Mısır’ın Abrams tanklarını modernize etme projesi İsrail’i endişelendiriyor

İsrail medyası, ‘devasa silah cephaneliği’ konusunda uyardı

Mısır ordusunun ana muharebe zırhlı aracı olan Abrams tankı (Mısır Askeri Üretim Bakanlığı)
Mısır ordusunun ana muharebe zırhlı aracı olan Abrams tankı (Mısır Askeri Üretim Bakanlığı)
TT

Mısır’ın Abrams tanklarını modernize etme projesi İsrail’i endişelendiriyor

Mısır ordusunun ana muharebe zırhlı aracı olan Abrams tankı (Mısır Askeri Üretim Bakanlığı)
Mısır ordusunun ana muharebe zırhlı aracı olan Abrams tankı (Mısır Askeri Üretim Bakanlığı)

İsrail medyasında, Mısır ordusunun artan askeri kapasitesine ilişkin endişe ve kaygılar gündemdeki yerini korurken, eski askeri yetkililer Mısır’ın şu anda ABD ile koordinasyon içinde zırhlı birliklerinin gücünü artırmak amacıyla çok sayıda M1A1 Abrams tankını modern teknoloji ve güncel muharebe özellikleriyle donatma çalışması yürüttüğünü belirtti.

İbranice yayın yapan Nziv.net platformunun haberine göre, Washington’un kısa süre önce Mısır ordusunun envanterindeki bin 130 Amerikan yapımı Abrams M1A1 tankından 555’inin modernizasyonunu kapsayan büyük çaplı anlaşmayı onaylaması, İsrail’de bölgedeki güç dengelerinin değişebileceğine yönelik ciddi endişelere yol açtı.

Platformun söz konusu anlaşmaya ilişkin yayımladığı rapora göre, modernizasyon projesi Kahire’nin kuzeyindeki Ebu Za‘bel bölgesinde bulunan ve ABD dışında bu modelin parçalarını üretme yetkisine sahip tek tesis olan 200 No’lu Askeri Fabrika tarafından yürütülecek. Projenin toplam maliyetinin yaklaşık 4,69 milyar dolar olduğu belirtildi.

Mısır Askeri Üretim Bakanlığı verilerine göre, Abrams M1A1 tankı Mısır ordusunun ana muharebe tankı olarak görev yapıyor. Tankın ortalama hızı ise saatte 20 mil (yaklaşık 32 km) olarak kaydediliyor.

Tank modernizasyon çalışmaları neleri kapsar?

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Tümgeneral Muhammed Abdulvahid, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu tankların modernizasyonuna yönelik girişimlerin yeni olmadığını belirterek, “Mısır ile ABD, 1980’li yıllarda ortak askerî üretim konusunda anlaşmaya vardı. Bu iş birliğinin ilk somut adımı ise 1992 yılında Abrams M1A1 tanklarının Mısır’da montaj ve üretim sürecinin başlaması oldu” dedi.

Abdulvahid, “Daha sonra Mısır’ın 2024 yılında ABD ile yaptığı anlaşma geldi. Bu anlaşmanın en önemli maddelerinden biri Abrams tanklarının modernizasyonuydu. Yeni bir tank filosu ithal etmek ve yüksek maliyetlere katlanmak yerine Mısır, mevcut tanklarını geliştiriyor ve dünyanın en saygın ana muharebe tanklarından biri olarak kabul edilen Abrams’ın sahip olduğu uluslararası itibardan yararlanıyor. Modernizasyon süreci, tanklara yeni teknolojilerin entegre edilmesiyle kabiliyetlerinin artırılmasını içeriyor” ifadelerini kullandı.

