Esad Ganem
İsrail'de savaş ve sonuçları üzerine süregelen tartışma, gündemin takipçilerine anlam ve yansımalarını düşünmek için hiç fırsat vermedi. Temelde savaş, kendisinden önce gelen tartışmanın seyrinde ve ona yol açan siyasette, en azından İsrail'e ilişkin her şey söz konusu olduğunda, hiçbir şeyi değiştirmedi. Başbakan Binyamin Netanyahu ve aşırı sağcı kampı, İsrail'in savaş arifesinde ve savaş boyunca gerçekleştirebildiği ‘tarihi başarıları’ coşkuyla kutlamak için basın karşısına çıktı. Bunu, ABD ve İran'ın ateşkesi ilan etmesinden 18 saat sonra İsrail basınında yer alan kayıtlı bir konuşmada özetleyen Netanyahu, konuşmasında ‘başarılar’ olarak nitelendirdiği şeyleri ön plana çıkarmaya özen gösterdi.
Önceliklei savaş, iki taraf arasındaki tam koordineli ortak savaşla doruğa ulaşan ABD-İsrail stratejik ittifakının konumunu derinleştirdi. İkinci olarak İran'ın askeri gücü zayıflatıldı, üst düzey yetkililer ve komutanlar tasfiye edildi. Böylece İran tehdidi uzun bir süreliğine ötelendi. Netanyahu'ya göre İsrail artık daha güçlü ve daha dirençli bir konuma geldi. Hatta onu bir büyük güç ve en büyük güçle müttefik bir devlet olarak nitelendirdi. İsrail'in aynı zamanda ‘radikal’ İslam dünyasının dünyaya hâkim olma ve onu İslamlaştırma hedefinin tehdit ettiği ‘Batı kültürünün’ bir kalkanı olduğunu kanıtladığını da ileri sürdü. Üçüncüsü, İsrail ordusu ve istihbarat birimleri, savaşa hazırlık ve gizli güçleri tüm düşmanlarını geçen üstün bir tahrip projesine dönüştürme kapasitelerini kanıtladı. Dördüncüsü, savaş süresince İran tarafından saldırılar düzenlenen Arap ülkeleriyle daha güçlü ittifakların önü açıldı. Netanyahu’ya göre bu ülkeler bundan böyle İsrail ile öncekinden daha yüksek bir iş birliği hazırlığında olacak. Beşinci olarak ise İsrail'in fiili kontrol sınırları genişledi ve çevresindeki Arap ülkelerdeki muhalif güçler zayıflatıldı. İsrail, Gazze, Lübnan ve Suriye'deki fiili nüfuz bölgelerini ve sınırlarını genişletirken Batı Şeria'daki fiili kontrolünü de derinleştirdi.
Netanyahu, savaş süresince seçimlere daha iyi hazırlanmasını ve kendisi ile sağ partilere yönelik desteği artırmasını mümkün kılacak değerli aylar kazandı.
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Netanyahu'nun destekçileri bu söylemi ve bahsedilen başarıları tekrarlarken Netanyahu'nun sunduğu biçimiyle savaşın zorunluluğunu kanıtlamaya çalıştılar. Bunların savaşın gerekçelerini doğruladığını, İsrail'e savaş öncesine kıyasla daha güçlü ve merkezi bir stratejik konum kazandırdığını öne sürdüler. Buna Netanyahu ve hükümetinin savaş süresince İsrail'in iç boyutundaki başarıları da eklenebilir. Bunların başında Netanyahu ve hükümetinin ‘yargı darbesi’ projesi çerçevesinde İsrail'i daha sağcı ve daha katı bir yönde köklü biçimde dönüştürme projesini sürdürmesi geliyor. Bu durum, esasen Filistinliler için idam yasasının hayata geçirilmesiyle somutlaştı. Söz konusu yasa, İsrail'e ve Yahudi halkına karşı ulusal suçlar işleyenler, yani yalnızca Yahudilere saldıranlar için geçerli ve Filistinlilere saldıran Yahudileri kapsam dışı bırakıyor. Bu da özünde Filistinlilere yönelik geçmişten beridir süregelen ırk üstünlüğünü ve ırk ayrımcılığını (apartheid) derinleştirme projesiyle uyumlu bir yasanın parlamentodan geçmesi anlamına geliyor.

