Büyük Kuzey Amerika: Washington küresel nüfuzunu nasıl yeniden şekillendiriyor?

Amerika Birleşik Devletleri, Çin'in Batı'nın pahasına sömürdüğüne inandığı “Küresel Güney”  bloğunu parçalamayı hedefliyor

Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)
Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)
TT

Büyük Kuzey Amerika: Washington küresel nüfuzunu nasıl yeniden şekillendiriyor?

Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)
Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)

İsa Nehari

Vestfalya Barışı'ndan bu yana coğrafi sınırlar, herhangi bir merkezi otorite tarafından yönetilmeyen uluslararası düzen içinde her devletin egemenliğini ve bağımsızlığını koruyan kutsal bölümler gibidir. Böylece, sınırlar devletlere kendi toprakları üzerinde manevi ve yasal otorite kazandırırken, aynı zamanda bu sınırları aşan herhangi bir otoriteden de mahrum bırakmıştır.

Ancak gerçeklik, yerel ve uluslararası arasındaki “aldatıcı” teorik ayrımdan daha karmaşıktır. İster kağıt üzerinde çizilmiş ister duvarlar ile somutlaşmış olsun, sınırlar devletleri dış etkilerden veya küresel güç dengesinden korumaz. Aksine bu siyasi faktörler, yalnızca coğrafya tarafından yönetilmeyen ittifakları devletlere dayatabilir.

Küresel Güney

Bu tür bloklara bir örnek, artık “Küresel Güney” olarak bilinen yapıdır. Bu terim, 1990'larda yalnızca tarihsel marjinalleşme ve sömürgecilik deneyimleri ile uluslararası sistemdeki rollerini bağımsız aktörler olarak yeniden tanımlama çabasının birleştirdiği farklı kıtalardan ülkeleri içeren, kapsamlı bir jeopolitik çerçeve olarak ortaya çıkmıştır.

Küresel Güney, Afrika, Latin Amerika ve Asya'dan ülkeler içerir, bu da terimi sadece coğrafi bir tanımlamadan daha fazlası haline getiriyor. Bu, öncelikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ülkeleri tarafından temsil edilen “Küresel Kuzey”in geleneksel hegemonyasına direnmeyi amaçlayan farklı bir bloğu tanımlamaktadır.

Küresel Güney bloğunun meydan okuyan doğası, Batı dünyasında farklı tepkilere neden oldu. Bazıları bunu geçmişteki sömürücü politikalardan kopuşun bir ifadesi ve “üçüncü dünya” gibi aşağılayıcı terimlerin yerine geçen bir kavram olarak desteklemektedir. Buna karşılık, bazıları da bu bloğu üye devletlerinin siyasi ve ekonomik sistemlerindeki farklılıklar nedeniyle tanımamaktadır.

Ancak Küresel Güney terimini görmezden gelen en yaygın açıklama güçle ilgilidir. Zira Küresel Güney, statükodan fayda sağlayanların çıkarlarına hizmet etmeyecek şekilde güç dengesini bozabilecek önemli bir güç oluşturabilir. Nitekim örneğin, Küresel Güney ülkelerinin daha fazla özerklik arayışı, ABD liderliğindeki uluslararası düzene bir tehdit oluşturuyor. Bu tehdit, Çin ve Rusya'nın bu bölgelerdeki artan nüfuzuyla daha da güçleniyor.

Büyük Kuzey Amerika

Nüfuz alanlarının bölünmesine dayanan Monroe Doktrini, 1823'te ortaya çıkmış ve Washington'un Avrupa'ya müdahale etmeme taahhüdü karşılığında Amerika kıtasına yönelik yabancı müdahalelerin engellenmesini öngörmüştür. İki yüzyıl sonra, ABD bu doktrini terk etmemiş; aksine, bölgede her bir bağımsızlık hareketi baş gösterdiğinde bunu yeniden teyit etmiştir. Böylece doktrin, sömürgeci projelere karşı caydırıcı olmaktan, Batı Yarımküre'de ABD nüfuzunu pekiştirme ve “arka bahçesini” koruma aracına dönüşmüştür.

