trump, sonuçta geleneksel diplomasi kalıplarına uymuyor ve bu nedenle her şey mümkün, her türlü sürpriz olası.
* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.