Mısır Genel İstihbarat Teşkilatı’nın eski yöneticilerinden Tümgeneral Muhammed Reşad da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Abrams M1A1 tanklarının modernizasyonu, bu tankların teslim alınmasından bu yana bir zorunluluktu. Modernizasyon kapsamında daha uzun menzilli ateş gücü sağlamak amacıyla daha yüksek kalibreli, 105 milimetrelik bir topun entegrasyonu, lazer teknolojisine dayalı nişan ve hedefleme sistemlerinin geliştirilmesi, tank gövdesinin çarpışmalı muharebelere ve tanksavar silahlarına karşı daha güçlü zırhla korunması, denge ve atış hassasiyetini artırmak için top sistemine geri tepme önleyici mekanizma eklenmesi ve yüksek performanslı motorlarla hız ile manevra kabiliyetinin artırılması yer alıyor” dedi.

Nziv.net platformunun raporunda ise söz konusu modernizasyonun tankları gelişmiş M1A1 SA konfigürasyonuna yükselteceği belirtildi. Rapora göre bu yapılandırma; durumsal farkındalık sağlayan dijital haritalar, gelişmiş gece görüş ve termal görüntüleme sistemleri, füzelere karşı güçlendirilmiş zırhın yanı sıra yeni motor ve transmisyon sistemlerini içeriyor.

Raporda ayrıca, “Bu kabiliyetler Mısır Zırhlı Kolordusu’nu bölgedeki en gelişmiş ve en etkili askerî güçlerden biri haline getiriyor. Her türlü muharebe koşulunda yüksek savaş kapasitesi sağlayan bu gelişme, Tel Aviv’de doğrudan endişe yaratıyor” değerlendirmesine yer verildi.

fdvf
Mısır’daki 200 No’lu Askeri Fabrika’nın ABD’li United Defense şirketi ile iş birliği içinde ürettiği M88A2 Hercules kurtarma tankı (Mısır Askeri Üretim Bakanlığı)

Abdulvahid, “Mısır bu tankın bileşenlerinin yüzde 90’ını üretiyor. Teknolojinin ve savunma sanayisinin yerlileştirilmesi Mısır açısından son derece önemli bir konu ve Mısır yönetimi buna büyük önem veriyor” dedi.

Abdulvahid sözlerini şöyle sürdürdü: “Mısır envanterindeki 555 Abrams tankı modernize edilecek. Bu kapsamda motor, transmisyon sistemi ve özellikle tank komutanı ile nişancıya yönelik görüş sistemlerinde değişiklik yapılacak. Ayrıca tanklara yeni sensör sistemleri entegre edilmeye başlandı. Böylece bu tanklar, yüksek caydırıcılık özelliğini korurken yeni nesil tanklarla aynı seviyeye yaklaşmış olacak. Son derece güçlü zırha sahip olan tanklar, Mısır’ın yaptığı düzenlemeler sayesinde çöl koşullarında da etkin şekilde görev yapabiliyor. Tüm bu çalışmalar Washington ile yapılan anlaşma çerçevesinde yürütülüyor.”

Reşad ise söz konusu modernizasyonun, ‘Mısır zırhlı birliklerinin muharebe kabiliyetini artıracağını’ belirterek, zırhlı kuvvetlerin kara ordusunun vurucu gücünü oluşturduğunu, uzun menzilli yarma harekâtları ile kuşatma ve çevreleme operasyonlarının icrasında kritik rol oynadığını ifade etti.

İsrail’in iddiaları ve Mısır’ın yalanlaması

İsrail medyasında son iki yıldır yayımlanan çok sayıda haberde, İsrail’in (kendi iddialarına göre) “Sina Yarımadası’nda büyük lojistik altyapılar ve yakıt depolama tesisleri inşa edildiğini tespit etmesi” nedeniyle ciddi endişe duyduğu öne sürüldü. Söz konusu haberlerde, bu adımların Mısır güçlerine doğuya doğru hızlı ve geniş çaplı hareket kabiliyeti sağlayabileceği, bu nedenle barış anlaşmasına rağmen İsrail’in Mısır ordusunun konuşlanmasını ve birlik dağılımını sürekli ve yakından izlemek zorunda kaldığı ileri sürüldü.

