Husilerin Tel Aviv'e yönelik saldırıları hangi boyutta ve ne anlama geliyor?

Deniz trafiğine yasak

Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Husilerin Tel Aviv'e yönelik saldırıları hangi boyutta ve ne anlama geliyor?

Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)

Enver el-Ansi

İran'ın Tel Aviv'e yönelik füze saldırılarını sona erdirdiğini açıklamasına karşın İsrail ile İran arasındaki çatışmanın yeniden alevlenmeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Çünkü İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ‘tüm ihtimallere ve tüm cephelerde geniş çaplı operasyonlara hazır olduklarını’ açıkladı ve ‘çok daha güçlü’ bir karşılığı olacağını vurguladı.

Bu yüzden ABD ile kapsamlı bir barış anlaşması müzakerelerinin sürdüğü -İran'a uygulanan deniz ablukasının kaldırılması, Hürmüz Boğazı'nın açılması ve dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasını kapsayan görüşmelerin devam ettiği- bir ortamda İran'ın güçlü kollarından biri olan Husilerin Yemen topraklarından ‘Yafa bölgesindeki hassas İsrail mevzilerini’ hedef aldığını açıkladığı balistik füze salvosunun işaret ettiği anlama dikkat etmek gerekiyor.

Husi kaynaklı bu yeni gerilim, Kızıldeniz'de İsrail gemilerine yönelik ‘topyekûn ve eksiksiz’ bir seyrüsefer yasağı ilan edilmesini de içeriyordu. Husiler ayrıca İsrail'in bütün hareketlerini silahlı güçleri için askeri hedef saydığını duyurdu. İsrail ise Yemen'den kendi topraklarına yönelik fırlatılan yalnızca bir füzeyi engellediğini açıkladı.

Bu gelişme, İran'ın İsrail’e füzeli saldırıları ile eş zamanlı yaşandı. İsrail, karşılık vermekte gecikmedi ve İsrail ordusu, Hava Kuvvetleri’nin dün sabah İran'ın orta ve batı kesimlerindeki askeri hedefleri bombaladığını açıkladı.

İran'ın füzeli saldırıları, İsrail'in Beyrut'un güney banliyösüne yönelik şiddetli ve tekrarlayan saldırıları gölgesinde gerçekleşti. Tahran bu hamlesiyle askeri ve siyasi baskının çok çeşitli biçimlerde silahlarını teslim etmeye ve askeri yapılarını tasfiye etmeye zorlandığı Hizbullah’a destek vermek amacıyla harekete geçti.

Bununla birlikte Ortadoğu'da ve dünyada pek çok kesim, İran ile İsrail arasındaki çatışmanın yeniden alevlenmesi ve karşılıklı saldırıların sürmesinin ABD-İran müzakerelerini çıkmaza sokabileceğinden ve savaşın yeniden başlamasına, İran vekillerinin -başta Husiler olmak üzere- çatışmaya yeniden dahil olmasına zemin hazırlayabileceğinden kaygı duyuyor.

Husiler, son yıllarda ABD ve İsrail'den ağır darbeler yemiş olsa da İran'ın elinde kalan en güçlü vekil güç olarak görülmeye devam ediyor. Husilerin İsrail'e füzeler ve insansız hava araçları (İHA) ile düzenlediği saldırılarla Kızıldeniz, Aden Körfezi ve Umman (Arap) Denizi'ndeki ticari gemi ve petrol tankerlerine yönelik harekâtları bu değerlendirmenin temel gerekçesini oluşturuyor. Husiler ayrıca Kızıldeniz'de bazıları ‘Siyonist varlıkla’ bağlantılı oldukları şüphesiyle üç ticari gemiyi alıkoyduklarını duyurdu. Husilerin üst düzey bir yöneticisi ise İsrail ile bağlantısı kanıtlanamayan gemilerin serbest bırakılacağını taahhüt etti.

Husilerin saldırıları ne anlama geliyor?