Bu bağlamda, Başkan Donald Trump, Washington'un daha uzak ve güvenliği üzerinde daha az etkili bölgelere odaklanırken, bu hayati alanı ihmal ettiğine inanıyor. Böylece, Latin Amerika ve Karayipler'i yeniden Amerikan nüfuz alanı olarak belirleyen ve hiçbir yabancı gücün bu alanda faaliyet göstermesine izin verilmeyen “Trump Eki” veya “Donroe Doktrini” doğdu. Dünya, ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasının ardından bu yeni doktrinin etkisini hissetmeye başladı.

Ancak Monroe Doktrini geleneksel olarak Batı Yarımküre'yi korumaya odaklanırken, Trump yönetimi daha da ileri giderek, Savunma Bakanı Pete Hegseth tarafından Büyük Kuzey Amerika olarak adlandırılan ve hâlâ şekillenmekte olan bir kavram altında ABD'ni nüfuz alanını yeniden tanımladı.

Bu proje, ABD'nin savunmaktan sorumlu olduğunu düşündüğü “güvenlik çemberini” Ekvador'dan Grönland ile Karayipler, Orta Amerika, Meksika, Kolombiya, Venezuela ve Guyana'yı kapsayacak şekilde genişletmeyi, bu ülkeleri Washington liderliğindeki tek bir güvenlik alanına yeniden entegre etmeyi amaçlıyor.

Proje, bu ülkelerin güvenliğini doğrudan Amerikan güvenliğine bağlayarak egemenliği yeniden tanımlama girişimi olarak yorumlanabilir. Ayrıca, özellikle göç, uyuşturucu kaçakçılığı ve hayati kaynakların ve koridorların güvenliğinin sağlanması gibi alanlarda güvenlik yükünü yeniden dağıtma çabasını da temsil ediyor. Dilbilimsel olarak ise bu terim Amerika Birleşik Devletleri'ni merkeze, diğer her şeyi ise çevreye yerleştiriyor.

Yeni stratejik harita, uluslararası öncelikleri veya “ajandayı” yeniden düzenleme çabasıyla küresel bir boyut kazanıyor; zira bu harita, ekvatorun kuzeyindeki tüm ülkelerin artık Küresel Güney’in bir parçası olmadığı, aksine Amerika Birleşik Devletleri'nin doğrudan savunma alanı içinde yer aldığı temel önermesine dayanıyor.

Hiegseth şöyle diyor; “Bu stratejik haritaya Büyük Kuzey Amerika diyoruz. Neden? Çünkü Grönland'dan Ekvador’a, Alaska'dan Guyana'ya kadar ekvatorun kuzeyindeki her egemen devlet veya bölge Küresel Güney’in parçası değildir. Aksine hepimizin yaşadığı bu büyük komşuluk bölgesindeki doğrudan güvenlik çevremizin bir parçasıdır. Bu ülkelerin tamamı ya Kuzey Atlantik'e ya da Kuzey Pasifik'e kıyısı olan ülkelerdir.”

Küresel Güney öncelikle siyasi bir kavram olduğundan, Latin Amerika ülkelerini bu çerçeveden dışlamak, Hegseth'in açıkça belirttiği gibi siyasi bir tercihtir. Buna göre, Washington Latin Amerika ve Karayipler'deki 10'dan fazla ülkeyi Küresel Güney bloğundan dışladı. ABD Savunma Bakanı, “Düşmanlarımız ortak mirasımızı ve ortak coğrafyamızı tehdit ediyor. Bizi her zaman birleştiren tarihi Kuzey-Güney ilişkisini, ABD ve Batı ülkelerini dışlayan ve Batı dışı güçler ile diğer düşmanları içeren sözde Küresel Güney’in yeni bir modeliyle değiştirmeye çalışıyorlar” diyor.

