Trump Ortadoğu'daki şiddeti durdurmayı neden başaramadı?

Gazze, Lübnan ve İran-İsrail ateşkesleri neden kalıcı olamıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray tören salonunun inşaat alanından konuşuyor (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray tören salonunun inşaat alanından konuşuyor (Reuters)
TT

Trump Ortadoğu'daki şiddeti durdurmayı neden başaramadı?

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray tören salonunun inşaat alanından konuşuyor (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray tören salonunun inşaat alanından konuşuyor (Reuters)

ABD’nin arabuluculuğunda sağlanan ateşkeslere rağmen, Gazze, Güney Lübnan, Kuzey İsrail ve Kuveyt’te bu hafta da saldırılar devam etti. Ateşkes kapsamına girmesi beklenen bölgelerde bombardımanların sürmesi, sahadaki kırılgan güvenlik ortamını bir kez daha gözler önüne serdi.

İsrail, Gazze ve Lübnan’a yönelik hava saldırılarını sürdürürken, Gazze Şeridi ile Güney Lübnan’daki askerî varlığını da koruyor. Lübnan’daki Hizbullah’ın roket saldırıları Kuzey İsrail’i hedef alırken, İran da Kuveyt Uluslararası Havalimanı’na yönelik saldırılar gerçekleştirdi.

Şiddetin devam etmesi üzerine ABD Başkanı Donald Trump, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Ortadoğu’daki ateşkeslerin “tam bir savaşın durması değil, daha sınırlı bir çatışma ortamı” anlamına geldiğini söyledi.

Trump yönetiminin aracılık ettiği üç ayrı ateşkes anlaşmasının çatışmaları sona erdirmesi amaçlanıyordu. Ancak çatışmaların yoğunluğu azalmış olsa da saldırılar devam ediyor ve can kayıpları yaşanmayı sürdürüyor.

 Gazze Şeridi'nin merkezinde İsrail'in bir eve düzenlediği bombalı saldırının ardından kalan yıkımın ortasındaki Filistinli kadın (AFP)Gazze Şeridi'nin merkezinde İsrail'in bir eve düzenlediği bombalı saldırının ardından kalan yıkımın ortasındaki Filistinli kadın (AFP)

Gazze’de ateşkesin durumu

ABD’nin arabuluculuğuyla İsrail ile Hamas arasında 10 Ekim 2025’te ateşkes anlaşması sağlandı ve büyük çaplı savaş sona erdi.

Anlaşma;

Tüm çatışmaların durdurulmasını,

Gazze’deki tüm İsrailli rehinelerin serbest bırakılmasını,

Filistinli tutukluların tahliye edilmesini,

İsrail’in kademeli olarak çekilmesini,

İnsani yardımların artırılmasını,

Gazze ile Mısır arasındaki Refah Sınır Kapısı’nın açılmasını öngörüyordu.

Trump yönetiminin planı ayrıca Hamas’ın silahsızlandırılması, Hamas’ın yer almadığı yeni bir Gazze yönetiminin kurulması, yeniden imar sürecinin başlatılması ve İsrail’in tamamen çekilmesini de içeriyordu.

Ancak bütün rehineler serbest bırakılmış olmasına rağmen taraflar, Gazze’ye girişine izin verilen yardım miktarı konusunda anlaşmazlık yaşıyor. Hamas silahsızlanmayı kabul etmiyor. Yeniden imar çalışmaları ise kayda değer ölçüde başlamış değil. İsrail’in Gazze’de kontrol ettiği alanları genişlettiği belirtiliyor.

Öte yandan İsrail’in Gazze’ye yönelik hava saldırıları sürüyor. Şarku’l Avsat’ın elde ettiği bilgilere göre ateşkesin başlamasından bu yana 900’den fazla Filistinli hayatını kaybetti. Perşembe günü düzenlenen saldırılarda 9 kişinin öldüğü bildirildi. Filistinli silahlı grupların düzenlediği münferit saldırılarda ise 4 İsrail askeri hayatını kaybetti.

Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye kentinde İsrail İHA’larının bombalanan bir araçtan duman yükseliyor (Reuters)Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye kentinde İsrail İHA’larının bombalanan bir araçtan duman yükseliyor (Reuters)

Lübnan’da savaş neden sürüyor?

İsrail ile İran destekli Hizbullah arasında 2024 yılında yaşanan çatışmaların ardından ilan edilen ateşkes tam anlamıyla uygulanamadı. Taraflar karşılıklı olarak birbirlerini ihlallerle suçladı.

Mart ayında İran’la savaşın başlamasının ardından çatışmalar yeniden tırmandı. Hizbullah’ın İsrail’e saldırılar düzenlemesi üzerine İsrail ordusu Güney Lübnan’ın bazı bölgelerine girdi ve hava saldırılarını yoğunlaştırdı.

Trump, 16 Nisan’da Lübnan’da 10 günlük bir ateşkes ilan edildiğini duyurdu. Bu karar, İsrail ve Lübnan hükümetleri arasında gerçekleştirilen nadir temasların ardından alındı.

Buna rağmen güney bölgelerde yoğun çatışmalar sürdü. İsrail büyük ölçüde Beyrut’u hedef almaktan kaçınsa da hava saldırıları devam etti. Lübnan makamlarına göre 16 Nisan’dan bu yana yüzlerce kişi öldü. Böylece 2 Mart’tan itibaren ölenlerin sayısı 3 bin 500’ü aştı.

İsrail ise mart ayından bu yana Hizbullah saldırılarında 26 asker ve 4 sivilin hayatını kaybettiğini açıkladı.

İran, Lübnan’daki ateşkesin, ABD ve İsrail ile yürütülen savaşın sona erdirilmesine yönelik kapsamlı bir anlaşmanın parçası olması ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması gerektiğini savunuyor.

Trump, çarşamba günü İsrail ve Lübnan’ın yeni bir ateşkes konusunda uzlaştığını açıklasa da bunun Hizbullah’ın güney bölgelerden çekilmesi şartına bağlı olduğunu belirtti. Hizbullah ise söz konusu ateşkesi reddetti ve çatışmalar sürmeye devam etti.

Umman kıyılarına yakın Hürmüz Boğazı sularında demirlemiş gemiler (Reuters)Umman kıyılarına yakın Hürmüz Boğazı sularında demirlemiş gemiler (Reuters)

Washington ile Tahran arasındaki ateşkes kalıcı olacak mı?

ABD ve İsrail, 28 Şubat’ta İran’ın nükleer programını ve balistik füze kapasitesini hedef alan saldırılar başlattı. Her iki ülke de İran’daki dinî yönetimin zayıflatılmasını amaçladıklarını ifade etti.

Bu saldırılar, bir önceki yıl yaşanan ve 12 gün süren çatışmaların sonrasında yapıldı. O dönemde İsrail, İran’daki bazı nükleer tesisleri vurmuş ve üst düzey askerî yetkilileri hedef almıştı. ABD ise daha sonra operasyona katıldı.

İran, birçok üst düzey komutanını kaybetmesine rağmen Hürmüz Boğazı’nı kapatmayı başardı. Bu durum Körfez enerji ihracatını durma noktasına getirerek, küresel ekonomiye zarar verdi.

ABD, nisan ayı başında İran ile ateşkes ilan etti. Ateşkesin ardından;

Kalıcı barış görüşmeleri,

Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması,

İran limanlarına yönelik ABD kısıtlamalarının kaldırılması,

İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerin başlatılması hedefleniyordu.

Pakistan ve Katar’ın arabuluculuğunda yürütülen dolaylı görüşmelerden henüz kapsamlı bir sonuç çıkmadı. Olası bir anlaşmanın, nükleer dosyaya ilişkin müzakereleri daha sonraki bir aşamaya bırakabileceği değerlendiriliyor.