Askeri uzman ve analistlere göre Husilerin İsrail'e fırlattığı füze, sembolik bir mesajın ötesine geçmiyor. Bu hamlenin birkaç hedefi bulunuyor. Bunlardan birincisi, Yemen içinde ve dışındaki destekçiler nezdinde grubun itibarını yeniden tesis etmek, ikincisi, ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşta grubun Tahran'ın yanında yer almamasından doğan prestij kaybını telafi etmek, üçüncüsü, İran'ı memnun ederek, Tel Aviv ve Washington karşısındaki mücadelede yalnız olmadığını hissettirmek, dördüncüsü ise ‘direniş ekseninin’ ve cephe birliğinin, başta İran içinde olmak üzere Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen'deki kollarına yönelen ağır darbeler karşısında varlığını sürdürdüğünü teyit etmek.

gthy7
İşgal altındaki Batı Şeria'nın orta kesimlerinde İran'ın gerçekleştirdiği saldırıların ardından bir füzenin parçasının yanında duran İsrailli yerleşimciler, 8 Haziran 2026 (Reuters)

Bu bağlamda en kritik nokta, İsrail'in engellediğini açıkladığı Husilerin füzeli saldırısının, önceki füzeler gibi herhangi bir askeri değer taşımayacak ve Tahran ile Tel Aviv arasındaki çatışmanın seyrini ya da denklemini değiştirmeye, Lübnan Hizbullahı üzerindeki baskıyı hafifletmeye yetmeyecek olması. Husilerin kullandığı füzelerin adı ve türü ne olursa olsun, Hizbullah’ın İsrail'in kuzeyine -Lübnan’ın güneyiyle doğrudan temas halindeki bölgeye- fırlattığı füzelerin ve kullandığı İHA’ların yarattığı etkiyi yaratmaları mümkün değil. Zira Husilerin fırlatma mevzilerinin coğrafi uzaklığı, füzelerin hedefe yöneltilme hassasiyetini olumsuz etkiliyor. Bu uzaklık aynı zamanda füzelerin erken tespit edilmesini ve İsrail'e ulaşmak için kat etmeleri gereken 2 bin kilometrenin çok üzerindeki mesafenin ortasında engellenmelerini kolaylaştırıyor.

Askeri uzman ve analistlere göre Husilerin dün sabah İsrail'e düzenlediği füzeli saldırının sembolik bir mesajdan öteye geçmiyor.

Husiler ve destekçileri, Yemen topraklarından fırlatılan İran yapımı füzelerin hedeflerin büyük bölümüne isabet ettiğini, ‘İsrailli yüreklere korku saldığını’ ve milyonlarcasını saatlerce sığınaklara kaçmaya zorladığını öne sürüyor. Bu füzelerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve aşırı sağcı hükümetine yönelik öfkeyi körüklediğini, İsrail toplumunda derin çatlaklar yarattığını ve on binlerce kişiyi Gazze'deki ‘soykırım, göç ve sürgün katliamlarının’ ardından Netanyahu'nun Lübnan'da savaşı sürdürme ısrarını protesto için sokaklara döktüğünü de iddia ediyorlar.

İsrailliler ise füzelerin büyük çoğunluğunun ‘hedefine ulaşamadığını’ ve ‘İsrail hava sahasının dışında denizde ya da çölde düşürüldüğünü’ savunuyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bununla birlikte gerçek şu ki, Husilerin kullandığı bazı füzeler ıssız bölgelere düşmüş olsalar da İsrail’in hava savunma sistemi Demir Kubbe'yi ve diğer hava savunma sistemlerini aşmayı başardı. İsrailli yetkililerin getirdiği sansüre karşın görüntüleri çekip sosyal medyada paylaşan İsrailli sivillerin yayımladığı fotoğraflara ve videolara bakılırsa bu füzeler en azından psikolojik ve propaganda hedeflerine kısmen ulaşmış sayılabilir.

d6yj6
Nisan ayının 2'sinde Yemen'in Babu’l Mendeb kıyısında yürüyen Yemenli bir asker (Reuters)

Husilerin bu saldırısı, onun Kızıldeniz'de İsrail'e yönelik kapsamlı seyrüsefer yasağı getirdiği açıklamasının son derece önemli bir boyutunu oluşturuyor. Bu açıklama her ne kadar Husilerin başka ülkelerin bayraklarını taşıyan gemi ve petrol tankerlerini İsrail'le bağlantılı oldukları iddiasıyla hedef alabileceğini meşrulaştırmaya yönelik geniş çaplı bir söylem niteliği taşısa da bu gelişmenin, ABD'yi Babu’l Mendeb Boğazı ile Kızıldeniz'de ticari deniz trafiğinin güvenliğini ve serbestliğini sağlamak amacıyla yeniden askeri müdahaleye itebileceğine dair kaygılar gündeme geliyor. Bu su yolunun küresel ekonomi için hayati önemi göz önüne alındığında tüm bu endişelerin son derece yerinde olduğu anlaşılıyor.

