Christopher Phillips
ABD, savaşlarda yenilgileri ve zaferleri birbirine karıştırma konusunda uzun bir geçmişe sahip bir ülke. 1973 yılında, dönemin ABD Başkanı Richard Nixon, yönetiminin Washington’ın Güney Vietnam’daki müttefiklerini hayal kırıklığına uğratmayan ‘onurlu bir barış’ sağladığını duyurmuş, ancak Saygon sadece iki yıl sonra düştü.
Eski ABD Başkanı George W. Bush, 2003 yılının mayıs ayında, Irak'taki ana çatışmaların sona erdiğini ve ‘El Kaide'nin müttefikinin’ ortadan kaldırıldığını ilan etti. Ancak ABD, sekiz yıl daha El Kaide ve diğer örgütlerle savaşarak askeri bir bataklıkta boğulmaya devam etti, ardından 2014 yılında DEAŞ ile savaşmak için geri döndü. Böylece Donald Trump, Nisan ayında İran ile ateşkes ilan edilmeden önce bile, “Bu savaşta zafer kazandık” diyerek aynı tanıdık yaklaşımı izledi.

Elbette Trump, aksini gösteren kesin kanıtlar karşısında bile başarılarına ısrarla sarılmasıyla ünlü. Ancak kendi standartlarına göre bile, bu savaşın sonucunu herhangi bir anlamda bir Amerikan zaferi olarak yorumlamak oldukça güç. Trump, ateşkes öncesinde neredeyse her gün savaş hedeflerini değiştirmiş olsa da İran rejiminin değiştirilmesi ve nükleer programının sonlandırılması gibi bazı ana konular da dahil olmak üzere bu hedeflerin çoğu şu ana kadar gerçekleştirilemedi. Bunun yanında bu savaşın doğrudan hedeflerin ötesine geçen sonuçları oldu. Kısa vadede, Trump şahsen ve genel olarak ABD, çatışmadan daha zayıf bir konumda çıktı. Uzun vadede ise, tablo henüz netleşmemiş olsa da Washington’ın bölgesel ve küresel stratejik konumunun ciddi zarar görmesi muhtemel.
Kısa vadeli gerilemeler
Ateşkes ilan edildiğinde, ABD’nin durumu savaşın patlak vermesinden önceki durumdan daha iyi değildi. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in de aralarında olduğu bazı İranlı üst düzey yetkililerin öldürülmesine ve İran'ın askeri gücünün önemli ölçüde azalmasına rağmen, rejim değişikliği gerçekleşmedi ve Tahran'ın nükleer silah üretme kabiliyeti elinden alınmadı. Elbette, müzakereler yoluyla ikincisinin gerçekleşme olasılığı hâlâ mevcut ve bir halk ayaklanması rejim değişikliğine yol açabilir, ancak bunların hepsi savaş öncesinde de mümkündü. Eğer bir değişiklik olduysa, o da çatışmanın her ikisinin de gerçekleşme olasılığını azaltmış olmasıdır. Hatta İran rejiminin, uğradığı yenilgilere rağmen, Körfez'deki ABD müttefiklerine ağır darbeler indirerek ve Hürmüz Boğazı'nı kapatarak küresel ekonomiye zarar verme yeteneğini kanıtladıktan sonra, çatışmadan daha güçlü bir konumda çıktığı bile söylenebilir.
İran, komşularıyla olan ilişkilerinin niteliğine bakılmaksızın Ortadoğu'daki komşularının çoğuna saldırmaya hazır olduğunu gösterirken, özellikle Körfez bölgesindeki hükümetlerin çoğu, savunma stratejilerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalıyor.
Ateşkes devam ederse, bu durum Trump ve ABD için gerçekten büyük bir gerileme anlamına gelecek. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre petrol fiyatları yüksek ve enflasyon belirgin seviyelerde kalırsa, ABD'li seçmenlerin ara seçimlerde Trump liderliğindeki Cumhuriyetçileri cezalandırabilir. Önümüzdeki kasım ayında Kongre’de ya da Senato'da yaşanacak herhangi bir kayıp, onun iç gündemine yansıyacak. Hatta, dış savaşlara şiddetle karşı çıkan ve “Amerika'yı Yeniden Büyük Yapalım (MAGA)” sloganını destekleyen muhafazakâr tabanının bir kısmı, Trump’ın Papa’yı eleştirmesi ve son zamanlarda yayılan, İsa'nın kıyafetini giydiği videolardan dolayı şaşkına dönmüş durumda ve ona sırtını dönebilir.