Gelgelelim Meksika, Kolombiya ve Venezuela gibi hükümetler stratejik sessizliği tercih ederek, bu kararı ne onayladılar ne de reddettiler; bu da kendilerine danışılmadan alınmış bir kararı dolaylı olarak reddettikleri anlamına geliyor. Brezilya Cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva da bölgedeki ABD politikalarına yönelik bilinen eleştirilerine rağmen benzer bir tavır sergiledi.

Güvenlik alanının genişletilmesi

Yeni stratejik harita, ABD'nin hayati güvenlik alanını genişletiyor; böylece bu alanda, Alaska, Grönland veya Karayipler yakınlarında herhangi bir düşmanca eylem, ABD topraklarına doğrudan bir tehdit oluşturur hale geliyor. Ayrıca, Çin'in Panama Kanalı gibi geçiş noktalarındaki limanları veya altyapıyı kontrol etmesi veya kartellerin ve düzensiz göçün yayılması, tüm bunlar, birleşik bir güvenlik yanıtı gerektiren tek bir tehdidin uzantıları sayılıyor.

Bu nedenle Washington, ABD'nin kaynaklarını Büyük Kuzey Amerika projesine odaklayabilmesi için Brezilya, Arjantin ve Şili gibi ekvatorun güneyindeki ülkelerden kendi savunmalarında ve bölgesel çevrelerinin güvenliğini sağlamada daha büyük bir rol üstlenmelerini talep ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre böylece, bu ülkeler, Amerika Birleşik Devletleri'nin tüm bölgeyi savunma yükünü doğrudan üstlenmediği, “Amerika Kalkanı” gibi daha geniş bir çerçeve içinde arka cephede güvenlik ortaklarına dönüşecekler.

Uygulamada, bu vizyon coğrafi bir rol dağılımına dayanıyor. ABD Savunma Bakanı'nın belirttiği gibi, “Kuzeyde, Amerika Birleşik Devletleri, bu ortak acil güvenlik çevresini savunmak için sizinle ve egemen ortaklarımızla iş birliği içinde varlığını ve pozisyonlarını güçlendirmelidir. Güneyde yani ekvatorun güneyindeyse, bu büyük komşuluk bölgesinin diğer tarafında, artan yük paylaşımı yoluyla ortaklıkları güçlendireceğiz. Bu, Güney Atlantik ve Güney Pasifik'i savunmada ve hayati altyapı ve kaynakları güvence altına almada daha büyük bir rol oynamanızı sağlayacaktır.”

Hegseth, bu yaklaşımı “Monroe Doktrini”nin yeniden canlandırılmasıyla ilişkilendirerek, Florida'daki kartel karşıtı konferansta Washington'un artık ekvatorun kuzeyindeki bölgeyi Büyük Kuzey Amerika olarak gördüğünü ilan etti. Bu sözler sadece nüfuzu korumaktan stratejik alanı yeniden tanımlamaya yönelik kavramsal bir kaymaya işaret ediyor.

Washington'un bu hassas bölgelerde, Çin'in nüfuzundan giderek daha fazla endişe duyduğu bir dönemde bu değişim, özellikle ABD'nin hayati önem taşıyan su yollarını, en önemlisi de ABD konteyner trafiğinin yaklaşık yüzde 40'ının ve küresel ticaretin yüzde 5-6'sının geçtiği Panama Kanalı'nı korumaya odaklanması göz önüne alındığında oldukça önemli.