Böyle bir ihtimal, Kızıldeniz'e kıyısı bulunan Yemen de dahil ülkeler için ve hatta 7 milyondan fazla Yemenli vatandaşın yaşadığı bölgelere hükmeden Husilerin bizzat kendileri için son derece tehlikeli olmakla birlikte gerçekleşebilir. Çünkü Kızıldeniz bu insanlar için can simidi görevi görüyor. Husiler ise Kızıldeniz üzerinden yapılan ihracat ve ithalattan yüz milyonlarca dolarlık vergi ve gümrük geliri elde ediyor.

Husilerin, Washington ile ABD’nin çıkarlarının hedef alınmamasına yönelik yazılı olmayan, yalnızca sözlü mutabakata dayanan kırılgan bir ateşkese varmalarına karşın, Tahran'ın yönlendirmesiyle Kızıldeniz'in güneyindeki deniz güvenliğini tehdit etmeye yönelmesi büyük olasılıkla beklenen bir gelişme olmaya devam ediyor.

Husilerin, Washington ile ABD’nin çıkarlarının hedef alınmamasına yönelik yazılı olmayan, yalnızca sözlü bir mutabakata dayanan kırılgan ateşkese varmalarına karşın Tahran'ın yönlendirmesiyle Kızıldeniz'in güneyindeki deniz güvenliğini tehdit etmeye yönelmesi büyük olasılıkla beklenen bir gelişme olmaya devam ediyor.

Tahran ile Washington arasındaki müzakerelerin, başta Suudi Arabistan olmak üzere İran'a komşu bölge ülkelerinin ABD Başkanı Donald Trump ile İran’ın Dini Lideri Mucteba Hamaney arasında bir anlaşmaya varılması için yoğun diplomatik çaba harcamasına karşın tıkandığı bir ortamda, Körfez Arap ülkeleri bu çabalarına rağmen olası herhangi bir ABD-İran anlaşmasının güvenlik çıkarlarını yeterli ölçüde güvence altına alacağını hâlâ garanti edemez durumda.

Bununla birlikte en azından benim değerlendirmeme göre Husilerin yine başta Suudi Arabistan olmak üzere bölge ülkelerini hedef almaya cüret etmesi pek olası görünmüyor. Irak'taki bazı Şii gruplar İran'ın talebiyle zaman zaman Körfez komşularını hedef alıyor ve Husiler bu tutumdan ayrışıyor. Zira Husiler, bölgedeki tüm çalkantılı gelişmelere ve çatışan olaylara karşın Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde ve Riyad'ın desteğiyle varılan Yemen'deki çatışmayı sona erdirmeye yönelik ‘yol haritası’ çerçevesinde Riyad ile sürdürdükleri mutabakattan medet ummaya devam ediyor. Ne var ki bu yol haritasının hayata geçirilmesi, 2023 ekiminde Gazze'de yaşanan olayların ve bunu izleyen, BM ile dünya genelindeki pek çok ülke ve kuruluşun ifadesiyle tüm değerleri, yasaları, normları ve insanlık anlayışını çiğneyen İsrail'in vahşi karşılığının ardından sekteye uğradı.

Çatışmanın kökenlerine ve özüne bakıldığında İran ile Batı arasındaki -başta ABD olmak üzere- anlaşmazlığın kadim, kronik ve karmaşık bir nitelik taşıdığı görülüyor. Bu çatışmanın sonunu ancak iki taraftan birinin dönüşümüyle -ortadan kalkmasıyla değil, zira bu imkânsız- hayal edilebilir. Velayet-i Fakih yönetimi altında değişemeyen İran ve aşırı sağcı akımların giderek güçlendiği ABD söz konusu olduğunda bu dönüşüm çok daha zorlaşıyor. Dolayısıyla bütün Ortadoğu'yu ve hatta dünyayı tehdit eden bu çatışmayla, ancak onu herkesin en azından asgari mutabakat ve çıkarlar temelinde bir arada var olmasına imkân tanıyacak bir yönetim anlayışıyla yönetmeyi kabul ederek başa çıkılabilir.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."