Hatta, dış savaşlara şiddetle karşı çıkan ve MAGA’yı destekleyen muhafazakâr tabanının bir kısmı, Trump'ın Papa 14. Leo’yu eleştirmesi ve son zamanlarda yayılan, İsa'nın kıyafetini giydiği videolardan dolayı şaşkına dönmüş durumda ve ona sırtını dönebilir. Uluslararası alanda ise, Vietnam ve 2003 Irak Savaşı'nda olduğu gibi, Trump'ın çatışması ABD'nin gücünün sınırlarını ve askeri üstünlüğü olumlu siyasi sonuçlara dönüştüremediğini ortaya koydu. Bu durum tıpkı 2003 yılından sonra olduğu gibi, ABD'nin jeopolitik rakiplerini ve hatta bazı müttefiklerini, Ortadoğu'da ve başka yerlerde ABD'nin isteklerine karşı daha cesurca çıkmaya teşvik edebilir.
Ateşkesin sürmemesi ve çatışmanın yeniden alevlenmesi durumunda, İran rejimi beklenmedik bir şekilde çökmedikçe bu sorunlar şüphesiz daha da ağırlaşacak. ABD, çatışmaya daha fazla karışmak zorunda kalabilir ve bu da onu çıkması zor bir bataklığa saplanma tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilir. Bu durum, küresel ekonominin büyük zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemde, Trump'a karşı iç muhalefetin tırmanmasına yol açacak ve onu daha da aşağılayıcı bir geri adım atmaya zorlayabilir.
Uzun vadeli zararlar
Savaş, aynı zamanda ABD’yi uzun vadede zayıflatabilecek mevcut gerilimlerin bazılarını tetikledi bazılarını da ortaya çıkardı.
Ortadoğu'da, Washington ile güvenlik ilişkileri on yıllardır ilk kez ciddi bir şekilde sorgulanır hale geldi. Birçok müttefik, Trump'a kendilerini haksız bir savaşa sürüklediği için öfkeli ve savaş patlak verir vermez rejimi değiştirememesi ve yerine yaralı ve öfkeli bir rejim bırakması nedeniyle hayal kırıklığına uğramış durumda. İran, ilişkilerinin niteliğine bakılmaksızın Orta Doğu'daki komşularının çoğunu vurmaya hazır olduğunu gösterirken, özellikle Körfez'deki hükümetlerin çoğu kendilerini savunma stratejilerini yeniden gözden geçirme zorunluluğuyla karşı karşıya buluyor. Washington ile güvenlik ilişkilerini kesmeyi düşünenler az olacak ve birçoğu orta vadede ABD'den silah alımlarını artırabilir. Ancak bu, güvenlik ortaklarının daha fazla çeşitlendirilmesiyle birlikte olabilir. Ne var ki birçok Körfez ülkesi Avrupa'nın askeri varlığının artmasına açık olduklarını ifade etti. Bazıları da Çin ile daha fazla iş birliği olanaklarını keşfedebilir ve Cibuti'de olduğu gibi, ABD üssünün yanında küçük bir Çin üssüne ev sahipliği yapmanın, İran'ın gelecekteki saldırılarını caydırıp caydırmayacağını sorgulayabilir.

