İsviçre’de sıra dışı hikaye: Faslı bilişim uzmanı nasıl Kral oldu?

Tapu kayıtlarındaki boşluklardan beslenen siyasi hırs ve yol ücretlerinden elde edilen servet, İsviçre’nin kalbinde hayali bir imparatorluğun bayrağı altında birleşiyor

Jonas Lauwiner’a ait internet sitesinden alınan fotoğraf
Jonas Lauwiner’a ait internet sitesinden alınan fotoğraf
TT

İsviçre’de sıra dışı hikaye: Faslı bilişim uzmanı nasıl Kral oldu?

Jonas Lauwiner’a ait internet sitesinden alınan fotoğraf
Jonas Lauwiner’a ait internet sitesinden alınan fotoğraf

Bern’in merkezinde, Avrupa modernizmi ile İsviçre’nin katı federal yasalarının kesiştiği noktada, Fas kökenli otuzlu yaşlardaki bir genç sıra dışı bir hikâyeye imza atıyor. Jonas Lauwiner, gününe sıradan bir bilişim teknolojileri uzmanı olarak başlıyor. Ancak bilgisayar ekranını kapattığı anda geleneksel iş hayatının kimliğini geride bırakarak kendisini ‘Kral I. Jonas’ olarak tanımlayan bir figüre dönüşüyor. Kendisini korumalarla çevrili bir imparator olarak sunan Lauwiner’ın, eski bir top, Alman yapımı bir tank ve yasal boşluklardan yararlanarak sessizce genişlediğini iddia ettiği bir ‘devlet’ üzerinde hakimiyet kurduğu öne sürülüyor. Sıradan bir çalışan kimliği ile iddia edilen kraliyet ihtişamı arasındaki bu çarpıcı tezat, artık yalnızca sanal dünyanın sıra dışı heveslerinden biri olarak görülmüyor. Söz konusu girişimin, bugün Bern’deki resmî kurumların gündemine kadar ulaştığı ve bireysel hırs, kişisel saplantı ve hukuki egemenlik arasındaki sınırları yeniden tartışmaya açtığı belirtiliyor.

Tahtın inşası için bir arazi parçası

Lauwiner’ın krallığı olarak tanımladığı sıra dışı kişisel projenin temelleri, 20’nci yaş gününde atıldı. İsviçreli bir baba ile Faslı bir annenin çocuğu olan Lauwiner’a, doğum gününde babası tarafından bir arazi hediye edildi. Bu gelişmenin ardından Lauwiner’ın zihninde ‘Lauwiner İmparatorluğu’ fikrinin şekillenmeye başladığı ve kendisini ‘I. Jonas’ adıyla kral ve imparator ilan ettiği belirtiliyor. Daha sonra ise arazi genişletme sürecine giriştiği ifade ediliyor.

fdbvf
(foto altı) Jonas Lauwiner’ın kendi internet sitesinden alınan fotoğrafı

Yeni alanlar üzerinde kontrol kurabilmek amacıyla Lauwiner’ın tartışmalı bir hukuki yöntem geliştirdiği öne sürülüyor. Buna göre, resmi tapu kayıtlarında sahibi bulunmayan atıl arazileri tespit eden Lauwiner, bu alanları tamamen yasal prosedürler çerçevesinde kendi adına kaydettiriyor. İsviçre basınına konuşan Lauwiner, yöntemini şu sözlerle anlattı: “Ben arazi satın almıyorum ve kimsenin mülküne el koymuyorum. Yaptığım şey yalnızca bu alanlar üzerindeki talebimi tapu siciline kaydettirmek.”

Lauwiner, günlük yaşamında bilişim teknolojileri uzmanı olarak çalışırken, bugün yaklaşık 10 kişilik bir ekiple birlikte İsviçre’nin dokuz farklı kantonuna yayılmış 145 araziyi yönetiyor. Toplam yüzölçümünün yaklaşık 65 bin metrekare olduğu belirtilen bu arazilerin, Lauwiner’ın ‘imparatorluk projesinin’ parçası olarak değerlendirildiği ifade ediliyor. Lauwiner’ın son ‘emlak hamlesinin’ ise Burgdorf bölgesinde, Bern Kantonu sınırları içinde yer alan 5 bin 800 metrekarelik bir sanayi sahası olduğu aktarıldı.