Bunun yanı sıra mart ayı sonlarında bütçe tasarısının geçirilmesi de önemli bir kazanım olarak sayılabilir. Bu tarih, cari yıl genel bütçesinin onaylanması için belirlenen son süre olup bu sürenin aşılması halinde İsrail hukukuna göre Kneset'in otomatik olarak feshedilmesi ve erken seçime gidilmesi gerekirdi. Böylece Netanyahu, savaş ortamında seçimlere daha iyi hazırlanmasını ve kendisi ile aşırı sağcı partilere yönelik desteği güçlendirmesini sağlayacak değerli aylar kazandı. Netanyahu aynı zamanda dini partilerle zorunlu askerlikten muafiyet projesinin geçirilmesini sürdüren üstü kapalı bir anlaşma da sağladı. Bu kazanımın önemi, özellikle savaşın devam etmesi ve ek askeri güce duyulan ihtiyaç göz önünde bulundurulduğunda daha da büyüyor. Nitekim Genelkurmay Başkanı da savaş süresince ordunun hizmet gereklilikleri ve düzenli ile yedek birliklerdeki askerlere yönelik baskılar açısından tam bir çöküşün eşiğine geldiğini duyurdu.
Politikacılar arasındaki eleştirmenlerin başında, Kneset'teki muhalefet lideri ve Yeş Atid (Gelecek Var) Partisi Genel Başkanı Yair Lapid geliyor. Lapid, savaşın yönetimini ve Netanyahu ile İsrail'le koordinasyon sağlanmadan durdurulma biçimini eleştirmekte hiç vakit kaybetmedi.
Özetle Netanyahu'nun destekçileri ve aşırı sağcı cephesinin, savaşın olumlu bir sonuç doğurduğuna hatta İsrail'e ve halkına daha yüksek düzeyde bireysel ve kolektif güvenlik hissi kazandıran stratejik bir zafer niteliği taşıdığına inandığını söyleyebiliriz. Netanyahu, yukarıdaki konuşmasında gazetecilerin, siyasetçilerin, aktivistlerin ve sıradan İsraillilerin savaşın kazanımlarını eleştirmesine ve sorgulamasına duyduğu şaşkınlığı bir kez daha dile getirdi.
Buna üstü kapalı olarak Netanyahu cephesinin, özellikle beklenen seçimler sonrasında hükümet bileşenlerini koalisyon kurmaya itebilecek seçim anketleri çerçevesinde Netanyahu'ya ve aşırı sağcı cepheye yönelik halk desteğinde ciddi bir artış öngördüğü beklentisini de ekleyebiliriz. Ancak hızla yapılan anketler bu beklentiyi doğrulamazken Netanyahu da başarılarıyla orantılı sonuçlar elde edemedi.

Netanyahu cephesinin ve destekçilerinin karşısında ise zafer ve başarı söylemine çekinceli yaklaşan geniş bir kesim yer alıyor. Bu kesimin bir bölümü, İran ve Hizbullah'ın savaştan daha güçlü ve askeri kapasitelerine daha kararlı biçimde sahip bir şekilde çıktığına, kendini bölgede İsrail'e rakip merkezi bir güç olarak kanıtladığına inanıyor. Ayrıca savaşın İsrail'in iç uyumuna zarar verip onu zayıflattığı görüşü de yaygınlaşıyor. Tüm bunların ötesinde en önemli mesele, savaş ya da Netanyahu'nun ABD Başkanı Donald Trump'ı ve ABD'yi Trump'ın başlangıçta sunduğu vaatlerinden hiçbirini gerçekleştiremeyen bir savaşa sürüklediği şeklindeki çerçeveleme, ABD içindeki savaşa yönelik eleştirilerin yoğunlaşmasına yol açması. Bu eleştiriler, oradaki tüm akım, entelektüel yönelim ve siyasi eğilimleri aşan bir tonda yapılıyor. Bu durum ABD içinde, İsrail'i iki ülke arasındaki ilişkiye çok olumsuz yansıyabilecek ve ABD’nin İsrail’e verdiği tarihi desteği zayıflatabilecek bir tartışmanın içine çekiyor.
Politikacılar arasındaki eleştirmenlerin başında, Kneset'teki muhalefet lideri ve Yeş Atid (Gelecek Var) Partisi Genel Başkanı Yair Lapid geliyor. Lapid, savaşın yönetimini ve Netanyahu ile İsrail'le koordinasyon sağlanmadan durdurulma biçimini hiç vakit kaybetmeden eleştirerek Netanyahu'nun söylemiyle ‘kazanılan başarıları’ sorguladı. Hatta daha da ileri giderek savaşın İsrail'in konumunu zayıflattığını ve çıkarlarına zarar verdiğini öne sürdü. Bu tutum elbette savaşı desteklediği ve savaşın İsrail'e daha büyük ve daha önemli kazanımlar sağlayabileceği düşüncesi çerçevesinde dile getirildi.
Lapid, ateşkesin ilanının ertesi günü yaptığı konuşmada Netanyahu'nun ‘İsrail'i stratejik bir çöküşe ve diplomatik bir felakete sürüklediğini; İsrail'in artık vesayet altında olduğunu, kendi kendini yönetemediğini, müzakere masasından ve karar alma süreçlerinden dışlandığını’ söyledi.