ABD'den İran'a 5 saatlik bombardıman... Hürmüz'de iki tankere saldırı

ABD'den İran'a 5 saatlik bombardıman... Hürmüz'de iki tankere saldırı
TT

ABD'den İran'a 5 saatlik bombardıman... Hürmüz'de iki tankere saldırı

ABD'den İran'a 5 saatlik bombardıman... Hürmüz'de iki tankere saldırı

ABD ile İran arasındaki askeri çatışmalar salı günü de devam ederken, operasyonların kapsamı bölgedeki hedef ve askeri üslere doğru genişledi.

ABD ordusu, Başkan Donald Trump'ın talimatıyla İran'a yönelik yeni bir hava saldırısı dalgasını tamamladığını açıkladı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), yaptığı açıklamada, "Beş saat süren görev kapsamında ABD güçleri, İran genelindeki askeri hedefleri başarıyla vurdu. Saldırılar Buşehr, Çabahar, Cask, Konarak, Ebu Musa Adası ve Bender Abbas'taki hedefleri kapsadı" ifadelerini kullandı.

İran Devrim Muhafızları ise salı günü yaptığı açıklamada, Ürdün'deki bir ABD hava üssünü balistik füzelerle hedef aldığını duyurdu. Ürdün ordusu ise ülke hava sahasına giren dört füzeyi imha ettiğini belirterek, ülkenin egemenliğine yönelik her türlü ihlalin kararlılıkla karşılık bulacağını vurguladı. Açıklamada, son aylarda İran füzelerinin Ürdün topraklarına düşmesinin tekrarlandığına dikkat çekildi.

Sahadaki bir diğer önemli gelişmede ise Birleşik Arap Emirlikleri, sabaha karşı yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı'nın güney geçiş koridorunda seyreden ülkeye ait "Mombasa" ve "Al Bahiyah" adlı iki ulusal tankerin İran tarafından fırlatılan iki seyir füzesiyle hedef alındığını duyurdu. Saldırıda mürettebattan bir kişi hayatını kaybederken, sekiz kişi de yaralandı.

ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi akşamı yaptığı açıklamada, Amerikan güçlerinin Hürmüz Boğazı'yla bağlantılı İran askeri kapasitesini hedef almaya devam ettiğini söylemiş, önümüzdeki iki gün içinde yeni saldırılar düzenlenebileceği mesajını vermişti. Trump ayrıca, İran'ın tutumunu değiştirmesi halinde siyasi bir uzlaşma ihtimalinin hâlâ masada olduğunu belirtirken, ülkesinin ortaya çıkabilecek yeni tehditlere karşı gerekli adımları atacağını vurgulamıştı.


Güç mücadelesinin merkezinde yapay zekâ... Birleşmiş Milletler küresel yönetişimi kurmada başarılı olacak mı?

Büyük güç rekabeti ortamında küresel yapay zekâ yönetişimini kurmaya yönelik uluslararası çabaları gösteren yapay zekâ tarafından oluşturulmuş bir illüstrasyon (Şarku’l Avsat)
Büyük güç rekabeti ortamında küresel yapay zekâ yönetişimini kurmaya yönelik uluslararası çabaları gösteren yapay zekâ tarafından oluşturulmuş bir illüstrasyon (Şarku’l Avsat)
TT

Güç mücadelesinin merkezinde yapay zekâ... Birleşmiş Milletler küresel yönetişimi kurmada başarılı olacak mı?

Büyük güç rekabeti ortamında küresel yapay zekâ yönetişimini kurmaya yönelik uluslararası çabaları gösteren yapay zekâ tarafından oluşturulmuş bir illüstrasyon (Şarku’l Avsat)
Büyük güç rekabeti ortamında küresel yapay zekâ yönetişimini kurmaya yönelik uluslararası çabaları gösteren yapay zekâ tarafından oluşturulmuş bir illüstrasyon (Şarku’l Avsat)

Birleşmiş Milletler'in geçen hafta Cenevre'de düzenlediği yapay zekâ yönetişimi konulu ilk küresel diyaloğun sona ermesi, uluslararası kuruluşun hızla gelişen sektördeki dönüşümlere ayak uydurma kapasitesini yeniden gündeme taşıdı.