Mısır ise bu iddiaları defalarca reddederek, Sina’daki faaliyetlerin yalnızca kalkınma amaçlı projelerden ibaret olduğunu, bölgedeki askerî varlığın ise sınırların ve ulusal güvenliğin korunmasına yönelik olduğunu vurguladı.

İki ülke arasında 1979 yılında imzalanan barış anlaşmasının hükümlerine göre Sina Yarımadası, bölgede bulundurulabilecek asker ve silah miktarını belirleyen A, B ve C olmak üzere üç ana bölgeye ayrılıyor. İsrail sınırına bitişik olan C Bölgesi ise sivil polis güçleri dışında tamamen askerden arındırılmış statüde bulunuyor.

Ancak Kuzey Sina’daki terörle mücadele ve kaçakçılığın önlenmesi gibi ortak güvenlik tehditleri nedeniyle Mısır ile İsrail, bölgenin güvenliğini sağlamak amacıyla anlaşmanın ilk hükümlerinde öngörülen sınırların ötesinde ilave güçlerin konuşlandırılması konusunda mutabakata vardı. Bu düzenlemelere uyulup uyulmadığı ise Sina’daki kontrol noktalarında görev yapan Çok Uluslu Güç ve Gözlemciler tarafından denetleniyor.

Reşad’a göre ise İsrail’in gerek Mısır ordusundaki modernizasyon çalışmalarından gerekse Abrams tanklarının geliştirilmesinden duyduğu rahatsızlığın temel nedeni, ‘Mısır zırhlı birliklerinin etkinliğinin artırılmasından duyulan endişe’. Reşad, Tel Aviv’in sürekli silah ve askerî teçhizat modernizasyonu sayesinde sahip olduğu zırhlı kapasiteyle övündüğünü belirterek, Mısır’ın bu alandaki gelişiminin İsrail tarafından yakından takip edildiğini ifade etti.



Yemen, ABD ile İran arasında... Arabuluculuk ve gerginliğin artışı

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla
TT

Yemen, ABD ile İran arasında... Arabuluculuk ve gerginliğin artışı

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla

Enver el-Ansia

Ortadoğu’nun -Yemen’in de bu tablonun önemli bir parçası olduğu dikkate alındığında- İran ile ABD/İsrail arasında yaşanan önceki savaş turlarında görülenlerden daha kötü bir senaryoya sürüklenmesini önlemek için zamana karşı yarışıldığı açık. Bu süreçte Katar diplomasisi, ABD ile İran arasında dolaylı müzakereler için bir fırsat yaratma umuduyla belki de son girişimlerini yürütüyor. Ancak İran ve ABD’nin birbirlerine yönelttiği, müzakereler öncesinde alışılmış bir pazarlık manevrası olarak değerlendirilemeyecek ölçüde ağır ve karşılanması güç talepler, bu çabaları zorlaştırıyor.

Bugün ortaya çıkan tablo tamamen farklı. Mesele artık siyaset ve medya gündeminde yaşanan küçük bir fırtınadan ibaret değil. Tahran, bu karşılaşmaya hazır olduğunu söylüyor. İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, ordu komutanlarına ‘hedef listesinin güncellenmesiyle birlikte coğrafi sınırlama olmaksızın doğrudan ve etkili karşılık verilmesi’ talimatını verdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise en sert ve uzlaşmaz açıklamalarından birinde, diplomatik üslubun dışına çıkarak, “Güçlerimiz, ülkemize saldırmaya cesaret edenlere yıkıcı bir darbe indirecek. Artık hiçbir kırmızı çizgi yok” dedi.