Genel olarak, Büyük Kuzey Amerika stratejisi, coğrafya ve siyaset arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlama girişimini yansıtmakta ve sınırları bölücü çizgiler olarak değil, nüfuz alanları ve güvenlik bölgeleri olarak görmektedir. Hegseth'in belirttiği gibi, “Bu zorluğun çözümü, evrensel değerler adına coğrafyayı görmezden gelmekte değil, ortak coğrafyayı ulusal çıkarlara hizmet etmek için kullanmakta yatmaktadır.” Bu yeni strateji, güvenlik, egemenlik ve nüfuzu eş zamanlı olarak yeniden tanımlamak için bir çerçeve oluşturmaktadır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



WHO: Ebola, ‘küresel salgın acil durumu’ düzeyine ulaşmadı

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)
TT

WHO: Ebola, ‘küresel salgın acil durumu’ düzeyine ulaşmadı

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda Ebola virüsüne yakalandığından şüphelenilen bir çocukla birlikte yürüyen sağlık görevlileri, 9 Eylül 2018. (AP)

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yayılan Ebola virüsüne ilişkin riskin ulusal ve bölgesel düzeyde yüksek, küresel düzeyde ise düşük olduğunu açıkladı. Örgüt, mevcut durumun ‘küresel salgın acil durumu’ seviyesine ulaşmadığını bildirdi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, WHO Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Cenevre’de düzenlediği basın toplantısında, “WHO, salgın riskini ulusal ve bölgesel düzeyde yüksek, küresel düzeyde ise düşük olarak değerlendiriyor” dedi.

WHO Acil Durum Komitesi Başkanı Lucille Blumberg ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki Ebola salgınının pandemi ilanı için gerekli eşiği karşılamadığını belirtti.

Güney Afrika’dan açıklama yapan Blumberg, “Uluslararası düzeyde endişe yaratan halk sağlığı acil durumu ilanına ilişkin mevcut koşullar ve kriterler değerlendirildiğinde, mevcut durumun küresel salgın ilanı kriterlerini karşılamadığı konusunda hemfikiriz” ifadesini kullandı.

Öte yandan Almanya Sağlık Bakanlığı, virüse yakalanan bir ABD vatandaşının tedavi amacıyla Berlin’deki Charite Hastanesi’ne nakledildiğini duyurdu.

Hastanın, Ebola vakalarının hızla yayıldığı Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde enfekte olduktan sonra üniversite hastanesindeki özel izolasyon ünitesine alındığı bildirildi.

Almanya Sağlık Bakanı Nina Warken, Alman haber ajansı DPA’ya yaptığı açıklamada, ortak ülkelere yardım etmenin Alman hükümeti açısından doğal bir sorumluluk olduğunu belirterek, Almanya’nın yüksek derecede bulaşıcı hastalıklara yakalanan hastalar da dahil olmak üzere güçlü bir sağlık bakım ağına sahip olduğunu söyledi.

Warken, “Hasta mümkün olan en iyi bakımı alacak ve en üst düzey güvenlik önlemlerini uygulayacağız” ifadesini kullanırken, ABD’nin Almanya’dan yardım talep etmesinin nedeninin de bu olduğunu kaydetti.

Warken ayrıca, hastanın nakli ile Charite Hastanesi’ndeki tıbbi bakım ve hemşirelik sürecine katılan tüm ekiplere teşekkür ederek, “Hastaya acil şifalar diliyorum” dedi.

Almanya Sağlık Bakanlığı, ABD makamlarının, uçuş süresinin daha kısa olması nedeniyle Almanya’dan destek istediğini açıkladı. Hastanın, yüksek derecede bulaşıcı hastalıklara yönelik özel donanımlı bir uçakla Uganda’dan Berlin’e nakledildiği bildirildi.

Ardından hasta, özel olarak donatılmış bir araçla Charite Hastanesi’ne sevk edildi. Nakil konvoyuna çok sayıda polis aracı ve motosikletinin yanı sıra itfaiye ve ambulans ekiplerinin eşlik ettiği belirtildi. Özel aracın hastaneye yerel saatle 03.00’ten kısa süre önce ulaştığı kaydedildi.