Bu süreç, büyük güçlerin en gelişmiş yapay zekâ modellerine, en yüksek performanslı çiplere ve bu sistemleri çalıştırabilecek altyapıya sahip olmak için rekabet ettiği bir dönemle eş zamanlı geliyor. BM ise bu teknolojinin beraberinde getirdiği riskleri sınırlamak amacıyla küresel yönetişim ilkeleri oluşturmanın yollarını arıyor.

"Yapay zekâ yönetişimi" kavramı, bu teknolojinin geliştirilmesi ve kullanımını düzenleyen kurallar ile denetim mekanizmalarının oluşturulmasını ifade ediyor.

Bu alandaki temel zorluk, yapay zekânın ulusal güvenlik, ekonomik büyüme ve askeri üstünlük hesaplamalarının merkezinde yer almaya başlamasından kaynaklanıyor. Bu nedenle hükümetler düzenleyici kurallara kendi stratejik çıkarları açısından yaklaşırken, büyük yapay zekâ modellerini geliştiren şirketler uluslararası kurumların ve ulusal yasaların hızını aşan bir tempoda ilerliyor.

fregh6j
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, 6 Temmuz 2026'da İsviçre'nin Cenevre kentinde düzenlenen Yapay Zekâ Yönetişimi konulu ilk Küresel Diyalog'un açılış konuşmasını yaparken (AFP)

Bu çerçevede ABD'nin önde gelen düşünce kuruluşlarından Brookings Enstitüsü, yapay zekâ için etkili bir uluslararası yönetişim sisteminin yeni bir küresel kurum kurulmasından ziyade, mevcut düzenleyici yapıların koordine edilmesine, hükümetler, uluslararası kuruluşlar ve özel sektör arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesine bağlı olduğunu değerlendiriyor. Bu yaklaşımda BM'nin, söz konusu çabaları ortak bir çerçevede birleştiren koordinatör rol üstlenmesi öngörülüyor.

Büyük güçlerin yaklaşımları

Washington, yapay zekâ alanındaki liderliğini korumanın uzun vadede ekonomik ve güvenlik açısından üstünlük sağlayacağının farkında. ABD, Çin'in ilerlemesini yavaşlatmak ve kritik Amerikan endüstrilerini korumak amacıyla gelişmiş çiplerin ve ilgili teknolojilerin ihracatına yönelik kısıtlamaları uygulamaya koydu.

Buna karşılık Pekin, yerli çip üretim kapasitesini artırmaya ve açık kaynaklı yapay zekâ modellerini geliştirmeye çalışıyor. Bu modeller, geliştiricilerin üzerine yeni uygulamalar inşa etmesine ve teknolojiyi ilerletmesine olanak sağlıyor. Çin ayrıca gelişmekte olan ülkelerin teknolojiye erişiminin genişletilmesini savunan bir aktör olarak kendini konumlandırıyor ve bu yolla küresel dijital ekonominin geleceğinin şekillendirilmesindeki etkisini artırmayı hedefliyor.

Avrupa Birliği ise düzenlemeler yoluyla küresel etkisini güçlendirmeye çalışıyor. AB, büyük pazar hacminden ve uluslararası şirketleri kendi standartlarına uymaya zorlayabilecek düzenleme kapasitesinden yararlanıyor. Bu yaklaşım, büyük yapay zekâ modellerinin geliştirilmesinde lider olmamasına rağmen, küresel düzenleyici ortamın şekillenmesinde AB'ye önemli bir etki alanı sağlıyor. Bu durum, her birinin siyasi ve ekonomik öncelikleri farklı olan çoklu düzenleyici sistemlere doğru ilerleyen küresel eğilimi yansıtıyor.

Uluslararası meşruiyet ve uygulama sorunları

Bu ortamda BM, hükümetler, uzmanlar, şirketler ve sivil toplum arasındaki diyalog yoluyla yapay zekâ yönetişimi sürecine uluslararası meşruiyet kazandırmaya çalışıyor.

Dünya ülkelerinin büyük bölümünü temsil etmesi, BM'ye sınırlı sayıdaki ittifakların sahip olmadığı bir avantaj sağlıyor. Özellikle yapay zekâ alanındaki kararların, büyük teknoloji şirketlerine veya gelişmiş hesaplama kapasitesine sahip olmayan ülkeleri de etkileyecek olması bu rolün önemini daha da artrıryor.