Bu süreçte taraflar zaman zaman karşılıklı saldırılar düzenlemeyi sürdürdü. İran bu hafta Kuveyt de dahil olmak üzere bazı Körfez ülkelerini hedef aldı.

Ateşkesler neden başarısız oluyor?

Uzmanlara göre üç ateşkes girişimi de ilk aşamada tıkandı ve geçici düzenlemeler kalıcı bir barışa dönüşemedi.

Taraflar, ateşkesin sonraki aşamalarına geçebilmek için gerekli olan siyasi ve askerî tavizleri vermeye hazır görünmüyor. Bazı durumlarda ise çatışan taraflar, ateşkes sırasında ertelemek zorunda kaldıkları hedeflere ulaşmak veya anlaşmaların sınırlarını test etmek amacıyla yeniden askerî yöntemlere başvuruyor.

Londra merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü (RUSI) araştırmacılarından Orban Cunningham, siyasi sürecin tıkanmasının ateşkeslerin sürdürülebilirliğini zorlaştırdığını belirterek şu değerlendirmede bulundu:

“Siyasi ufkun kapandığı ve ilerleme sağlanamadığı durumlarda ateşkesi korumak son derece zorlaşıyor. Çünkü tarafların ateşkese bağlı kalmasını sağlayacak gerçek bir teşvik kalmıyor.”

Cunningham ayrıca Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların etkisinin azalması ve bölgesel güçlerin daha bağımsız hareket etme eğiliminin artmasının, uzun vadeli anlaşmaların uygulanmasını daha da güçleştirdiğini ifade etti.



İngiltere, Typhoon savaş uçaklarıyla Suudi Arabistan’a savunma desteğini artırıyor

Berlin’deki Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nda sergilenen Avrupa yapımı Typhoon savaş uçağı (Arşiv – DPA)
Berlin’deki Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nda sergilenen Avrupa yapımı Typhoon savaş uçağı (Arşiv – DPA)
TT

İngiltere, Typhoon savaş uçaklarıyla Suudi Arabistan’a savunma desteğini artırıyor

Berlin’deki Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nda sergilenen Avrupa yapımı Typhoon savaş uçağı (Arşiv – DPA)
Berlin’deki Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nda sergilenen Avrupa yapımı Typhoon savaş uçağı (Arşiv – DPA)

İngiltere, bölgede Husilerin saldırılarının tırmanması üzerine Suudi Arabistan’a ek savunma amaçlı askerî destek sağlayacağını açıkladı. Destek kapsamında İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerine ait Typhoon savaş uçakları, Suudi kentlerini ve kritik altyapıyı füze ve insansız hava aracı saldırılarına karşı korumaya yardımcı olmak üzere savunma görevleri gerçekleştirecek. Uçaklar, Husilere yönelik saldırı amaçlı operasyonlar düzenlemeyecek.

İngiltere Savunma Bakanı Wes Streeting, yaptığı açıklamada, “Husilerin müttefikimiz Suudi Arabistan’a yönelik devam eden saldırıları son derece iğrenç” dedi. Streeting, Riyad’daki havalimanının hedef alınmasının Husilerin bölgedeki gerilimi tırmandırmakta ne kadar ileri gittiğini gösterdiğini belirtti.

Bakan, “Bu nedenle bugün İngiltere’nin ilave askerî destek sağlamasını onayladım. Kraliyet Hava Kuvvetlerinin Typhoon uçakları, Suudi hava sahasını insansız hava araçları ve füzelere karşı korumaya yardımcı olmak için savunma amaçlı hava görevleri gerçekleştirecek” ifadelerini kullandı.

Streeting, bu desteğin Suudi Arabistan’da hâlihazırda bulunan İngiliz askerî personelini ve hava saldırılarına karşı savunmada kullanılan teçhizatı tamamlayacağını kaydetti.