Öte yandan Washington ve Tel Aviv, Tahran’a en ağır darbeyi indirmek için askeri hazırlıklarını tamamladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın muğlak ve çelişkili açıklamaları artık öngörülerde bulunmak için sağlam bir dayanak oluşturmuyor. Bu açıklamalar, ABD ve İsrail ordularının hareketliliğini ve tetiği çekmeye hazır olduklarını da gizleyemiyor. Sahadaki gelişmeler ve somut göstergeler, bu adımın eş zamanlı ya da aşamalı olarak atılmasının neredeyse kesinleştiğine işaret ediyor.

dsxv
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 28 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki Beyaz Saray’da (AFP)

İran’ın savaş hazırlıkları, Tahran’ın mevcut duruma ilişkin değerlendirmelerinin yersiz olduğu anlamına gelmeyebilir. Bölgede 50 bin Amerikan askerinin ve 20 savaş gemisinin bulunması, operasyonların aylık maliyetinin 2 ila 3 milyar dolar arasında değişmesi, sınırlı bir harekât düzenlemek amacı taşımıyor. Aksine amaç, önceki hava harekâtlarında ulaşılamayan hedefleri gerçekleştirmek. İsrail ve ABD’nin açıklamalarına göre bu kez asgari hedef, İran’ın nükleer tehdidini kesin olarak ortadan kaldırmak. Bunun bedeli ülkeyi yarım asır geriye götürmek olsa bile… Başka bir ifadeyle ideolojik, askeri ve ekonomik tüm alanlarda dişleri, pençeleri ve bölgesel uzantıları olmayan bir İran yaratmak.

Bu noktada, İran’ın köşeye sıkışmış ve yaralı bir canavar gibi elindeki imkânlarla karşılık vereceğine yönelik tehditlerini göz ardı etmek akılcı değil. Üstelik bu karşılık, İran açısından intihar ve kaçınılmaz bir ölüm anlamına gelmediği sürece mümkün olan tüm kapasitenin kullanılması şeklinde gerçekleşebilir. Tel Aviv ve Washington bu ihtimali dikkate almayabilir, ancak ABD’nin Körfez bölgesindeki diğer müttefikleri açısından durum böyle görünmüyor. ABD merkezli CNN’in üst düzey bir güvenlik yetkilisine dayandırdığı haberine göre İran, bölgedeki yapay zekâ altyapısını, ABD veya İsrail'in saldırısına uğraması halinde düzenleyeceği misilleme saldırılarının olası hedefleri arasına aldı. İranlı yetkili, yapay zekâ altyapısının hedef alınmasının enerji krizi ve Hürmüz Boğazı’yla sınırlı kalmayacak sonuçlar doğurabileceğini, etkilerinin tüm dünyaya yayılabileceğini belirtti. Yetkiliye göre çatışmaların yeniden başlaması, uzun süreli ve sürprizlerle dolu bir savaşa dönüşecek; bu süreçte İran, ‘öngörülebilir bir davranış biçimi’ izlemeyecek.

Peki, böyle bir senaryonun gerçekleşme ihtimali nedir? Özellikle Körfez ülkelerinin İran'ın doğrudan saldırılarının yanı sıra Irak’taki Şii gruplar ve Yemen’deki Husiler üzerinden eş zamanlı saldırılarla karşı karşıya kalması durumunda, bu ülkelerin söz konusu tehditle başa çıkma kapasitesi ne düzeydedir?

Katar diplomasisi, Washington ile Tahran arasındaki savaş çığlıklarıyla yarış içinde

Yemen’de gözlemciler, ülkelerinin içinde bulunduğu savaş koşullarına rağmen bölgede yaşanan gelişmeleri takip ediyor. Ancak bu gelişmelere yönelik belirgin bir ilgisizlik söz konusu. Günlük yaşamlarını kuşatan cehennem koşulları, dikkatlerini daha çok ülkelerinin geleceğine ve Washington ile Tahran arasında silahlı çatışmaların yeniden başlamasının Yemen üzerindeki olası etkilerine yöneltiyor. Körfez ülkelerinde ise Tahran ile ABD/İsrail arasındaki giderek artan gerilim, bölgedeki siyasi elitlerin ve basın-yayın kuruluşlarının gündemine hâkim durumda. Bölgedeki tüm hükümetler bu gerilimi ciddiye alıyor ve söz konusu tehditlere karşı gerek müttefiklerinden destek alarak gerekse kendi imkânları ölçüsünde hazırlık yapıyor.