Ancak ülkeleri aynı masa etrafında toplamak, üzerinde uzlaşılan kararları uygulamaya zorlayabilmek anlamına gelmiyor. BM, üye ülkelerin iradesine dayanıyor ve büyük güçleri veya teknoloji şirketlerini ortak kuralları uygulamaya mecbur bırakacak doğrudan zorlayıcı bir yetkiye sahip değil.

edfrgty
BM tarafından 6 Temmuz 2026'da İsviçre'nin Cenevre kentinde düzenlenen Yapay Zekâ Yönetişimi konulu ilk Küresel Diyalog'un logosu (AFP)

Ayrıca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi içindeki görüş ayrılıkları ve Washington-Pekin gerilimi, yakın gelecekte bağlayıcı bir uluslararası sistem oluşturulması ihtimalini zayıflatıyor.

Şarku’l Avsat’ın İngiliz Financial Times gazetesinden aktardığına göre BM'nin yapay zekâ danışma kurulunda görev yapan iki uzmanın yazdığı mektupta; güvenlik standartlarını destekleyecek ve hükümetlerin düzenleme kapasitelerini geliştirmelerine yardımcı olacak bağımsız, bilimsel bir uluslararası kurum kurulması çağrısında bulunuldu. Uzmanlar, kuralların sınırlı sayıdaki ülke ve şirketin elinde şekillenmesinin risklerine dikkat çekti.

Dijital uçurumun azaltılmasında BM'nin rolü

Dijital eşitsizlik konusu, BM'nin pratik bir rol üstlenebileceği en önemli alanlardan biri olarak görülüyor. Dünyadaki birçok ülke, gelişmiş yapay zekâ modelleri geliştirmek için gerekli finansal kaynaklara, enerji altyapısına veya verilere sahip değil.

Bu ülkeler, önceliklerini belirleme süreçlerine dahil olmadıkları yabancı şirketlerin geliştirdiği teknolojilere bağımlı hale gelebilir.

Bu durum, BM'ye kapasite geliştirme, düzenleyici kurumların eğitilmesi, dijital altyapıya erişimin artırılması, yapay zekâ sistemlerindeki önyargıları azaltacak standartların belirlenmesi, mahremiyetin korunması ve dezenformasyonla mücadele gibi alanlarda etkili olma fırsatı sunuyor.

Bu adımların, ülkeler arasındaki dijital uçurumun azaltılmasına katkı sağlaması hedefleniyor.

Büyük güçlerin kabulüne bağlı etki

Mevcut uluslararası rekabet ortamında kapsamlı bir küresel yapay zekâ anlaşması oluşturmak zor görünüyor. Daha gerçekçi görünen yaklaşım; ortak ilkeler, teknik standartlar ve risklerin niteliğine göre zaman içinde gelişecek kısmi uzlaşılar üzerine kuruluyor.

BM, bu sürece daha geniş bir meşruiyet kazandırma kapasitesine sahip. Ancak başarısı, büyük güçleri ortak kuralların kendi çıkarlarına hizmet edeceğine ve yapay zekâ yarışının beraberinde getirdiği riskleri azaltacağına ikna edebilmesine bağlı olacak.

Bu anlayış oluşmadığı sürece yapay zekâ yönetişimi Washington ile Pekin arasındaki rekabet alanı olmaya devam edecek; BM ise yapay zekâ yarışını yönlendiren bir aktörden ziyade bir diyalog platformu konumunda kalacak.

BM'nin küresel yapay zekâ yönetişimi oluşturma çabalarının başarısı, ilk küresel diyaloğun başlattığı süreci teknolojik gelişmelerin hızına ayak uydurabilecek somut adımlara dönüştürme ve uluslararası rekabet ile küresel iş birliği arasındaki farkı azaltma kapasitesine bağlı olacak.


İsrail Parlamentosu, Tevrat öğrenimini "temel ulusal değer" ilan eden yasayı kabul etti

Netanyahu Knesset'te konuşuyor (Arşiv- EPA)
Netanyahu Knesset'te konuşuyor (Arşiv- EPA)
TT

İsrail Parlamentosu, Tevrat öğrenimini "temel ulusal değer" ilan eden yasayı kabul etti

Netanyahu Knesset'te konuşuyor (Arşiv- EPA)
Netanyahu Knesset'te konuşuyor (Arşiv- EPA)

İsrail Parlamentosu (Knesset), dün Tevrat öğrenimini devletin "temel değerlerinden biri" olarak tanımlayan yasayı kabul etti. Düzenleme, Haredi (ultra-Ortodoks) Yahudi erkeklerin zorunlu askerlik hizmetinden muaf tutulmasına yönelik girişimleri güçlendiren bir adım olarak değerlendiriliyor.