FVFRVB
Sağlık görevlileri, Ebola virüsüne yakalandığı teyit edilen bir hastayı hastaneye naklediyor. (Arşiv – AFP)

Charite Hastanesi’ndeki özel izolasyon ünitesinin, son derece tehlikeli ve hızla yayılan bulaşıcı hastalıkların tedavisine yönelik özel altyapıya sahip olduğu belirtildi.

Ünitenin tamamen kapalı, korumalı ve hastanenin rutin işleyişinden ayrı şekilde faaliyet gösterdiği, böylece diğer hastalarla herhangi bir temas riskinin önüne geçildiği ifade edildi.

Cezayir’de ise Sağlık Bakanlığı, sınır kapıları ve havaalanlarında gözetim ve erken uyarı sistemlerinin güçlendirilmesi talimatı verdi. Bakanlık, sağlık denetimlerinin artırılması, koruyucu ekipmanların sağlanması ve şüpheli vakalara hızlı müdahale edilmesini içeren sıkı önlemlerin uygulanmasını istedi.

Bakanlığın iki gün önce 22 vilayetteki sağlık birimlerine ve sınır sağlık kontrol merkezlerinin yöneticilerine gönderdiği notta, uluslararası hareketlilik nedeniyle bulaş riskine karşı giriş noktalarındaki teyakkuz seviyesinin yükseltilmesi gerektiği vurgulandı.

Söz konusu notta, mevcut salgının Ebola virüsünün Bundibugyo varyantından kaynaklandığı ve bu türe karşı şu ana kadar onaylanmış bir aşı veya özel tedavi bulunmadığı belirtildi. Bu nedenle önleme ve izleme tedbirlerinin sıkılaştırılması gerektiği ifade edilirken, salgının Orta ve Batı Afrika’nın bazı bölgelerinde, özellikle Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Uganda ve komşu ülkelerde yayılmayı sürdürdüğü kaydedildi.

Bakanlık ayrıca, şüpheli vakaların erken tespit edilmesi ve hızla izole edilmesinin yanı sıra, uluslararası sağlık düzenlemeleri çerçevesindeki yükümlülüklere uyularak salgının ülkeye taşınması riskini azaltmak amacıyla farklı sektörler arasında koordinasyon sağlanmasını tavsiye etti.

Açıklamada, sınır sağlık kontrol merkezlerindeki tıbbi ve yardımcı sağlık ekiplerinin güçlendirilmesi, kişisel koruyucu ekipmanlar, dezenfeksiyon malzemeleri ve ateş ölçüm cihazlarının temin edilmesi çağrısında bulunuldu. Bunun yanında, 24 saat hizmet verecek donanımlı ambulansların tahsis edilmesi ve havaalanlarında termal kameraların devreye alınması istendi.

FDRJYBH
Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Uganda arasındaki bir sınır noktasında asılı bir Ebola uyarı afişi (AFP)

Cezayir Sağlık Bakanlığı, sınır sağlık kontrol merkezlerinin sorumlularından, sınır polisiyle koordinasyon halinde Ebola’dan etkilenen Afrika ülkelerinden gelen yolcuların tespit edilmesini istedi. Bakanlık ayrıca, şüpheli vakalara derhal müdahale edilmesi, hastaların izole edilmesi ve cerrahi maske takmalarının sağlanması talimatını verdi. Açıklamada, tek kullanımlık cihazlarla ateş ölçümü dışında doğrudan temasın en aza indirilmesi, hijyen ve korunma kurallarına sıkı şekilde uyulması ve müdahalede görev alacak personel sayısının minimum düzeyde tutulması gerektiği belirtildi.

Şüpheli vakaların ise tam donanımlı tıbbi ambulanslarla referans hastanelerine sevk edilmesi gerektiği kaydedildi. Bakanlık, nakil sırasında koruyucu önlemlere eksiksiz uyulmasının yanı sıra, hastanın varış saatine ilişkin referans hastanenin önceden bilgilendirilmesini zorunlu tuttu.