sxdv
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 27 Ekim 2026 tarihinde Rusya’nın Moskova kentinde Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani ile bir araya geldi. (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bölge ülkelerinin, Katar hükümetinin şu anda yürüttüğü olağanüstü diplomatik girişimlerin belirli ölçüde tansiyonu düşürmesini, gerilimi azaltmasını ve ihtimali giderek artan askeri çatışmayı ertelemesini umut ettikleri kesin. Ancak İran ve ABD’nin tutumları hâlâ birbirinden oldukça uzak. Müzakerelerin başlaması ve tarafların en karmaşık anlaşmazlık konularını ele alması halinde ise ayrıntıların yaratacağı sorunların gölgesi müzakere masasının üzerinden eksik olmayacak.

Ancak hiç kimsenin arzu etmediği bir savaşın çıkması durumunda bu ülkeler, yalnızca meşru müdafaa haklarını kullanmakla yetinmeyebilir; uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın güvence altına aldığı bu hak çerçevesinde karşılık verme ve caydırıcılık yoluna da başvurabilir. Katar’ın girişimlerinde ilerleme kaydedildiğine ilişkin açıklamalar ve Doha’nın İranlı ve Amerikalı taraflarla yürüttüğü temaslarda hakim olduğu belirtilen ‘olumlu’ hava, tek başına iyimserlik için yeterli değil. Zira bu tür açıklamalar, diplomatik müzakere süreçlerinde olağan ve alışılmış bir uygulama niteliği taşıyor. Ancak bunlar, askeri hazırlıkların çatışmaya doğru belirgin bir hızla ilerlediği gerçeğini değiştirmiyor. Söz konusu açıklamalar, çatışmanın önlenmesi, hatta yalnızca ertelenmesi için bile yeterli görünmüyor. Çünkü bu hazırlıklar için harcanan yüz milyonlarca doların, aslında ulaşılması mümkün olan bir anlaşmayı sağlamak amacıyla kullanıldığını düşünmek mantıklı değil. Böyle bir anlaşmaya ulaşma ihtimali bulunsaydı, üç uçak gemisinin bölgeye sevk edilmesi ve on binlerce Amerikan askerinin bölge çevresinde konuşlandırılması için bu kadar büyük kaynak ayrılmazdı.

Washington ile Tahran arasındaki müzakere masasındaki tutumlar yalnızca birbirine zıt ya da taban tabana karşıt olmakla kalmıyor, aynı zamanda tarafların birbirlerine yönelttiği tehdit ve gözdağı içeren ifadeler nedeniyle daha çatışmalar başlamadan silahlı bir hesaplaşmanın eşiğine gelmiş durumda. Herhangi bir müzakere öncesinde savaşın durdurulmasını şart koşan ve nükleer programını Washington ile görüşmeyi kesin bir dille reddeden Tahran’a karşılık ABD, İran’ın nükleer programının müzakerelerin merkezinde yer almadığı hiçbir görüşmeyi kabul etmiyor. ABD ile birlikte Batı’daki başlıca güçler ve dünyadaki ülkelerin büyük bölümü de İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin verilmemesi gerektiği konusunda hemfikir.

dc
Uluslararası alanda tanınan Yemen hükümetine bağlı bir savaşçı, 26 Ekim 2026 tarihinde, Yemen’in batısındaki Taiz vilayetinde, Husilerle çatışma hattındaki bir mevziye doğru ateş ediyor. (AFP)

Dolayısıyla taraflar arasındaki uçurum son derece derin ve bu mesafenin kolayca kapatılması ya da aşılması mümkün görünmüyor. Bu uçurum, ne ciddi bir irade ve karşılıklı tavizlerin getireceği bedelleri göze alma cesareti olmaksızın yürütülen göstermelik ve kurnazca diplomatik müzakerelerle ne de iki farklı tutum arasındaki çatışmayla giderilebilir. İran, nükleer projesini korumayı varoluşsal bir mücadele olarak görürken ABD açısından olası bir çatışma, uzun süreli bir savaşın yalnızca bir muharebesi ya da bir aşaması olabilir. Washington, bu çatışmanın uzamasından rahatsızlık duymuyor. Ancak her iki durumda da temel sorun şu: Tahran bunun bedelini ekonomisinin öz kaynakları ve ulusal imkânlarıyla öderken Washington, sermayesinden değil, sahip olduğu servet ve güç fazlasından harcama yapıyor.