Transatlantik ittifak içinde bir başka gerginlik daha tırmandı. Avrupalı müttefiklerin İran’a karşı yürütülen kampanyayı desteklemekten ve talep edildiğinde yardım sunmaktan kaçınmaları, Trump’ın sert söylemlerde bulunmasına yol açtı ve özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, ABD Başkanı Trump ile yakın zamanda kurdukları dostane ilişkilere rağmen hedef tahtasına oturtuldu. Bu sert söylemler, basit küfürlerden öte bir anlam taşıyor olabilir. Çünkü savaştan önce bile, Avrupa güçlerinin Trump'ın Grönland planlarına açıkça karşı çıkmasının ardından ilişkiler gergindi. Trump, NATO'nun yararını her zaman sorgulamıştı. NATO’nun savaşa katılmayı reddetmesi, bu eğilime hız kazandırmış görünüyor. Trump, 31 Mart tarihli bir paylaşımında Avrupa hükümetlerini, “Artık ABD size yardım etmek için orada olmayacak” sözleriyle tehdit etti. Bu tehdit çok ciddiye alındı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, bir hafta sonra ABD Başkanı’nın fikrini değiştirmek için Washington'a gitti. Ancak bu girişim başarısız oldu. Tüm bu gerilimler zamanla yatışsa da The Economist dergisi son sayısında savaşın NATO'yu ‘her zamankinden daha fazla geri dönüşü olmayan bir noktaya itmiş’ olabileceği konusunda uyardı. Sonuç olarak, Avrupa liderleri, Trump veya halefinin transatlantik ilişkilere geri dönmesini ummalarına rağmen, ABD sonrası geleceği acilen ve derinlemesine düşünmek zorunda kalıyorlar. Bu sonuç Batı'yı bölebilir ve Avrupa ile ABD'yi küresel ölçekte zayıflatabilir.
Çin'in bir zaferi mi?
Bu durum, çatışmanın ABD açısından bir başka olumsuz sonucunu da ortaya koyuyor; zira çatışma, Washington’un küresel rakiplerine büyük avantajlar sağladı. Küresel petrol fiyatlarındaki artışın etkisini hafifletmek amacıyla Rusya, yaptırımlarda geçici bir hafifletme elde etti. Bu da ülkenin arzının bir kısmını satmasına imkân tanıdı ve dolayısıyla Moskova’nın hayati önem taşıyan gelirlerinde artışa yol açtı. Trump'ın NATO’daki müttefiklerine yönelik öfkesi ve Körfez ile meşgul olması, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i Beyaz Saray'ın Ukrayna savaşına olan ilgisini yitireceği ya da Kiev'e Rusya'nın çıkarlarına uygun bir anlaşmayı kabul etmesi için baskı yapacağı umudunu artırabilir. Ancak bu kazanımların çoğu, en azından şimdilik, kısa vadeli görünüyor.
En büyük kazanan Çin oldu. Savaşın ekonomik etkilerinden ve müttefiki İran’ın görece zayıflamasından rahatsız olsa da Pekin krizden daha da güçlenerek çıktı.
Buradaki en büyük kazananın Çin olduğu söylenebilir. Savaşın ekonomik etkilerinden ve müttefiki İran’ın görece zayıflamasından rahatsız olmasına rağmen, Pekin krizden daha da güçlenerek çıktı. Ekonomik açıdan, Çin'in yenilenebilir enerjiye yaptığı devasa yatırımlar, bazı tedarik sorunlarından korunmasını sağladı ve aynı zamanda daha önce satın aldığı sıvılaştırılmış doğal gazın bir kısmını komşularına daha yüksek fiyatlarla geri sattı. Jeopolitik açıdan ise, çatışmanın ABD'nin güvenilirliğine verdiği zarar, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in en sevdiği anlatıyı pekiştirdi. Bu anlatıya göre Pekin, daha güvenilir ve uluslararası istikrarı korumada daha yetkin, küresel bir aktör. Hatta ABD, Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmak için Çin'den yardım istemek zorunda kalırken, Pekin, Pakistan'ın arabuluculuğunda ateşkesin sağlanmasında sessiz ama son derece önemli bir rol oynadı. Çin, çok az çaba sarf ederek çatışmadan çıktı ve itibarını güçlendirdi; buna karşılık, rakibi ABD ise kendini daha kötü bir durumda buldu. Bu, Trump yönetiminin bu savaşta hedeflediği birçok hedeften sadece bir tanesidir ve olumsuz yankıları önümüzdeki uzun yıllar boyunca devam edebilir.