Hayal ile gerçek arasında... Taç, tank ve para

Kendisine ‘I. Jonas’ unvanını veren Lauwiner, gösterişli bir taç, parlak bir kılıç, eski bir top ve Güney Amerika liderlerinden esinlenen kıyafetlerden oluşan sembolik bir ‘kraliyet envanterine’ sahip. Lauwiner, 2019 yılında Bern’deki tarihi Nydegg Church Kilisesi’ni kiralayarak kendisi için bir taç giyme töreni düzenledi. Törene arkadaşlarının yanı sıra, saray mensuplarını canlandırmaları için tutulan profesyonel oyuncuların da katıldığı belirtildi. Lauwiner, “İnsanların beni bir iş insanı olarak değil, bir kral olarak hatırlamasını istiyorum” ifadesini kullandı.

Gösterişli yapısına rağmen söz konusu girişimin ‘gerçeklikten kopuk olmadığını’ savunan Lauwiner, “Ben bazı toprakların kralıyım ama aynı zamanda gururlu bir İsviçre vatandaşıyım. Tüm yasalara saygı duyuyor ve vergilerimi düzenli ödüyorum” dedi.

sdvdsv
Jonas Lauwiner’ın YouTube hesabından paylaştığı bir videodan alınan ekran görüntüsü

Söz konusu ‘imparatorluğun’ yalnızca arazilerle sınırlı olmadığı, güvenlik eğitimi alan küçük bir koruma ve yakın çevre grubunu da içerdiği ifade ediliyor. Bu yapı zaman zaman eski bir Alman zırhlı aracı kullanıyor. Lauwiner’ın, Nisan 2024’te söz konusu zırhlı aracı Bern’deki Federal Meydan’a götürmeye çalıştığı ancak ulaşım yetkililerinin gerekli izni vermemesi üzerine aracı garajda tutmak zorunda kaldığı aktarıldı.

Öte yandan Lauwiner’ın krallığına ait internet sitesinde, sözde devletin sınırları, imparatorluk bayrağı, milli marşı ve üzerinde kendi portresinin bulunduğu özel para birimi tanıtılıyor. Yaklaşık 23 İsviçre frangına eşdeğer olduğu belirtilen bu para biriminin yanı sıra, 17’nci yüzyıla dayandığı iddia edilen bir soy ağacı da sitede yer alıyor. İnternet sitesi ayrıca isteyen kişilerin ‘imparatorluk vatandaşlığı’ başvurusu yapmasına da imkân tanıyor.

‘Mikro devletler’ olgusu ve iç politika

Lauwiner’ın girişimi, dünyada ‘mikro devletler’ olarak bilinen olgunun bir örneği olarak değerlendiriliyor. Bu tür yapılar, bireylerin gerçek ya da sanal alanlar üzerinde tek taraflı şekilde bağımsız devlet ilan etmelerine dayanıyor, ancak uluslararası düzeyde herhangi bir resmi tanınma elde edemiyor. Ancak Lauwiner’ın durumunu farklı kılan unsurun, bu sıra dışı kurguyu İsviçre’nin federal siyasi sistemi içinde gerçek bir siyasi projeye dönüştürme girişimi olduğu belirtiliyor. Lauwiner’ın yerel yönetim seçimlerine aday olarak katılmaya çalıştığı ifade ediliyor.

Kendisinin herhangi bir resmi statüye sahip olmadığını ve İsviçre’de ‘krallık’ unvanına bağlı fiili bir siyasi yetki kullanmadığını kabul eden Lauwiner, buna rağmen dikkat çekici bir söylem benimsiyor. Lauwiner, “Benim İsviçre kralı olduğumu inkâr edemezsiniz. Çünkü bu unvanı benden başka talep eden kimse yok” ifadelerini kullandı. Evinin önünde bulunan eski top nedeniyle aşırı sağ eğilimli olmakla suçlanmasına da yanıt veren Lauwiner, “Top çalışır durumda değil. Ben düzeni ve askeri disiplini seven bir İsviçreliyim ama kimseye zarar vermek istemiyorum” dedi.