Bunun Yemen’de olup bitenlerle ne ilgisi var?

Yemen’deki savaşa gelince, Trump’ın İran-ABD çatışmasının en ciddi sınamalarından ya da yerel düzeydeki en tehlikeli yan etkilerinden biri olarak gördüğü bu konuda, Husilerin Suudi Arabistan’ı savaşın tarafı haline getirme ısrarına rağmen, asıl krizlerinin Suudi Arabistan’la değil, özünde Yemen ve Yemenlilerle yaşandığının farkında oldukları görülüyor. Buna karşın Husiler, İran’ın boğaza yönelik emellerini gerçekleştirmek amacıyla askeri çabalarının büyük bölümünü Babu’l Mendeb’e yöneltiyor. Bu durum, söz konusu savaşın İran ile ABD arasındaki daha geniş çaplı çatışmayla bağlantılı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Husilerin İran destekli savaşının Babu’l Mendeb yakınlarında şiddetlenmesi ve milislerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını tekrarlaması, Tahran’ın bu stratejik boğaza ne pahasına olursa olsun yeniden hâkim olma çabasının boyutunu gösteren bir ölçüt niteliği taşıyor. İran, böylece ABD ile beklenen karşılaşmada kendisine belirli bir avantaj sağlayabilecek bir konum elde etmeyi umuyor.

Husilerin, ülke içinde ve dışında herhangi bir sınır veya kısıtlama gözetmeksizin ilan ettiği ‘tırmanma savaşı’ nedeniyle Yemen’in tamamının çalkantı içinde olduğu doğru. Bu durum özellikle Taiz vilayetinde daha belirgin şekilde yaşanıyor. Ancak bu savaşın en ağır bedelini ödeyen cephe olma özelliğini koruyan Taiz’de yaşananların ve Yemen genelinde işlenen ihlallerin sorumluluğunun en büyük bölümü İran ve onun vekili konumundaki Husilere ait.

Bu ve başka nedenlerle Yemenlilerin büyük bölümü, İran’ın bugün karşı karşıya olduğu ağır askeri ve siyasi kuşatmayla ya da ABD ve İsrail’le muhtemel çatışmasının nasıl sonuçlanacağıyla ilgilenmiyor. Bununla birlikte Yemen hükümetinin, daha ciddi askeri saldırı ve baskılarla karşı karşıya kalabileceğine yönelik endişeler bulunuyor. Husilerin hükümete yönelik saldırıları da bu tehditlerin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor.


İngiliz İşçi Partisi, Siyonizme ilişkin kararın ardından yerel meclislerde Yeşiller Partisi ile iş birliğini durdurdu

İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
TT

İngiliz İşçi Partisi, Siyonizme ilişkin kararın ardından yerel meclislerde Yeşiller Partisi ile iş birliğini durdurdu

İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)

İngiltere İşçi Partisi, çevreci partiden seçilmiş yerel yöneticilerin, partilerinin “Siyonizmin bir ırkçılık biçimi olduğunu” belirten kararını kınamayı reddetmesi üzerine dün 11 yerel mecliste Yeşiller Partisi ile yürüttüğü iş birliğini ve iktidar paylaşımı düzenlemelerini sona erdirdi.

İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bridget Phillipson, yayımladığı açıklamada, iktidardaki partinin “ülkenin bütün toplumsal kesimlerine ve yönetimin her kademesinde hizmet etmek için var olduğunu” belirtti. Phillipson, “Yerel düzeyde hiçbir iktidar paylaşımı anlaşması, tüm toplumsal kesimlerin üyelerini ve ortak değerlerimizi savunma yönündeki ahlaki sorumluluğumuzu yerine getirmemizin önüne geçemez” ifadelerini kullandı.