Vance: Polonya'ya ABD askerinin konuşlandırılması iptal edilmedi, ertelendi

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, basın mensuplarına açıklama yapıyor (AP)
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, basın mensuplarına açıklama yapıyor (AP)
TT

Vance: Polonya'ya ABD askerinin konuşlandırılması iptal edilmedi, ertelendi

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, basın mensuplarına açıklama yapıyor (AP)
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, basın mensuplarına açıklama yapıyor (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance dün yaptığı açıklamada, Polonya'ya 4 bin asker konuşlandırılması kararının iptal edilmediğini, ertelendiğini söyledi. Vance, bununla birlikte Avrupa'nın artık kendi ayakları üzerinde durması gerektiğinin altını çizdi.

ABD'li yetkililer, geçen hafta 4 bin askerin Polonya'ya gönderilmesi planının iptal edildiğini bildirmiş ve bu adımı, ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO üyesi Avrupa ülkelerinde konuşlu ABD askerlerinin sayısını azaltma politikasının devamı olarak nitelendirmişti.

Avrupa'nın politikalarına yönelik en sert eleştirileri yönelten ve ABD'nin Ukrayna'ya verdiği desteğe en şüpheci yaklaşan isimlerden biri olan Vance, Trump'ın ilk başkanlık döneminden beri Avrupalı müttefiklerine savunma konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmeleri çağrısında bulunduğunu hatırlattı.

Beyaz Saray'daki basın brifinginde "Avrupa'nın kendi ayakları üzerinde durmasının" gerekliliğini vurgulayan Vance, "Avrupa politikamız bu şekilde kalmaya devam edecek" ifadesini kullandı.

Ancak askerlerin geri çekilmesi ve Polonya ile ilgili bir soru üzerine Vance, "Bu sadece bir birlik rotasyonu ertelemesidir. Bu kuvvetler Avrupa'da başka bir yere gidebilir. Onları başka bir bölgeye göndermeye de karar verebiliriz" ifadelerini kullandı. Vance ayrıca, "Bu birliklerin nihai olarak nereye sevk edileceğine dair henüz kesin bir karar vermiş değiliz" diye belirtti.

Geçen hafta üst düzey bir askeri yetkili, Kongre'deki bir oturumda yaptığı açıklamada, "ABD Avrupa Komutanlığı (EUCOM) Komutanı'na Polonya'daki asker sayısının azaltılması yönünde talimat verildiğini" belirtmişti.

Trump'ın, Ortadoğu'daki savaşa destek vermeyen ve İran tarafından fiilen kapatılan Hürmüz Boğazı'ndaki barış gücüne katkıda bulunmayan müttefiklerini cezalandırma konusunda kararlı olduğu görülüyor.

Pentagon, mayıs ayının başında da Almanya'dan 5 bin askerin geri çekileceğini duyurmuştu.


Moritanya'daki mültecilerden Afrika Kolordusu hakkında tüyler ürpertici tanıklıklar

Çocuklarıyla birlikte Moritanya topraklarındaki çadırda yaşayan Malili bir mülteci (Avrupa Birliği)
Çocuklarıyla birlikte Moritanya topraklarındaki çadırda yaşayan Malili bir mülteci (Avrupa Birliği)
TT

Moritanya'daki mültecilerden Afrika Kolordusu hakkında tüyler ürpertici tanıklıklar

Çocuklarıyla birlikte Moritanya topraklarındaki çadırda yaşayan Malili bir mülteci (Avrupa Birliği)
Çocuklarıyla birlikte Moritanya topraklarındaki çadırda yaşayan Malili bir mülteci (Avrupa Birliği)

Moritanya'nın doğusundaki mülteci kamplarından birinde yaşayan Şerife, gözyaşlarıyla ıslanmış başörtüsüyle ve boğuk bir sesle geçtiğimiz yaz Mali'de, Mali ordusu ve Rus paralı askerleri tarafından başı kesilerek öldürülen oğlunu anlatırken, "Onun ölümü benim en büyük acım" ifadelerini kullandı.