Yeni destek paketi, Suudi Arabistan içinde savunma teçhizatının taşınmasına yardımcı olmak üzere bir A400M askerî nakliye uçağının gönderilmesini ve Suudi subaylara destek vermek amacıyla İngiliz askerî danışmanların görevlendirilmesini de kapsıyor.

Savunma kapasitesinin güçlendirilmesi

Yeni destek, İngiltere’nin Suudi Arabistan’a yönelik mevcut savunma amaçlı askerî katkısının devamı niteliğini taşıyor. Bu katkı, füze ve insansız hava aracı saldırılarına karşı kullanılmak üzere hava savunma sistemlerinin sağlanmasını ve Suudi Arabistan’ın savunma amaçlı hava operasyonlarını desteklemek için havada yakıt ikmal kapasitesinin genişletilmesini içeriyor.

İngiltere’nin desteği, Suudi Arabistan ve Yemen’deki sivilleri tehdit ettiği belirtilen Husilerin Yemen’deki askerî kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan operasyonlara yönelik havada yakıt ikmalini de kapsıyor.

İngiliz hükümeti, Husilerin bölgenin istikrarını bozma ve Orta Doğu’nun güvenliğini zayıflatma girişimlerinin kabul edilemez olduğunu belirtti. Hükümet, bu tutumun Yemen’deki insani krizi daha da ağırlaştırdığı ve İngiltere’nin ekonomik ve güvenlik çıkarlarını tehdit ettiği uyarısında bulundu.

Açıklamada, Körfez bölgesinde şiddetin tırmanmasının İngiltere üzerinde de ciddi sonuçlar doğurabileceği vurgulandı. Bu sonuçlar arasında yaşam maliyetinin yükselmesi, enerji tedarikinde aksaklıklar ve İngiliz şirketlerinin maliyetlerinin artması yer alıyor. Hükümet ayrıca çatışmaların Yemen’deki siviller üzerinde yol açtığı yıkıma dikkat çekti.

Londra, aralarında Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nın da bulunduğu sivil hedeflere yönelik Husi saldırılarını kesin bir dille kınadı. İngiliz hükümeti, Suudi Arabistan ile Yemen Cumhuriyeti’nin kendilerini savunma hakkına sahip olduğunu vurguladı.


Devrim Muhafızları, Hürmüz’de internet kablolarını hedef almakla tehdit etti

Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
TT

Devrim Muhafızları, Hürmüz’de internet kablolarını hedef almakla tehdit etti

Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Müsendem vilayetinden Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

İran Devrim Muhafızları, İran’ın yeni bir ABD veya İsrail saldırısına maruz kalması hâlinde Hürmüz Boğazı’ndaki deniz altı internet kablolarını hedef almakla tehdit etti. Katar ise salı günü yaptığı açıklamada, internet bağlantılarının kesilmesinin İran dâhil bölgedeki tüm ülkeleri olumsuz etkileyeceği uyarısında bulundu.

Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibî, pazartesi günü Tahran’da düzenlenen bir törende yaptığı konuşmada, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’nın altından yedi büyük kablonun geçtiğini öne sürdü. Muhibî, dünyadaki tüm internet ve ticari verilerin bu kablolara bağlı olduğunu iddia etti.

Muhibî, “Yalnızca yeni hedeflerin açıklanacağını ve yeni silahların ortaya çıkarılacağını bilmelerini istiyoruz. Sonuçta bölgedeki Amerikan gücünün kalıntılarını süpürüp atacağız” dedi.

Katar’ın başkenti Doha’da Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, basın toplantısında yaptığı açıklamada, internet bağlantılarının kesilmesinin İran dâhil bölgedeki bütün ülkeleri etkileyeceğini belirtti. Sözcü, Tahran’a boğazdaki sorumsuz olarak nitelendirdiği saldırılara son verme ve seyrüsefer özgürlüğüne ilişkin uluslararası hukuka uyma çağrısında bulundu.

Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinin bölge ülkelerinin güvenliğinden ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Katarlı yetkili, ABD ile İran arasındaki krizin barışçıl yollarla çözülmesi gerektiğini belirterek, “Çözüme ne kadar erken ulaşırsak o kadar iyi” dedi.

Şarku’l Avsat’ın Alman Haber Ajansı DPA’dan aktardığı habere göre   Doha’nın krizi çözmeye yönelik çabalarının kesintisiz sürdüğünü kaydeden yetkili, gerilimi sona erdirmek için yorulmadan çalıştıklarını ifade etti.

“Üçüncü aşama”

Muhibî daha önce savaşın henüz yaşanmamış bir “üçüncü aşamaya” geçeceğini öne sürmüştü. Bu aşamada Tahran’ın “savaşın yeni bir coğrafyasını”, “yeni hedefleri” ve “yeni silahları” ortaya çıkaracağını söylemişti.

Muhibî, söz konusu kablolardan birinin 25 bin kilometre uzunluğunda olduğunu ve Güneydoğu Asya’yı Batı Asya üzerinden Afrika ve Avrupa’ya bağladığını belirtti.

Asya-Afrika-Avrupa 1 (AAE-1) kablosu da Güneydoğu Asya’dan Avrupa’ya uzanan benzer bir güzergâhı takip ediyor. Kablo, Umman’daki El-Bustan, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Füceyre ve Katar’ın başkenti Doha’ya ulaşıyor.

gh
Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibî (Arşiv – IRNA)

Muhibî, ABD’nin yeni bir operasyon düzenlemek için gerekli “teknik ve askerî kapasiteye” sahip olmadığını öne sürdü. Bununla birlikte Washington’ın, yaklaşan ABD seçimleri öncesinde siyasi bir başarı elde etmek amacıyla böyle bir girişimde bulunabileceğini söyledi.

Muhibî, “Bu ihtimalleri göz ardı etmiyoruz. Her türlü hamleye karşılık vermeye hazırız ve bu kez vereceğimiz yanıt çok daha sert olacak” ifadelerini kullandı.

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai de çatışmaların yeniden şiddetlenmesi hâlinde bölgedeki veri merkezlerinin, iletişim kablolarının ve yapay zekâ tesislerinin hedef alınabileceği uyarısında bulunmuştu.

Ücret ve lisans planları

Devrim Muhafızları’na bağlı Tasnim ve Fars haber ajansları, mayıs ayında deniz altı kablolarını işleten şirketlerden lisans ücreti alınmasını öngören bir planı gündeme getirmişti.

Plan kapsamında Google, Microsoft, Meta ve Amazon gibi büyük teknoloji şirketlerinin İran yasalarına göre faaliyet göstermesi ve kabloların bakım ve onarım işlerinin yalnızca İranlı şirketler tarafından yürütülmesi önerilmişti.

Ancak uzmanlar, Hürmüz Boğazı’ndaki kabloların büyük bölümünün İran’da sonlanmadığına dikkat çekiyor. Uluslararası işletmecilerin, kabloların güzergâhını bilinçli olarak İran karasularından uzak tuttuğu ve hatların çoğunu boğazın Umman tarafında topladığı belirtiliyor. İran’ın karasularından ise yalnızca iki kablo geçiyor.

TeleGeography şirketinin verilerine göre Hürmüz Boğazı’ndaki kablolar, uluslararası veri aktarım kapasitesinin yüzde 1’inden daha azını oluşturuyor.


Eisenkot, Aşkenaz hâkimiyetini kırıp Mizrahilerin oylarıyla Netanyahu’yu devirebilir mi?

İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)
TT

Eisenkot, Aşkenaz hâkimiyetini kırıp Mizrahilerin oylarıyla Netanyahu’yu devirebilir mi?

İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot (Reuters)

İsrail, 27 Ekim 2026’da yapılması planlanan Knesset seçimleri yaklaşırken modern tarihinin en kritik siyasi dönemeçlerinden birine giriyor. Mücadele artık yalnızca sağ ve merkez arasındaki sandalye paylaşımından ibaret değil. David Ben-Gurion döneminden bu yana ülkenin temel siyasi yapısını şekillendiren Aşkenaz Yahudi elitinin hâkimiyetini sarsma potansiyeli taşıyan bir kimlik depremine dönüşüyor.

Bu fırtınanın merkezinde, İsrail ordusunun 21’inci Genelkurmay Başkanı olarak görev yapmış 66 yaşındaki Gadi Eisenkot yer alıyor. Eisenkot, sağın lideri ve görev süresi sona ermek üzere olan Başbakan Binyamin Netanyahu’nun en güçlü rakibi olarak öne çıkıyor.

İbranice dürüst anlamına gelen Yashar adlı yeni partisiyle seçim yarışını sürdüren Eisenkot’un önünde Kudüs ve Tel Aviv’deki siyasi çevrelerin yanıt aradığı önemli bir soru var: Eski general, İsrail siyasetindeki “Doğu çıkmazını” aşarak ülke tarihinde Mizrahi kökenli ilk başbakan olabilir mi?

Marakeş’e uzanan kökler ve askerî müdahaleyle değiştirilen Berberi bir isim

İbranice yayın yapan medya, Eisenkot’tan söz ederken sık sık “Faslı” sıfatını kullanıyor. Bu niteleme, yalnızca coğrafi kökenine değil, aile geçmişine ve kimliğine de işaret ediyor. İsrail’e göç eden Faslı Yahudi bir ailenin çocuğu olan Eisenkot’un babası, tarihî Marakeş kentinden geliyor. Annesi ise Kazablanka’da doğup büyüdü. Ailenin ataları ve soyadı da Fas’ın güneyindeki Suveyre bölgesine uzanıyor.

Eisenkot soyadının kökeni konusunda da dikkat çekici bir tartışma bulunuyor. Soyadı, Batı dillerinde “demir” anlamına gelen Almanca kökenli veya Aşkenaz kimliğini çağrıştıran sert bir ifadeyi andırsa da tarihsel araştırmalar, ismin İsrail’e göç sırasında bir göçmenlik görevlisi tarafından değiştirildiğini ortaya koyuyor. Soyadının asıl biçiminin, Berberi dilinde “ceylan” anlamına gelen Fas kökenli “Azenkut” veya “Aznkut” olduğu belirtiliyor.

xcvfbgh
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Başbakan Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı seçim afişi (AP)

İsrailli isim kökenleri araştırmacısı Aharon Morieli’nin yayımladığı tarihsel ve dilbilimsel çalışma bu iddiayı destekliyor. İsrail gazetesi Haaretz de Eisenkot’un, bu göreve gelen ilk Fas kökenli isim olarak Genelkurmay Başkanlığına atanması sırasında konuya ilişkin araştırmalara yer vermişti.

Eisenkot, ailesinin geniş bir çevreye yayıldığı Tiberias ve Eilat gibi çevre kentlerde büyüdü. Anne ve babasının boşanmasından önce dünyaya gelen dört kardeşin ikincisiydi. Babası ikinci evliliğinden dört çocuk daha sahibi oldu. Böylece aile, İsrail toplumunun çevre bölgelerine uzanan geniş bir yapıya sahip oldu.

Ancak Eisenkot’un Faslı ve Doğulu kökenleri, 2026 sonbaharında kızışan seçim mücadelesinde açık bir siyasi istismar konusu hâline geldi. Netanyahu ve sağ blokla ilişkili İbranice yayın yapan medya organları, Eisenkot’a yönelik sert ve ırkçı bir kampanya yürüttü.