Taht hayallerinden gerçek iş dünyasına

Lauwiner’in kiralık taç ve sembolik ordu görüntüsünün ardında, aslında dikkat çekici bir yatırım modelinin bulunduğu iddia ediliyor. ‘Kral I. Jonas’ unvanını kullanan Lauwiner’ın, Burgdorf yasama meclisindeki koltuğundan elde ettiği siyasi görünürlüğü de aşarak, ‘emlak imparatorluğu’ olarak tanımladığı yapıyı ekonomik kazanca dönüştürdüğü belirtiliyor. Haberlere göre Lauwiner, İsviçre’nin farklı kantonlarına yayılan arazileri üzerinden, kendi oluşturduğu özel yollar için bakım ve kullanım ücreti tahsil ederek gelir elde ediyor. Bu yöntemin, onun kurduğu sistemin en dikkat çekici ve tartışmalı yönlerinden biri olduğu ifade ediliyor. Söz konusu faaliyetlerin, Lauwiner’a önemli bir finansal kazanç sağladığı ve bunun genç girişimcinin bilişim teknolojileri alanındaki işini bırakmasına yol açabilecek düzeye ulaştığı öne sürülüyor. Böylece Lauwiner’ın, İsviçre federal hukukuna sıkı sıkıya bağlı kalmakla birlikte, emlak kayıt sistemindeki boşlukları kullanarak hem sembolik bir taht hem de gerçek bir ekonomik model oluşturduğu ve hayal ile gerçeklik arasındaki çizgiyi bulanıklaştırdığı değerlendiriliyor.



Rusya'daki akaryakıt kıtlığı siyasi krize dönüşür mü?

Ukrayna ordusu, 3 Haziran'da St. Petersburg'daki rafineriyi vurmuştu (AP)
Ukrayna ordusu, 3 Haziran'da St. Petersburg'daki rafineriyi vurmuştu (AP)
TT

Rusya'daki akaryakıt kıtlığı siyasi krize dönüşür mü?

Ukrayna ordusu, 3 Haziran'da St. Petersburg'daki rafineriyi vurmuştu (AP)
Ukrayna ordusu, 3 Haziran'da St. Petersburg'daki rafineriyi vurmuştu (AP)

Rusya lideri Vladimir Putin, Ukrayna'nın yoğunlaşan saldırılarıyla patlak veren akaryakıt kıtlığını kontrol altına almaya çalışıyor.

Wall Street Journal'ın analizine göre Ukrayna'nın son dönemde uzun menzilli insansız hava araçları (İHA) ve füzelerle Moskova, St. Petersburg, Kırım ve Sibirya gibi farklı yerlerdeki petrol rafinerilerini vurması Rusya'daki akaryakıt kıtlığını derinleştiriyor.

Berlin merkezli düşünce kuruluşu Carnegie Rusya Avrasya Merkezi'nden Sergey Vakulenko, Ukrayna'nın saldırıları nedeniyle 20 Haziran itibarıyla Rusya'nın petrol işleme kapasitesinin yaklaşık yüzde 28'inin devre dışı kaldığını belirtiyor.

Dünyanın en büyük ikinci ham petrol ihracatçısı ve en büyük üçüncü rafine petrol ürünleri ihracatçısı olan Rusya, artık ithalata geçmeyi planlıyor. Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, dünkü açıklamasında yakıt ithal etmek için görüşme başlattıklarını belirtti ancak hangi ülkelerle temas halinde olduklarını söylemedi.

Analize göre Rusya'nın devasa yakıt ihtiyacını ancak Hindistan'daki gibi rafineriler karşılayabilir. Hindistan'dan deniz yoluyla petrol tedarikinin haftalar sürebileceği, Rus ekonomisine yük bindirebileceği belirtiliyor.

Moskova'da yaşayan analist Andrey Kolesnikov şunları söylüyor:

Yakıt konusunda açıkça bir toplumsal kriz var ve bu durum siyasi bir boyuta da dönüşebilir. Fakat şu ana kadar ciddi sonuçlar ortaya çıkmadı.