Güvenlik gerekçesiyle takma ad kullanılan Şerife gibi Moritanya'daki yaklaşık 10 Malili mülteci de Mali ordusu ve teröristlere karşı yürütülen savaşta ona destek veren Rus müttefiklerinin sivillere yönelik şiddet eylemlerine ilişkin tanıklıklarını anlattı.

Basit bir tuğla yapının gölgesinde oturan altmışlı yaşlarındaki kadın, oğlunun ve beraberindeki dört kişinin geçtiğimiz yıl ağustos ayında ticaret yapmak üzere Mali'ye giderken sınırdan birkaç kilometre ötede Afrika Kolordusu bünyesindeki Mali ordusu ve Rus paralı askerleriyle karşılaştığını anlattı.

Saldırganların onları bağlayıp öldürdüğünü ve malları ateşe verdiğini söyleyen Şerife, beş adamın cesetlerinin, pusu ya da tuzak kurulmuş olabileceği kaygısıyla ertesi güne kadar kimse tarafından kaldırılamadığını belirtti. Şerife, bölgede gizlenen çobanlar gördüklerini söyledi.

Güneşin yüzüne işlediği bu Bedevi kadın, duygulanarak ‘cesetlere ertesi gün ulaşabildiklerini kaydetti. Diğerleri gibi ‘hiçbir şey yapmamış’ olan oğlunun naaşına ‘son kez bakmaya cesaret edemediğini’ belirten acılı anne, Mali ordusu ile Rus paralı askerlerin ‘kinlerini masum, zayıf ve savunmasız bir halkın üzerine boşalttığını’ ifade etti.

Fulaniler ve Tuaregler

Merkezi otoriteye bağlı güçler, özellikle Mali'deki terör örgütleri ve ayrılıkçıların saflarına katıldığından şüphelenilen bireylerin bulunduğu Fulani ve Tuareg topluluklarını hedef alıyor. General Assimi Goïta önderliğindeki askeri konsey, 2020 yılındaki darbenin ardından ülkede güvenliği yeniden tesis edeceği vaadiyle iktidara geldi. Fransa'dan uzaklaşan askeri konsey, Rusya Savunma Bakanlığı'na bağlı Afrika Kolordusu’na dönüşen Wagner güçlerinden destek almaya başladı.

Bu grubun ihlalleri geniş çapta belgelendi. Çatışmaları izleme konusunda uzman bir sivil toplum kuruluşu olan ACLED'in verilerine göre Mali hükümetine bağlı güçlerin, 2020 yılından bu yana Rus paralı askerlerle birlikte ya da onlarsız yürüttüğü operasyonlarda yarısı sivil olmak üzere 8 bin 500 kişi hayatını kaybetti. Rusların hükümet güçlerine eşlik ettiği operasyonlarda sivil kayıpların oranı yüzde 60'a çıkarken, tek başlarına yürüttükleri operasyonlarda bu oran yüzde 90'ı aşıyor.

İşkence

Geçici mülteci çadırlarında Rus paralı askerler için hala ‘Wagner’ adı kullanılıyordu. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığı habere göre bu isim aynı zamanda pek çok travmayı yeniden alevlendiriyor. Ellili yaşlardaki Tuareg mülteci Nedoune, vücudunda işkence izleri taşıyor, sol gözünden ameliyat geçirmiş ve süregelen ağrılarla baş etmeye çalışıyor. Çoban olan Nedoune, iki yıl önce Mali'nin kuzeyindeki Timbuktu bölgesinde bir kuyudan su almak üzere yola çıkmıştı. Bir Rus konvoyu tarafından durduruldu. Dövüldüğünü, ardından kelepçelenip iki gün boyunca bir araca kapatıldığını anlattı. Tüm bu süre zarfında Rusların sivilleri tutuklayıp kampları yerle bir ettiğini belirten Nedoune, “Her şeyi yaktılar, bütün hayvanları öldürdüler" dedi.