Lapid, sözlerini şöyle sürdürdü:
“İsrail'in ulusal güvenliğine ilişkin kararlarda hiçbir rolü olmadı. Tarihimizde bu denli büyük bir siyasi felakete tanık olmadık. Ordu üzerine düşeni yaptı. Fakat Netanyahu siyasi ve stratejik açıdan başarısız oldu ve hedeflerinden hiçbirini gerçekleştiremedi. Netanyahu'nun kibri, ihmalı ve stratejik planlamadan yoksunluğunun yol açtığı hasarı onarmak yıllar sürecek.”
Savaş süresince Arap partilerinin ABD ile ortaklık içinde sürdürülen İsrail'in bölgeye yönelik saldırgan eğiliminin dizginlenmesi ve savaşın durdurulması çağrıları yoğunlaştı. Halihazırda bu Arap partilerinin her zaman benimsediği geleneksel bir tutum.
Lapid’in ardından anketlerde İsrail'in gelecekteki hükümetini yönetecek merkezi aday olarak ismi öne çıkan eski Başbakan Naftali Bennett bir açıklamada bulundu.
Bennett, ateşkesin üzerinden bir günden az bir süre geçmişken yaptığı konuşmada savaşın hedeflerinin açık olduğunu vurgularken bunları; nükleer programın kalıcı ve tam tasfiyesi, bölgesel terörizm ve roketlerin durdurulması, 460 kilogram zenginleştirilmiş uranyumun İran topraklarından çıkarılması olarak sıraladı. Bu hedeflerin hiçbirinin gerçekleşmediğinin söyleyen Bennett, “Bu başarısızlık, İsrail'i daha intikamcı ve daha kararlı bir İran'la karşı karşıya getiriyor. Pek çok kişinin hayal kırıklığı duymasının nedeni, liderliğin bize hayaller satmış olması. Hükümet bizimle açık konuşmadı.
Netanyahu ve bakanları sürekli olarak Hamas’a karşı tam zafer, Hizbullah'ın tasfiyesi ve İran'ın yenilgisiyle övündü. Tüm bu boş vaatler gözümüzün önünde çöktü. Ne yazık ki bir çocuğun bile görebileceği gibi Hamas, Hizbullah ve İran ayakta kalamaya devam ediyor. Bu, İsrail'i içten çökerten bir hükümetin dışarıdaki düşmanı yok edemeyeceğinin kanıtı. Bu, kalpsiz bir hükümet."
Bu tutum, ateşkesin ilanının ertesi gününden itibaren ciddi biçimde yoğunlaşmaya başladı. İsrail basını, yorumcular ve partililer, her biri kendi platformunda, savaşın ve ateşkesin sonuçlarından duydukları ve kamuoyundaki genel hayal kırıklığını dile getiriyordu. Bahsi geçen kesimlere göre yetersizlik, temelde Netanyahu'nun savaş süresindeki ve sonrasındaki başarısızlığından kaynaklanıyordu. İç başarısızlığın ve bunun bölgesel boyutunun yanı sıra en büyük tehlikenin, savaşın ve sonuçlarının İsrail'in temel müttefiki ve sürekli destekçisi olan ABD ile özel ilişkisini küresel, ekonomik ve diplomatik açıdan tehdit etmesinde yattığı da vurgulanıyordu.
Bu seslerin Netanyahu'yu savaş nedeniyle değil, savaşın varmış olduğu sonuçlar nedeniyle eleştirdiğini özellikle belirtmek gerekir. İsrail'in savaştan ve onun sürmesinden çok daha fazla yararlanabileceğini savunuyor. Dolayısıyla savaşın başarısızlıkları, savaşın kendisinden değil Netanyahu'nun İsrail adına gereği gibi yararlanamamasından kaynaklanıyor. Yani bu eleştiriler, Arap dünyasıyla genel olarak, Filistin ve Filistinlilerle ise özel olarak ilişkilendirilme biçiminde Siyonist uzlaşının önemli bir parçası olarak kalmaya devam ediyor.

Tartışmanın diğer tarafında ise Gazze Şeridi’ndeki savaşa ve mevcut savaşa karşı çıkan Arap partileri ile geriye kalan Yahudi eleştirel cephesi yer alıyor. Arap liderler bu savaşı genel olarak, ABD ve İsrail'in tam bir ortaklık içinde Arap dünyasına ve çıkarlarına, özellikle de Filistin halkına karşı yürüttüğü saldırgan bir savaş olarak değerlendirdi.