Putin de pazar günkü açıklamasında ülkede sürücüler ve işletmeler açısından akaryakıt tedarikindeki sorunların devam ettiğini belirtti. Ukrayna'nın İHA ve füze saldırılarını "terör eylemi" diye niteledi.

Almanya Uluslararası ve Güvenlik İlişkileri Enstitüsü'nden (SWP) ekonomist Janis Kluge, "Kriz o kadar yaygın hale geldi ki, Putin'in bu konuyu ele almaması tehlikeli olurdu" ifadelerini kullanıyor.

Diğer yandan yakıt krizinin, Rusya'da eylülde yapılması planlanan Devlet Duması seçimlerinden önce patlak verdiğine de dikkat çekiliyor.

Rus ordusu, Ukrayna saldırılarını durdurmak için drone komuta merkezlerini hedef alıyor. Rus devletine ait haber ajansı TASS'ın aktardığına göre Sumi oblastında Ukrayna ordusuna ait en az 10 drone komuta merkezi son bir haftada yok edildi.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, TASS, AP


İsrail-Lübnan anlaşması barış getirecek mi?

Lübnan Sağlık Bakanlığı'na göre İsrail'in 2 Mart'tan bu yana düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 4 bin 300'e yaklaştı (Reuters)
Lübnan Sağlık Bakanlığı'na göre İsrail'in 2 Mart'tan bu yana düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 4 bin 300'e yaklaştı (Reuters)
TT

İsrail-Lübnan anlaşması barış getirecek mi?

Lübnan Sağlık Bakanlığı'na göre İsrail'in 2 Mart'tan bu yana düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 4 bin 300'e yaklaştı (Reuters)
Lübnan Sağlık Bakanlığı'na göre İsrail'in 2 Mart'tan bu yana düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 4 bin 300'e yaklaştı (Reuters)

İsrail'le Lübnan'ın ABD arabuluculuğunda imzaladığı çerçeve anlaşma, çatışmaları sonlandırmak yerine çıkmaza sürükleyebilir.

Beyrut ve Tel Aviv yönetimleri, İsrail'in işgal ettiği tüm Lübnan topraklarından kademeli olarak çekilmesini öngören çerçeve anlaşmayı 26 Haziran'da imzalamıştı.

İsrail de bunun karşılığında Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını ve Lübnan ordusunun ülkenin güneyinde kontrolü sağlamasını şart koşuyor.

Hizbullah lideri Naim Kasım ise anlaşmayı eleştirerek İsrail ülkeden çekilene dek savaşmayı sürdüreceklerini bildirmişti.

Suudi Arabistan'a ait Arab News'a konuşan Hizbullah milletvekili Hasan İzzeddin, Lübnan Anayasası'nın 52. maddesi uyarınca cumhurbaşkanının, Lübnan'ın diplomatik ilişkiler kurduğu devletlerle müzakere etme hakkına sahip olduğunu belirtiyor. İki ülke arasında diplomatik bağ bulunmadığından görüşmelerin Anayasa'ya aykırı olduğunu öne sürüyor.

Reuters'ın analizinde, Hizbullah'ın silah bırakmamaya yanaşmaması sebebiyle İsrail'in ülkeden çekilmeyebileceğine, bunun da barış getirmek yerine sürecin tıkanmasına yol açabileceğine dikkat çekiliyor.

İsrail devlet televizyonu KAN da adını paylaşmadığı kaynaklara dayandırdığı haberinde, İsrail ordusunun anlaşmada pilot bölge olarak belirlenen Lübnan'ın güneyindeki Zavtar ve Ferrun'dan çekilmesinin ertelenebileceğini aktardı.

Çerçeve anlaşma Beyrut yönetimini zor durumda bırakıyor. Hükümetin veya ordunun İran destekli Hizbullah'a zorla silah bıraktırması mümkün görünmüyor. Böyle bir senaryoda ülke tekrar iç savaşa da sürüklenebilir.

Adının paylaşılmaması şartıyla konuşan üst düzey bir Lübnanlı siyasetçi "Bu bir anlaşma değil, dayatılmış bir çözümdür" diyor.