Gözlerini örten sarığındaki küçük açıklıktan bakan Nedoune, grubun bir Fulani adamı durdurup ağır şekilde dövdükten sonra öldürerek araçtan attığını gördüğünü söyledi. Ardından ülkenin orta kesimlerindeki Bafo kampında dört gün boyunca Ruslar tarafından işkenceye maruz kaldığını anlatan Nedoune, bu süre içinde kendisine yalnızca az miktarda ekmek ve su verildiğini vurguladı.

Sorgulanması sırasında elektrik şoku uyguladıklarını belirten Nedoune,"Sorular hep teröristler hakkındaydı. ‘Onları tanıyor musunuz? Kim onlar? Neredeler?’ diye soruyorlardı” dedi. Nedoune, sonunda bu yoksul ülke için oldukça yüklü bir meblağ olan 310 bin Afrika frangı (550 dolar) ödeyerek serbest bırakıldı.

Cinsel şiddet

Moritanya'nın çöl olan Doğu Havzası bölgesinde bugün 14 yıldır savaşın parçaladığı Mali'deki çatışan çeşitli tarafların şiddetinden kaçan 300 bin mülteci bulunuyor. Bu sivillerin büyük bölümünün ulaştığı sınır kenti Fassala'da Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) çalışanları, darp, kurşun yaraları ile kadın ve erkeklere yönelik tecavüzün yol açtığı ağır psikolojik travmaların boyutunu yakından gözlemliyor.

MSF Bölge Koordinatörü Mayoury Savant, işkence yöntemleri arasında ‘diri diri gömüldüklerini anlatan kişilerin tanıklıklarının’ da yer aldığını belirtti. Ancak Savant, MSF’nin şiddet eylemlerinin sorumlularını tespit edemediğine dikkat çekti. Doğu Havzası bölgesi son aylarda, El Kaide bağlantılı Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (CNIM) örgütünün bazı bölgelere ‘ya terk edin ya da ölüme razı olun!’ şeklinde ültimatom verdiği tehditlerin ardından kaçan mültecilerin yoğun akınına sahne oluyor.

İnsan hakları ihlalleri

Birkaç hafta önce aralarında Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu'nun da bulunduğu sivil toplum kuruluşları, Mali Silahlı Kuvvetleri ve Afrika Kolordusu’nun gerçekleştiği insan hakları ihlalleri iddialarına ilişkin Afrika İnsan ve Halkların Hakları Mahkemesi'ne şikâyette bulundu. Ülke içindeki durum, geçtiğimiz nisan ayı sonlarından bu yana her zamankinden daha belirsiz bir hal aldı. Azavad Kurtuluş Cephesi'nden (FLA) Tuareg ayrılıkçılar ile CNIM militanlarının Mali askeri konseyine karşı eşi ve benzeri görülmemiş koordineli saldırılar düzenlemesinin ardından kuzeyde Tuareg ayrılıkçıların kalesi Kidal şehrinin düşmesi, Bamako ve Rus müttefikleri için ağır bir yenilgi oldu.

Parlak taşlarla süslü siyah bir elbise giyen Fatimata (30), üç yıl önce Timbuktu yakınlarındaki köyünü hedef alan hava saldırılarının ardından köyden nasıl kaçtığını ağlayarak anlattı. Orada kalan kadınlar için “Ölüm dışında her şey yaşandı, bazılarının işkenceye maruz kaldığını biliyoruz" diyen Fatimata, “Ruslar gelmeden önce huzur içinde yaşıyorduk” ifadelerini kullandı. Pek çok mülteci gibi, bu Tuareg kadını da Azawad Kurtuluş Cephesi'ni destekliyor ve "Timbuktu'yu ve çevresini geri alırlarsa, evime dönebileceğim" diyor.