Bu tutumun en çarpıcı örneklerinden biri, sağcı Kanal 14’ün tanınmış sunucusu Yinon Magal’in canlı yayında Eisenkot’u “Faslı, Doğulu bir isim taşıyan maymun” diye nitelemesi oldu.

Siyasi gözlemcilere göre sağcı çevrelerin medya üzerinden yürüttüğü bu kampanya, geçici bir polemiğin ötesine geçiyor. Amaç, Eisenkot’u siyasi açıdan kalıplaştırarak sol blokla özdeşleştirmek, böylece Doğulu Yahudilerin geleneksel oy tabanının Likud Partisi çevresinde kalmasını sağlamak ve eski Genelkurmay Başkanının muhafazakâr seçmenlere ulaşmasını engellemek.

th
İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot (Reuters)

2026 sonbaharında siyasi deprem: Anketler Likud’un dengelerini değiştiriyor

Ekim 2026’da yayımlanan son kamuoyu araştırmaları, Eisenkot liderliğindeki yeni Yashar Partisinin önemli bir çıkış yakaladığını gösteriyor. Kanal 12 ve Kanal 13’ün anketleri dâhil çeşitli araştırmalarda partiye 22 ila 24 sandalye öngörülüyor. Bu sonuçlar, Yashar’ı bazı göstergelerde iktidardaki Likud Partisinin önüne taşıyor.

Eisenkot’un siyasi gücü yalnızca parlamentodaki sandalye sayısıyla sınırlı değil. Anketlerde başbakanlık için uygun görülen adaylar arasında da öne çıkıyor. Netanyahu ile ikili karşılaştırmalarda Eisenkot’un yüzde 38 ila 48 arasında destek aldığı, Netanyahu’nun desteğinin ise yüzde 35 ila 39 düzeyinde kaldığı belirtiliyor.

Bu tablo, özellikle 7 Ekim 2023’teki başarısızlıklara ilişkin sert açıklamalar yapan, bağımsız bir soruşturma komisyonu kurulmasını ve siyasi sistemin reformdan geçirilmesini isteyen Eisenkot’un ardından geniş bir seçmen kesiminin dürüstlük ve ulusal sorumluluk anlayışını öne çıkaran bir liderlik arayışına girdiğine işaret ediyor.

Netanyahu’nun Yahudileri ile çevre bölgelerin alternatifi arasındaki sosyolojik ayrışma

Seçimlerin en derin sosyolojik boyutunu, Eisenkot’un Netanyahu’nun Yahudileri olarak tanımlanan seçmen kitlesinin kalelerine girme çabası oluşturuyor. Bu kesim, tarihsel olarak Likud Partisinin temel dayanağını ve seçimlerdeki en güçlü savunma hattını oluşturan geniş bir Doğulu ve Fas kökenli Yahudi seçmen kitlesinden meydana geliyor.

dfrgty
Tel Aviv yakınlarında, Başbakan Binyamin Netanyahu ile en güçlü rakibi Gadi Eisenkot’un fotoğraflarının bulunduğu seçim afişinin altından geçen araçlar (AP)

Geleneksel olarak bu seçmenler, Aşkenaz kökenli Netanyahu’yu muhafazakâr kimliğin koruyucusu ve atalarını dışlayan laik, solcu Tel Aviv elitinden tarihsel hesap sormanın bir aracı olarak görüyor.

Eisenkot ise bu kesime farklı bir Doğulu liderlik modeli sunuyor. Eski Genelkurmay Başkanı olmasının sağladığı güvenlik alanındaki itibarı ve istifa ettiği savaş kabinesindeki güçlü varlığı, çevre bölgelerden gelen mütevazı aile geçmişiyle birleştiriyor.

Eisenkot’un seçim kampanyası, Celile ve Necef bölgelerinde hayal kırıklığı yaşayan Doğulu seçmenleri açıkça hedef alıyor. Kampanya, bu seçmenlere sıkı güvenlik politikalarını savunan, ancak geleneksel ulusal değerleri de koruyan bir alternatif sunuyor. Bu yaklaşım, Likud’un en önemli seçmen kaynağını doğrudan tehdit ediyor.