Beyrut merkezli analist Michael Young, "Bu anlaşma tüm yükü Lübnan'ın omuzlarına bırakıyor" diyerek, İsrail'in Lübnan'ın güneyinde süresiz olarak kalmasına imkan tanıdığını ekliyor.

Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu'ndan Lübnanlı akademisyen Fawaz Gerges, anlaşmanın yapısal açıdan kusurlu olduğunu belirtiyor.

Gerges, İsrail'in Lübnan'ın güneyinde yaklaşık 8 ila 10 kilometrelik bir tampon bölgeyi halihazırda oluşturduğunu hatırlatıyor.

Bu anlaşma nedeniyle tampon bölgenin kalıcı hale gelebileceğini ve işgalin diplomatik meşruiyet kazanabileceğini vurguluyor.

Independent Türkçe, Reuters, Arab News


Ali Hamaney sonrası dönemde İran'ı kimler yönetiyor?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan. (DPA)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan. (DPA)
TT

Ali Hamaney sonrası dönemde İran'ı kimler yönetiyor?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan. (DPA)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan. (DPA)

Uzmanlar ve analistlere göre İran'da karar alma mekanizması, ABD-İsrail savaşının ilk günlerinde dini lider Ali Hamaney'in öldürülmesinden bu yana siyasi ve askeri yetkililerden oluşan dar bir grubun elinde bulunuyor.

Uzmanlar Meclisi, mart ayında Hamaney'in oğlu Mücteba Hamaney'i babasının yerine dini lider seçti. Ancak savaş sırasında yaralanması nedeniyle göreve gelmesinden bu yana kamuoyu önüne çıkmayan Mücteba'nın yönetimde ne ölçüde etkili olduğu henüz netlik kazanmadı.

İşte Tahran'daki güç piramidinde karar alma sürecini yönlendirdiği düşünülen başlıca isimler:

Dini Lider Mücteba Hamaney

Mücteba Hamaney, babasının yerine geçerek teorik olarak İran'ın en üst siyasi ve dini makamına geldi. Ömür boyu sürdürülen bu görev, ülkenin temel politikalarında son sözü söyleme yetkisini de beraberinde getiriyor.

df
Tahran'da düzenlenen bir gösteride dini lider Mücteba Hamaney'in fotoğrafını taşıyan İranlı bir kadın. (EPA)

Ancak nüfuzunun boyutu hâlâ belirsizliğini koruyor. Değerlendirmeler, yaklaşık 40 yıl boyunca ülkeyi yöneten babasının sahip olduğu mutlak otorite düzeyine henüz ulaşamadığı yönünde.

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan

2024 yılında, helikopter kazasında hayatını kaybeden Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin ardından yapılan seçimlerle göreve gelen Mesud Pezeşkiyan, İran siyasetindeki daha ılımlı kanadın temsilcisi olarak görülüyor.

Bununla birlikte cumhurbaşkanlığı makamı, ülkenin en güçlü siyasi pozisyonu anlamına gelmiyor. İran'da temel stratejik konularda nihai karar dini lidere ait. Cumhurbaşkanı yürütmenin başı olarak görev yapıyor ve kararları dini liderin onayına sunulan Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ne başkanlık ediyor.

ABD ile yürütülen müzakerelerde İran heyetine Parlamento Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf liderlik etse de, ABD ile varılan mutabakat zaptını ABD Başkanı Donald Trump gibi uzaktan imzalayan isim Pezeşkiyan oldu.

Parlamento Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf

Mücteba Hamaney'in kamuoyundan uzak kalması nedeniyle Kalibaf, fiilen İran yönetiminin öne çıkan yüzü olarak değerlendiriliyor.

Pakistan'ın arabuluculuğunda yürütülen ve savaşı sona erdirmeyi amaçlayan ABD-İran görüşmelerinde İran heyetine başkanlık eden Kalibaf, İslamabad ve Cenevre'deki müzakere turlarına katıldı, aynı kapsamda Katar ve Umman'a ziyaretlerde bulundu.

sdferb
İran Parlamentosu Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf. (AP)

Görüşmeler doğrudan aynı masa etrafında yürütülmesine rağmen Kalibaf, ABD heyetiyle birlikte medya önüne çıkmamaya özen gösterdi.