Partisinin saflarındaki antisemitizmi ortadan kaldırmak için yoğun çaba gösterdiğini belirten Phillipson, “Yaptıklarımız, İşçi Partisi'nin bugün diğer partilerle ilişkilerinde de aynı standartları uygulama sorumluluğundan geri adım atmadığının kanıtıdır” dedi.

Yeşiller Partisi, 4 Ekim'de düzenlenen yıllık konferansında Siyonizmi “bir ırkçılık biçimi” olarak nitelendiren kararı kabul etmişti. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre karar, İngiltere'deki Yahudi kuruluşlarının ve İsrail hükümetinin sert tepkisine yol açtı.

Parti, aynı kararda tarihî Filistin topraklarının tamamında “tek ve demokratik bir Filistin devleti” kurulmasını da desteklemişti.

Söz konusu karar, parti içinde ciddi görüş ayrılıklarını da ortaya çıkardı. Karar, bin 22 üyenin desteğini alırken, 813 üye tarafından reddedildi.

Zack Polanski liderliğinde yükselişe geçen Yeşiller Partisi, sol çizgisini güçlendirmiş ve Filistin yanlısı söylemiyle öne çıkmıştı. Ancak son dönemde yaşanan çeşitli tartışmaların ardından partinin kamuoyundaki imajı zedelenirken, kamuoyu yoklamalarındaki desteğinde de gerileme yaşandı.


New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kez kızamık nedeniyle bir çocuk hayatını kaybetti

New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)
New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)
TT

New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kez kızamık nedeniyle bir çocuk hayatını kaybetti

New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)
New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)

New York eyaletinin kuzeyindeki kırsal bir bölgede yaşayan çocuk, kızamık hastalığına yakalanmasının ardından hayatını kaybetti. Eyalet yetkililerinin dün yaptığı açıklamaya göre bu ölüm, ABD'nin New York eyaletinde son 30 yılda kızamık nedeniyle kaydedilen ilk ölüm oldu.

New York Valisi Kathy Hochul, çocuğun Syracuse kentinin yaklaşık 150 kilometre kuzeyinde bulunan Lewis County'de hayatını kaybettiğini açıkladı. (Associated Press)

ABD, yüksek aşılama oranlarını koruyarak 2000 yılında kızamığın ülke içindeki yayılımını durdurmayı başardı. Ancak aşılama oranları son yıllarda, bu viral hastalığın salgına dönüşmesini önlemek için gerekli olan yüzde 95 seviyesinin altına geriledi.

Demokrat Partili Vali Hochul çocuğun ölümünün, “Washington'un Amerikalıları önlenebilir hastalıklardan korumak için onlarca yıldır elde edilen ilerlemeyi kasıtlı olarak baltalaması durumunda nelerin tehlikeye girdiğini acı bir şekilde hatırlattığını” söyledi.

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC), ülkede bu yıl kızamıkla bağlantılı üç ölüm kaydedildiğini doğruladı. Ancak eyalet sağlık müdürlükleri daha yüksek sayılar bildirdi.

Pensilvanya eyaletindeki sağlık yetkilileri, bu yıl kızamık nedeniyle 5 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Yetkililer, altıncı bir ölüm vakasının söz konusu olup olmadığını da araştırıyor.

Vali Hochul, New York'un komşu eyaletlerinde ve eyaletin kırsal bölgelerinde kızamık vakalarının görülmesi üzerine ekim ayının başında “afet acil durumu” ilan etmişti.

Yayımlanan kararnameyle kızamık aşısı yapma yetkisi sağlık görevlileri, ebeler ve diğer sağlık çalışanlarını da kapsayacak şekilde genişletildi. Ayrıca hemşirelerin de doktorlarla birlikte tıbbi test yapılmasına yönelik talimat verebilmesine izin verildi.