Yasa, 27 Ekim'de yapılacak genel seçimler öncesinde Knesset'in feshedilmesine sayılı günler kala, son oylamalarda kabul edildi. Düzenleme, Başbakan Binyamin Netanyahu ile hükümetini destekleyen dini partiler arasında aylar süren zorlu müzakerelerin ardından yasalaştı.

Yasanın kabul edilmesinin, tartışmalı askerlik muafiyeti meselesi nedeniyle Netanyahu'ya destek vermekte isteksiz davranan dini partilerin koalisyona desteğini güçlendirmesi bekleniyor.

Haziran ayında ilk oylamadan geçen yasa tasarısı, süreç içinde çeşitli değişikliklere uğradı.

Başlangıçta "Tevrat Öğrenimine İlişkin Temel Yasa" adını taşıyan taslakta, dini okul öğrencilerinin haklarını askerlerin haklarıyla eşitleyen madde, Netanyahu'nun lideri olduğu Likud Partisi milletvekillerinin desteğini sağlamak amacıyla metinden çıkarıldı.

Nihai haliyle kabul edilen yasada ise yalnızca "Tevrat öğrenimi, Yahudi halkının mirasının ve İsrail Devleti'nin temel değerlerinden biridir" ifadesi yer aldı.

Söz konusu değişiklik, muhalefetin yanı sıra iktidar koalisyonu içinde de sert eleştirilere neden oldu. Likud Milletvekili Dan Illouz, tepki olarak partisinden istifa etti.

wderft5y
Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Knesset oturumu sırasında Netanyahu ile görüşüyor (arşiv - Reuters)

Illouz, "Yasanın amacını açıkça ortaya koyan maddenin çıkarılması ne yasanın niteliğini ne de gerçek hedefini değiştiriyor. Bu yasa fiilen askerlik muafiyetine meşruiyet kazandırmak için kullanılacak" ifadelerini kullandı.

İsrail'de onlarca yıldır Haredi erkeklerin büyük bölümü, dini eğitim kurumlarına tam zamanlı öğrenci olarak kayıt yaptırarak zorunlu askerlik hizmetinden muaf tutuluyor.

Ancak İsrail Yüksek Mahkemesi bu uygulamanın hukuka aykırı olduğuna hükmetmiş, iki yılı aşkın süredir devam eden savaş nedeniyle personel sıkıntısı yaşayan İsrail ordusu ise daha fazla kişinin askere alınmasını talep etmişti.

Koalisyon hükümeti, doğrudan askerlik muafiyeti getiren ve mahkeme tarafından iptal edilme ihtimali bulunan bir yasa yerine, İsrail'de anayasal nitelik taşıyan "Temel Yasa" statüsündeki bu düzenlemeyi kabul ederek dolaylı bir yol izledi.

Yasa karşıtları, düzenlemenin Haredi erkeklerin askerlik yapmamasına açıkça yer vermese de buna hukuki zemin hazırladığını savunuyor.

Şarku’l Avsat’ın İsrail basınından aktardığına göre Maliye Bakanlığı da düzenlemeye karşı çıktı. Bakanlık, Tevrat öğrenimi hakkının eşitlik ilkesinin önüne geçirilmesinin bütçe önceliklerini ciddi biçimde zedeleyebileceği uyarısında bulundu.

Buna karşılık Haredi partiler Şas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği, söz konusu yasaya verdikleri destek karşılığında Likud'un sunduğu diğer yasa tasarılarını desteklemeyi kabul etti.

Eski İsrail Genelkurmay Başkanı ve yaklaşan seçimlerde Netanyahu'nun başlıca rakiplerinden biri olarak görülen Gadi Eisenkot ise hükümeti eleştirerek, "Hükümet, Knesset'in bu yasama döneminin son günlerini orduya zarar verecek yasaları geçirmek için kullanıyor" değerlendirmesinde bulundu.

Knesset'in mevcut yasama döneminin 17 Temmuz'da resmen sona ermesi bekleniyor.