Yaklaşık otuz yıldır İran yönetiminin merkezinde yer alan Kalibaf, Devrim Muhafızları'nın füze birliği komutanlığı, Tahran Emniyet Müdürlüğü, Tahran Belediye Başkanlığı ve son olarak Parlamento Başkanlığı görevlerinde bulundu.

Siyasi hırsıyla tanınan Kalibaf, cumhurbaşkanlığına üç kez aday oldu ancak seçilemedi.

Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Abbas Arakçi, 2024 yılında, helikopter kazasında yaşamını yitiren Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan'ın yerine göreve getirildi.

Kalibaf ile birlikte ABD ile yürütülen müzakerelerde İran'ı temsil eden Arakçi, aynı zamanda savaş sürecinde İran'ın hem uluslararası medyada hem de sosyal medya platformlarında en görünür isimlerinden biri oldu.

dfrgty
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (EPA)

Diplomasiye geçmeden önce Devrim Muhafızları saflarında görev yapan Erakçi, İngiltere'deki Kent Üniversitesi'nde siyaset düşüncesi alanında doktora yaptı. Daha önce eski Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif başkanlığındaki heyette yer alarak 2015 nükleer anlaşmasına uzanan müzakerelerde de görev aldı.

Devrim Muhafızları Komutanı Ahmed Vahidi

Eski içişleri ve savunma bakanı Ahmed Vahidi, bir yıldan kısa sürede Devrim Muhafızları'nın üçüncü komutanı oldu.

Son savaşın ilk gününde selefi Muhammed Pakpur, Haziran 2025'te İsrail ile İran arasında yaşanan 12 günlük savaş sırasında ise Hüseyin Selami öldürüldü.

Bu nedenle Vahidi'nin savaş boyunca kamuoyu önünde görünmekten kaçındığı değerlendiriliyor.

Vahidi adına Devrim Muhafızları Komutanı sıfatıyla yalnızca tek bir açıklama yayımlandı. 19 Mart'taki açıklamada, Besic Güçleri Komutanı Gulam Rıza Süleymani'nin ölümü nedeniyle taziye mesajı paylaşıldı.

Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Muhammed Bakır Zülkadr

Muhammed Bakır Zülkadr, kamuoyu önünde oldukça sınırlı görünmesine rağmen, bu durum nüfuzunun zayıf olduğu anlamına gelmiyor.

İran'ın en üst düzey güvenlik makamı kabul edilen bu göreve, selefi ve deneyimli müzakereci Ali Laricani'nin mart ayında düzenlenen İsrail saldırısında öldürülmesinin ardından atandı.

Laricani'nin aksine kariyerini Devrim Muhafızları bünyesinde geçiren Zülkadr'ın atanması, karar alma mekanizmalarında Devrim Muhafızları'nın ağırlığının daha da arttığı şeklinde yorumlandı.

Daha önce Düzenin Yararını Teşhis Konseyi Genel Sekreterliği görevini yürütüyordu.

Yargı Erki Başkanı Muhsini Ejei

Diğer üst düzey yöneticilerin aksine, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei, savaş süresince İran devlet televizyonlarında sık sık görüldü.

Sakin üslubuyla dikkat çeken Ejei, savaş sırasında casusluk ve yabancı istihbarat servisleriyle iş birliği suçlamalarıyla açılan davalarda idam kararlarının daha hızlı verilmesi çağrısında bulundu.

Uzun yıllardır insan hakları örgütlerinin sert eleştirilerine hedef olan Ejei, geniş çaplı insan hakları ihlallerini denetlemekle suçlanıyor.

Yakında Yargı Erki Başkanlığı'ndaki ilk beş yıllık görev süresi dolacak olan Ejei'nin yeniden atanıp atanmayacağı belirsizliğini koruyor. Bu konunun, yeni dini lider Mücteba Hamaney döneminin başlangıcında devlet kurumlarında beklenen kapsamlı değişikliklerle bağlantılı olabileceği değerlendiriliyor.