Etnik ayrışma: Aşkenazlar ile Mizrahiler arasındaki mücadele ne anlama geliyor?

Seçim mücadelesinin boyutlarını anlamak için İsrail toplumundaki en derin sosyal ayrışmayı, Aşkenaz Yahudileri ile Mizrahi, yani Doğulu Yahudiler arasındaki yapısal bölünmeyi incelemek gerekiyor.

Aşkenazlar, kökenleri Batı ve Doğu Avrupa’ya uzanan Yahudilerden oluşuyor. İsrail’i kuran ve tarihsel olarak yönetim, ekonomi ve ordu üzerinde hâkimiyet kuran laik elitin önemli bölümünü oluşturuyorlar. Büyük çoğunlukları Tel Aviv gibi varlıklı kentlerde yaşıyor.

azs
Gadi Eisenkot (İsrail medyası)

Mizrahiler ise başta Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri olmak üzere bu bölgelerden İsrail’e göç eden Yahudileri kapsıyor. Bunların arasında kalabalık Fas kökenli topluluk da bulunuyor. Mizrahiler, 1950’lerde yaygın ayrımcılık ve dışlanmayla karşılaştı. Uzak çevre yerleşimlerine yerleştirilmeleri, kuşaklar boyunca aktarılan sınıfsal mağduriyet duygusunun oluşmasına yol açtı.

Bu kültürel ve ekonomik farklılıklar sonucunda İsrail’deki oy verme davranışı, kimlik eksenli bir siyasi saflaşmaya dönüştü. Aşkenaz seçmenler laik ve kültürel eğilimleri doğrultusunda muhalefetteki merkez ve sol partilere yönelirken Doğulu Yahudiler, muhafazakâr seçmen kitlesinin güçlü bir bölümünü oluşturuyor. Bu kesim, Avrupa kökenli kurucu elitlere karşı siyasi bir tepkinin de etkisiyle onlarca yıldır sağa, Likud’a ve Netanyahu’ya iktidar desteği sağlıyor.

Mayınlı alanlar ve Arap partileriyle ittifak çıkmazı

Güçlü kişiliğine ve anketlerdeki dikkat çekici yükselişine rağmen eski generalin başbakanlık hedefi, Netanyahu’ya yakın çevreler ile Şas gibi dinî ve aşırı sağcı partilerin şekillendirdiği karmaşık ittifak sistemiyle karşı karşıya.

Sağ blokun medya mekanizması, Eisenkot’un liderliğindeki muhalefetin yapısal zayıflığına odaklanıyor. Anketler, Eisenkot’un temsil ettiği bloğa yaklaşık 55 sandalye öngörüyor. Bu sayı, hükümet kurmak için gereken 61 sandalyelik çoğunluğun altında kalıyor. Dolayısıyla Eisenkot’un, Mansur Abbas liderliğindeki Birleşik Arap Listesi gibi Arap ağırlıklı partilerin desteğine veya bu partilerin sağlayacağı dış desteğe ihtiyaç duymadan iktidara gelmesi mümkün görünmüyor.

sdcfghy
İsrail ordusunun eski genelkurmay başkanları, soldan sağa Aviv Kochavi, Gadi Eisenkot, Gabi Aşkenazi ve Benny Gantz, Hadar Goldin’in cenaze töreninde (Arşiv – AP)

Kamuoyu araştırmalarında Yahudi seçmenlerin yaklaşık yüzde 70’inin Arap oylarına dayanan bir koalisyon hükümetine karşı çıktığı görülüyor.

Bu nedenle bugün asıl tartışma, “Faslı generalin” liderlik kapasitesinden çok, toplumsal ayrışmanın tuzağına düşmeden koalisyon kurma çıkmazını aşıp aşamayacağı üzerinde yoğunlaşıyor.