Yüksek İzleme Komitesi Başkanı Cemal Zahalka, İsrail'in hiçbir diplomatik çözüme güvenmediğini vurgulayarak şunları söyledi:
“7 Ekim'den (2023) bu yana yeniden biçimlenen İsrail güvenlik doktrini, temelde müzakere masasındaki kazanımlara değil sahadaki ordu başarılarına dayanıyor. Bu yüzden İsrail, müzakerelerde gerçekleştirilmesi mümkün olmayan koşullar öne sürüyor ve gerekli gördüğü her an güce ve daha fazla güce başvurma üzerine bahse giriyor.”
Savaş süresince Arap partilerinin ABD ile ortaklık içinde sürdürülen İsrail'in bölgeye yönelik saldırgan eğiliminin dizginlenmesi ve savaşın durdurulması çağrıları yoğunlaştı. Halihazırda bu Arap partilerinin her zaman benimsediği geleneksel bir tutum.
1967 yılının haziran ayındaki Altı Gün Savaşı'ndan bu yana tam bir zafer kazanamamış olan İsrail, uzayan savaşların aynı kısır döngüsünde dönmeye devam ediyor. Yönelimlerindeki köklü ve ciddi bir dönüşüm ise savaşlarının hızını daha da artırdı.
Siyonist uzlaşıyı eleştiren Yahudi solu ise savaşın önlenmesi ve patlak verdikten sonra durdurulması yönünde tutum sergiledi. Ateşkesin ilanından önceki son hafta içinde Yahudi ve Yahudi-Arap aktivist grupları büyük şehirlerde gösteriler düzenleyerek Yüksek Mahkeme'ye savaş karşıtı gösterilere yönelik kısıtlamaların kaldırılması için başvurdu. Aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı İtamar Ben-Gvir'e bağlı polis kuvvetleri ise göstericilerin üzerine yürüyerek bir kısmını tutukladı.
Eleştirileriyle bilinen İsrailli gazeteci Gideon Levy, Haaretz gazetesindeki haftalık köşesinde şunları yazdı:
“Bu (Netanyahu'yu kastederek) onun hayatındaki en büyük başarısızlıktır. Durum, 7 Ekim 2023'ten çok daha kötü. Binyamin Netanyahu'nun önceki başarısızlıkta pek çok suç ortağı vardı. Bu sonuncusunda ise istisnasız tek suçlu sadece o. İran'la savaşmayı hayatı boyunca merkezi bir saplantı olarak işlediyse bu savaş onun hayatındaki en büyük başarısızlık. İsrail bu savaştan göründüğünden çok daha derin yaralarla, savaş öncesine kıyasla daha zayıf ve daha yalnız, İran ise ağır darbe alsa da yedi kat daha güçlü ve daha etkin bir şekilde çıkıyor. Bu tam olarak bir ömür boyu süren çalışmanın başarısızlığının görüntüsü. İsrail'i bu savaşa sürükleyen Netanyahu, kendisine danışılmadan bunu sona erdirmek zorunda bırakılan bir başbakandır. Bu savaşın kendi adını tarih kitaplarına kurtarıcı olarak kazıyacağını düşünürken başarısızlığının da sorumluluğunu taşıyan tek kişi o."

Sonuç olarak 1967 yılının haziran ayındaki Altı Gün Savaşı'ndan bu yana tam bir zafer kazanamamış olan İsrail, uzayan savaşların aynı kısır döngüsünde dönmeye devam ediyor. Yönelimlerindeki köklü ve ciddi bir dönüşüm ise savaşlarının hızını daha da artırdı. Netanyahu'nun son hükümetiyle birlikte İsrail, kuruluşundan bu yana en sağcı, en faşist ve komşusu olan Arap ve Müslüman ülkeler ile Filistinlilere en düşman hükümete kavuştu. Bu hükümet ve başındaki Netanyahu, içeride ve dışarıda ödenen bedelleri umursamıyor. Onlar için önemli olan tek şey, kendi tasvirlerindeki düşmanlar üzerinde, içeriden ve dışarıdan, zafer imgesidir. Her savaş sona erdiğinde bir sonrakine hazırlanarak iç ve dış cephede yeni bir düşman belirlemeye devam edecekler.
Bu gelişme, dikkat edilmesi gereken temel değişkendir. Bu değişkeni ya İsrail'deki genel seçimler aracılığıyla ki bu önümüzdeki Ekim ayında yapılması planlanan yaklaşan seçimlerde gerçekleşebilir ya da aşırı sağcı İsrail'le ciddiyetle ve kararlılıkla başa çıkma kapasitesine sahip daha kararlı bir Arap dünyasının ve uluslararası toplumun tutumu aracılığıyla dizginlenebilir. Böylece ABD’nin desteğiyle ya da desteği olmaksızın, bir suç savaşından diğerine geçişin önüne geçilebilir.




